AHVAL NEWS MURAT AKSOY İLE SÖYLEŞİ

Son günlerde Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, yerel yönetimlerin koronavirüsle mücadelede konusunda halka doğrudan ulaşmasından, ihtiyaç sahiplerine yardımı ilk elden dağıtmasında fazlasıyla rahatsız.

Yerel yönetimlerin bu çabasını FETÖ ve PKK’yla kıyaslayacak kadar rahatsız.

İnsan anlamaya çalışıyor neden?

Rahatsız olan yerel yönetimlerin sadece muhalefet partilerinden olması mı rahatsızlık nedeni yoksa başka bir endişe ve korku mu?

Devletin bir parçası olan sürekli devlet tarafından denetlenen yerel yönetimlerden korkmanın anlamı ne?

AK Parti’de nasıl bir değişim yaşandı?

Bu değişimi taşıyan kadrolar kimler?

Bütün bunları yakın zaman kadar AK Parti’de siyaset yapan ve istifa eden İstanbul Milletvekili ve DEVA Partisi kurucusu Mustafa Yeneroğlu ile konuştuk.

Bu arada tüm okuyucularımızın ve çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun. Nice 100’üncü yıllara…

1) Siz Almanya’da yaşarken AK Parti tarafından siyasete davet edilip, siyasete girdiniz. Sonraki süreçte istifa ettiniz. Ne değişti, siyasete girdiniz partiyle ile bugünkü AK Parti arasında?

Hayatımın büyük ekseriyetini Almanya’da geçirdim. Çok genç yaşlarda Almanya’daki Türk toplumunun Müslüman cemaatin meseleleriyle ilgilendim, bu sorumluluk bilinciyle sivil toplum kuruluşlarında aktif oldum. Orada Müslüman toplumun bir hak mücadelesi var. Müslümanların diğer dinî cemaatlerle eşit kurumsal haklara sahip olmasından tutun, ayrımcılık karşısında etkin bir şekilde korunmaya, İslam ve Müslümanlara yönelik kültüralist söylemler üzerinde bina edilen entegrasyon politikalarının sorunlu yanlarına kadar özelde Almanya, genelde ise Batı Avrupa’daki Türkiye kökenli Müslümanların ciddi sorunları mevcut. Benim siyasete girmek gibi bir beklentim ya da arzum hiç olmadı. Nitekim 2011’de böyle bir teklifi kabul etmedim. Sonra 2014’de Yurtdışı Türkler Başkanlığı teklif edildi ancak YTB ile birlikte bu alanda çalışan tüm kamu kurumlarının kuşatıcı koordinasyonu kabul görmedi. Bu sebeple uzak durdum. 2015 yılında Türkiye’de siyasete girmem teklif edildiğinde, bu teklifi, bahsettiğim sorunları Türkiye’de parlamentoya taşımak ve yurt dışındaki vatandaşlarımızın sorunlarına geniş bir siyasi konsensusla çözüm üretebilmek adına bir fırsat olarak gördüm. Türkiye-AB ilişkilerini tekrar canlandırmakta ve benzersiz olan Türk-Alman ilişkilerinin iyileştirilmesinde rol alma olasılığı beni heyecanlandırmıştı.

Yoğun seçim dönemleri arasında Milletvekili olarak ilk senem, bu konuda bir akıl geliştirmek ve devletin kronikleşmiş hatalı yaklaşımlarını tashih etmeye çalışmakla geçti. Bu esnada gelişen şartlar ve yurt dışından yeterince göremediğim, Türkiye’deki insan hakları ihlalleri, demokratik standartların durumu gibi hayati hususları görmezden gelip, noktasal olarak yurt dışındaki vatandaşlarımızın sorunlarına odaklanmak; gerisiyle hiç ilgilenmemek gibi bir yaklaşımı mümkün kılmadı. TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı olarak incelediğim binlerce dosya, dinlediğim binlerce vatandaş, tanık olduğum binlerce hak ihlali, beni dehşete, ama aynı zamanda da ağır bir telaşa düşürdü. İnancım ve temsil ettiğim değerler gereği şahit olduğum hak ihlallerini görmezden gelemezdim. Bu ihlalleri üreten siyasi mekanizma ve yaklaşımların düzeltilmesi konusunda ciddi çaba sarf ettim. Bir taraftan hak ihlallerine karşı içeride ve zamanla dışarıda da sesimi yükseltiyor, diğer tarafta aklı selimin hakim geleceğine dair ümidimi muhafaza etmeye çalışıyordum. 2018 yılında MKYK’ya girdikten sonra orada gördüğüm ümidimi ciddi manada kırdı. Parti’nin siyasi yönelimi müzakere edilemiyordu, en fazla Genel Başkana çekingen sorular sorabilirdiniz. Bu zamanla dışlamaları ve ağır hakaretleri beraberinde getirdi. Biz örneğin İstanbul seçimlerinin ne öncesini, ne ortasını ne de sonrasını MKYK’da müzakere edemedik. Ak Parti’nin kuruluş felsefesini tamamıyla ters yüz eden politikaları sorgulamak ihanetle suçlanabiliyordu. 3Y olarak ifade edilen ‘yoksullukla, yolsuzlukla ve yasaklarla’ mücadeleyi bayraklaştıran parti artık bunlarla anılır olmuştu. Karar mekanizmalarında adı görünen arkadaşların büyük ekseriyeti bunları görüyor fakat tek tük noktasal itirazın da ağır hakaretlerle bastırılmasının şahidi olarak hedef olmamak için sesini çıkarmıyordu. Tayyip Erdoğan ortak akıl, ehliyet ve liyakat, vesayetlere karşı mücadele, özgürlükçü ve çoğulcu toplum düzeni diye yola çıkan bir partiyi tek adam aklı, dar menfaatçi kadro, vesayetçi, devletçi, tek tipçi toplumu savunan ve özgürlüklere savaşa açan aşırı sağ kültüralist ve popülist bir partiye dönüştürdü. Ve maalesef mütedeyyin muhafazakar kesimi de ciddi manada dönüştürdü. Dolayısıyla şahsi çabamın mevcut siyasi konstellasyon içerisinde bir sonuç doğurmayacağına kesinkes kanaat getirmenin sonucunda ağırlaşan hukuksuzluklara, hatta zalimliklere ortak olmamak için MKYK’dan da istifa ettim. Arzu ederse partiden de istifa edeceğimi belirttim. Benim açımdan son ikazdı. Sayın Cumhurbaşkanı partiden de istifa etmemi isteyince gereğini yaptım. Netice itibarıyla aslında ben Ak Parti’den uzaklaşmadım, Ak Parti yola çıkarken yazdığı programını inkar ederek inandığı tüm değerlerden ve ilkelerden, yani kendinden uzaklaştı. Tayyip Erdoğan büyük bir ümitti, Türkiye’nin çok ötesinde ümide çığır açan bir siyasetçi olarak tarihe geçme imkanı varken, maalesef Orban, Bolsonaro, Modi, Trump ve Putin gibi patrimonyal liderlerle birlikte anılacak. Camia tüm değerlerinin içinin bu süreçte tüketilip boşaltıldığını fark edemedi ama zamanla edecek. Şimdilik alternatifsizlik ve korku siyaseti duygu ve düşünce dünyasında yıkımı engelliyor ama bu gelecek ve maalesef uzun sürecek.

2) Koronavirüsle mücadele sürecinde merkezi iktidar, yerel yönetimlerin halka doğrudan yardım etmesi konusunda çok yasaklayıcı davranıyor. Neden?

Ülkece olağanüstü günlerden geçiyoruz. Bu dönemde belediyeler önemli bir sosyal belediyecilik ve dayanışma örneği gösteriyor. Anayasanın 127. maddesi, belediyeleri açıkça idari teşkilatın içerisinde düzenlemiş. Belediye Kanununun 15’inci, 18’inci ve 38’inci maddeleri belediyelerin bağış kabul edebileceğini yazıyor. Büyükşehir Belediyeleri Kanununun 28. maddesi de aynı yetkiyi Büyükşehirlere veriyor. İçişleri Bakanlığı tarafından bir genelge ile anayasaya ve kanuna aykırı olarak bu yardımlaşmanın engellenmesi, milletimizin yarısından fazlasının oy verdiği belediye başkanlarının icraatlarını terör örgütlerinin eylemleriyle ilişkilendirmek, hukuk adına gerçekten çok ürkütücü. Hukuksuzluğun paralel yapıların üreme ortamı olduğunu unutmamak gerekir.

Belediyelerin siyasi iktidardan yardım konusunda daha başarılı olma ihtimalinden dahi korkulması, ne yazık ki adeta acı bir mizah örneğidir. Böylesi bir, ancak “biz yardım ederiz, siz edemezsiniz” anlayışının ülkeye hayrı olmaz. Millete hizmet, kimsenin tekelinde değilken; belediyeleri kendine rakip görmek, kutuplaştırma siyasetinin devamı olarak milleti cezalandırmaktır. Mahallinde gerekli ihtiyaçları tespit edip, ekipleri ile organize olabilen yerel yönetimleri sürece dahil etmek hatta desteklemek gerekirken, devre dışı bırakmak, ihtiyaç sahiplerini mağdur etmekten öteye geçemez. Yardımlaşmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde “Güçlüyüm, kanun benim” anlayışı, Türkiye’ye her zamankinden daha çok zarar verir.

3) Koronavirüsle mücadele konusunda iktidarı nasıl buluyorsunuz?

Hızla yayılan bir küresel salgından söz ediyoruz. Konunun teknik ve bilimsel boyutu elbette çok önemli. Bu nedenle Bilim Kurulu’nun oluşturulması ve Sağlık Bakanı öncülüğünde her gün gelişmelerin ve tedbir önerilerinin tartışılması doğru bir yöntem. Bununla beraber, krizden ne kadar etkilendiğimiz ve bu etkinin nasıl asgari düzeyde tutulabileceği konusunda bir başarıdan söz etmek çok güç. Şeffaflık ve haber alma özgürlüğü demokrasilerde hayati kavramlardır. Resmî açıklamalarda vakaların coğrafi dağılımı geç paylaşıldı, demografik dağılımı ise hiç öğrenemedik.  İlk vakanın çok geç açıklandığı, vefat sayısının büyükşehirlerdeki resmi ölüm sayısındaki artışa kıyasla düşük göründüğü yönündeki iddialara, doğru veya yanlış olsunlar, tatmin edici yanıtlar almış değiliz.

‘Ekonomik İstikrar Kalkanı’ adında, işini ve gelirini kaybeden vatandaşlara çok cüzi miktarda yardım sağlarken konut kredisi almanın kolaylaştırılması gibi salgınla ilgisi olmayan ve uçak biletlerinden alınan verginin düşürülmesi gibi salgınla mücadeleyi sekteye uğratacak maddeler içeren bir paket açıklandı. Son derece yetersiz bir paketti diyebilirim. Buna ilaveten, ülkenin yedek akçeleri olan rezervlerin eritilmiş olmasının ve üretim ve istihdam konusunda yaşanan zorlukların üzerine salgının etkileri eklenince devletin hesap numarası paylaşarak toplumsal dayanışma çağrısında bulunması gibi bir sonuç doğdu.

Ayrıca, yeni koronavirüs salgınının etkilerini azaltmak adı altında iktidar partisi tarafından getirilen kanun tekliflerinin büyük bir kısmı salgınla mücadele kapsamı dışında maddeler içeriyordu. Hızla ve tartışılmadan meclisten geçirilen kanun değişikliği paketleri, salgın döneminde bile önceliği halkın sorunları değil kendi çıkar hesapları olan bir iktidarı işaret ediyor. Bundan en çok zarar gören elbette halkımız oldu.  Diğer tarafta çok az kişinin üzerinde durduğu diğer bir gerçek şu ki, en fazla ihtiyacın olduğu zamanda meclis 1,5 aylığına kapatılırken, temel haklara müdahale eden sayısız tedbirin yasal zemini olmaksızın uygulanması. Yani anayasasızlaştırma süreci çok güçlü adımlarla sürdürülüyor.

Bir de Bakan istifası gibi önemli bir olay oldu bu dönemde, hükümet içerisinde ve kurumlar arasında koordinasyonsuzluğu ispatlayan bir olaydı. Parantez olarak; en başarısız anda nasıl kahraman olunabileceğini ve trol ordularının bir camiayı yönlendirmedeki gücünü de bu arada görmüş olduk. Aslında siyasi sosyoloji açısından da başta bahsettiğim Ak Parti’nin değişimi hafta sonu yaşananlarla da tahkim edilmiş oldu. O olay gerçekten Ak Parti tarihi için de çok önemli bir olaydı.

4) Son yıllarda özellikle düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda çok gerileme olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünce ve ifade özgürlükleri demokratik bir toplumda yaşamsal değerdedir. Çünkü farklı görüş ve düşüncelerin serbestçe ifade bulması ile fikirlerin yarışması ve toplumun buna göre siyasi tercihini kullanması demokrasinin şartıdır. Özgür basın, kamunun gözetleyicisi olarak demokratik toplumun vazgeçilmez unsurları olan şeffaflık ve hesap verilebilirliğin sağlanmasının da ön koşuludur. Bu yüzden ileri demokrasilerde ötekinin sesini daha çok koruma ve savunma üzerine politikalar geliştirilir. Demokratik bir toplumda ifade özgürlüğüne verilen ehemmiyet siyasi sorumluluğa da yansır. İleri demokrasilerde bu bilinçle yöneticiler ve siyasiler; ifade, eleştiri ve ithama karşı toleranslı davranır ve bu eleştirilerin topluma ulaşma yollarını da engellemeye çalışmazlar. Bu tutum, siyasi adap ve kültürün de gereğidir.

Maalesef bizim gibi ülkelerde ilk baskılanan özgürlükler ise ifade, düşünce ve basın özgürlüğü oluyor. Cezaevlerini cumhurbaşkanına hakaretten ve toplumu kin ve düşmanlığa sevk etmekten doldurmak, erişim engeli ile internet sitelerini ve haberleri yasaklamak ifade özgürlüğü yönündeki en büyük engeldir. Dünyadaki en fazla profesyonel basın mensubunun cezaevinde olduğu ülke Türkiye. AİHM’de geçtiğimiz yıl ifade özgürlüğünü ihlal eden ülkeler arasında ilk sıradayız. Son yıllarda uluslararası kuruluşların demokrasi, hukuk devleti ve özgürlüklere ilişkin endekslerinde son sıralarda, giderek de geriliyoruz. Ne yazık ki, hukuk devleti buruk bir anı olarak geçmişte kaldı. Ama bu olumsuz insan hakları tablosunu değiştirmek de elimizde. Amacımız ve mücadelemiz Türkiye’yi, en kısa zamanda, farklı görüş ve düşünceler ile zenginleşen, çoğulcu ve özgürlükçü demokratik bir ülke haline getirmek.

5) İnfaz Yasası konusunda ne düşünüyorsunuz?

İnfaz Paketinin demokratik bir hukuk devletinin hakkettiği bir infaz sistemi oluşturmasını beklemiyorum. Hükümetler düzenli aralıklarla cezaevindeki doluluk oranını azaltmak amacıyla benzer düzenlemeleri sürekli yapıyor Türkiye’de. Doluluk oranı ise artarak devam ediyor, bu yüzden kanunun kısa süreli bir tedbirden öteye gidemeyeceği aşikâr. Bunun tek bir nedeni var, kadim toplumsal sorunların üzerine gidilmiyor, temel haklara saygı duyulmuyor ve adalet ve yargı sisteminde ciddi sorunlar var. Ve bu sorunlar, kanun yapmakla değil; ancak ve ancak yürütmeden yargıya giden telefonları engelleyerek ve kuvvetler ayrımını sağlayarak çözülebilir.

Temel çıkmazların ötesinde kanunun en büyük eksiği, parti olarak bizim de mücadele verdiğimiz nokta, belirli suçların kapsam dışında bırakılmasıydı. İçi boşaltılmış terör kavramının, mahkemeler tarafından maksadı aşacak şekilde yorumlanması nedeniyle terör örgütü üyeliğinden yaftalanan, şiddeti övüp teşvik etmemekle beraber terör örgütü propagandası yapmakla suçlanan, düşünen ve yazan insanlar ve gazeteciler haksız yere cezaevinde kaldı. Bu durum anayasamızda ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde düzenlenen eşitlik ve ayrımcılık yasağına da açıkça aykırı. Ayrıca suçlu olduğu mahkeme kararıyla ispatlanmamış tutukluların da tahliye olmaması diğer önemli bir eksik. Bu yasa demokratik bir toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak, o yüzden başta anayasaya aykırılıkları nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceği ya da kapsamının genişletileceği kanısındayım. Keşke partimizin, kamuoyunun ve akademisyenlerin eleştirileri dikkate alınmış olsa ve adil, eşit ve demokratik bir topluma yakışır bir düzenleme yapılabilseydi.

Tahliye edilen suçlularla ilgili önemli bir sorun ise; bu suçlular, herhangi bir deradikalizasyon tedbirine maruz kalmadılar. Topluma yeniden entegre olmak konusunda bir önlemle karşılaşmadılar. Şiddet uygulayanların bu yöndeki temayüllerinin azalması için herhangi bir strateji uygulanmadı. Hapishane, suçluyu izole etmek dışında toplumsal barışın tesisi için aynı zamanda suçluyu ıslah etmek amacı taşır. Böyle bir ıslah stratejisi olmadan, bu insanların salınması, bütünlükçü bir bakışın olmadığını gösteriyor.

6) Son olarak Deva Partisi’ne katıldınız. Neden?

Bağımsız milletvekili olarak çalıştığım dönemde birçok konuda gündemdeki gelişmelerle ilgili düşüncelerimi dile getirdim. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, adalet ve insan hakları gibi temel değerlere her zaman inandım ve tutarlılık içerisinde savundum. Toplumda bu değerlerin daha da güçlenmesi adına tek kişinin yapabilecekleri sınırlı. DEVA Partisi sıkışmış olan siyasete önemli bir cevap niteliğini taşımaktadır. Siyasetten ümidini kesen insanların sayısı ciddi manada artmış, %37 gibi ciddi bir orada çıkmıştır. Biz madem mevcut partileri rahatlıkla tercih edilemez buluyorduk, bu durumda sorumluluk üstlenmeli ve milletimize yeni bir alternatif sunmalıydık, klasik sağ ve sol kategorilerinin üzerinde toplumun gerçek sorunlarına eğilen bir yaklaşım biçimi bizimkisi. Biz birlikte yaşama inanan, özgürlükçü, çoğulcu ve katılımcı demokratik Türkiye idealine inanan herkesin partisi olma iddiasına sahibiz. Ülkedeki sorunların tanımı, nedenleri ve neler yapılması gerektiği konusunda ortaklaşan ve samimi bir şekilde çaba sarf eden çoğulcu bir kadromuz var. Şahsen ben de dayanışma içerisinde bir ekip ile Türkiye’de ihtiyaç duyulan olumlu değişikliklerin gerçekleşmesine katkıda bulunabileceğimi düşünerek ciddi katkıda bulunabildiğim programı ile de tamamıyla örtüşebildiğim için Partinin kuruluşunda yer almaya karar verdim.

Türkiye’de demokratik kurumların yerleşik ve güçlü hale getirilmesi hayati bir konu. Hak ve özgürlükler, toplumsal huzur, bilimsel gelişme ve ekonomik kalkınma gibi hemen her alanda sorunların çözümü güçlü demokrasi konusu ile kesişir. DEVA Partisi de bu anlayış üzerine kurulu idealist ve yenilikçi bir hareket. Şu an DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanlığı görevini yürütüyorum. Türkiye’de eşit bir şekilde tüm vatandaşların haklarının korunması ve adalet sisteminin işleyişindeki sorunların giderilmesi gereğini vurguladı hep DEVA Partisi. O kadar kutuplaşmış ve birbirine çelme takan bir toplumsal yapıya gelmişiz ki, herkesin huzur bulabileceği bir Türkiye hayalim var. Önümüzdeki dönemde de bunun mücadelesini vereceğiz.

7) Bugün 23 Nisan. Yüz yıl öncesinden bugüne bakınca ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle tüm vatandaşlarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutluyorum. 23 Nisan 1920 tarihinde büyük bir sorumluluk bilinciyle açılan Birinci Büyük Millet Meclisi; istiklal için, milli iradeyi temsil edebilmek için, hürriyetler için, ülkemizin geleceğini bizzat belirleyebilmek için verilen müstesna mücadelenin çıkış noktasıdır. Milletin ve vatanın zor günlerinde, Anadolu’nun dört bir yanından gelen, farklı görüşlerin bir arada, omuz omuza verdiği bu mücadeleye önderlik eden başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, ilk Meclisin her bir üyesini ve aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.

Şahıs otokratlığına muhalif, ilk Meclisin Mersin mebusu Selahattin Bey mecliste yaptığı bir konuşmasında, “Şahıs hakimiyeti yerine kanun hakimiyeti” ilkesinin önemini vurgulayarak “Yüce meclis görüşme ve tartışma makamıdır, onay makamı değildir. Meclisin şahsına hürmet edilmelidir.” diyordu. Bugün geldiğimiz noktada, meclise onay makamı olarak dahi ihtiyaç duymayanlar var. Koronavirüs nedeniyle alınan birçok tedbir kararının temel hakları sınırlandırdığı açıkken, bu sınırlamalara yasal zemin hazırlamak için dahi meclisin çalıştırılmaması hukuken izah edilemez. Şahsım adına, milletimizin bize ihtiyaç duyduğu böyle bir dönemde meclisin çalışmalarına ara verilmesini kesinlikle reddediyorum.

Ahval News Söyleşi Metni

Ahval News Söyleşi

Yeneroğlu: “Tüm zorluklara rağmen terörle mücadelede soğukkanlılığımız uluslararı algı operasyonlarına karşı gücümüzü artırır.” [Anadolu Ajansı’na verdiğimiz demeç]

TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, “Tüm zorluklara rağmen terörle mücadelede soğukkanlılığımız uluslararı algı operasyonlarına karşı gücümüzü artırır.” dedi.

Yeneroğlu, Türkiye’nin teröre karşı verdiği mücadele ve insan hakları ihlallerine ilişkin terör örgütlerinin propagandaları hakkında AA muhabirine açıklamalarda bulundu.

Yeneroğlu,”Teröre karşı emniyet güçlerimizin ortaya koyduğu kararlı mücadelenin itibarının sarsılmaması için her türlü hukuk ihlali iddiasının üzerine tabii olarak gidilmektedir. Bunun aksi düşünülemez. Terörle mücadelenin temel amacı zaten hukukun tesisi, yani hukukun ideal anlamda işlemesinin sağlanmasıdır. Zira tüm yurttaşlarımızın temel haklarını azami derecede kullanabilmelerinin en temel koşulu en başta kamu düzeninin korunmasıdır. Bu düzeni bozmaya kasteden silahlı örgütlere karşı terörle mücadele bu anlamda açık bir insan hakları mücadelesidir. İnsan hakları mücadelesi verilirken, bu mücadelenin itibarını sarsacak durumlar karşısında en net tavır koyan da doğal olarak yürütmenin kendisi olacaktır.” diye konuştu.

Çeşitli insan hakları ihlalleri iddialarına karşı komisyon olarak hukuk devletine güvenin yara almaması için incelenmesi maksadıyla suç duyurusunda bulunduklarını ve bunun bazen kamuoyunda tepki ile karşılandığını aktaran Yeneroğlu, bu duruma 15 Temmuz ve terörün yıkıcı travmasının neden olduğunu belirtti.

Yeneroğlu, “Bu ülkenin insanları olarak en değerlilerimizi teröre kurban verirken bunun toplumu sarsan etkilerini şüphesiz gözardı edemeyiz. Özellikle 15 Temmuz’un bıraktığı, aşılmayı bekleyen ciddi bir travma var. Tüm zorluklara rağmen terörle mücadelede soğukkanlılığımız terör örgütlerinin propagandalarına ve uluslararası algı operasyonlarına karşı gücümüzü artırır. Nitekim terörle mücadele sadece askerî alanda yürütülmüyor. Ulusal güvenliğimizi tesis etme mücadelesi aynı zamanda sınırlarımızın çok ötesinde, tüm zeminlerde sürdürülüyor.

Terörle mücadele, ülkemizde özgürlük ve güvenlik kıskacı içerisinde olağanüstü bir hassasiyetle sürdürülmeye çalışılırken, uluslararası zeminde karşı karşıya bırakıldığımız baskılar, bu zemindeki algının daha doğru bir seviyeye çekilmesi gerektiğini gösteriyor. Toplumsal barışımıza ve ulusal bütünlüğümüze yönelik tüm sarsıcı darbelere rağmen hukuk devletinin ve özgürlükçü ideallerinin temel esasımız olduğuna dair güveni de her gün tesis etmek ve bu açıdan dünyaya örnek olmak durumundayız. Bu, terörle mücadelede kalıcı zaferin de şartıdır. Bu açıdan teröre karşı ortaya koyulan mücadelenin itibarını sarsacak tüm fiillerle tabii ki en kararlı şekilde mücadele ediyoruz. Aksi hâlde Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışanlara argüman vermiş oluruz.” şeklinde konuştu.

Terör örgütlerinin, Türkiye’de insan hakları ihlallerinin sistematik bir şekilde yapıldığına dair Avrupa ülkelerinde propaganda yaptığına dikkat çeken Yeneroğlu, şu şekilde konuştu:

“Toplumumuzun içinde bulunduğu tehdit ve bunun neden olduğu kolektif travma itibariyle medyanın da önemli sorumlulukları var. Zaman zaman ölçüsüz, hedef gösteren, ötekileştiren yaklaşımlara rastlıyoruz. Batı Avrupa ülkelerinde yaklaşık 20 yıl Müslümanların dışlanmasına karşı ayrımcılıklarla bizzat mücadele ettim. Üzülerek ifade etmek durumundayım ki, özellikle sosyal medya aracılığıyla şahsıma yöneltilen tehdit ve küfürlerle Avrupa’da bu yoğunlukta karşılaşmadım. Bu durum oldukça üzücü. Sosyal medyayı âdeta hukuk dışı bir alanmış gibi düşünenlerin sayısı oldukça fazla. Üstelik bunların bir kısmı bu suçları sözde doğruları savunma adına işliyorlar. Örneğin bundan birkaç hafta önce Van’ın Gevaş ilçesinde güvenlik güçlerimize yönelik işkence ithamının inceleneceğini ifade ettiğimizde binlerce küfürle karşı karşıya kaldık. Oysa asıl yayılan o utanç verici görüntülerin kendisi terörle mücadelemize en büyük darbeyi vurmakta, haklı davamızı ve terörle mücadele konusundaki hassasiyetimizi itibarsızlaştırma olasılığını doğurmaktadır. Bu ülkenin insanları olarak aramızda hiçbir istisna olmaksızın, hepimiz hukuk devletinin kurallarına tabiyiz. Bırakın masum insanları, kadim geleneğimiz savaş esirlerine bile nasıl muamele edilmesi gerektiğini tartışmasız biçimde ortaya koyuyor. Devletin işleyen sistemi içerisinde bir yerde tıkanma olduğu zaman kuvvetler ayrılığı gereği ilgili kuvvet erki üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmekle mükelleftir.”

Terör örgütleriyle mücadelenin Türkiye’nin en doğal hakkı ve sorumluluğu olduğunun altını çizen Yeneroğlu, “Terör örgütü, hendek kazarak bölgeleri işgal ediyorsa buralara devletin girmemesi gibi bir şey olamaz. Güvenlik olmadan devlet olgusundan bahsedilemez. Devlet olmadan özgürlükçü bir hukuk düzeni var olamaz. Kendi meşruiyetini tartışmaya açmamak için devletin olmazsa olmaz önceliği kuvvet tekeli, kayıtsız şartsız egemenliğini tesis etmesi ve kamu düzenine hâkimiyettir. Kamu düzenini sağlamayan bir devlet kendi meşruiyetini tartışmaya açar. Dolayısıyla içi boş barış türküleri ile milleti kandırıp gençleri dağa yönlendirenler en büyük insan hakları düşmanıdır.” diye konuştu.

İnsan hakları ihlalleri konusunda hükûmetin gerekli adımları attığını da belirten Yeneroğlu, “Hukuk ihlali ile ilgili iddiaları yürütmeye bildirdiğimiz zaman gereken incelemelerin hemen başlatıldığını, birçok olayda soruşturmanın sıhhati bakımından suçlanan kişilerin açığa alındığını, soruşturmanın ivedilikle yürütüldüğünü ve yargıya teslim edildiğini bizzat takip ve müşahede ediyoruz.” dedi.

Batı ülkelerinin Türkiye’ye yaklaşımını da eleştiren Yeneroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı sorunların onda biri Batı ülkelerinin herhangi birinde yaşanmış olsaydı ortaya koyacakları tepkiler kesinlikle totaliter tepkiler olacaktı. Avusturya birkaç onbin mülteci karşısında ciddi bir krize girdi, ırkçı söylemlere destek yüzde elliyi buldu. Söz konusu insan hakları olunca her konuda dünyaya kendisini örnek gösterme çabası içerisinde olan Fransa ve İngiltere’nin 20 bin mülteciyi almamak için nasıl direndiklerini görüyoruz. 70’li yıllarda bir terör örgütünün 7 yıl içinde toplam 34 kişiyi katletmesi karşısında Alman devletinin yıllarca âdeta cinnet hâlinde hareket ettiğini biliyoruz.”

Krizler ve fırsatlar arasında Türkiye-AB ilişkileri [Star Açık Görüş]

Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasındaki ilişkiler paradoksal olarak şimdiye dek hem bu kadar yakın, hem de aynı zaman-da bu kadar olumsuz bir seyir içine girmemişti. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) Türkiye’yi 13 yıl sonra tekrar ‘denetim sürecine’ alma kararı, içinde bulunduğumuz süreci yeni bir boyuta taşıdı. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Avrupa kurumlarının tutumlarına baktığımızda bu karar çok da sürpriz bir gelişme değil aslında. Avrupa, OHAL kararlarına ilişkin eleştirilerini gündeme getirerek beklentileri sürekli ifade ediyordu. Bunun üzerine Anayasa değişikliği halk oylamasına ilişkin baskı mekanizmaları devreye girdi. Avrupa Konseyi’ne (AK) bağlı Venedik Komisyonu, Anayasa değişikliği paketine yönelik malum değerlendirmeyi yayınladı. AGİT ile Avrupa Konseyi’nin 16 Nisan halk oylamasına ilişkin sözde tarafsız ve adil raporuysa Türkiye’deki tarihi oylamanın meşruiyetini tartışmaya açmayı amaçladı. Bu sürecin son adımı olarak Haziran 2016’dan beri masada olan ‘denetim sürecine’ alma kararı gündeme geldi. Böylece Türkiye 2004 yılında çıktığı ve neticesinde AB ile müzakerelerin kapısını aralayan denetim sürecine “demokratikleşme yönünde umut vermediği” gerekçesiyle tekrar girmiş oldu. Gelinen bu nokta, fırsatlar ve krizler arasında sürekli gel git yaşayan Türkiye-AB ilişkileri hakkında tekrar düşünmeyi gerekli kılıyor.

Yazının tamamını okumak için lütfen tıklayınız.

Yazının kupürü için lütfen tıklayınız.

“CHP’nin AİHM başvurusunun ne ülkeye, ne millete ne de CHP’ye hayrı yok” [Yenişafak]

YSK’nın mühürsüz pusula kararı ve gerekçelerine karşı Cumhuriyet Halk Partisi’nin AİHM başvurusunu hakkında Yenisafak.com’un sorularını yanıtlayan TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı ve AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, CHP’nin dile getirdiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurusunu görmeden ciddiye alınmaması gerektiğini söyledi.

Açıklamayı okumak için lütfen tıklayınız.

‘Hollanda’da azınlıklar bir tehdit olarak gösteriliyor’ [AD Söyleşi]

Türkiye, Hollanda hükümetinden özür bekliyor. Bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa’daki kampanya lideri söylüyor. ‘Düşünce özgürlüğü İkinci Dünya Savaşı’ndan beri bu kadar zarar görmemişti.’

Avrupa’daki kampanya lideri Mustafa Yeneroğlu referandumdan dolayı Hollanda’da. Türkiye kökenli Hollandalılar bugünden itibaren oy kullanabilecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AK Parti’sinden milletvekili olan Yeneroğlu yüksek bir katılım bekliyor. “Hollanda’daki Türk toplumunun Hollandalı siyasetçilere olan tepkilerini göstermeleri için toplu bir şekilde sandığa gitmelerini bekliyorum.” diyor Yeneroğlu. “Bu olayda kimi desteklediklerini belli etmek ve seslerinin Hollanda’da duyulması için.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sırdaşı olarak görülen Yeneroğlu’na göre Türk hükümeti Hollanda’daki durum için giderek daha fazla endişe duyuyor. “Hollanda her zaman liberal bir ülkeydi, fakat gittikçe aşırı sağın baskınlığı artıyor. Hollanda hükümeti aşırı sağın etkisini azaltmak istiyor. Fakat bunun için aynı ayrımcılık içeren söylemleri kullanıyor. Geert Wilders’in söylemleri ve üslubu Hollanda hükümetinin söylemlerini zehirliyor. Bu yüzden geçtiğimiz haftalarda Hollanda’da neredeyse hiç kampanya yürütemedik. Hollandalı siyasetçiler yurt dışında kampanya yürütebilirken Türk siyasetçileri Hollanda’dan geri gönderildi. Geçtiğimiz haftalarda burada olanlara bakarsak, bence İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana düşünce özgürlüğü hiç bu kadar yara almamıştı. Türk bakanların konsoloslukta yani Türk topraklarında yurttaşları ile konuşabilmeleri bile mümkün olmadı. Bu kabul edilemez.”

Yaşananlar, sizin burada referandum organize ederek Türk siyasetini Hollanda’ya taşımanızın bir sonucu değil mi?

Bu kadar göçmenin olduğu bir toplumda, göçmenlerin anavatanlarındaki seçimler için oy kullanabilmelerinden daha doğal bir şey yoktur. Bu, sorun yapılmadığı takdirde problem değildir. Geçtiğimiz seçimlerde her şey yolundaydı. Şimdi birden bire Hollanda’da sorun oldu.

Ancak birçok Hollandalı burada doğdu. Hollanda vatandaşı, fakat siz onlara Türk vatandaşı muamelesi yapıyorsunuz.

Burada doğmuş olabilirler, fakat Türk vatandaşlığına da sahipler. Dolayısıyla Türk siyasetine de ilgililer. Türkiye’de 500 bin Hollandalı yaşamış olsaydı, biz onlardan “anavatanınla bütün ilişkilerini kes” beklentisinde olmazdık.

Ancak bu tutum entegrasyona engel. Onların geleceği Hollanda’da, Türkiye’de değil.

Ben de Hollanda’da yaşayan Türk vatandaşlarının daha fazla siyasete katılım sağlamaları taraftarıyım. Şu an buna fazla ilgi duymuyorlar. Bunun sebebi, kendilerini Hollandalı siyasetçiler tarafından temsil edilmediklerini hissetmeleridir. Geçmişte entegrasyonun anlamı şuydu: kimliğini muhafaza ederek topluma katılım sağlamak. Şimdi ise azınlıklardan, beyaz Hollandalılardan daha Hollandalı olmaları isteniyor.

Hollanda toplumu, azınlıklara karşı korkutuluyor. Buna bir son verilmeli. Bu ülkedeki basın organları ve siyasetçiler, azınlıkların Hollanda için bir tehdit olmadığını göstermeli.

Siz bir gazeteci olarak bu konuda öncülük etmelisiniz. Hollanda basınından, azınlıkların sesini daha fazla duyurmalarını bekliyoruz. Aynı şekilde siyasi partilerden de. Hollanda’da azınlıklar durup dururken kendi partilerini kurma ihtiyacı hissetmiyorlar.

Hollanda ve Türkiye arasındaki ilişki çok yara aldı. Nasıl devam edecek?

Burada Türk vatandaşı veya Türkiye kökenli olan yaklaşık 500 bin insan yaşıyor. Ekonomik ilişkilerimiz var ve her sene 1 milyon Hollandalı Türkiye’ye tatile geliyor. Bunlar iyi bir ilişkiye ihtiyacımızın olduğunu gösteriyor. Referandum sona erdiğinde ikili ilişkilerimizi tekrar nasıl düzelteceğimize bakmalıyız. Sözüm öncelikle Hollanda’da yaşayan Türk vatandaşlarına: ben onların bu referandumda kimi desteklediklerini göstererek Hollanda’ya, çok iyi bir mesaj vereceklerini öngörüyorum.

Hollanda hükümetinden bir özür bekliyor musunuz?

Biz Başbakan Rutte’nin bunun gerekliliğini göreceğini düşünüyoruz. Geçen ay Rotterdam’da olanlar özgürlükçü bir ülkeye yakışmıyor. Bu kadar olaydan sonra gayet normal bir davranış olmasından dolayı Hollanda’dan bir özür bekliyoruz.

Cumhurbaşkanınız Hollanda hükümeti için ‘nazi kalıntısı’ ifadesini kullandı. Bunun için özür dilemeyi düşünüyor mu?

Bu ifadeler, Hollanda’nın tutumuna bir tepkiydi. Türkiye, ülkeniz hakkında böyle düşünmüyor fakat Cumhurbaşkanımız o Cumartesi olanlardan dolayı büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Bakanlarımız reddedildi. Polis, düşünce özgürlüğünü kullanan insanları köpeklerle ve atlarla kovaladı. Cumhurbaşkanımız bunun üzerine bu olayların Nazi dönemindeki görüntüleri hatırlattığını söyledi. Sözkonusu ifadelerin arka planı budur.

Şu an Rotterdam’dasınız, Naziler tarafından yağmalanan bir şehir. Beş sene boyunca Naziler tarafından işgal edilmiş bir şehir. Cumhurbaşkanınızın ifadeleri Hollandalıları derinden sarstı.

Nerede bulunduğumun farkındayım ve bu ifadelerin iki ülke arasındaki ilişkilere olumlu katkı sağlamadığı konusunda sizinle hemfikirim. Ancak size ifadelerin arka planını açıkladım. Her zaman bir etki ve tepki söz konusudur. Eğer Başbakan Rutte o gün olanlardan dolayı özür dileseydi bizim Cumhurbaşkanımız da ona göre açıklama yapardı. Özür mü? Ben Cumhurbaşkanın kendisi değilim, buna o karar verir. Ancak buradan bir adım atılırsa ona göre tepki gösterilir.

http://www.ad.nl/buitenland/nederland-wordt-bang-gemaakt-voor-minderheden~aefa9383/

Hollanda’da halk oylamasına katılım rekoru kırılmasını bekliyoruz

Hollanda’nın Rotterdam kentinde basın mensupları ile bir araya gelen Yeneroğlu, cumhurbaşkanı hükümet sistemi halk oylaması kapsamında Avrupa’da seçim bölgelerine ilişkin çalışmalar yürüttüklerini ifade ederek, Türk seçmenlerin halk oylamasına katılımının tahmin edilenin çok üstünde olacağını anlattı.

“Hollanda’da bulunan 250 bin civarında Türk seçmenin yüzde 60’ın üzerinde katılım göstererek dünya rekoru kıracağını bekliyoruz.” diyen Yeneroğlu, son 6 güne girildiğinde Avrupa genelinde 2 milyon 200 bin seçmenden 602 bin seçmenin oy kullanıldığını belirtti. Yeneroğlu, daha önceki seçimlere bakıldığında genelde seçmenin yüzde 60’ının oylarını son haftada kullandığını, onun için katılımın matematiksel olarak rahatlıkla 1 milyon 300 binin üzerine çıkacağını dile getirdi.

Yurt dışında Türk vatandaşlarının sandığa yüksek bir duyarlılıkla gittiğini söyleyen Yeneroğlu, bu katılım oranlarının Türkiye’deki siyaset ve kanaat önderlerinin dikkatini çekerek, yurt dışında yaşayan vatandaşlara yönelik daha kapsamlı çalışmalar yürütmelerini sağlayacağının altını çizdi.

Avrupa’da son iki ayda yaşananlar ile alakalı yeni bir durumla karşı karşıya olmadıklarına dikkati çeken Yeneroğlu, “Hollanda’da siyasetin kızışmasıyla ve özellikle ırkçı siyasetin merkeze çekilmesi ve siyasetin zehirlenmesiyle iktidara gelmeden bile iktidarda kendi dilinin kullanılmasıyla karşı karşıyayız.” ifadesini kullandı.

Hollanda’nın kendi seçimleri için farklı ülkelerde propaganda yaptığını, ülkede “hayır” kampanyası yürütenlerin istediği gibi kampanya yapmasına izin verildiğini ancak bunu başkası yapınca engellendiğini aktaran Yeneroğlu, “Özgürlük güvenlik dengesinin toplumsal gerçekler ve ülkenin gerçekleri üzerinden değerlendirilmediği ve çifte standart olduğu için, bu yüzden vatandaşımızın sandığa daha yüksek oranda gideceğini düşünüyorum.” değerlendirmesinde bulundu.

Hollanda’daki Türk toplumunun siyasal alanda ve her anlamda kendini göstermesi gerektiğini belirten Yeneroğlu, “Avrupa genelinde temsil oranımız çok düşük. Türkiye’ye dönmektense bulunduğumuz diasporayı güçlendirip özellikle gençlerin enerjisini buna doğru yönlendirmemiz lazım.” dedi.

Kaynak:
http://www.haberler.com/ak-parti-istanbul-milletvekili-yeneroglu-hollanda-9457348-haberi/

http://www.pusulahaber.com.tr/oku-557755h.htm

Yurt dışındaki vatandaşlarımızdan yüzde 60 katılım bekliyoruz

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı ve AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Hollanda’nın Rotterdam kentinde basın mensupları ile bir araya geldi.

HOLLANDA’DA REKOR BEKLENİYOR

“Hollanda’da bulunan 250 bin civarında Türk seçmenin yüzde 60’ın üzerinde katılım göstererek dünya rekoru kıracağını bekliyoruz.” diyen Yeneroğlu, son 6 güne girildiğinde Avrupa genelinde 2 milyon 200 bin seçmenden 602 bin seçmenin oy kullanıldığını belirtti.

Haberin tamamını okumak için lütfen tıklayınız.

Diasporadaki gençlerimizin halk oylamasına katılımı önemli

AK Parti İstanbul milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, Brüksel’de UETD (Avrupalı Türk Demokratlar Birliği) yetkilileri ve basın mensuplarıyla buluştu. Burada yaptığı konuşmada, halk oylamasının, yurtdışında yaşayan vatandaşlar için sıradan bir oy verme olmadığını belirten Yeneroğlu, şunları söyledi:

HEDEF 1.5 MİLYON OY

“Türkiye’ye güçlü bir selam gönderme ve bunun da Türkiye’de karşılık bulmasıdır. Ailelerden istediğimiz, 18 yaşını dolduran çocuklarımıza oy kullanmalarını öğretmek ve onların birer birey olduğunu hatırlatmak. Çocuklarımıza oy kullandırarak vatandaşlık görevlerini de yerine getirdiklerini hatırlatmış oluruz. Şimdiye kadar Avrupa genelinde yaklaşık 500 binden fazla vatandaşımız oy kullandı. Bizim hedefimiz bir buçuk milyonu bulmasıdır. Sandık başına oy kullanmak için giden vatandaşlarımızın bazı yerlerde provokasyonlara uğradıklarını duyduk, yaşadık, gördük. Bu yüzden çok duyarlı olmanızı ve provokasyonlara gelmemenizi rica ediyorum.”

Haberin tamamını okumak için lütfen tıklayınız.

Avrupa’da yüzde 60’a yakın katılım bekliyoruz [Anadolu Ajansı]

AK Parti Yurtdışı Seçim Koordinasyon Merkezi Başkanı da olan Yeneroğlu, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi halk oylamasına katılımın Avrupa’da yoğun şekilde devam ettiğini ve katılımın yüzde 60’a yakın olacağını öngördüklerini söyledi. Türkiye’nin Cenevre Başkonsolosluğu oy kullanma merkezinde incelemeler yaptı ve AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.

Söyleşinin tamamı için lütfen tıklayınız.

Avrupalı Türkler yalnız değil [Post Aktüel]

Stuttgart Başkonsolosluğunda bulunan Stuttgart Seçim Merkezini ziyaret için Stuttgart’ta olan AK Parti İstanbul Milletvekili ve Yurt Dışı Seçim Koordinasyon Merkezi (YSKM) Başkanı Mustafa Yeneroğlu, Post Aktüel gazetesi ile yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız hakkında konuştu. Yeneroğlu, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın eğitimli olmaları gerektiğini ifade ederek birlik ve beraberlik içinde geleceğe bakmalarının önemli olduğunu belirtti.

Söyleşinin tamamı için lütfen tıklayınız.