KARARNAME İLE İLETİŞİM BAŞKANLIĞI, PROPAGANDA BAKANLIĞI’NA DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞTÜR

66 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle görev ve yetkileri yeniden düzenlenen İletişim Başkanlığı, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde merkezi ve stratejik bir konuma yerleştirilmektedir. İletişim Başkanlığı’na stratejik iletişim ve kriz yönetimine ilişkin politikaları belirleme ve faaliyet alanlarındaki tüm kamu kurum ve kuruluşları arasındaki koordinasyonu sağlama yetkisi verilerek, ülke çapında faaliyet gösterecek bir propaganda mekanizmasının altyapısı oluşturulmuştur.

2018 yılında Anayasa’ya aykırı bir şekilde 14 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile İletişim Başkanlığı’na verilen basın kartı düzenleme yetkisi 66 sayılı Kararname ile İletişim Başkanlığı’nın Basın ve Yayın Dairesi Başkanlığı’na verilmiştir. Mevcut haliyle yerli ve yabancı basın mensuplarının gazetecilik mesleklerini yürütebilmeleri için ihtiyaç duydukları basın kartının, İletişim Başkanlığı tarafından verilmesi; birçok yerli ve yabancı gazetecinin hukuka aykırı olarak basın kartlarını almalarına engel olmakta ve basın özgürlüğünü ciddi manada ihlal etmektedir. Anayasa’ya göre temel hak ve hürriyetler ancak kanunla sınırlandırılabilir. Basın hürriyetine getirilebilecek sınırlamaların ancak kanunla getirilebilmesine rağmen basın kartı için aranan şartların Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ve yönetmelikle düzenlenmesi hukuka aykırıdır. Ayrıca Anayasa’nın 104. maddesine göre, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Anayasa’nın ikinci kısmının ikinci bölümünde yer alan kişi hakları ve ödevlerine ilişkin bir düzenleme yapılamaz. Basın kartı düzenleme yetkisi doğrudan basın özgürlüğüne ilişkin bir düzenlemedir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenmesi açıkça Anayasa’ya aykırıdır.

Öte yandan, kararname ile kurulan Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi Başkanlığı, stratejik iletişim politikalarını belirlemek ve yapılmak istenen algı operasyonlarını belirleyerek her türlü manipülasyon ve dezenformasyona karşı faaliyette bulunmakla görevlendirilmiştir. Yazılı, görsel ve sosyal medyada hükümet aleyhine yapılan haber ve yorumların İletişim Başkanlığı tarafından manipülasyon ve dezenformasyon olarak değerlendirileceği ve karşı algı operasyonuna tâbi tutulacağı açıktır. Geçmişte de MGK bünyesinde Toplumsal İletişim Başkanlığı (TİB) gazeteciler hakkında andıçlar hazırlar, gazete ve televizyonlara eleman yerleştirir ve propaganda faaliyeti organize ederdi. Avrupa Birliği sürecinde 2005 yılında kaldırılan TİB‘in Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi olarak hortlatılması, iktidarın 90’lı yılların Türkiyesi’ne geri dönme çabasını göstermektedir.

İletişim Başkanlığı; basın kartı başvurularını değerlendiren, ülke çapında teşkilatı kurulan, finansmanı sağlanan ve algı operasyonlarıyla mücadele ederek stratejik iletişim politikası üreten bir kamu kurumu olarak adeta Propaganda Bakanlığı şeklinde revize edilmektedir. Böylece İletişim Başkanlığı; kimin gazetecilik yapacağına, hangi haberin veya yorumun manipülasyon olduğuna karar verecek ve gündemin vatandaş tarafından hükümetin istediği şekilde algılanması için aldatıcı politikalar geliştirecek şekilde kurgulanmıştır. Böylelikle İletişim Başkanlığı adeta Propaganda Bakanlığı’na dönüştürülerek ifade, basın ve çalışma özgürlüğü daha fazla baskı altına alınacak, gazeteciler sürekli olarak tehdit altında tutulacaktır. Yeni düzenleme ile Cumhurbaşkanlığı’nın hâlihazırda demokrasi ve hukuk devletini hedef alması yetmiyormuş gibi Cumhurbaşkanlığı bünyesinde bir birimin bağış toplaması da artık işten bile değil.

Çoğulcu, Katılımcı ve Özgürlükçü Bir Demokrasi için Mücadele Ediyoruz!

Türkiye’de demokrasinin yozlaştığı bir dönemde, 15 Eylül Uluslararası Dünya Demokrasi Günü’nü kutluyoruz. Ne yazık ki çoğulcu yapımızın ve toplumsal barışın bilinçli olarak zedelendiği, temel hak ve özgürlüklerin ciddi biçimde sınırlandırıldığı ve giderek fakirleştiğimiz günlerden geçmekteyiz.

Ülkemizde demokrasi ayaklar altına alınmış, iktidar şahsileşmiş, yasama, yürütme ve yargı tek bir elde toplanmıştır. Kuvvetler birliğinin açıkça egemen olduğu ülkemizde TBMM yetkisizleştirilmiş, yargı bağımsızlığı ile denge ve denetleme mekanizmaları ortadan kaldırılmıştır.

Öte yandan toplumdaki farklı düşünce, inanç ve yaşayışları bünyesinde barındıran çoğulcu yapımıza ve toplumsal barışa olan inanç azalmıştır.

DEVA Partisi olarak iktidara geldiğimizde, demokrasinin önünde acil çözüm bekleyen;

  1. Özgürlük, eşitlik ve adalet ilkeleri doğrultusunda tüm vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlüklerini en geniş anlamda kullanmalarını sağlayacağız.
  2. Açık ve demokratik toplumun şartlarının oluşmasını sağlayarak, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki tüm engelleri kaldıracağız.
  3. Basının görevini bağımsız bir şekilde ve kaygı duymaksızın yerine getirdiği, güvenli, çoğulcu ve elverişli bir ortam oluşturacağız.
  4. Alevi vatandaşlarımızın başta cem evlerine ilişkin talepleri olmak üzere inanç, düşünce ve davranış temelinde birikmiş sorunlarının çözüme kavuşturulması için gerekli adımları atacağız.
  5. Kürt sorununu demokratik zeminde ve özgürlükleri genişleterek temel haklar çerçevesinde çözeceğiz.
  6. Etnik, dini, mezhebi ve kültürel çeşitliliğimizi dikkate alarak daha kapsayıcı bir vatandaşlık anlayışı geliştireceğiz.
  7. Cinsiyet ayrımına yol açan mevzuatı yeniden düzenleyerek, devletin bütün eylem, işlem ve kararlarında cinsiyet eşitliğini hakim kılacağız.
  8. Toplumsal talepleri merkeze alan, tüm farklılıkları değerli gören toplumsal sözleşme niteliğindeki katılımcı, çoğulcu ve özgürlükçü bir anayasayı hayata geçireceğiz.
  9. Sivil toplumun güçlendirilmesi ile STK’ların ifade özgürlükleri ve bağımsızlıkları için mücadele edeceğiz.

Bu minvalde, kuvvetler ayrılığı esasına ve hukukun üstünlüğüne dayanan, yargının tarafsız ve bağımsızlığı ile birlikte hukuk güvenliğinin en üst düzeyde sağlandığı, özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu demokrasinin hâkim olduğu bir Türkiye inşa etmeyi hedeflediğimizi belirterek, 15 Eylül Uluslararası Demokrasi Günü’nü kutluyor, bu anlamlı günün ülkemize barış, huzur ve adalet getirmesini temenni ediyorum.

YURTLARDA ZORUNLU KARANTİNAYA TABİ TUTULAN VATANDAŞLARDAN MASRAFLARIN TAHSİL EDİLMESİ İÇİN YASAL DÜZENLEME ŞART

Birçok il valiliğinden yapılan açıklamaya göre, İl Hıfzısıhha Kurulları, koronavirüs salgınının toplum sağlığı ve kamu düzeni açısından oluşturduğu riski yönetmek, sosyal izolasyonu temin etmek ve hastalığın yayılım hızını kontrol altında tutmak amacıyla ek tedbirler aldı. Bu kararlara göre, test sonuçları pozitif olup ev izolasyonunda olması gerekirken karantina kurallarını ihlal eden kişiler, KYK yurtlarında izolasyon sürelerini tamamlayana kadar cebri tecride tâbi tutulacaktır. Bu kişilerin yurtlarda kalma süreleri boyunca oluşacak konaklama, elektrik, su, yemek gibi masrafları kendilerinden tahsil edilecektir.

Covid-19 test sonuçları pozitif olup, hakkında ev karantinasına karar verilmesine rağmen toplum sağlığını göz ardı ederek karantina kurallarını ihlal eden kişilerin, karantina şartlarına ve insanca yaşam standartlarına uygun KYK yurtlarında zorunlu karantinaya alınmasını destekliyoruz.  Ancak KYK yurdundaki zorunlu karantina dönemindeki masrafların hastalardan tahsil edilmesi için kanuni dayanak şarttır.

Anayasa’ya göre, her türlü mâli yükümlülük ancak kanunla belirlenebilir. Kaldı ki Umumi Hıfzısıhha Kanunu bulaşıcı hastalığa yakalanan kişilerin tedavi ve yol masraflarının hükümetçe karşılanacağını öngörmektedir. Hatta 83. maddeye göre, cebri karantinaya tâbi tutulan hastalardan muhtaç durumda olanların kendilerinin ve ailelerinin yaşam masraflarının hükümetçe ödeneceği açıkça hükme bağlanmıştır.

Bu durumda, kuralları ihlal edenlerin KYK yurtlarında zorunlu karantinaya tabi tutulması neticesinde, masrafların kendilerinden tahsil edilebilmesi için kanuni düzenleme yapılması şarttır.

Ayrıca, salgın sürecinin başlangıcında şikayetleri nedeniyle hastaneye başvuranlardan test için numune alınıp, bu kişiler test sonuçları çıkıncaya kadar hastanede izole edilirken, şu anda testi pozitif olanlar evlerine toplu taşıma araçları ile gönderiliyor. Burada cezayı kime vermek gerekir?

DEVA Partisi İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu’nun Yabancı Ülkelerle Otomatik Bilgi Paylaşımının Başlangıç Tarihine İlişkin Açıklaması

Otomatik Bilgi Paylaşımı konusunda, yurt dışında yaşayan ve ülkemizde hesabı bulunan vatandaşlarımızla ilgili olarak daha önceden defaatle basın açıklaması yapmıştık. Bu basın açıklamalarımızın sonuncusunu da[1] 18 Ağustos 2020 tarihinde gerçekleştirmiştik. Basın açıklamalarımızın içeriğinde, hükümetin ısrarla vatandaşlarımızı bilgilendirmediğini dile getirmiştik. Yapmış olduğumuz bu uyarıların neticesinde Maliye Bakanlığı nezdinde olan Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından 25 Ağustos 2020 tarihinde “Finans Hesap Bilgilerinin Vergi Konularında Karşılıklı Olarak Otomatik Değişim Standardı Bilgilendirme Rehberi”[2] adı altında yazılı bir açıklama yapılmıştır. Bu açıklama nedeniyle uyarılarımızı dikkate alan Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı yetkililerine teşekkür ediyoruz.

Otomatik Bilgi Paylaşımı, daha önceden Norveç ve Letonya ile başlamış bulunmakta idi. Yine sözleşmenin Ek3’ünde belirtilen ülkelerden karşılıklılığı sağlanan ülkeler ile -Almanya, Fransa, Hollanda, Avusturya ve Belçika hariç- otomatik bilgi paylaşımı da 2019 yılına ilişkin bilgilerin 2020 yılı itibariyle gönderileceği ifade edilmiştir. Bu tarihlerden önceki yıllara ilişkin otomatik bilgi değişiminin yapılmayacağı da açıklanmıştır.

Yukarıda adı geçen ve vatandaşlarımızın yoğun bir şekilde yaşadığı ülkeler, 2019 yılına ilişkin bilgilerin değişimi konusunda 2020 yılı bilgi değişimi takvimine alınmamıştır. Ancak 2020 yılından sonraki yıllarda, yukarıda zikrettiğimiz ülkelerden bir bilgi paylaşımı yapılmayacağı şeklinde bir çıkarımda bulunmak mümkün değildir. Aksine söz konusu antlaşma çerçevesinde, bilgilerin otomatik olarak değişimi konusunda ileriki yıllarda bilgi değişiminin yapılması kuvvetle muhtemeldir.

Daha önceki açıklamalarımızda da belirttiğimiz gibi, vatandaşlarımızın bu sürece hazırlanması, bilgilendirici ve tedbir alıcı çalışmaların yapılması için vatandaşlarımızın otomatik bilgi paylaşımı başlamadan 2 yıl önce ayrıntılı olarak bilgilendirilmesi gerekliliği devam etmektedir.

[1] https://www.mustafayeneroglu.com/yurtdisinda-yasayan-vatandaslarimiz-otomatik-bilgi-paylasimi-hususunda-acilen-bilgilendirilmelidir/

[2] https://gib.gov.tr/sites/default/files/uluslararasi_mevzuat/Finansal_Hesap_Bilgilerinin_Rehberi.pdf

İPEK ER DAVASININ TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ!

İpek Er’e karşı cinsel saldırı suçunu işlediği gerekçesiyle, kamuoyu tepkisi üzerine tutuklanan Uzman Çavuş Musa Orhan’ın tutuklama kararına yapılan itirazın ardından tahliye edilmesi, kamu vicdanını derinden yaralamıştır.

Hukukumuzda tutuklama kararı, ancak kanunda belirtilen şartlar gerçekleştiği takdirde uygulanabilecek istisnai mahiyette bir tedbirdir. Ne var ki bu tedbirin ülkemizde son dönemlerde kural olarak uygulandığı da üzücü bir gerçektir. Öte yandan toplumumuzda son dönemde adalete olan güven giderek zayıflamaktadır. Toplumda özellikle kamu görevlilerinin sanık olarak yargılandığı olaylarda etkin bir soruşturma ve kovuşturma yapılmayacağı, şüpheli ve sanıklara uygulanan koruma tedbirlerinde adil davranılmayacağı ve faillerin korunacağı yönünde bir algı oluşmuştur.

Söz konusu olayda, mağdurun soruşturma dosyasındaki beyanı ve intihar mektubu, Adli Tıp Kurumu’nun raporu ve atılı suçun mahiyeti dikkate alındığında, Musa Orhan için mevzuatta öngörülen tutuklama şartlarının oluştuğu anlaşılmaktadır.

Öncelikli olarak, Musa Orhan hakkında tutuklanması amacıyla çıkartılan yakalama emrinin gerekçesinde tutuklamanın mevzuata uygun olduğu kabul edilmiştir. Ancak yalnızca bir hafta sonra, tutuklama kararına yapılan itirazı inceleyen bir üst mahkeme heyeti Musa Orhan’ın tahliye edilmesine karar vermiştir. Aradan geçen bir haftalık zaman diliminde, mevcut delil durumunun ve sanığın atılı suçu işlediğine dair oluşan kuvvetli suç şüphesinin, sanık lehine nasıl ve ne şekilde değiştiği anlaşılamamaktadır.

Diğer taraftan atılı suçun hâlâ “katalog suç” vasfını korumasına karşılık, sanığın suçu işlediğine yönelik kuvvetli şüphenin ne zaman ve hangi gerekçe ile giderildiği kararda açıklanmamıştır. Kaldı ki Musa Orhan hakkında ısrarla bir tedbir uygulanmamasının gerekçesi de merak edilmektedir. Zira, soruşturmanın başından itibaren birkaç kez Musa Orhan’ın tutuklanması yönünde talepte bulunulduğu ancak bu taleplerin ısrarlı bir şekilde reddedildiği kamuoyunca bilinmektedir.

İkinci olarak, İpek Er intihar mektubunda, Musa Orhan’ın kendisini evlilik vaadi ile kandırdığını, alkol içirerek iradesini zayıflattığını, bu şekilde kendisiyle rızası olmadan iki kez beraber olduğunu ifade etmiştir. Siirt Adli Tıp Kurumu’ndan alınan raporda ise İpek Er’in vücudunda “ekimozlu yırtık alanı” tespit edilmiştir.

Son olarak, İpek Er’in beyanlarından, kendisine Musa Orhan tarafından alkol içirildikten sonra rızası olmaksızın zorla cinsel birliktelik yaşandığı anlaşılmaktadır. İpek Er’in Musa Orhan ile arkadaşlık ilişkisi kurmasında bir rıza mevcut olmasına rağmen alkol etkisiyle yaşanan cinsel birliktelik için hem de bu ilişkiden daha sonra evlenme vaadi ileri sürülerek yaşanan cinsel birliktelik için bir “rıza”dan bahsedilemez.

Bu minvalde, Adli Tıp Kurumu raporu ve mağdurun beyanı, yaşanan cinsel birlikteliğin zorla yaşandığı iddiasını güçlendirirken; mahkeme heyeti tarafından yapılan rızaya ilişkin değerlendirme, hukuka ve hakkaniyete aykırı sonuçların doğmasına neden olmuştur.

DEVA Partisi olarak, hukukun üstünlüğünü ve yargının bağımsızlığını herkes için her şartta savunmaktayız. Vicdanları rahatsız eden ve bir genç kızın ölümü ile sonuçlanan bu olayda, yargılamanın şeffaf, adil ve kanun önünde eşitlik ilkesi gereklerine uygun olarak yürütülmesi gerektiğine inanıyoruz.

Olayın ortaya çıktığı ilk andan itibaren Musa Orhan hakkında hukuka ve hakkaniyete uygun kararların verilmemesi endişeyle karşılanmakta olup, kamu vicdanının daha fazla zedelenmemesi adına sürecin takipçisi olacağız.

Türkiye-Hollanda İlişkilerinde Toplumu Ayrıştırıcı Adımlardan Kaçınılmalıdır!

Bugün Avrupa’da en çok vatandaşımızın bulunduğu üçüncü ülke olan Hollanda ile imzalanan işgücü anlaşmasının 56. yıl dönümüdür. Türkiye ile Hollanda arasında 19 Ağustos 1964 tarihinde imzalanan işgücü anlaşmasının temel dayanağı ekonomik saikler olsa da sonraki süreçte ikili ilişkiler sosyal, kültürel ve siyasi alanlarda gelişme göstermiştir.

Hollanda İstatistik Bürosu (CBS) verilerine göre, sayıları 400 bini aşan Hollanda’daki Türk toplumunun Hollanda ile ülkemiz arasında güçlü ticari ilişkileri mevcuttur. Türkler, ülkede en fazla iş yeri açan yabancılar arasında ilk sıradaki yerini korurken iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler her geçen yıl daha da güçlenmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Türkiye, bu yılın ilk dört ayında Hollanda’ya 1,7 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirirken, bu ülkeden de 1,2 milyar dolarlık ürün ithal etmiştir.

İki ülke arasında ticari ilişkilerin olumlu seyrine rağmen ülkedeki Türk toplumuna yönelik azımsanamayacak bir ayrımcılık söz konusudur. Hollanda’nın geçtiğimiz günlerde yayımladığı Hollanda Ayrımcılık Raporu’nda Türklere yönelik uygulanan ayrımcılık %50 gibi dikkat çekici bir seviyededir. Ayrımcılığın en çok yaşandığı alanlar eğitim, işgücü piyasası ve resmî kurumlardır. Adeta kurumsallaşmış bu ayrımcılık, kaynaşmanın ve potansiyel yeteneklerin kullanılmasının önüne geçmektedir.

Ayrımcılığın farklı bir boyutu, yıl içerisinde geçici oturum izni alabilmek için Temmuz 2021 itibariyle yürürlüğe girmesi kararlaştırılan zorunlu uyum sınavının getirilmesi ile yaşanmıştır. Türkiye ile Avrupa Topluluğu (AT) arasında 1963 yılında imzalanan Ortaklık Anlaşması ve 1970 tarihli Katma Protokol uyarınca hukuki yollarla kazanılmış olan sınav muafiyeti, Türklerin Hollanda toplumuna yeterince uyum sağlayamadığı gerekçesi ile gündeme getirilmiştir. Aile birleşimi, işgücü piyasası vb. sebeplerle Hollanda’ya gitmek isteyip uyum sınavını geçemeyen vatandaşlarımız için gerekli olan oturum iznini alamaması durumunda psikolojik ve ekonomik yıpranmaya kadar giden bir süreç başlayacaktır.

Bununla birlikte Hollanda’daki etnik kökene yönelik ayrımcılığın ülke karar vericileri tarafından da kabullenildiğini görüyoruz. Nitekim Amerika’da George Floyd’un ölümü sonrasında basın açıklaması yapan Hollanda Başbakanı Mark Rutte, etnik kökene dayalı ayrımcılığın Hollanda’da sistematik bir problem olduğunu ifade etmiştir. Söz konusu ayrımcılığın önüne geçmek için gerekli adımlar atılmadığı sürece Hollanda toplumunda farklılıkların bütünlüğünden bahsetmek mümkün olmayacaktır.

400 yılı aşkın yakın ilişkilere ve 60 yıllık NATO müttefikliğine dayanan dostluğun her alanda güçlenmesini temenni eder, Hollanda ve Türkiye arasındaki stratejik işbirliği ile başarı hikayelerinin devam etmesini dilerim.

Bu düşüncelerle, Türkiye-Hollanda İşgücü Anlaşması’nın 56. yıl dönümünde, iki toplum arasında kurulan ilişkilerin zenginleşerek sürdürülmesine vesile olan ve olacak tüm vatandaşlarımıza şükranlarımı sunuyorum.

Yurtdışında Yaşayan Vatandaşlarımız Otomatik Bilgi Paylaşımı Hususunda Acilen Bilgilendirilmelidir!

Almanya Maliye Bakanlığı’nın açıklamasına göre[1] Türkiye’nin de dahil olduğu ülkelerle bu yılın sonunda 2019 yılının bilgileri ile otomatik bilgi paylaşımı uygulamasına başlanacaktır. Hazine ve Maliye Bakanlığı, bilgi paylaşımının başlama tarihiyle ilgili henüz bir açıklama yapmamıştır. Almanya’da yerleşik olup Türkiye’de banka hesabı bulunan vatandaşlarımız, son yıllardaki tüm ısrarlarımıza rağmen resmi makamlar tarafından bu sürece hazırlanmamıştır. Vatandaşlarımızın farkında olmadan Türkiye’deki banka hesap bilgilerinin Almanya ve diğer Avrupa ülkeleriyle paylaşımı insanımızın ülkemize olan güvenini ciddi manada sarsacak, diğer taraftan bilgi eksiklikleri sebebiyle yaşadıkları ülkelerin maliye ve yargı makamlarıyla – ceza davaları dahil – ciddi sorunlar yaşayabileceklerdir.

Devletler arasında finans ve vergi konularında karşılıklı bilgi paylaşımına dayanan, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) tarafından geliştirilen ‘Vergi Konularında Karşılıklı İdari Yardımlaşma Sözleşmesi’ ile vergi kaybı, vergi kaçakçılığı ve zararlı vergi rekabeti ile mücadeleyi amaçlayan anlaşmanın insanlarımızın mağduriyetine yol açmaması gerekmektedir. Bu bilgi paylaşımı ile   Türkiye’de mukim olmayan kişi ve kurumların “Hesap sahibinin adı soyadı, ikamet adresi, ikametgahının bulunduğu ülkedeki vergi kimlik numarası, hesabın yıl sonu bakiyesi ve yıl içinde faiz, temettü gibi elde ettiği gelirlerin tutarı” bilgileri paylaşılacaktır. Yurt dışında ikamet eden ve Türkiye’de para ve mal varlığı bulunan milyonlarca vatandaşımızı etkileme ihtimali olan bu anlaşmayla ilgili yeteri kadar bilgilendirici ve tedbir alıcı çalışmanın yapılmadığı görülmektedir.

Hükümet, bu konuyla ilgili ısrarlı taleplerimize rağmen vatandaşlarımızı sürece hazırlamamış, hangi ülkelerle hangi bilgilerin hangi tarih itibariyle paylaşılacağı konusunda soru işaretlerini gidermemiştir. Türkiye’nin hayati derecede dövize ihtiyacı olan bu günlerde vatandaşlarımızı endişelendiren bu süreçle ilgili ön hazırlık, bilgilendirme ve etki analizleri yapılmaması ve uzmanlarla görüşülmemesi kabul edilemez. Prensip olarak hangi ülkeyle vatandaşlarımızın bilgileri paylaşılacaksa, o ülkede yaşayan tüm vatandaşlarımız bilgi paylaşımı başlatılmasından 2 yıl önce ayrıntılı olarak bilgilendirilmelidir.

Türk diasporasını zor duruma düşürmemesi için gerekli tedbirlerin alınması, vatandaşlarımızın kuşatıcı bir biçimde bilgilendirilmesi ve endişelerinin giderilmesi mutlaka sağlanmalıdır.

[1]https://www.bundesfinanzministerium.de/Content/DE/Downloads/BMF_Schreiben/Internationales_Steuerrecht/Allgemeine_Informationen/2020-07-01-FKAustG-finale-Staatenaustauschliste.pdf?__blob=publicationFile&v=2

Sosyal Medya Kanun Değişikliği, Otoriter Hükümetin Sosyal Medyayı Kontrol İhtirasının Sonucudur.

AK Parti ve MHP’nin oyları ile TBMM Genel Kurulunda kabul edilen sosyal medyaya yönelik değişiklikler öngören kanun, sosyal medyada ifade özgürlüğüne yönelik büyük bir tehdittir. Hızla meclisten geçirilen değişiklikler, giderek hayatın her alanını kuşatan yasakçı anlayışın ve iktidarın topluma dayattığı kısıtlamaların son örneğidir.

Bilindiği üzere, televizyon ve gazeteler iktidarın ya doğrudan kontrolünde ya da yoğun baskısı altındadır. Düzenleme ile iktidar bir adım daha ileri giderek; sosyal medyayı ve dijital yayıncılığı da kendi tekeline almak istemektedir. Bağımsız medyanın temelsiz yargılamalarla ve otosansürle tamamen susturulmaya çalışıldığı bir ortamda böylesi bir değişiklik ifade özgürlüğünü ciddi şekilde zedeleyecektir.

Kanun değişikliğinin iki ana amacı vardır: Sosyal medya platformlarına yeni zorunluluklar getirmek ve internette sansürün daha etkili yapılmasının önünü açmak.

Kanun ile günde bir milyondan fazla erişim sağlanan sosyal medya platformlarına Türkiye’de yasal temsilci bulundurma zorunluluğu getirilmiştir. Bu zorunluluğa uymayan platformlara idari para cezası, akabinde reklam yasağı getirilmesi öngörülmektedir. Bu şartları yerine getirip halen temsilci atanmazsa bant erişimi yüzde 90’a kadar daraltılacak ki bu da fiiliyatta o platformlara girilememesine neden olacaktır. Ayrıca platformların bu otoriter baskı nedeniyle ülkeden çekilme ihtimali de ülkemiz için utanç vericidir.

Öte yandan Kanun ile sosyal medya platformlarının kullanıcı verilerini Türkiye’de depolaması zorunluluğu getirilmektedir. Böylece iktidarı eleştiren, yaygın yolsuzlukları, hukuksuzlukları ve kötü yönetimi ifade eden tüm sosyal medya kullanıcılarının kimlikleri doğrudan öğrenilebilecektir. Bu durum internette içerik üreten ya da paylaşan vatandaşlarımızın, kolayca tespit edilerek, gözaltına alınmalarına ve yargılanmalarına yol açacaktır.

Diğer taraftan zaten halihazırdaki kanunda ayrıntılı olarak düzenlenmiş sınırlamalar daha da artırılmaktadır. Değişiklik gereğince, platformların vatandaşların kişilik hakları ihlali ve özel hayatın gizliliği ile ilgili taleplerini 48 saat içinde karara bağlamak zorunda olmaları devlet organları dışında sosyal medya platformlarının da doğrudan ifade özgürlüğü kısıtlaması anlamına gelmektedir. Platformların doğrudan sansüre yetkili tutulması hukuken kabul edilemez.

Genel Kurulda kabul edilen kanun ile sosyal medya platformları, öngörülen çok ağır cezalar karşısında riske girmemek için aslında suç olmayan birçok içeriği silme veya kaldırma yolunu tercih edecektir. Böylesi bir yaptırım, sosyal medyanın kullanılamaz hale gelmesi anlamına gelir. İktidarın hedefinin kişilik hakları veya özel hayatın gizliliği olmadığı açıktır. İktidar sosyal medyayı da iktidar gazete ve televizyonlarına benzetmeye çalışmaktadır.

Kanunun mevcut hali, Avrupa Birliği standartları ile zaten uyumlu değildir. Üstüne bir de kuvvetler ayrılığının bulunmadığı ve yargının özellikle de sulh ceza hakimliklerinin siyasetin bir sansür mekanizması olduğu ülkemizde, değişikliğin Türkiye’yi uluslararası standartlardan daha da uzaklaştıracağı açıktır. Ayrıca milletimizin yeni dünyanın fırsatlarını ıskalamasına da yol açacaktır.

Dünyada artan sosyal medya kullanımı ile internet suçları (nefret söylemleri, hakaret, tehdit vb.) da artış göstermiştir. Bu suçlarla mücadele kapsamında birçok ülke yasal düzenlemeler hazırlamış yahut kamuoyu nezdinde tartışmaya açmıştır. Ancak bu alandaki düzenlemelerin basın, ifade ve düşünce özgürlüğünü kısıtlamasına izin vermeksizin suistimallere yol açmadan güvenlik ve özgürlük dengesinin sağlanması gerekir. Unutulmamalıdır ki, otoriter yönetimler her alanda olduğu gibi sosyal medyayı da kontrol ve düzenleme eğilimindedir.

Kanuni değişiklikler yapmanın doğru yolu, Meclis’ten hızla yasakçı kanunlar geçirmek değildir. Türkiye’deki tüm paydaşlar tarafından müzakere edilmeli, en başarılı ülke mevzuatları derinlemesine incelenmeli ve ülkemiz uluslararası platformlarda kürsü sahibi olarak çözümün oluşmasına katkı sağlamalıdır.

İktidarın toplumu, medyayı ve son olarak da sosyal medyayı tek tipleştirmesi demokratik toplumun gereklerine uygun, çoğulcu ve özgürlükçü Türkiye idealinden hepimizi uzaklaştırmaktadır. Bu minvalde Genel Kurul’da kabul edilen kanunun, TBMM’de tekrar tartışılmak üzere Cumhurbaşkanı tarafından meclise geri gönderilmesi gerektiğinin altını çizmek isterim.

Türkiye’deki Gazeteciler, “Gazeteciler ve Basın Bayramını” ya Cezaevinde ya da Otosansür ile Kutlamaktadır!

Bugün basınımızın özgürleşmesi bakımından simgesel öneme sahip bir tarih olan sansür kararnamesinin yürürlükten kaldırılmasının 112. yıl dönümü…

Ne yazık ki aradan geçen 112 yıla rağmen gazetelerin sansür memurları tarafından kontrol edilerek yayınlanmasında da olduğu gibi bugün de iktidar medyayı aynı yöntemlerle dizayn etmeye çalışmaktadır.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi 2020 Raporunda Türkiye, 180 ülke arasında 154. sıradadır. Rapora göre Türkiye, dünya genelinde en fazla gazetecinin tutuklu bulunduğu ülkedir. Türkiye Gazeteciler Sendikası 2019-2020 Basın Özgürlüğü Raporu’na göre, gazetecilerin yüzde 78’i kendisine otosansür uygulamaktadır.

Ülkemizde geleneksel medya araçları tekelleştirilmiş, sesler susturulmuş tek bir amaca hizmet eder hale getirilmiştir. Özerk ve tarafsız bir denetleme kurumundan ibaret olması gereken RTÜK, adeta bir sansür kurumuna dönüştürülmüştür. İktidarı eleştiren hiçbir görüşe tahammülü olmayan bu yasakçı anlayış, demokratik bir toplum adına endişe vericidir.

Öte yandan Freedom House’un hazırladığı “İnternet Özgürlüğü 2019” Raporuna göre Türkiye, “internete erişimin önündeki engeller, internette paylaşılan içeriğin kısıtlanması ve internet kullanıcılarının haklarının ihlali” şeklinde üç alanda yapılan değerlendirmeye göre, özgür olmayan ülkeler kategorisinde yer almaktadır.

Daha da üzücü olan nokta ise İfade Özgürlüğü Derneği’nin verilerine göre Türkiye’de 2019 sonu itibarı ile 408.494 web sitesi, 130.000 URL adresi, 7.000 Twitter hesabı, 40.000 tweet, 10.000 YouTube videosu ve 6.200 Facebook içeriği erişime engellenmiştir.

Tüm bunların yanı sıra medyaya uygulanan sansürün genişletilmesi anlamına gelen yeni sosyal medya düzenlemesi de TBMM’ye sunulmuştur. Bu düzenlemeyle iktidar, zaten yaygın olarak uygulamakta olduğu sosyal medyaya erişim engeline “bant genişliği daraltma” adı altında yeni bir sansür getirmektedir.

İnternete ve sosyal medyaya erişim, artık dünyanın her yerinde bir hak olarak görülmekte, bu hak, hem uluslararası hukuk hem de anayasamız ile güvence altına alınmaktadır. Bireyler, haberleşme için olduğu kadar düşüncelerini açıklamak, savunmak ve yaymak için de bu haktan faydalanmaktadır.

DEVA Partisi basının, güçlü demokrasinin sacayaklarından birisi olduğu gerçeğinin ve sahip olduğu hayati değerinin bilincindedir.

Hiç şüphesiz ki medyayı yasaklarla boğarak fikirlerin önüne geçmek imkânsız olduğu gibi Türkiye’yi dünyadan soyutlama çabaları da sonuçsuz kalacaktır. Basının susturulduğu ve sansürlendiği ülkemizde bu yasakçı zihniyetle sonuna kadar mücadele edeceğimizi yineler, tüm bu zorluklar içerisinde mesleğini icra etmeye çalışan basın mensuplarının Gazeteciler ve Basın Bayramını en içten özgürlük dileklerimle kutlarım.

Türkiye-Belçika İşgücü Anlaşması’nın 56. Yıl Dönümüne İlişkin Açıklama

Bundan tam 56 yıl evvel bugün, Türkiye ile Belçika arasında imzalanan işgücü anlaşması yüz binlerce vatandaşımızın hayatını etkilemiştir. Bugün sayıları 260 bini aşan Belçika’daki Türk toplumunun toplumsal hayata katkısı, niceliğinden çok daha fazladır. Büyük bir çoğunluğunun aynı zamanda Belçika vatandaşı olduğu Türk toplumu eğitimden ticarete, kültür sanattan politikaya geniş bir yelpazede hayatın her alanında aktif olarak varlığını sürdürmektedir. Tüm bunların yanı sıra oluşturdukları iş sahaları ile ülkenin ekonomisine artı değer katan vatandaşlarımız, Belçika’da yeni istihdam fırsatları ile ülkenin kalkınmasına da destek olmaktadırlar.

Belçika’daki Türk toplumunun ülkenin geleceğine ve birlikte yaşama kültürüne sunduğu katkılar bunlarla sınırlı değildir. Türk toplumu yerel ve federal düzeyde faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları ile Belçika’nın sosyal ve siyasal hayatına da katılımda bulunmaktadırlar. Bu noktada gerek eğitim, iş hayatı gibi konularda gerekse sivil toplum gibi toplumsal alanlarda Türk toplumunun sağladığı artı değer yalnızca kendileri için değil, diğer göçmen toplumlar için de büyük bir kazanım sağlamaktadır.

Son yıllarda, aşırı sağ hareketlerin yükselmesi ve bu durumun merkez siyasetin söylemlerine de yansıması göçmen toplumlar için git gide daha endişe verici bir tablo meydana getirmektedir. Bugün yarım asrı Belçika’da yaşamış bir topluluğun üyeleri olarak Türklerin çift dillilik, çifte vatandaşlık veya çift kültürlülük gibi Türkiye ile Belçika’ya olan ortak aidiyeti gösteren vasıfları daha büyük önem arz etmektedir. Özellikle eşit vatandaşlık durumunun güçlenmesi için eğitim ve iş hayatında değer üretilerek aktif olunması, sosyal hayatta ise dernekler, cemiyetler ve diğer sivil toplum kuruluşları ile Belçika’da karşılaşılabilecek olası krizlerin, ötekileştirme, dışlama ve ırkçılığın önlenmesinde büyük bir rol oynayacak bunun yanı sıra birlikte yaşama kültürüne önemli bir katkı sunacaktır.

Öte yandan anavatanla olan bağın korunması ve güçlendirilmesi de Belçika’daki Türk toplumu için vazgeçilmez ana misyonlar arasında yer almalıdır. Maalesef Türkiye’de demokrasiyi zayıflatan iç gelişmeler ve bunlarla ilintili dış politikada kullanılan popülist söylemler Belçikalı Türk toplumunu da sıkıntıya sokmaktadır. Diaspora politikalarında rasyonel bir politika üretilememiş olması da olumsuz etkenlerin başındadır.

Belçika’daki Türk toplumunun kalıcılığı için dil ve kültürel açıdan anavatanla olan bağlılığın sürdürülmesi kadar göçmen olmanın bir getirisi olarak elde edilen kültürel zenginliklerin ve her iki birikimin canlı tutulması da büyük önem taşımaktadır. Bu durum, Belçika’daki çok kültürlülüğe ve birlikte yaşama kültürüne de katkı sunacaktır.

Bu vesileyle, Türkiye-Belçika İşgücü Anlaşması’nın 56. yıl dönümünde birinci nesli saygı ile anıyor; Belçikalı Türk toplumunun yarım asrı aşan bu yolculuğunda iki ülke arasında güçlü bir köprü kuran tüm vatandaşlarımıza şükranlarımı sunuyorum.