HABERTÜRK’E VERİLEN CEZA, BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNE VURULAN HUKUKSUZ BİR DARBEDİR

RTÜK tarafından Habertürk’e bir milletvekilinin ifadelerinin yayın ilkelerine aykırı olduğu gerekçesiyle verilen yayın durdurma ve idari para cezası çoğulcu bir kamuoyunun oluşumunu sağlayan basın özgürlüğüne vurulan ağır ve kabul edilemez bir darbedir.

RTÜK Kanunu kapsamında en üst sınırdan verilen bu ceza, demokratik toplumun gereklerine, Anayasa’ya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında korunan ifade ve basın özgürlüğü haklarına açıkça aykırıdır.

İktidar, RTÜK aracılığıyla keyfi olarak basın ve medya organlarını cezalandırmaktadır. Kamuoyunun aydınlatılması, bilgi ve düşüncelerin yayılmasını tamiri imkansız bir şekilde engellemektedir. Oysa, ifade, basın özgürlüğü eleştiri hakkı ve siyasi tartışma özgürlüğü demokrasinin işleyişi için yaşamsal önemdedir. Basın özgürlüğüne yönelik sınırlamaların, bireylerin haber alma hakkını da temin ettiğinden daha katı ölçütlere tabi olması gerekir.

Öte yandan Sn. milletvekilinin kastı aşan ifadeleri üzerinden Habertürk’ün cezalandırılması hukuka ve hakkaniyete aykırıdır. Moderatör program sürecince tarafsızlığını koruyarak karşıt fikirlere yer vermiş, ifadeye açıklık getirilmesini talep etmiş ve fikirlerin karşılıklı olarak tartışılmasına imkân tanımıştır.

Geldiğimiz noktada halkımızın doğru ve güvenilir şekilde bilgilendirilmesine, eleştirilerden ve farklı görüşlerden haberdar olmasına hizmet etmesi gereken medya çeşitli sindirme, müdahale ve baskılar nedeniyle görevini özgürce yerine getirememektedir. Toplumun medya aracılığıyla iktidarı denetleme imkânı ortadan kaldırılmıştır.

Bugün ana akım medyanın önemli bir kısmı iktidarın güdümüne girmiştir. İktidar kalan birkaç medya kanalını da kamu gücü ile tamamen susturmaya çalışmaktadır.

Ne yazık ki, RTÜK tarafsızlık ve bağımsızlık ilkesine aykırı olarak medyayı ve yayınları dizayn etme görevini üstlenmiştir. Kamu gücünü kullanarak iktidarın medya üzerindeki sopası haline gelmiştir. İktidarı rahatsız eden ve eleştiren ifadeler televizyon ekranlarına yansıtılamamakta, halkın doğru bilgi alma hakkı engellenmektedir. Anayasada açıkça yasaklanan sansür RTÜK aracılığıyla uygulanmaktadır.

DEVA Partisi olarak, basın özgürlüğünün önündeki bütün engellerin kaldırması, basının kendinden beklenen işlevi hakkıyla yerine getirebilmesi için basın özgürlüğünün her zaman tarafı olacağımızı beyan eder, RTÜK tarafından Habertürk’e verilen cezanın ölçüsüz ve hukuksuz olduğunu kamuoyu ile paylaşmak isteriz.

Kadına Karşı Şiddetle Mücadelede İstanbul Sözleşmesi Etkin Bir Şekilde Uygulanmalıdır!

Ülkemizde, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Gününde, kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet ve cinsiyet ayrımcılığı gibi konularda tablo giderek kötüleşmektedir. Devletin öncelikli görevi, kadınların hak ettikleri, insan onuruna yakışan hayatın sağlanması için gerekli tedbirleri almaktır. Ancak ne yazık ki iktidar, sosyal hayattan uzaklaştırılan, ekonomik özgürlüğü elinden alınan ve hayatlarına kastedilen kadınlar için şiddetin farklı şekilleri ile mücadelede yasal ve yapısal gereklilikleri yerine getirmemekte ve halen kalıcı bir politika üretmemektedir.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun raporuna göre 2019 yılında 474 kadın öldürülmüştür. Salgın nedeniyle çok sayıda kişinin evlerde kalmasıyla birlikte şiddet vakalarında daha fazla artış yaşanmıştır. Kadına yönelik fiziksel şiddetin yanı sıra ekonomik şiddetin boyutları da salgınla beraber ağırlaşmıştır. TÜİK verilerine göre kadın iş gücü son bir yılda yüzde 7,5 azalmıştır. Yine alınan tedbirler kapsamında okulların tamamen kapatılmasıyla ev içindeki gündelik işler ve bakım yükleri artmıştır.

Öte yandan, en son Uşak ilinde yapılan gözaltı sırasında insan onuruna aykırı bir şekilde çıplak arama yapılması iddialarına yönelik yetkili makamlar tarafından ikna edici, somut bir açıklama yapılamamıştır. Şüphelisi özellikle kamu görevlisi olan; kadınlara yönelik fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddete dair şikayetler takipsiz bırakılarak, iddiaların tespiti için şeffaf soruşturma süreci yürütülmediği ve iddiaların açıklığa kavuşturulmadığı bilinmektedir.

Ulusal ve uluslararası mevzuatların etkin uygulanması kadına karşı şiddet vakalarını önlemenin ilk adımıdır. Ancak iktidar bunun yerine, kadına karşı şiddeti önleme amacıyla yapılan mevzuatı tartışmaya açmakta ve kadına yönelik şiddetle etkin mücadele yerine, sorunu çözümsüzlüğe itmektedir. Devlet, mevcut hukuki yapıyı yıkmak yerine sözleşme şartlarına uyumlu olarak güçlendirmeli, uygulamadaki aksaklıkları gidermelidir.

Kadına şiddet ile mücadelenin hukuki ve fiili dayanağı olan İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmak yerine kadın cinayetlerin artarak devam ettiği bu günlerde sözleşme hükümleri etkin bir şekilde uygulanmalıdır.

Şiddet mağduru kadınlar, polis ya da savcılığa başvurduğunda etkin bir şekilde korunmalıdır. Koruma sağlamayan veya işinin gereğini yapmayan kamu personeli hakkında en ağır idari ve hukuki yaptırımlar uygulanmalıdır. Bu kapsamda cinsel şiddet kriz merkezlerinin kurulması, kadın sığınma evlerinin sayısının arttırılması, tedbir kararlarına aykırılığın suç olarak düzenlenmesi ile yargılamalarda mevcut eksikliklerin giderilmesi için gerekli tedbirler acilen alınmalıdır.

Şiddetin toplumsal ve kültürel alt yapısı ile mücadele ise en az güçlü bir hukuki alt yapı kadar önemlidir. Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı koruyucu ve önleyici tedbirler ile rehabilitasyon aşamalarında daha fazla sorumluluk almalıdır. Şiddetin toplumsal alt yapısına karşı sivil toplum iş birliği ile etkin mücadele mekanizmaları oluşturulmalıdır. Şiddete karşı toplumsal farkındalığı arttıracak kampanyalar gerçekleştirilmeli, ilkokuldan başlayarak eğitim müfredatına bu konuya dair bilgilendirici ve eğitici eklemeler yapılmalıdır.

Kadına şiddetle mücadelede kalıcı bir politikanın yerleştirilmesi adına siyasi yaklaşımlardan ziyade objektif, kadın hak ve hukukuna saygı esasında, önleyici yasal ve yapısal gereklilikler esas alınmalıdır.

DEVA Partisi olarak, kadına karşı şiddetin kayıtsız şartsız karşısındayız! Kadına karşı şiddeti sona erdirmek için gerekli tüm adımları atmaya da hazırız.

“Yargı Üzerindeki Siyasi Baskılar”a İlişkin TBMM’de Gündem Dışı Genel Kurul Konuşmam (18.11.2020)

Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri, Genel Kurul’u saygı ile selamlıyorum.

Yargı üzerindeki siyasi baskılar üzerine söz almış bulunuyorum.

Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu karanlık tablonun nedenlerini ortaya koymaya çalışırken birçok sebep öne sürebiliriz. Ancak adaletin olmadığı bir ülkede sayılacak tüm sebepler ikincil kalmaya mecburdur.

Hukukun üstünlüğünün yok sayıldığı bir ülkede ekonomik gelişmeden, toplumsal barıştan ve huzurdan söz edilemez.

Yargı alanında yaşanan sorunları, tek başına anayasal ve yasal düzenlemelerdeki eksikliklerle açıklamak mümkün değildir. Sorunun temelinde, baskıcı ve otoriter yönetim anlayışı yatmaktadır.

15 Temmuz’dan sonra sayısız hakim ve savcının toptancı bir anlayışla meslekten çıkarılmasından sonra görevde bulunan çoğu hakim ve savcı benzer bir duruma düşmeme adına “Kanuna ve vicdanlarına” göre değil, “iktidarın istek ve ihtiyaçlarına” göre karar vermeyi tercih etmiştir. Bunun aksine davrananlar ise sürülerek, açığa alınarak yahut da tenzili rütbe ile cezalandırılmıştır. İktidarın istek ve emirlerini yerine getirenler ise terfi ettirilerek önemli görevlere getirilmiştir. Bu yolla, Hâkim ve Savcılar Kurulu yargıyı baskı ve tehdit altında tutmaktadır.

İktidarın tahakkümü altındaki hakim ve savcılar nedeniyle on binlerce kişi, kriterleri keyfi olarak belirlenen terör örgütü üyeliği suçlamalarıyla, hukuka aykırı bir eylemleri olmadan yargılanmaktadır.

Bugün insanlar, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen ceza evlerinde keyfi olarak tutulmaya devam etmektedir. Osman Kavala, Ahmet Altan, Ayhan Bilgen ve daha niceleri iktidarın baskı ve korkusuna direnemeyen hakim ve savcılar yüzünden halen cezaevindedirler.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Demirtaş kararı üzerine Cumhurbaşkanı’nın “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları bizi bağlamaz. Biz karşı hamlemizi yaparız. İşi bitiririz” sözü durumu bütün açıklığıyla ortaya koymuyor mu?

Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Bahçeli tarafından, Anayasa Mahkemesi’nin yapısının değiştirilmesi teklif edilmektedir.

Neden? Çok oldu değil mi? Haddini bilmiyor değil mi? Anayasal düzeni savunuyor değil mi?

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, hukuku ayak bağı olarak gören İçişleri Bakanı, Anayasa Mahkemesi başkanına terör örgütü üyesi iması yaparak aba altından sopa gösteriyor.

Tüm bu baskıların amacı açıktır. Türkiye’de insan hakkı ihlallerini, hukuksuz kanun ve kararnameleri denetleyecek bir mahkeme bırakmamaktır.

Yargıtay ise, haksız tutuklulukların ve yargılamaların önüne geçememiştir. On binlerce kişi hakkında yıllarca tutuklu yargılamalar devam etmektedir. İktidarın yersiz ve sınırları belirsiz terör örgütü üyeliği tanımı yargı organlarının kararlarını belirlemektedir.

Bugün Danıştay ve genel olarak idari yargı yürütmenin bir organı gibi davranmaktadır. Adalete ve kanuna aykırı kriterleri uygulamayan bir İdare Mahkemesi basına “Fetö’cüleri sevindiren mahkeme” olarak lanse edilmiştir. Mahkeme başkanına derhal tenzili rütbe yapılmıştır.

Şehir Üniversitesi’ne yapılan arazi tahsisi kararı Danıştay’ca iptal edilmiştir. Bunların hepsi emir ve talimatla yapılmıştır.

AİHM ve AYM kararları uygulanmamaktadır. İlk derece mahkemeleri Cumhurbaşkanının himayesinde Anayasayı çiğnemektedir.

2019 yılında ortalama her gün 100 kişi aleyhinde Cumhurbaşkanına hakaret suçundan soruşturma açılmıştır. İktidarın hiçbir eleştiriye tahammülü yoktur.

Bugün Türkiye, Avrupa Konseyi ülkeleri arasında en fazla tutuklu gazetecinin bulunduğu ülkedir.

Buradan iktidara sesleniyorum,

Türkiye bu adaletsizliklerle yönetilemez.

Şayet Cumhurbaşkanı insan hakları ve hukuk devletine tekrar dönmek istiyorsa, çözümü basittir.

İstifa etmeyeceğine göre, en azından yargının üstündeki elini çeksin. Kendisinden farklı düşünenlerdenler korkmasın, doğrulardan çekinmesin. Millete efendi değil, geçici amme hizmetçisi olduğunu hatırlasın.

Tek adam rejimine son versin. Kuvvetler ayrılığının esas alındığı bir Anayasa çalışmasını Meclis’te derhal başlatsın. Nasıl olsa külliyeden geliyor torba ve çuval yasalar.

Hukuka dönmekte samimi ise Anayasa Mahkemesinin demokratik meşruiyetini güçlendirsin.  Mahkeme üyeliklerinin çoğulcu bir sistemle seçilmesini sağlasın.

Hâkim ve savcıların mesleğe terfileri ile coğrafi kürsü teminatlarını ivedilikle düzenlesin.

Hâkim ve savcıların mesleğe atanmalarında objektif kriterler getirsin. Kayırmacılığı bitirsin.

Biliyorum, çözüm yeri burası ve bunlar bizim görevlerimiz.

Ama maalesef bilenler çoğunlukta değil. O sebeple meclis işlevsiz, saygınlığı yerlerde sürünüyor.

Saygıdeğer Milletvekilleri;

Çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakmak istiyoruz? Demokratik hukuk devleti mi yoksa hukuksuz bir tek adam yönetimi mi?

Daha dün ekonomi pik yapıyor diyen kişi bugün acı reçeteden bahsetmiyor mu?

Bu ülkede pik yapan tek şeyin adaletsizlik ve zalimlik olduğunu bilmiyor mu?

Bu gidişata dur demek elimizde.

Hepinizi saygıyla selamlar, iyi günler dilerim.

TBMM Genel Kurul Konuşmamı İzlemek İçin

İşsizlik Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifine İlişkin TBMM Genel Kurul Konuşmam

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

DEVA Partisi adına gündemdeki İşsizlik Sigortası Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun teklifiyle alakalı görüşlerimizi ifade etmek için söz aldım.

Bu kanun teklifi aslında Türkiye ekonomisinin içler acısı halini gözler önüne sermektedir. Hükümet ülkeyi bir ekonomik krize sokmuş ve bu krizi çözme kapasitesinden de yoksundur.

Tüm bu gerçekler gün gibi ortadayken iktidar bu gerçekleri kabul edip değiştirme yoluna gitmektense göstermelik bir şekilde işsizlik oranını düşürmeye çalışmaktadırlar.

Kısmi çalışma ödeneği, ücretsiz izinde nakdi destek gibi uygulamalarla insanlar açlık sınırının çok altında yaşamaya mecbur edilmektedir.

Çalışanların 1 yıl daha 1.168 liraya mahkûm edilmesi ciddi sıkıntılar barındırmaktadır. Günlük 40 lirayı bile bulmayan bu tutarlarla bir ailenin temel ihtiyaçlarını karşılayamayacağı ve sağlıklı bir şekilde hayatını devam ettiremeyeceği bir gerçektir.

Uygulamada çalışan tarafında önemli hak kayıpları söz konusudur, kısmi çalışma ödeneği denilmesine rağmen işçiler zaten tam zamanlı ve hatta fazla mesai yaparak çalışmaya devam etmektedirler. Buna karşılık işverenler çoğu zaman işçinin, İŞKUR’dan ödenen miktar dışındaki ücret alacağını dahi ödememektedir.

Öte yandan işten çıkarma yasağı ile birlikte uygulanan ücretsiz izinde devletin vermiş olduğu nakdi destek vatandaşlarımızı açlığa mahkûm etmektedir. Ayrıca uygulamada ücretsiz izne çıkarıldığı söylenen işçilerin çalıştırılmaya devam ettiği, bazı işverenlerin bu uygulamaları suiistimal ettiği de bilinmektedir.

Torba Kanun ile kısmi zamanlı çalışmayı kabul eden hizmet erbabına damga vergisi ve gelir vergisi stopajı istisnası getirilmektedir. Çalışan için ödenen vergi ve SGK primlerinin bir nevi istihdam vergisi olduğu düşünüldüğünde, teşvikler iddia edildiği gibi çalışanlara değil işverenlere getirilmektedir. Bu madde bir kişinin tam zamanlı yapacağı işi iki kısmi zamanlı çalışana yaptırmayı amaçlamaktadır.

Böylece işsizlere iş bulamayan iktidar, eldeki işleri ve bir maaşı birkaç kişiye paylaştırıp işsizliği azaltmaya çabalamaktadır. Bunun anlamı, zaten sefalet ücreti denebilecek düzeyde ücret alan çalışanların gelirlerinin daha da düşmesidir.

Önceki varlık barışı uygulamalarında varlıklar üzerinden %1, %2 gibi oranlarda vergi alınırken, bu teklifte varlıklar üzerinden herhangi bir vergi alınmayacağı düzenlenmektedir. Bir yandan yüksek ÖTV ve KDV ile sıradan vatandaşın sırtına binen vergi yükü ortadayken, yurt dışında bulunan varlıkların vergi ödenmeden ülkeye getirilmesi vergi adaletsizliğinin en açık örneğidir.

Öte yandan, Hazine ve Maliye Bakanı, Yeni Ekonomik Programı kamuoyuna açıklarken 2023 yılına kadar vergi ve prim affı olmayacağını ifade etmişti. Fakat sayın bakanın açıklamasının üzerinden henüz bir ay geçmeden vergi affına gidilmesi iktidarın plansız, programsız ve günü birlik kararlarla ülkeyi yönettiğinin, hatta  daha doğru bir ifade ile yönetemediğinin en açık ispatıdır.

Teklif ne yazık ki gençlerimizin ne bugününü ne de yarınını düşünmeden hazırlanmıştır. Kanun teklifinin 32. maddesine göre kısmi zamanlı çalışan gençlerin çalışma gün sayılarının ayda 10 günden az olması durumunda emeklilik primlerinin işveren tarafından ödenmesine son verilmektedir. Teklife göre emekli olmak isteyen ve 10 günden az çalışan gençlerin primlerini kendilerinin ödemesi gerekmektedir. Asgari ücretle çalışan bir gencin 10 günlük çalışmasının karşılığında alacağı ücret 981 TL’dir. Aynı genç emeklilik için prim ödemek isterse aldığı 981 liranın 588 lirasını emekli olabilmek için, 49 Lirasını da Genel Sağlık Sigortası primi olarak devlete ödemek zorundadır. Geriye geçinmesi için kendisine kalacak miktar 344 liradır. Zaten ayda otuz günden az çalıştığı için oldukça düşük ücret ile geçinmek zorunda kalan gençlere primlerini de kendilerinin ödemesini reva görmenin hiçbir izahı yoktur.

DEVA Partisi olarak gençlerin istihdam edilebilmeleri için alınacak tüm adımları destekliyoruz.  Ancak; bu önlemler sosyal güvenlik gibi temel bir hakkın ortadan kaldırılmasına yol açmamalı, gençlerin geleceğini daha da zorlaştırmamalıdır.

Son olarak, teklifin belirli süreli sözleşme ile istihdam düzenlemesi sorunludur. DEVA Partisi olarak nitelik itibariyle belirsiz süreli olması gereken işlerde belirli süreli hizmet akdi yapılmasına karşıyız. Çünkü hem yasalar hem de Uluslararası Çalışma Örgütü sözleşmesi belirsiz süreli hizmet akitlerini esas alır. Bu düzenlemeyle birlikte çalışanlar, belirli süreli iş sözleşmesinin süresi dolduğunda kıdem ve ihbar tazminatı alamayacaktır. İş hayatında esnekliği sağlamak; işçi haklarını yok saymak ve insanları güvencesiz bir şekilde çalıştırmak değildir.

Gerçek istihdam üretemeyen hükümet, mevzuat üreterek kağıt üstünde insanları iş sahibi göstermeye çabalamaktadır. Fakat ekonominin gerçekleri artık gizlenemeyecek kadar açıktır.

Daha da görmeyenler askıda ekmeğe bakabilirler.

Derhal yapılması gereken hukuku ve demokrasiyi askıdan indirmektir. Bu durumda ülkenin tekrar aklı selim ile yönetilmesinin önü açılır. Ancak böyle ekonomi düzelebilir, millet de ekmeğini askıdan indirmek zorunda kalmaz, fırından alır.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

TBMM Genel Kurul Konuşmamı İzlemek İçin

Türkiye-Almanya İşgücü Anlaşması’nın 59. Yıl Dönümü: Diasporayı Destekleyen Kapsayıcı Politikalara İhtiyacımız Var

30 Ekim 1961 yılında Almanya ile imzalanan işgücü anlaşması bundan 59 yıl önce bugün, Almanya’daki en büyük göçmen topluluğu olan Türk toplumunun ülkedeki mevcudiyetinin ilk adımı olmuştur. Bu yıl 59. senesini geride bıraktığımız Almanya’ya yönelen işçi göçü, ülkemizin dış göç tarihinde geniş bir yer tutmaktadır. Yarım asrı geçen sürede Almanya’daki Türkler artık Almanya’nın aslî unsurları hâline gelmiştir. Temelde Almanya’nın işgücü açığını kapatmak üzere göç eden Türkler, günümüzde Almanya’nın farklı alanlarında yer edinerek toplumsal hayatı aktif olarak etkilemektedirler. Sayıları yaklaşık 3,5 milyona ulaşan Almanya’daki Türkler, sadece nicel olarak değil nitel anlamda da hem Türkiye’ye hem de Almanya’ya katkı sunmakta, kökleri her iki ülkede de sağlam, mümtaz bir topluluk olarak değer üretmektedirler. Beşinci nesle ulaşan Türkler, Almanya’da siyasetten ekonomiye, kültürden sanata, edebiyattan tarihe birçok alanda Türkiye ile Almanya arasında da görünmez fakat sağlam bir köprü inşa etmektedirler.

Göçün üzerinden geçen 59 yıl, Türk ve Müslüman nüfusa yönelik gerçekleştirilen ırkçı saldırılara da sahne olmuştur. Yakın geçmişte giderek artan bu saldırıların bir benzeri de 19 Şubat 2020’de dokuz göçmen kökenli insanın hayatını kaybettiği, çoğunlukla Türk müşteri kitlesine sahip iki farklı mekânda meydana gelen Hanau saldırısıdır. Alman Federal Hükümeti’nin açıklamasına göre 2020 yılının ikinci çeyreğinde yani Mayıs ile Ağustos ayları arasında toplam 188 İslam düşmanlığı suçu kayıtlara geçmiştir. Aynı süre zarfında Almanya’da kayıtlara geçen 15 cami saldırısı olmuştur. Bütün bunlar, ne yazık ki ırkçı şiddetle oluşmuş buzdağının yalnızca görünür kısmıdır. Maalesef kurumsal ırkçılıkla mücadele konusunda Almanya üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmemektedir.

Tüm bu olumsuz örneklere rağmen Alman ve Türk toplumunun çok büyük çoğunluğunun ahenk içerisinde, sosyal hayatta birçok soruna karşı birlikte mücadele ettiği gerçeği de unutulmamalıdır. Tüm insanlığın uzun süredir mücadele ettiği pandemi sürecinde de Almanya’daki Türkler, gönüllülük faaliyetleri kapsamında yardıma ihtiyacı olan insanların yanında olmaya çalışmışlardır. Bu husus, Almanya’daki vatandaşlarımızın birlikte yaşama kültürünün inşasına yönelik çok kıymetli bir örnektir.

Bunun yanı sıra artık kronikleşen sorunların çözümü için Almanya’da bulunan vatandaşlarımızın ana dil Türkçeyle ilişkilerini geliştirmeleri, Müslüman toplumun ötelenen kurumsal haklarını elde etmeleri için destekleyici bir rol üstlenen, onları araçsallaştırmayan, öznelliklerini destekleyen ve tüm renkleri kucaklayan kapsayıcı politikaların geliştirilmesi gerekmektedir. Bu hususlarda sivil toplumun daha etkin olması ve her iki ülkeye de azami iş birliğine yönelik bir yaklaşım benimsetmesi gerekmektedir. Bu süreç başta sivil toplum olmak üzere her iki ülke için de olumlu imkanlar oluşturacaktır.

Bu farkındalıkla, yurtdışındaki yurttaşlarımızın sıkıntılarını giderecek ortak çözümler geliştirmemiz ve Türk diasporasını sadece seçim zamanlarında değil, anayasal bir sorumluluk olarak daima gündemimizde tutmamız elzemdir. Her şeyden önce yurtdışındaki vatandaşlarımız ile ilgili yeterli bilgiye sahip olmamız gerekir. Almanya’ya göç yarım asrı çoktan aşmış olmasına rağmen yurtdışındaki Türk toplumu ile ilgili ülkemizde nitelikli araştırmalar hâlen yapılmamaktadır. 6 milyonluk diasporaya rağmen üniversitelerimiz bünyesinde nitelikli Diaspora Araştırma Merkezleri kurulabilmiş değildir. Türkiye’nin İslam düşmanlığı ile ilgili mücadele söylemleri, kullanışlı günübirlik sloganlar ötesine geçememektedir. Bilakis iktidarın İslam düşmanlığı ile mücadele ediyorum iddiasıyla kullandığı popülist söylemler, Batı dünyasında yaşayan vatandaşlarımızı daha fazla zora sokmakta, daha fazla ötekileştirilmeye mazur bırakmaktadır. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yurtdışı din hizmetleri olmak üzere, yurt dışı vatandaşlarımıza yönelik çalışan kurumların politikaları ivedilikle ve ciddiyetle gözden geçirilmelidir,

Bu bilinçle, Türkiye-Almanya İşgücü Anlaşması neticesinde başlayan bu süreçte, başta ırkçı saldırılar sonucu hayatını kaybetmiş yurttaşlarımızı ve bugünün tarihini alın terleriyle yazmış birinci kuşağın değerli büyüklerini yeniden anıyorum. Meclisimiz öncelikli olmak üzere, ülke kamuoyumuzu yurt dışında yaşayan vatandaşlarımıza daha fazla kulak vermeye davet ediyorum.

Fransa’da Müslümanlara Yönelik Kurumsal Irkçılık Derhal Son Bulmalıdır!

Son yıllarda Avrupa genelinde aşırı sağın yükselişe geçmesiyle artan Müslüman karşıtlığı; toplum huzurunu bozan sayısız ırkçı söylemi, ötekileştirmeyi ve hukuksuzluğu da beraberinde getirdi. Günden güne daha radikal bir hâl alan ötekileştirici politikalar, Avrupa’daki Müslüman toplumunu, yaşamlarının her alanında tehdit eder seviyeye gelmiştir. Avrupa’da yaşanılan terör olaylarının veya bireysel suçların Müslümanlara karşı hâlihazırda var olan ön yargıları daha da derinleştirdiğine şahit oluyoruz. Müslüman toplumunu asla temsil etmeyen aşırıcı söylem ve eylemler, Müslüman azınlığın tamamına mal edilmekte, güvenlikçi politikalarla azınlıkların hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmaktadır.

Fransa’da 2020 yılının başından bugüne dek, “radikal İslamcılık ile mücadele” adı altında, 73 cami, özel okul ve işyeri kapatılmıştır. Radikalleştikleri gerekçesiyle 200’ün üstünde yabancı sınır dışı edilmekle tehdit edilmiştir. Marketlerde bulunan helal gıda reyonları dâhi hükümet yetkililerine rahatsızlık vermekte, mesnetsiz iddialarla gıdaya erişim özgürlüğünün önüne geçilmeye çalışılmıştır. Görülüyor ki, herhangi bir standardı olmayan “radikal” etiketler ile Fransa’daki Müslüman toplumunun gündelik yaşamına hukuksuz müdahaleler olmakta ve bunlar günden güne artmaktadır.

Fransa İçişleri Bakanı Gérald Darmanin’ın, son 20 yıldır Müslümanları hedef alan ırkçılık ve ayrımcılıkla mücadelede rol alan, Fransa İslamofobi’ye Karşı Kolektifi’ni (CCIF) feshetme çağrısı ve benzeri yapılanmaların sesini kısma çabası; var olan toplumsal huzursuzluğu tırmandırmaya yönelik kışkırtıcı bir harekettir. Toplumsal huzur ve barış yolunda çaba gösteren sivil toplum kuruluşlarını engellemek, Fransa’nın korunacağını iddia ettiği “cumhuriyet değerleri” ile bağdaşmamaktadır. Liberal demokratik toplumlar, yapısal ırkçılıkla mücadele edip azınlıkların temel hak ve özgürlüklerini de garanti altına aldıkları müddetçe bu iddiayı yerine getirebilirler.

Tüm bu yaşanılanlar, Fransa’da devlet eliyle gerçekleştirilen kurumsal ırkçılığı gözler önüne sermektedir. Bu noktada, Fransız Hükümetini ırkçılığın önünde durmayı suç saymak ve barışçıl Müslüman azınlığın temel haklarını baltalamak yerine insan hakları ve temel özgürlüklere bağlı kalmaya ve Müslümanlara yönelik baskıyı sonlandırarak gerekli hoşgörü ortamını oluşturmaya davet ediyorum.

YABANCI ÜLKELERLE OTOMATİK BİLGİ PAYLAŞIMI HAKKINDA BİLGİLENDİRME

Çok taraflı uluslararası anlaşma kapsamında Türk bankalarında hesabı bulunan ve yurt dışında ikamet eden vatandaşlarımızın banka hesap bilgilerinin meskûn oldukları ülkelerle paylaşılması hususu yurt dışındaki Türk toplumunu tedirgin etmektedir. Bugüne kadar defaatle uyarmamıza rağmen hükümet yetkilileri vatandaşlarımızın mağdur olmaması için gerekli adımları atma ve bilgilendirme noktasında ilgisiz ve yetersiz kalmıştır. Bu hususta Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Berat Albayrak’a soru önergemizi[1] vermiş bulunmaktayız. Ayrıca konunun takipçisi olmayı sürdüreceğimizi de kamuoyuna bildiririz.

Uzun süredir yaptığımız çağrıların kısmen karşılık bulmasıyla birlikte Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından 25 Ağustos 2020 tarihinde “Finansal Hesap Bilgilerinin Vergi Konularında Karşılıklı Olarak Otomatik Değişim Standardı Bilgilendirme Rehberi”[2] adı altında bir bilgilendirme broşürü yayınlanmıştır. Fakat bu bilgilendirmeye rağmen Almanya, Hollanda, Belçika, Avusturya ve Fransa gibi Türk diasporasının büyük çoğunluğunun yaşadığı ülkelerle otomatik bilgi paylaşımın ne zaman yapılacağı hususu belirsizliğini korumaktadır. Bu belirsizlik durumu, bu ülkelerde yaşayan insanlarımızı haklı endişelere sevk etmektedir. Türkiye’nin sorumlu davranarak bu ülkelerle otomatik bilgi paylaşımı sonrası yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın mağdur olmaması için ayrıntılı bir bilgilendirme yapması gerekmektedir.

Bu anlaşmanın, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımıza yönelik önemli etkileri olacaktır. Bu noktada, yurt dışındaki vatandaşlarına karşı Anayasal sorumluluğu bulunan Türkiye’ye önemli görevler düşmektedir. Bu doğrultuda yetkili makamlar, prensip olarak hangi ülkeyle vatandaşlarımızın bilgileri paylaşılacaksa, o ülkede yaşayan tüm vatandaşlarımızı bilgi paylaşımının başlatılmasından iki yıl önce ayrıntılı olarak bilgilendirmelidir. Türk diasporasının zor duruma düşmemesi için gerekli tedbirlerin alınması, vatandaşlarımızın kuşatıcı bir biçimde bilgilendirilmesi, karşılaşabilecekleri problemlerin izah edilmesi ve endişelerinin giderilmesi mutlaka sağlanmalıdır. Ayrıca Türkiye’nin hayati derecede dövize ihtiyacı olduğu bu günlerde otomatik bilgi paylaşımının Türkiye’ye etkisi uzmanların katkısıyla etki analizi yapılarak kamuoyu ile paylaşılmalıdır.

Tüm bunların yanı sıra, otomatik bilgi paylaşımına girecek vatandaşlarımızın da dikkate alması gereken çeşitli hususlar vardır. Buna göre yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız konuyu yakinen takip etmeli, resmî açıklama ve süreçleri ihmal etmemelidir. Aynı şekilde vatandaşlarımız, bankalarda bulunan hesap bilgilerinin güncel olup olmadığını kontrol etmeli ve gerekli güncellemeleri mutlaka yapmalıdır. Vatandaşlarımız vergi beyannamelerine dikkat ederek gelirlerinde değişiklik olması halinde ne gibi yükümlülüklerle karşılaşacaklarını mutlaka kontrol etmelidir. Ayrıca halen yurt dışında ya da Türkiye’de ikamet eden herhangi bir kişi veya yakını ile ortak hesabı olanların bu hesapları yeniden değerlendirmeleri faydalı olacaktır. Otomatik bilgi paylaşımında esas olan, yerleşiklik yani yaşanılan yerdir. Yaşam merkezindeki vergi yükümlülüğünün adres değişikliği ile ortadan kalkmayacağı bilinmeli ve aksi bir tutumun daha büyük sorunlara yol açabileceği vatandaşlarımız tarafından göz ardı edilmemelidir.

 

Otomatik Bilgi Paylaşımı hakkında daha detaylı bilgi edinmek için aşağıda yer alan değerlendirme notumuza ulaşabilirsiniz:

https://www.mustafayeneroglu.com/wp-content/uploads/2020/10/Otomatik-Bilgi-Paylaşımı-Değerlendirme-Notu.pdf

 

[1] https://www.mustafayeneroglu.com/wp-content/uploads/2020/10/Soru-Önergesi-1.pdf

[2] file:///C:/Users/60809/Downloads/Finansal_Hesap_Bilgilerinin_Rehberi%20(5).pdf

İBB Gaziosmanpaşa Sahnesi’nde Oynanacak Olan Bêrû Adlı Tiyatro Oyununun Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı Tarafından Yasaklanmasına İlişkin Soru Önergemiz

İBB Şehir Tiyatroları Gaziosmanpaşa Sahnesi’nde oynanacak olan Bêrû adlı tiyatro oyununun Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı tarafından yasaklanmasına ilişkin soru önergemizi İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu tarafından cevaplandırılması maksadıyla TBMM Başkanlığı’na sunduk.

 

 

Soru önergesi’nin word dosyasına buradan ulaşabilirsiniz

İnfaz paketi bir özel af yasasıdır, Anayasa Mahkemesi kamu vicdanını yaralamıştır

Kamuoyunda ‘İnfaz Paketi’ olarak bilinen kanun değişikliklerinin şekil bakımından iptali talebinin Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmesi kamu vicdanını yaralamış, millet iradesinin tecelli ettiği TBMM’nin iradesini sakatlamıştır. Toplumsal uzlaşma aranmadan getirilen bu düzenleme; eşitlik ilkesine, Anayasa’ya ve Anayasa Mahkemesi’nin içtihatlarına aykırıdır.

Anayasa Mahkemesi; Anayasal düzenin, demokrasinin ve hukuk devleti olmanın gereklerinin böylesine hiçe sayıldığı bir dönemde, Anayasa’nın üstünlüğünü koruma görevi ve sorumluluğunu yerine getirememiştir.

Yeterli meclis çoğunluğuna ulaşamayan AK Parti ve MHP koalisyonunun oylarıyla ‘infaz değişiklikleri’ adı altında çıkartılan özel af maalesef Anayasa Mahkemesi’nde 7’ye karşı 9 oyla şekil yönünden onaylanmıştır. Böylece yasama organının iradesi gasp edilmiştir.

Özel af yasasına Meclis’in beşte üç çoğunluğu karar verebilir

Kanun değişikliğiyle yasalaşan infaz paketi, açık bir özel af yasasıdır. Anayasa’nın 87. maddesine göre, özel af çıkarılmasına ancak TBMM’de, üye tam sayısının beşte üç çoğunluğuyla karar verilebilir. TBMM İçtüzüğü’nün 92. maddesine göre de af içeren kanun teklifinin kabul edilebilmesi için teklifin tümü oylanırken aynı nitelikli çoğunluk aranmalıdır.

Bu şartlar, suçluların cezaevlerinden tahliye edilmesinin önemli toplumsal ve siyasal sonuçlar doğurması nedeniyle düzenlenmiştir. Ceza politikalarının amaçları; toplumun huzurunu sağlamak, suç işlenmesini önlemek, suçluları ıslah etmek ve toplum vicdanını onarmaktır.

Cezanın hafifletilmesi veya ortadan kaldırılması af demektir

Bu infaz paketiyle, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un geçici 6. maddesiyle 30 Mart 2020’den önce işlenen ve istisna tutulan suçlardan olmayan bütün suçlarda denetimli serbestlik süresinin 1 yıl yerine 3 yıl olarak uygulanması getirilmiştir.

Geçici 6. madde, TCK’nın 65. maddesine göre özel bir af kanunudur. Çünkü maddenin birinci ve ikinci fıkralarında öngörülen denetimli serbestlik koşulları, bazı hükümlülerin cezaevinde geçirmesi gereken süreleri hafifletmekte hatta tamamen ortadan kaldırabilmektedir. Bu hükümler, cezanın infaz şekline yönelik değil, doğrudan cezanın kapsamına ve mahiyetine ilişkindir.

Bu karanlık günleri en yakın zamanda aşacağız

Bir kez daha en güçlü şekilde ifade ediyoruz: Türkiye’nin bu karanlık günleri en yakın zamanda aşacağına, hukukun üstünlüğüne inanmış ve demokrasiyi özümsemiş yöneticilerle birlikte yasama-yürütme-yargı erklerinin uyum içinde birbirinden bağımsız çalışacağına inanıyoruz.

Bitlis Dere Üstü Islah Projesi’ne İlişkin Soru Önergesi

Bitlis il merkezinden geçen Bitlis Deresi “Dere Üstü Islah Projesi” çalışmaları kapsamında, şehir merkezinde yapılan idari düzenlemeler hakkında Çevre ve Şehircilik Bakanı Sayın Murat Kurum tarafından cevaplandırılması için TBMM Başkanlığına sunduğumuz soru önergemiz aşağıda yer almaktadır.