Van Başkale’de Depremin Üzerinden 1 Yıl Geçmesine Rağmen İnsanlar Konteynerlerde Yaşamak Zorunda

1 yıl önce bugün, Van’ın Başkale ilçesinde yaşanan 5.9 büyüklüğündeki depremde 10 vatandaşımız yaşamını yitirdi, 50’den fazla vatandaşımız ise yaralandı. Yaşamını yitiren kardeşlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Vanlı kardeşlerimize bir kez daha geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum.

Ülkemizin doğusuyla batısıyla bir deprem hattı üzerinde yer aldığı bilimsel bir gerçek. Bunun acılarını hep birlikte uzun yıllardır yaşıyoruz. Ne yazık ki yaşadıklarımızdan ders çıkarmıyoruz. Asli sorumluluk sahibi olan devlet yetkilileri de bu mücadelede gerekeni yapmadığı gibi depremzede vatandaşların mağduriyetlerini artırmaktadır.

Kırsal alanlardaki yatay yapıların, en az kentlerimizdeki kadar afetlere karşı dirençsiz, dayanıksız yapılar olduğunu Başkale Depremi bize göstermiştir. Bu nedenle öncelik verilmesi gereken temel sorun, dikey-yapay yapılaşmadan ziyade plansız yapılaşmayı mümkün kılan ve hatta teşvik eden yönetim anlayışı sorunudur. İster şehirde ister köyde, nerede olursa olsun çarpık yapılaşma felaketlere davetiye çıkarmaktadır. Deprem, sel, heyelan ya da diğer doğa olaylarında alınabilecek en önemli önlem, fen ve sağlık kurallarına uygun yapılaşmadır. Yapılaşmayı denetleyecek olan da devlettir. Doğru bir yapılaşma için gücü yetmeyen vatandaşlarımıza destek olacak olan yine devlettir.

Van Başkaleli vatandaşlarımızın sorduğu soruyu tam da bu noktada sormak icap ediyor: Devlet nerede?

Üzerinden bir yıl geçmesine rağmen Van Başkale’nin pek çok köyünde vatandaşlarımız bu dondurucu soğuklarda konteynerlerde yaşamak zorunda bırakılmış, geçici de olsa barınabilecekleri insan haysiyetine yakışır yerlere yerleştirilmemişlerdir. Vanlı kardeşlerimiz genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla, çocuğuyla soğuğa ve her türlü yoksunluğa mahkûm bırakılmıştır.

Devlet tarafından verilen ücretsiz elektrik sözü ise yalnızca 2 ay tutulmuştur. Depremin yıktığı üç köyden yalnızca Özpınar köyüne elektrik verilmiş, diğer köylerdeki vatandaşlarımız yine mağdur edilmiştir. Üstelik Özpınar köyündeki konteynerlere bağlanan elektrik ise kaçak muamelesi görerek, depremzedelere kaçak elektrik cezası kesilmiştir.

10 vatandaşımızın hayatını kaybetmesine ve 50’den fazla vatandaşımızın yaralanmasına sebep olan deprem sonrası bu yaşananlar utanç vericidir!

Van Başkale depreminde hayatını kaybeden kardeşlerimize bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum. Vatandaşlarımızın bu acısını dile getirmeyi bir borç biliyor; sorumsuz idareciler yüzünden yaşadıkları zorlukları kamuoyunun takdirine arz ediyorum.

YARGITAY’IN GERGERLİOĞLU KARARI AYM KARARLARINA AYKIRIDIR

Terör örgütü propagandasını yapma suçundan dolayı Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında Kocaeli 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen 2 yıl 6 ay hapis cezası, istinaf başvurusunun esastan reddi sonrası, Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından onanarak kesinleşmiştir. Sn. Gergerlioğlu’nun bir haber linkini alıntılayarak yapmış olduğu paylaşımın suç teşkil edip etmemesi bir yana mahkûmiyet kararının kesinleştiği dönemde Sn. Gergerlioğlu halen milletvekili sıfatına sahiptir.

Karar AYM ve Yargıtay içtihatlarına aykırıdır. Sn. Gergerlioğlu, seçimden önce işlenmiş bir suç iddiası ile yargılanmaktadır. Soruşturma açıldıktan sonra 2018 yılı içerisinde yapılan genel seçimlerde milletvekili seçildiği göz önüne alındığında, yasama dokunulmazlığı gözetilerek hakkında durma kararı verilmesi gerekirken, Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay’ın ilgili dairesi bu hususu dikkate almamıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin açık kararı gereğince, yasama dokunulmazlığına sahip bir milletvekilinin terör örgütü propagandası suçu nedeniyle 83. maddenin 2. fıkrasının 2. cümlesi nezdinde değerlendirilebilmesi için “düşünce açıklamasının demokratik yaşam için doğrudan açık ve yakın bir tehlike oluşturması” gerekir. Oysa Yargıtay kararında Sn. Gergerlioğlu’nun paylaşımının doğrudan ya da dolaylı olarak demokratik yaşam için nasıl açık ve yakın bir tehlike oluşturduğu hususunda bir değerlendirme dahi yapılmamıştır.

Öte yandan, AYM ve Yargıtay içtihatlarında terör propagandası suçu için; terör örgütünün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek, övecek ya da teşvik edecek şekilde propaganda yapılmalıdır. Ayrıca propagandanın gerçekleştirildiği yer, zaman ve koşullar dikkate alındığında eylemin etkisinin toplum nezdinde yaygın bir karşılık bulması gerekir.

Dolayısıyla propagandanın düşüncenin açıklanmasının hitap ettiği kitleyi harekete geçirme potansiyeli olup olmadığı ve icra edilen fiilin, ancak açık ve yakın tehlike teşkil etmesi hususlarının bir arada değerlendirilmesi şarttır. Oysa Yargıtay kararında kendi içtihatlarına aykırı şekilde bu hususların oluştuğuna dair bir tespit yahut da değerlendirme yapmamış, suçun maddi ve manevi unsurlarını açık bir şekilde ortaya koymamıştır.

Bu minvalde, öncelikle bir milletvekili olan Sayın Gergerlioğlu hakkında verilen söz konusu karar, isnat edilen suçun Anayasa’nın 14. maddesi kapsamında yer alan istisnai suçlardan olmaması nedeniyle Anayasa’nın 83. maddesine aykırı bir şekilde yapılan yargılama neticesinde usul ve esas açısından hukuka aykırılıkları bünyesinde barındırmaktadır. Haksızlıklar ile sürekli mücadele eden Sn. Gergerlioğlu’nun bizzat kendisi büyük bir haksızlığa yargı eli ile maruz bırakılmaktadır.

Yasama dokunulmazlığı ve terör propagandası suçu kapsamında Anayasa Mahkemesi’nin -bundan sonra sahip çıkıp çıkmayacağını maalesef kestiremediğimiz- içtihatları dikkate alındığında, ilk derece mahkemesinin verdiği hukuka aykırı kararın Yargıtay tarafından onanması -karşı oy yazısında da ifade edildiği gibi- hukuken izah edilememektedir.

Hanau- Fatih, Ferhat, Gökhan, Hamza, Kaloyan, Mercedes, Nesar, Sedat ve Vili

DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı Mustafa Yeneroğlu’nun

“Hanau Saldırısının Birinci Yıl Dönümü”ne İlişkin Basın Açıklaması

 

Hanau- Fatih, Ferhat, Gökhan, Hamza, Kaloyan, Mercedes, Nesar, Sedat ve Vili

Bundan tam bir yıl önce bugün, 19 Şubat 2020 tarihinde, Almanya’nın Hanau şehrinde bir saldırgan, içlerinde Türkiye kökenli vatandaşlarımız da olmak üzere toplamda 9 kişiyi silahla vurarak öldürdü.

Fatih, Ferhat, Gökhan, Hamza, Kaloyan, Mercedes, Nesar, Sedat ve Vili adeta sıradanlaşmış kin ve nefretin kurbanı oldular.

Irkçı bir terörist tarafından düzenlenen bu saldırı, Almanya’da göç kökenli insanlara yönelik ırkçı nefretin son halkasını oluşturdu. Bundan önce de Mölln, Solingen gibi kundaklamalarda ve NSU cinayetleri gibi insanlık dışı eylemlerde birçok insanımızı kaybetmiştik. Hanau ise Almanya’da ırkçılıkla mücadele anlamında daha gidilecek ne kadar uzun bir yol olduğunu yeniden gözler önüne serdi.

Irkçı saldırılar, doğal afetler gibi gerçekleşmesi tabii görülebilecek olaylar değildir. Irkçı nefret, doğrudan devletlerin müdahalesiyle ve siyasetçilerin öncü ve örnek olmasıyla engellenmesi gereken, teşvik edildiği takdirde ise toplumu zehirleyen bir ideolojidir. Bu yönüyle Almanya’da yaşayan milyonlarca vatandaşımızı tehdit eden bu nefret ideolojisiyle tüm kamu kurumları sivil toplumu da harekete geçirerek etkili bir şekilde mücadele etmelidir.

Bugün Hanau saldırısının ardından gündemde çeşitli skandallar da var: Olayın yaşandığı gece, ırkçı katil Hanau şehir merkezinde 3 kişiyi öldürdükten sonra arabasına binip, Kesselstadt’taki ikinci olay mahalline gitmiş, orada da 6 kişiyi öldürmüştür. Bu esnada polis acil çağrı merkezine yapılan çağrılar yanıt bulmamıştır. Katil, iki ayrı olay mahallinde 9 kişiyi öldürdükten sonra da evine gidebilmiş, orada annesini öldürüp intihar etmiştir. Bütün bu süreçteki zafiyetler aydınlatılmalı ve sorumlular hesap vermelidir.

Ayrıca ırkçı katilin, bir atış derneğinde senelerce antrenman yapan, profesyonel bir nişancı olduğu bilinmektedir. Silah ruhsatı olan bu kişi, saldırıdan çok kısa bir süre önce kamu kurumlarına mektuplar yazmış, komplo teorilerini dile getirmiş, akli melekelerinin yerinde olmadığını kanıtlamış fakat buna rağmen silah ruhsatı elinden alınmamıştır. Almanya’da kamu kurumları silah ruhsatı konusunda üzerlerine düşeni yapsaydı, bugün 9 kişi belki de hayatta olacaktı. Bu yönüyle Hanau saldırısında, katilin elinde silah olmasına izin veren tüm kurumlar hesap vermelidir.

Ayrıca saldırıdan sonra –bir benzerini NSU cinayetlerinde de gördüğümüz gibi- kurbanların aileleri, polis ve güvenlik güçleri tarafından insan onuruna yakışır bir muameleye maruz kalmamış, ailelere evlatlarının, kardeşlerinin nerede olduğu söylenmemiş, onlara haber verilmeden otopsi yapılmış, onların sevdikleriyle sükunetle vedalaşmaları engellenmiştir. Bu durum, Almanya’daki birçok kurumda, kurban göç kökenli olduğunda ortaya çıkan şüphe ve ön yargıları yeniden ortaya çıkarmıştır. Kurban yakınları, yeniden travmatize edilmiş, devlet bütün gücüyle onların yanında olduğunu gösteren mesajları vermekte çekingen davranmıştır.

Almanya resmî kurumlarının rakamlarına göre halihazırda 13.000’den fazla ırkçının şiddete hazır halde sokakta gezdiğini ve yapısal ırkçılıkla yeterince mücadele edilmediğini dikkate alırsak, vatandaşlarımızın nasıl bir tehditle karşı karşıya olduğunu anlamış oluruz.

Bütün bunlardan hareketle, bilhassa siyasi aktörler olarak, ırkçılıkla mücadele konusunda birinci vazifemiz, nerede olursa olsun ötekileştirmelere, nefret diline ve ırkçı atmosfere karşı mücadele etmek olacaktır. Ancak o zaman Almanya’ya ve tüm dünyaya ırkçılıkla mücadele konusundaki sorumluluklarını hatırlatma konusunda bir rol üstlenebilir ve vatandaşlarımızı korumak adına görevlerimizi yerine getirebiliriz. Her yerde ötekileştirmeye, nefrete ve ırkçılığa karşı daha güçlü bir biçimde hayır demeliyiz!

 

“Gara Bölgesinde Terör Örgütünce Şehit Edilen Güvenlik Görevlilerimiz Ve Vatandaşlarımız“ Hakkında TBMM’de Basın Toplantısı

Değerli Basın Mensupları;

Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum,

Kuzey Irak’ın Gara bölgesinde 10 Şubat’ta başlatılan operasyon, hepimizi yasa boğan dehşet sonuçları ve iktidarın en öncelikli sorumluluğu olmasına rağmen gerçeklerin açıklığa kavuşturulmaması çabası karşısında görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

Gerçekten millet olarak bu olay karşısında büyük bir karamsarlık içerisindeyiz. Daha da neden 16 şehit verdiğimizi bilmiyoruz, bu kadar riskli bir operasyonun mantığını iktidar daha da anlatabilmiş değil ve iktidar devamlı olduğu gibi, gerçekleri milletten gizliyor duygusundayız.

Öncelikle terör örgütü PKK’ya yönelik operasyonda şehit olan askerlerimize, yıllardır tutuldukları mağaralarda teröristlerce şehit edilen evlatlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum.

Ailelerine ve tüm yakınlarına metanet diliyorum.

Milletimizin başı sağ olsun.

Evlatlarımızı şehit eden alçak terör örgütünü bir kez daha lanetliyorum.

Terörle mücadelede 40 yıldır şehit verdiğimiz evlatlarımıza da tekrardan Allah’tan rahmet diliyorum.

Saygıdeğer arkadaşlar,

Yaşadığımız bu acı olaya dair cevaplanması gerektiğini düşündüğümüz hususlara dair bir soru önergesini geçtiğimiz günlerde verdik.

Operasyonun askeri açıdan ne derece başarılı olduğunu uzmanların takdirine bırakıyorum.

Ancak bu operasyona dair pek çok soru işareti, yapılan açıklamalara rağmen giderilebilmiş değildir.

Yaklaşık 6 yıldır bu evlatlarımızı kurtarmak için yetkililerin hangi adımları attıkları kamuoyu ile paylaşılmamıştır. Askerlerimizin kurtarılması için bu operasyon son çare miydi bilinmemektedir.

Nasıl olup da asker, polis ve istihbarat mensuplarımızın PKK tarafından kaçırılabildiği ve bu kaçırmalar hakkında soruşturma açılıp açılmadığı bilinmemektedir.

Vatandaşlarımızın kurtarılabilmesi için neden şimdiye kadar beklenildiği sorusunun cevabı verilememiştir.

Amerika, 2 askerinin Irak’ta kaçırılması üzerine 8 bin askerle operasyon yaparken; İngiltere, İran tarafından rehin alınan 15 askerini kurtarmak için Birleşmiş Milletleri toplantıya çağırırken biz hangi adımları attık, cevabını kimse vermemektedir.

Rehin alınan sadece askerimiz ya da polisimiz değil, tüm milletin itibarı ve gururu olduğu unutulmamalıdır.

Değerli Basın Mensupları,

Terörle etkin şekilde mücadele etmek, milletin huzuru ve güvenliğini sağlamak iktidarın asli görevidir. Terörle mücadele elbette kararlılıkla yürütülmelidir. Bu yükümlülük aynı zamanda sorumluluğu da beraberinde getirir.

Ancak bir siyasi iktidar düşünün ki gizli yapılması gereken böylesi önemli bir operasyonla alakalı önceden müjde verileceğini duyurabiliyor.

Bu anlayışla iktidar, milletimizin tamamının ortak ve en öncelikli hassasiyeti olan terörle mücadeleyi siyaset malzemesi ve özellikle propaganda aracı haline getiriyor.

Demokrasilerde atılan her adımın bir sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk millete hesap verme sorumluluğudur ve yanlış yapanların da gereklerini yapma sorumluluğudur.

Ancak bugüne kadar bırakınız hesap vermeyi, parti kongrelerinde gülerek, şehitlik mertebesinin ne kadar yüce olduğu anlatılmaktadır. Millet adına hesap soran muhalefet partilerine ise parmak sallanmakta, hakaret edilmektedir.

Terörle mücadele ettiğini söyleyen ve herkesin kendi hizasına gelmesini isteyen iktidar bilmelidir ki;

Siyasi ikbal düşünülerek terörle mücadele edilmez.

Terörist başının mektubunu yerel seçim kazanmak için ekranlarda okutarak terörle mücadele edilmez.

Saygıdeğer Arkadaşlar,

Siyasi parti kongresine evladını daha yeni toprağa koymuş olan bir şehit annesini telefonla bağlayıp milyonların önünde onu kutlamak görülmüş şey değildir.

Bu ne siyasi etikle ne de İslam ahlakıyla izah edilebilecek bir durum değildir.

Şehitlik makamı zaten mübarek kılınmıştır. Sizin sözleriniz ne şehide ne de annesine bir şey katmaz…

Şehitlere ve annelerine makamları verecek olan vardır. Bellidir…

Cumhurbaşkanı’nın görevi, bu ülkenin çocukları nasıl şehit olmaz diye çareler düşünmek, çözümler bulmaktır.

Neyi nasıl yapmalı da bu ülkenin evlatları artık toprağa düşmesin diye dertlere düşmektir.

Cumhurbaşkanı’nın sorumluluğu şehit annelerini kutlamak değil, annelerin evlatlarını şehit vermediği bir ülke umuduyla ve gayesiyle çalışmaktır.

Cumhurbaşkanı evlatlarımızın kaçırılıp şehit edilmediği bir ülke için sorumluluk bilinci içinde hareket eden ve bu ciddiyetle hareket etmesi gereken makamdır.

Değerli basın mensupları,

İktidarın son günlerde akla ve vicdana sığmayan tutumunu ve milletimizin manevi duygularını sömüren açıklamaları milletimiz gayet yakından izlemektedir.

Bu nedenle; başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere ülkeyi yöneten tüm makam sahiplerine sesleniyorum.

Bu acı olay karşısında, bakanlarınızı muhalefet liderlerine gönderip bir nevi gaz alma operasyonu yaparak bu olayın sorumluluğundan kurtulamayacaksınız.

Demokrasiler parmak sallama değil hesap verme rejimidir.

Muhalefeti ve halkı bilgilendirmek sizin lütfunuz değil borcunuzdur, görevinizdir, ödevinizdir.

Biz sorduğumuz soruları millet adına soruyoruz. Sormaya da devam edeceğiz. Siz ise bu sorulara milletin önünde cevap vermek zorundasınız.

Millete karşı sorumlusunuz. Hesap vermek zorundasınız. Unutmayın bize değil, sizi o makamlara getiren millete hesap veriyorsunuz.

Ve unutmayın toprağa koyduklarımız bu milletin evlatlarıdır.

Son olarak tekrar buradan hükümete soruyorum:

Terör örgütü PKK’nın elinde rehin alınan kaç vatandaşımız kaç askerimiz vardır?

Vatandaşlarımız ne zaman ve nasıl kaçırılmışlardır?

Vatandaşlarımızı terör örgütünün elinden kurtarmak için nasıl bir politika izlemektesiniz?

Vatandaşlarımızı kurtarmak için başka ülkeler nezdinde girişimde bulundunuz mu, bulunacak mısınız?

Terör örgütü tarafından zorla alıkonulan vatandaşlarımız ne zaman ailelerine kavuşacaktır?

Şehit olan askerlerimize ve devlet görevlilerine şehit statüsü verilecek midir?

Şehitlerimizin ailelerine şehit hak ve statüsü verilecek midir? Bu hususta işlemler başlatılmış mıdır?

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

FRANSA DİNİ HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ ÖLÇÜSÜZ ŞEKİLDE SINIRLAMAKTA, MÜSLÜMANLARI POTANSİYEL SUÇLU OLARAK ÖTEKİLEŞTİRMEKTEDİR!

Fransa’da 16 Şubat Salı günü “Cumhuriyet Prensiplerine Saygıyı Güçlendirme Yasa Tasarısı” millet meclisinde kabul edildi ve Senato’nun onayına sunuldu. Bu yasa tasarısının ilk ismi “İslamcı Ayrılıkçılıkla Mücadele Yasa Tasarısı” iken tepkiler üzerine tasarının ismi Cumhuriyet Prensiplerine Saygıyı Güçlendirme Yasası’na çevrilmiştir. İsim değişikliğine rağmen içeriği ve özü aynı kalmış, temelde Fransa’da yaşayan Müslümanları hedef alan, onları damgalayan ayrımcı bir yasa tasarısı olarak millet meclisinde kabul edilmiştir. Müslümanlar başta olmak üzere; kılık kıyafet, yenilen yiyecekler ve toplu ibadet edilmesi gereken haller nedeniyle farklı uygulamalara sahip bütün dini gruplar bu yasa tasarısından etkilenmektedir. Senatonun da onaylaması halinde; yasa tasarısının adıyla tezat bir şekilde cumhuriyet ve çoğulcu demokrasi ilkelerine tamamen aykırı bir döneme geçilmiş olacaktır. Fransız vatandaşların, dini hak ve özgürlüklerinin kısıtlandığı, dini dernek ve ibadethanelerin kurulmasının zorlaştığı, farklı dine mensup insanların potansiyel suçlu olarak görüldüğü ve dernek ve örgütlenme haklarını kullanmak istedikleri her anda sıkı bir gözlem altına alındıkları ayrımcı politikaların hâkim olduğu bir Fransa oluşturulmaktadır.

Dini derneklerden “cumhuriyet ilkelerine saygı” talebi, bir derneğin yöneticisinin veya üyesinin işlediği suç eyleminden dolayı derneğin tamamen kapatılması, bir derneğin 5 yılda bir dini dernek statüsü için yeniden başvurması ve çocuklar için 3 yaşından itibaren zorunlu eğitimin getirilerek evden eğitimin yasaklanması gibi maddelerle temel haklara ağır darbe vurulmaktadır.

Dini dernek ve gruplara yönelik, içeriği temel hakları kısıtlayıcı yorumlamalara ve uygulamalara açık bu düzenlemelere tüm dini cemaatler büyük tepki göstermektedir. Müslümanların yanı sıra Katolik, Ortodoks, Protestan Hıristiyanlar, Yahudiler ve Budistler de bu yasa tasarısına karşı çıkmaktadır. Farklı dini gruplar; özgürce ibadet etmeye engeller koyan, dini derneklerin finansmanının sıkı bir şekilde kontrolüne izin veren, dindarların rahatsız edici ve izlenmesi gereken kişiler olduğu izlenimi yaratan yasa tasarısını tam bir uzlaşı halinde protesto etmektedir.

Aşırı sağın etkisiyle hak ve özgürlükleri kısıtlayan bu yasa tasarısı geri çekilmelidir. Fransız Cumhuriyeti’nin temel ilkeleriyle barışık, Fransız toplumuna ve günlük yaşamına entegre olabilmiş, dini inanç ve etnik kimliğini de koruyan bireylerin Fransa’da barış ve huzur içerisinde yaşamasına imkân verilmelidir.

Ne yazık ki; son yıllarda dünyanın birçok ülkesinde aşırı sağ partiler, merkez partileri etkileri altına alarak, onları, merkezde konumlanan partilerin normalde yapmayacakları faaliyetleri yapmaya, önermeyecekleri antidemokratik yasaları çıkarmaya yöneltmektedirler. Hâlbuki aşırı sağ partilere teslim olarak gerçekleştirilen faaliyetlerden ülkelere hayır gelmemektedir. Çünkü vatandaşların bir kısmını potansiyel düşman veya suçlu olarak görmek toplum huzurunu bozarak kutuplaştırmayı artırmaktadır. Kutuplaşma sonucunda karşılıklı yabancılaşma artmakta, ötekileştirme geri dönülemez boyutlara ulaşmaktadır. Bu sebeplerle; tüm dünyada aşırı sağ ve kimlikçi partilerin ve akımların ülke siyasetlerine hâkim olmalarına engel olunması, demokratların ise farklılıkların ahenk içinde bir arada yaşamalarının teminatı olan çoğulcu toplum düzenleri için çabalarını artırmaları gerekmektedir.

Terör Örgütü PKK’nın Hürriyetlerinden Yoksun Bıraktığı Vatandaşlarımız Hakkında Soru Önergesi

Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nun cevaplaması istemiyle TBMM’ye soru önergesi verdik.

1- Kuzey Irak Gara bölgesinde düzenlenen operasyon en baştan itibaren bir Rehine Kurtarma Operasyonu olarak mı planlanmıştı? Şayet böyle planlandıysa operasyonda hayati derecede önemli sürpriz etkisini azaltan hava bombardımanları ve operasyonun hedefi ile ilgili dışarıya bilgi sızıntısına neden olabilecek Peşmerge kullanımına niçin ihtiyaç duyuldu? Niçin bir kısım medyada aleni şekilde günler öncesinden itibaren ‘Gara operasyonu geliyor’ tarzında yayınlar yapıldı?

2- Terör örgütü tarafından hürriyetinden yoksun bırakılan vatandaşlarımızın kurtarılması için yapılan risk değerlendirmesinde operasyon son çare olarak mı görüldü? Vatandaşlarımızı kurtaracak başka hal tarzları uygulanamaz mıydı?

3- Açık kaynaklara düşen bilgilere göre birliklerimiz Gara’dan çekildi. Bölgenin terör örgütü tarafından yeniden kullanılmasını engellemek için ne tür tedbirler alındı?

4- 9 Şubat günü, Harekâtın başladığı ifade edilen 10 Şubat 2021 Çarşamba günü için Sayın Cumhurbaşkanı Türk milletine bir müjde vereceğini vaat etmişti ancak bu müjde açıklanmadı. Bu müjde Gara Operasyonu ile ilgili miydi?

5- Sn. Savunma Bakanı operasyon sonrası yaptığı detaylı açıklamada şehit olan vatandaşlarımız arasında askerler varken niçin ‘sivil vatandaşlar’ tabirini kullandı? Eğer sivil vatandaşlarsa niçin asker şehitlerimiz hakkında Savunma Bakanlığı resmi sosyal medya hesaplarından taziye mesajları yayınlandı? Bu asker şehitlerimiz için Savunma Bakanı niçin ‘sivil vatandaş’ tabirini kullanmayı tercih etti?

6- Operasyonunun siyasi ve askeri hedefi neydi? Günün sonunda elde edilen sonuç başarı mıdır, başarısızlık mıdır? Alınan risk ve 3 Özel Kuvvet personelimiz, 13 vatandaşımızın yani toplam 16 kişinin şehit olması, bazıları ağır 7-8 Özel Kuvvetçinin yaralanması ile neticelenen operasyondaki ödenen bedel karşılığında alınan sonuç başarı olarak tanımlanabilir mi?

7- 15.02.2021 tarihi itibariyle terör örgütü PKK’nın, hürriyetinden yoksun bıraktığı kaç vatandaşımız vardır?

8- Terör örgütü PKK’nın, hürriyetinden yoksun bıraktığı vatandaşlarımızın kaçı güvenlik personeli, kaçı sivildir?

9- Terör örgütü PKK tarafından hürriyetinden yoksun bırakılan kişiler hangi tarihte ve nasıl kaçırılmışlardır?

10- Hürriyetinden yoksun bırakılan vatandaşlarımızı terör örgütünün elinden kurtarmak için nasıl bir politika izleyeceksiniz?

11- Vatandaşlarımızı terör örgütünün elinden kurtarmak için başka ülkeler nezdinde girişimde bulundunuz mu, bulunacak mısınız?

12- Terör örgütü PKK tarafından hürriyetinden yoksun bırakılan vatandaşlarımızın ne zaman ailelerine kavuşacağını öngörüyorsunuz?

“Uygur Türklerinin Seslerini Duyurmalarına Dahi Müsaade Edilmemesi” Hakkında TBMM’de Basın Toplantısı

Deva Partisi Hukuk Ve Adalet Politikaları Başkanı Mustafa Yeneroğlu’nun “Uygur Türklerinin Seslerini Duyurmalarına Dahi Müsaade Edilmemesi” Hakkında TBMM’de Basın Toplantısı

 

Değerli basın mensupları;

Hepinizi saygıyla ve muhabbetle selamlıyorum.

Çin yönetiminin tüm inanç gruplarına özellikle de Müslümanlara ve Uygur Türklerine karşı sistematik asimilasyon politikalarını büyük bir dehşet içerisinde izlemekteyiz.

Çinli yerel makamların, Uygur Müslümanlarına ve etnik Kazak ve Kırgızların da içinde olduğu diğer etnik ve dini azınlık mensuplarına karşı şiddetli baskıları uzun yıllardır devam etmektedir.

Uygur kadınları vahşi bir şekilde zorunlu kısırlaştırma ve kürtaj uygulamalarına maruz bırakılmakta ve Uygur olmayan kişilerle evlenmeye zorlanmaktadır. Uygur çocukları ise ailelerinden zorla alınmaktadır. BBC’nin mağdur ve tanıklarla konuşarak hazırladığı habere göre Çinli polisler, beyin yıkama kamplarında zorla tutulan kadınlara sistematik olarak tecavüz etmektedir.

Uygur Türkleri ve diğer Müslüman azınlıkların çoğunluğu oluşturduğu Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’ne uluslararası gözlemcilerin herhangi bir engelle karşılaşmaksızın girmelerine izin verilmemektedir.

Çin; insanlık suçlarına ilişkin uluslararası kuruluşların güvenilir raporlarını alaya almaktadır. ‘Eğitim, terörle mücadele, kadınların güçlendirilmesi ve yoksulluğun azaltılması projelerine katılan mutlu Uygurlar’ şeklinde hayali hikayeler uydurmaktadır.

Çin Komünist Parti yetkilileri, Uygurları “habis tümörler” şeklinde tasvir etmektedir. Dinimizi “bulaşıcı veba”ya benzeterek ve “tarlada mahsullerin arasına saklanmış yabani otları tek tek kökünden söküp ayıklayamazsınız, bu yabani otların tamamını yok etmek için tarlaya kimyasal madde sıkmanız gerekir” diyerek Çin Komünist Partisi’ne sadık olan kişilerin vurucu darbeyi indirmelerini öğütlemektedirler.

Değerli basın mensupları;

Çin’in; etnik ve dini bir azınlık grubu olan Uygur Türkleri’ni zorla asimile ederek ve en nihayetinde kültürlerini ve varlıklarını silerek ortadan kaldırma çabasında olduğu açıktır.

Uygur Türkü kadınlarına yapılan zorunlu kürtaj ve kısırlaştırmalar, çocukların ailelerinin ellerinden zorla alınması, zorunlu olarak kitlesel beyin yıkama kamplarına alınarak zihinsel işlemeye tâbi tutulması, yaygın işkence ve zorla kaybetme vakaları Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı insanlığa karşı suçları açıkça göstermektedir.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, “2020 Olayları 2021 Dünya Raporu”nda Çin’in Uygur Türklerine yönelik tutumunun gittikçe kötüleştiğini belirterek, Çin’i “1989’da gerçekleşen Tiananmen olaylarından bu yana insan hakları konusunda en karanlık dönemin ortasında olmakla” suçlamıştır.

Dünyanın önde gelen ülkeleri, Çin’i Uygur Türklerine karşı gerçekleştirdiği insanlığa karşı suçları nedeniyle kınamakta ve yaptırımlar uygulamaktadır.

ABD’nin soykırım olarak kabul ettiği Çin’in Uygur politikaları; AB, Kanada, Finlandiya ve İngiltere gibi Batı ülkelerinin de Çin’e karşı yaptırım uygulanması yönünde tutumlar almasına sebep olmaktadır.

Avrupa Parlamentosu da Aralık ayında “Çin’deki Uygurların Durumu” başlıklı tasarıyı oy çoğunluğuyla kabul ederek, AB genelindeki şirketlere tedarik zincirlerini kontrol etmelerini telkin etmiştir. Avrupa Parlamentosu bu tasarıda Uygurlara ve diğer Müslüman azınlıklara baskı politikalarını savunan Çinli yetkililere yaptırım uygulanması için AB liderlerine çağrıda da bulunmuştur.

Değerli basın mensupları;

Çin’in Uygur Türklerine karşı yok etmeye varan zulümlerini tüm dünya ülkeleri kınamakta ve Çin’in ağır insan hakları ihlallerine son vermesi için yaptırımlar uygulamayı gündemine almaktadır.

Türkiye’nin mevcut hükümeti ise tüm demokratik dünya ülkelerinin aksine Çin zulmüne karşı üç maymunu oynamakta ve yapılan zulme sessiz kalmaktadır.

Hükümet, Çin’le ‘Suçluların İadesi Andlaşması’ imzalamış ve Çin zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan Uygur Türkleri’nin Çin’in talebi üzerine Çin’e iade edilebilmesinin hukuki altyapısını hazırlamıştır.

Bu sözleşme halen komisyonun gündeminde gözükmektedir.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi Çin Büyükelçiliği önünde seslerini duyurmak isteyen Uygur Türkleri, hükümetin talimatı üzerine polis müdahalesiyle dağıtılmıştır.

Hatta Uygur Türkleri, hükümetin talimatı ile evlerinde kordon altına alınmışlar ve hareket etmeleri engellenmiştir. Ankara’da ikamet eden Uygur Türklerine gayri resmi kanallarla Ankara’yı terk etmeleri yönünde baskılar yapılmaktadır.

Söz milliyetçilikten ve vatanseverlikten açılınca, mangalda kül bırakmayanlar Ankara’nın göbeğinde soydaşlarımızın en haklı mücadelelerini bile engellemektedir.

Buradan hükümete sesleniyorum!

Türkiye ile Çin arasında imzalanan Suçluların İadesi Andlaşması’nı acilen geri çekin.

Türkiye’deki Uygur Türklerine tam bir hukuki güvence sağlayın.

Uygur Türkleri’nin toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarını ihlal etmeyin. Seslerini duyurmalarına zorluk çıkarmayın.

Ülkede her türlü hukuksuzluğu yapıyorsunuz, en azından bu zulüm karşısında vicdanlı olun.

Çin’e yönelik politikalarımızı değiştirin. Çin’in keyfi olarak gözaltında tuttuğu tüm insanları derhal serbest bırakması ve toplama ve gözaltı kamplarını, ev hapsi ve zorla çalıştırma uygulamalarını lağvetmesi çağrısında bulunun.

Zorunlu kısırlaştırma, zorunlu kürtaj, zorunlu doğum kontrolü ve çocukların ailelerinden koparılması da dâhil olmak üzere zorunlu nüfus kontrolü önlemlerine tepki gösterin.

İnsanların gözaltında tutulduğu yerlerde tüm işkence ve ihlallere son vermesi; Sincan’da ve Çin’in diğer bölgelerinde yaşayan Uygurlara ve diğer dini ve etnik azınlık gruplarının mensuplarına karşı yürütülen zulme son vermesi hususlarında Çin’e karşı tutum alın.

Çin’e zulüm politikalarından vazgeçmesi için çağrıda bulunun.

Çin’in bu politikalarına karşı demokratik ülkelerde oluşan iş birliğine katılın.

Uluslararası güçlerle birlikte Türkiye olarak gücümüzün yettiği diplomatik, hukuki ve her türlü katkıyı vermeye hazır olduğumuzu ilan edin. Hatta onlara önderlik yapın.

Değerli basın mensupları hepinizi saygıyla selamlıyorum.

 

 

 

HUKUK DEVLETİ RETORİKTEN İBARET DEĞİLDİR!

AYM ENİS BERBEROĞLU KARARI İLE TBMM, ADALET BAKANLIĞI, HSK VE İSTANBUL 14. AĞIR CEZA MAHKEMESİNE ANAYASAL DÜZENİ KORUMA YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜ HATIRLATMIŞTIR.

HUKUK DEVLETİ RETORİKTEN İBARET DEĞİLDİR!

Anayasa Mahkemesi (AYM) bugün yayımlanan kararı ile kararlarının uygulanmaması nedeniyle yerel mahkemelere ve kamu gücünü kullanan tüm organlara hukuk devleti dersi vermiştir. Umarız hukuk reformu ve yeni anayasa ile toplumun asıl gündemini ve ülkemizde yaşanan hukuksuzlukları örtmeye çalışan iktidar, Mahkeme’nin ders niteliğindeki kararını en azından okur ve anlamaya çalışır.

Bilindiği üzere AYM Enis Berberoğlu’nun seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliği haklarının ihlal edildiğine oybirliği ile karar vermiş ve gereğinin yerine getirilmesi için kararı İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermiştir.

Bugün yayımlanan karar ile AYM, kararının uygulanmaması yüzünden yeniden ihlal kararı vermek ve kararlarının bağlayıcılığını ve niteliğini ayrıntılı olarak açıklamak zorunda kalmıştır.

Yüksek Mahkeme’nin söz konusu kararında haklı olarak belirttiği üzere;

  1. Hukuk devletini retorikten ibaret görenler, türlü bahaneler ve hukuk tanımaz tutum ve davranışlarla bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edenler hukuka uygun davranmadıkları müddetçe Türkiye’de hukuk devletinin varlığından söz edilemez.
  2. Kararlarının icra edilmemesi halinde mahkeme kararları anlamsızlaşır. Adil yargılanma hakkı işlevsizleşerek, hukuk devletine olan güven ortadan kalkar. Hukukun üstünlüğü ilkesini de sert bir şekilde sarsacak olan bu ağır ihlal anayasal düzene de ciddi biçimde zarar verir. Anayasa’nın üstünlüğünün kalmadığı bir yerde AYM’nin varlığı ile etkililiği de sorgulanır hale gelecektir.
  3. Mahkeme hak ihlali kararının sorgulanması ve kararın gereğinin yerine getirmemesinin hukuki güvenlik ilkelerine açık ve ağır bir aykırılık teşkil eder. Anayasal hükümlere uymamanın ilgililer açısından cezai, idari ve hukuki sorumluluklar doğurması hukuk devleti olmanın doğal sonucudur.
  4. Anayasal düzenin korunması yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne ait bir görev değildir. Anayasa’yı koruma ve anayasal kurallara sadakat gösterme yükümlülüğü, anayasal kurumların, kamu gücünü kullanan organların, tüm gerçek veya tüzel kişilerin asli görevidir.
  5. Anayasa’nın açık maddeleri gereğince yerel mahkemelerin yükümlülüğü, ihlal kararlarının “uygunluğunu” ya da “yerindeliğini” sorgulamak değil ihlalin sonuçlarını gidermek üzere işlemlere başlamaktan ibarettir. Bu nedenle yerel mahkeme doğrudan yargılamaya başlamalı, mahkûmiyet kararının uygulanması durdurulmalı, hak ihlalleri giderilmeli ve yeniden yapılacak yargılamada durdurma kararı verilmelidir.

Ülkemizde yargı kararlarının uygulanmaması sistematik bir hal almıştır. Hukuk devletinin yok sayıldığı bu günlerde, tüm mücadelemiz temel hak ve hürriyetleri, anayasal düzeni ve geleceğimizi korumaktır.

Bu minvalde anayasal düzenin korunması görevinin hepimizde olduğu bilinciyle iktidarı tekrar uyarmak isteriz. Temel hakları korumayan aksine hukuk tanımaz bir tutumla açıkça ihlal eden yerel mahkeme üyeleri hakkında acilen Adalet Bakanlığı ve HSK tarafından işlem başlatılmalıdır.

“Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu’nda Değişiklik Öngören Kanun Teklifi, Anayasa Mahkemesi’ne Üye Seçimi ve Elazığ Depremi’nin Yıl Dönümü” Hakkında TBMM’de Basın Toplantısı

28.01.2021

Değerli Basın Mensupları;

Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum,

Pazar günü Elazığ depreminin birinci yıl dönümüydü. Öncelikle deprem nedeniyle hayatını kaybeden vatandaşlarımızı saygıyla anıyorum.

DEVA Partisi Elazığ İl teşkilatımız bölgede yaptığı incelemelerde, depremde yıkılan enkazların halen kaldırılmadığını, vatandaşlarımızın köylerinden göç etmek zorunda kaldıklarını tespit etmiştir.

Zorlu mevsim şartları altında vatandaşlarımız köylerde hala çadırda yaşamak zorundadır. Isınmayan konteynerin sadece tek göz odası için bile aylık 600 lira elektrik parası ödemektedirler. Faturaların ödenmemesiyle kesilen elektrikten ötürü büyük bir mağduriyet içindedirler.

Öte yandan, depreme yönelik önceden tedbir alınmaması, bilim çevrelerinin uyarılarına kulak verilmemesi ve deprem sonrası için hazırlanan bir eylem planının bulunmaması yaşanılan mağduriyetlerin asıl nedenidir.

Buradan iktidara sesleniyorum;

Üzerinden bir yıl geçmesine rağmen Elazığ ve Malatya’da acilen ihtiyaca uygun konut inşa faaliyetlerinin bitirilmesi, kalıntıların temizlenmesi konusunda neden bir sonuç alınamamıştır?

Vatandaşlarımızın DASK kaynaklı mağduriyetlerine neden hala bir çözüm bulunmamıştır?

Vatandaşlarımıza bu zor dönemlerinde bir sosyal devlet olmanın gerekliliği olarak destek sağlanmamaktadır. İnşaat, sadece rant söz konusu olduğunda mı acildir? Vatandaşlarımızın temel barınma hakları neden dikkate alınmamaktadır?

İktidar maalesef vatandaşlarının sorununu umursamıyor. Buna artık şüphe yok. Dün deprem bugün işsizlik, yoksulluk, ekonomik kriz ve hukuksuzluklar en önemli gündemimiz olmasına rağmen hükümet tarafından çözüme dair bir adım atılmamaktadır. Yine de Genel Kurul’un 2021 yılındaki yasama çalışmalarının bu konulara kalıcı çözümler getirmesini ümit ediyorum.

 

Saygıdeğer Arkadaşlar,

Genel Kurulda görüşülmekte olan Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik yapılmasına dair Kanun teklifi hakkında görüşlerimizi aktarmak istiyorum.

Kanun teklifi ile ülkemizde AR-GE çalışmalarının geliştirilerek teknolojide üretim kapasitemizi artırma amacı halihazırda herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir konudur. Ancak sektörün beklentileri dinlenmeden, günü kurtarmaya yönelik olan bu teklifin ülkemizdeki teknolojik gelişmişliği ileriye taşımayacağı ve girişimcilerimizin dertlerine deva olamayacağı açıktır.

Kanunun gerekçesine göre, 2001 yılından günümüze kadar 85 adet teknoloji geliştirme bölgesi kurulmuştur. Bunlardan 71’i çalışmalarına devam etmekte, diğerleri ise kurulum aşamasındadır.

Ancak teklifte bu verilerin yanında teknoloji ihracatımızın durumu ve niteliği konusunda herhangi bir bilgiye yer verilmemiştir.

Ülkemiz ancak genç kuşaklarını eğiterek ve teknolojiye ciddi yatırımlar yaparak gelişebilir. Evet bu teklif teknoloji bölgelerinde faaliyet yürüten şirketlerin gelişimini destekleyici birtakım destekler öngörmektedir. Teknopark firmalarına teşvik ve vergi indirimi sağlamaktadır.

Ancak teklifte örneğin gayrisafi yurt içi hasılanın AR-GE’ye ayrılan payında OECD ülkeleri arasında neden son sıralarda olduğumuza değinilmemiştir. Kamu Özel İşbirliği Projelerinin garanti ödemeleri için 2021 yılı bütçesinden 30,9 milyar kaynak ayrılmışken neden araştırma, geliştirme ve yenilik programına ayrılan tutarın sadece 6,8 milyar lira olduğu cevaplandırılmamıştır.

 

Değerli Basın mensupları,

Teknoloji geliştirme bölgeleri, üzerinde hassasiyetle durularak girişimcilerin, üniversitelerin ve özellikle teknoloji alanında çalışan gençlerin fikirlerinin alınması gereken son derece önemli bir projedir. Ne yazık ki, iktidar sektörün ihtiyaçlarını dikkate almak yerine kısa vadeli teşvikler ile günü kurtarmaya çalışmaktadır.

Teknolojide modern dünyayı yakalayabilmek; üniversitelerin, gençlerin ve teknoloji şirketlerinin iş birliğini sağlamak, her şeyden önce bir zihniyet meselesidir. Türkiye’nin en iyi üniversitelerine kayyum atar gibi rektör atayan bir zihniyetin teknolojik gelişmişlik konusundaki yaklaşımı da elbette sorunludur.

Ancak asıl üzerinde durulması gereken, teknoloji şirketleri ve girişimciler için en doğru kanun hazırlansa dahi Türkiye’deki teknolojik gelişmişlik seviyesini bir anda yukarı taşıyamayacak olmamızdır.

Çünkü bu konuya bakış, kanun yapmanın çok daha ötesinde, bir zihniyet, bir yaklaşım meselesidir! Şayet ülkenizdeki gençlerin neredeyse tamamı bir başka ülkede, bir batı ülkesinde yaşamanın hayalini kuruyorsa, gençler “imkânım olsa bu ülkede yaşamam” diyorsa, şapkayı önünüze koyup düşünmek zorundasınız!

Kaldı ki, kaçırılan nokta teknolojik gelişmişlik için destek ve vergi indiriminin yeterli olamayacağıdır. Çünkü ifade özgürlüğünün olmadığı bir ülkede teknoloji gelişemez!

Çünkü demokrasinin olmadığı, hukukun ayaklar altına alındığı bir ülkede girişimcilik olmaz, yatırım hiç olmaz.

Çünkü üniversitelerde akademik özgürlüğü sağlamadığınız, orta ve uzun vadeli ülkemizin teknoloji üretimindeki payının arttırılması için bütçenizde yeterince yatırım ayırmadığınız bir ortamda sadece kısa vadeli göz boyama amaçlı adımlar atabilirsiniz.

Özetle, teknoloji bölgeleri kurup, kimseye danışmadan, farklı düşünceleri dinlemeden kanunlar hazırlayıp, birtakım teşvikler açıklamakla bir ülkenin teknolojisi gelişmez. Ülkelerin teknolojisini geliştiren, her şeyden önce ifade özgürlüğüdür, demokrasidir, hukuktur ve temel hakların garanti altında olmasıdır.

 

Saygıdeğer arkadaşlar,

Diğer taraftan maalesef her zaman olduğu gibi tartışılmadan adeta yangından mal kaçırırcasına hazırlanarak komisyondan geçirilen torba bir kanun teklifiyle daha karşı karşıyayız.

Söz konusu kanun teklifi ile 8 farklı kanun değiştirilmektedir. İstisna olarak uygulanması gerekirken olağanlaşan bu usule artık son verilmelidir. Demokrasiyi ve TBMM’yi işlevsizleştirme mekanizması olarak kullanılan torba kanun, millet tarafından seçilmiş vekillerin yasama faaliyetlerindeki etkinliğini yok etmektedir.

Ayrıca konunun taraflarının yasama çalışmalarına katılımını zorlaştırarak, bizlerin etkili bir denetim yapması da zayıflatılmaktadır.

Kanun teklifinin 2. maddesi ile desteklenecek programların belirlenmesinde Sanayi Bakanlığı’nın tek yetkili tutulması keyfiliği kural haline getirmektedir. Değişiklik; liyakatsizliğe, kayırmacılığa ve keyfiliğe yol açar. Bu nedenle TÜBİTAK ve YÖK’ün görüş ve koordinasyonu ile bu yetkinin sınırlandırılması uygun olacaktır.

3. madde ile teknoloji geliştirme bölgesinin iptal etme yetkisi Cumhurbaşkanı’na verilmektedir. Böylece Cumhurbaşkanı istediği bir işletmenin sözleşmesini iptal edebilecektir. Tüm yetkinin sınırsız şekilde tek bir kişiye verilmesi zaten maruz kaldığımız keyfi yönetimi güçlendirmiş, sistemsizliği daha da derinleştirmiştir. Söz konusu yetkinin tek kişinin takdirine bırakılması teknoloji şirketleri ve girişimciler için uygun bir yatırım ortamı oluşturmaktan uzaktır.

Teklifin 4. maddesi ile mücbir sebep dışında üretimin bir yıl boyunca durması halinde teknoloji geliştirme bölgesinin özelliğini yitireceğine dair düzenleme öngörülmüştür. Bakanlığın yetkisini artırıp, üstüne bir de fesih yetkisi verilmesi teknolojik gelişimi engeller. Bu nedenle şirketlere üretim için belirli bir ek süre öngörülmesi doğru olacaktır.

6. maddeyle 1 milyon ve üzeri kazancı olan şirketlere kazançlarının yüzde 2’sini pasif bir hesaba aktarma zorunluluğu öngörülmektedir. İlave olarak ise Cumhurbaşkanı’na kazançları sıfıra indirme ya da 5 katına kadar artırma yetkisi verilmektedir. Böyle bir artırım yetkisi ancak kanunla düzenlenecek bir alandır.

Teklifin 19. maddesi ile destek ve teşviklerden yararlananların şartları taşıyıp taşımadıklarına ilişkin denetim yetkisi Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı veya yönetici şirketleri tarafından yapılması öngörülmektedir. Ancak kamusal denetim yetkisinin yönetici şirketlere devri kamu yönetimi ilkeleri ile bağdaşmaz.

 

Değerli basın mensupları,

Son olarak, geçtiğimiz hafta Barış Akademisyenleri, Enis Berberoğlu, Ahmet Altan, Osman Kavala gibi önemli soruşturmaların baş aktörlerinden İrfan Fidan’ın Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilmesine tanıklık ettik.

Sayın Fidan’ın Yargıtay’da cübbe dahi giymeden seçimlerden ilk sırada çıkması Yargıtay ve hukuk sistemi için ciddi bir utançtır. Ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin bağımsızlığını da ciddi biçimde şüpheye düşürmüştür.

Prof. Dr. Sayın Kemal Gözler’in geçtiğimiz günlerde vurguladığı üzere “Yargıtay’dan Anayasa Mahkemesine seçilen 44 üyenin Yargıtay’daki görev süresi ortalama dokuz yıldır. İrfan Fidan’ın ise Anayasa Mahkemesi üyeliğine Yargıtay tarafından aday gösterilebilmesi için Yargıtay’da yirmi günden az bir süre görev yapması yeterli” olmuştur.

Bu atama ile iktidar ve küçük ortağının uzun süredir Anayasa Mahkemesine yönelik müdahaleleri ne yazık ki daha ileri bir seviyeye taşınmıştır. Tarafsızlığı ve bağımsızlığı tartışmalı olan bir kişiyi göz göre göre hatta bilerek ve isteyerek Anayasa’nın ruhuna tamamen aykırı bir şekilde Yüksek Mahkemeye atamışlardır.

Ülkede ayaklar altına alınan hukuk devletine az veya çok bir şekilde sahip çıkmaya çalışan Anayasa Mahkemesi’nin bağımsızlığı da ciddi tehdit altında bırakılmıştır.

Ancak bu atamayı yapanlar, Anayasa Mahkemesi’ne ve ülkenin itibarına nasıl zarar verdiklerinin farkında değillerdir. Çünkü Mahkeme, AİHM için etkili iç hukuk yolu konumunu kaybedebilir. Sonrasında istediğiniz kadar hukuk reformu diye kapı kapı dolaşın. Ne fayda..

DEVA Partisi olarak, ilk seçimlerde; yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin tek elde toplayan bu zihniyete son vereceğimize yürekten inanıyoruz. Tüm çabamız, özgürlükçü bir demokrasi ile yargının tarafsızlığının sağlandığı ve böylece temel hak ve özgürlüklerin garanti altına alındığı bir Türkiye içindir.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

“Siyasetçilere Ve Gazetecilere Yönelik Yaygınlaşan Siyasal Şiddet” Hakkında TBMM’de Basın Toplantısı

Değerli Basın Mensupları;

Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum,

Malumunuz geçtiğimiz hafta Afşin Hatipoğlu, Selçuk Özdağ ve Orhan Uğuroğlu’na gerçekleştirilen saldırılar yetmezmiş gibi; dün de Sayın Devlet Bahçeli; Gelecek Partisi Genel Başkanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nu ve Karar Gazetesi’nden 3 değerli gazeteci arkadaşımız Elif Çakır, Yıldıray Oğur ve Taha Akyol’u isim vererek alenen hedef göstermiştir.

Türkiye’de demokratikleşme süreci ne yazık ki geçmişten günümüze ötekileştirmeler ve siyasal şiddetin etkisiyle kısır bir döngü içerisindedir.

Yakın ve uzak tarihimiz toplumsal kutuplaşmanın ve siyasete hâkim olan nefret dilinin bu ülkeye nelere mâl olduğunun acı örnekleriyle doludur. Kahramanmaraş’ta, Madımak’ta, 12 Eylül öncesinde yaşanan olaylar nefret dilinin ve aşırı siyasi kutuplaşmanın ağır sonuçlarını bizlere göstermiştir.

Ne yazık ki bu ülkenin demokratikleşme ihtimali, bu nefret söylemlerinin ve linç kültürünün yarattığı kutuplaşmış siyasi iklim içerisinde hala boğulmaktadır.

 

Saygıdeğer Arkadaşlar,

Bugün Hrant Dink’in katledilişinin yıldönümü. 14 yıldır Hrant Dink cinayeti aydınlatılamadı, tam 14 yıldır. Demokrasiyi ve bir arada yaşama kültürünü hedef alan bu cinayet körüklenen linç kültürünün bir sonucuydu.

İktidarın üzerine düşen, Dink’in katillerinin bulunması için gerekeni yapmak iken, bugün gördüğümüz tabloda bu nefret dilinden ve ötekileştirme sevdasından vazgeçilmediğini görüyoruz.

Bugün; hukukun üstünlüğünün yok sayıldığı, kimsenin hukuki anlamda güvenliğinin kalmadığı, sadece gazetecilerin ve siyasetçilerin değil; artık Cumhuriyet savcılarının dahi tehdit edilebildiği bir ülke olduğumuz gerçeğiyle yaşıyoruz.

Mafyavari yöntemlerle kamu düzenini belirlemeye kalkmak, hukuk devletine açıkça meydan okumaktır!

 

Değerli Basın Mensupları,

İktidar ve onun ortağı olarak görünen, devlet yönetiminde esas söz sahibi olan siyasi parti; kendilerini eleştiren tüm gazetecileri ve siyasetçileri kendilerine gayri meşru bir biçimde had bildirilmesi gereken engel olarak görmektedir.

Oysa toplumların gelişmesinin yegane yolu ifade özgürlüğüdür. İnsanların düşüncelerini özgürce açıklayamadıkları bir ülkede hiçbir gelişme mümkün olamaz.

Nitekim farklı fikirlere ve ifadelere saygı duymazsak, bu ülkede huzur içerisinde yaşayamayız. Hele hele şiddeti teşvik eder ya da meşru göstermeye başlarsak işte o zaman bu ateş hepimizi yakar.

Her eleştireni vatan haini, terörist olarak yaftalamak ve benim gibi düşünmeyen herkes “milli güvenlik için tehdittir” anlayışıyla siyasete ve özgür düşünceye sınırlar çizmek bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür.

 

Saygıdeğer Basın Mensupları,

Siyasilerin kullandığı bu nefret dili, herkesi terörist ilan eden bu zehirli ifadeler sadece bu güzel ülkeyi bir fikir çölüne çevirmekle kalmaz.

Bu hoşgörüsüzlük bir süre sonra daha yaygın şiddete dönüşür. Şiddetin olduğu yerde; silahların, sopaların konuştuğu yerde ise söz anlamını yitirir.

Sözün devre dışı kaldığı, siyasal şiddetin siyasetçilere ve gazetecilere yöneldiği bir ortamda demokrasiden söz edilemez. Ne toplumsal huzur ne de ekonomik refah böylesine baskıcı bir iklimde hayat bulamaz.

17 Ocak’ta 8. ölüm yıldönümünde andığımız usta gazeteci Mehmet Ali Birand’ın o meşhur tanımıyla “Demokrasi dünyanın en narin çiçeğidir. Onu yaşatan hoşgörüdür, uzlaşıdır, diyalogtur.”

 

Değerli Arkadaşlar,

Biz inadına hukuk dedikçe, ne yazık ki, iktidar koalisyonu dur durak bilmeden toplumdaki kutuplaşmayı ve şiddeti arttırmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaktadır.

Giderek hak ve özgürlüklerin geri plana atıldığı ülkemizde, küçük ortağı eleştirenler bir de sokak ortası terörizmle ve can güvenlikleri ile sınanmaktadır.

Daha geçtiğimiz günlerde yayınlayan AB ilerleme Raporu’nda ifade özgürlüğünde Türkiye’de ciddi gerilemeler yaşandığına yer verilmişken, mevcut durumun daha da kötüye gitmesine neden olan bu şiddet yöntemlerinden acilen vazgeçilmesi gerekmektedir.

Meclis’te temsilcileri bulunan bir siyasi partiye yakışan şiddete çağrı yapmak veya çağrıları sonucu oluşan şiddeti kutlamak değil, kendi söylemleri sonrasında gerçekleşen bu şiddeti kınamak, koşulsuz ve şartsız şiddetin karşısında durmaktır. Ve nefret söylemleri ile kişileri hedef göstermeye son vermektir.

Bu nedenle başta MHP Genel Başkanı olmak üzere kamuoyunda karşılığı olan tüm siyasileri aklı selim davranmaya çağırıyorum. Ortak bir paydada buluşmamız belki mümkün olmasa da, en azından şiddetin karşısında hep birlikte duralım ve vatandaşlarımızı hangi düşüncede olurlarsa olsunlar daha fazla bu korku iklimine hapsetmeyelim.

Elbette, ‘nasıl olduğu fark etmez’ yeter ki benim olsun diyen; güç ve iktidar sahibi olma hırsıyla aklını ve kalbini karartmış siyasetçiler için bu sözlerin hiçbir anlamı yok. Bunu biliyorum. Fakat benim çağrım siyasetçilerden ziyade halkımıza…Vatandaşlarımıza…

Bu ülkenin sahibi sizlersiniz. Bu ülkenin geleceğinde sizin çocuklarınız yaşayacak. Çocuklarınızın nasıl bir gelecekte yaşayacağına sizler karar vereceksiniz. Eğer yoksulluk ve baskı altında yaşamak yerine demokratik bir ülkede özgür ve refah içinde yaşamak istiyorsanız lütfen bu nefret diline prim vermeyin. Siyaseti ve sözü şiddete boğdurtmak isteyen bu sokak mafyası söylemlerine itibar etmeyin.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum…