Yeneroğlu: “Savunma hakkı, vazgeçilmesi mümkün olmayan üstün bir haktır.”

DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı, İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, 5 Nisan Avukatlar Günü’ne ilişkin olarak, “Türkiye’de avukatların ve baroların baskı altında olmadan mesleklerini özgürce icra etmesi, bağımsız ve tarafsız yargının, savunma hakkının ve hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi ideali için hep birlikte daha fazla mücadele etmemiz gerektiğini hatırlatıyor, tüm avukatların 5 Nisan Avukatlar Günü’nü kutluyorum.” ifadelerini kullandı. Yeneroğlu açıklamasında şunları kaydetti:

Vatandaşlarımızın yargılama faaliyetlerine etkin bir biçimde ulaşabilmesi, bu faaliyetlerin eşit ve tarafsız olarak sağlanması, adaletin, insan hakları ve temel özgürlüklerinin etkin korunması; tarafsız ve bağımsız bir yargının varlığı ile avukatlık mesleğinin bağımsızlığına bağlıdır. Keza avukat ile müvekkil ilişkisine saygı duyularak, hangi merciden veya hangi sebeple olursa olsun, baskı ve müdahaleye maruz kalmaksızın savunma hakkının ifa edilebilmesi, demokrasinin ve hukuk devletinin önemli bir şartıdır. Çünkü yargının kurucu unsuru olan avukatlar; hukukun, adaletin, özgürlüğün ve hukuki güvenliğin koruyucusudurlar.

Ne var ki ülkemizde adaletin hakkaniyete uygun olarak yerine getirilmesi yükümlülüğü ve hukukun üstünlüğü ilkesinin göz ardı edilmesi nedeniyle, avukatların yargı sistemindeki yeri ve önemi içselleştirilememiş ve avukatlar en çok hak ihlaline maruz bırakılan meslek gruplarından birisi haline gelmiştir.

Hak arama özgürlüğünün güvencesi ve savunma hakkının temsilcisi avukatlar; mesleklerini icra ederken ya da mesleklerinden dolayı baskı altında tutulabilmekte, hatta bu yüzden tutuklanabilmektedir. Maalesef hala yüzden fazla avukat cezaevinde ve her yıl birçok avukat da avukatlık mesleğini icra ettiği için öldürülmektedir. Avukatın gözaltındaki ya da cezaevindeki müvekkilleri ile görüşmesi engellenmekte, görüşme sırasında; müvekkilin avukatına veya avukatın müvekkiline verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmaya ilişkin olarak kendilerinin tuttukları kayıtlar incelenmek istenmekte, cezaevindeki müvekkilin avukatı ile yaptığı görüşmeler dinlenebilmekte ve kayda alınabilmektedir. Dosyaya getirilen keyfi gizlilik kararları gereğince avukatın dava dosyalarını incelemesine ve bilgi-belge toplamasına izin verilmemektedir. Avukatların üzeri, bürosu ya da konutunda yapılan aramalarda mevzuatın tanıdığı ayrıcalıklara riayet edilmemektedir. Avukat müvekkil ilişkisinin gizliliğine uyulmamakta, avukatın mali sorunları göz ardı edilmektedir.

Tüm bu sorunlar adaletin işleyemez hale getirildiği ülkemizde silahların eşitliği ve hakkaniyet ilkelerine zarar vermekte, hukuka ve adalete olan güveni zedelemektedir. Zedelenen güvenin onarılabilmesi için; yargının tarafsız ve bağımsızlığının yeniden sağlanması, adaletin hakkaniyete uygun olarak yerine getirilmesi yükümlülüğüne riayet edilmesi, savunma hakkına saygı duyulması ve avukatların hak ve yükümlülüklerinin güvence altına alınması gerekir. Son dönemdeki hukuksuzluklar ve adil olmayan yargılamalar dikkate alındığında, iktidarın kontrolüne girmiş bir yargı ile hukuk devleti ilkesinin bağdaşmayacağı aşikardır.

Diğer taraftan dünyada yaşanan korona virüs salgını sebebiyle duruşmaların acil olmayan durumlarda ertelenmesi ve devletimizin “Evde kal” uyarıları nedeniyle, bürolarını kapatmak zorunda kalan avukatlar ile yanlarında çalışan avukat ve stajyer avukatlar için ilgili Bakanlıkların acilen ekonomik önlemler alması gerekir. Bu bağlamda; kısa çalışma ödeneği olarak sağlanan geçici gelir desteğinin tüm sigorta ile çalışan avukatları kapsayacak şekilde düzenlenmesi, SGK prim borçları, beyanname, vergi ödeme vb. mükellefiyetlerin ertelenmesi, KDV oranlarının indirilmesi, CMK ve Adli Yardım ödeneklerinin acilen ödenmesi sağlanmalıdır.

Bu çerçevede, Türkiye’de avukatların ve baroların baskı altında olmadan mesleklerini özgürce icra etmesi, bağımsız ve tarafsız yargının, savunma hakkının ve hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi ideali için hep birlikte daha fazla mücadele etmemiz gerektiğini hatırlatıyor, hak savunucusu tüm avukatların 5 Nisan Avukatlar Günü’nü kutluyorum.

Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ne İlişkin Açıklama

 Sözlerime başlamadan önce malumunuz hem ülkemizin hem de dünyanın içinden geçmekte olduğu zor bir süreçle karşı karşıyayız. DEVA Partisi olarak bu süreçte hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allahtan rahmet, yakınlarına başsağlığı dileriz. Test sonucu pozitif çıkan tüm vatandaşlarımıza da acil şifalar temenni ediyoruz. Tüm bunların yanı sıra sahada asıl olarak bu işle yaşamları pahasına milletimize hizmet etmek için mücadele eden sağlık çalışanlarımıza da minnetimi ifade etmek isteriz.

Meclisin gündemi de bu salgın nedeniyle çalışmaların hızlandırılarak getirildiği Ceza İnfaz Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’dir. İnfaz indirimlerini düzenleyen ve kapsamlı değişiklikler öngören Teklif bugün Adalet Komisyonunda görüşülmeye başlanacaktır. Esasında hepimizin bildiği üzere bu teklif öncelikle cezaevlerindeki doluluk oranını azaltmayı amaçlamaktadır.

Türkiye’de mevcut yargı ve ceza adalet sisteminde ciddi sorunlar olduğu aşikardır. Bunun önemli göstergesi, adı farklılık gösterse de cezaevlerindeki yoğunluğu azaltmaya çalışan yasal düzenlemelerin her dönem gündemde olmasıdır. Hükümet son yıllarda; kamuoyunda cezaların artırıldığı yönünde bir algı oluşturmaya çalışmaktadır. Ancak aslında birkaç istisnai suç dışında, cezaevinde kalma süresini kısaltan düzenlemelerle sadece cezaevi doluluk oranını azaltmaya çalışmaktadır. Bunun da öncelikli sebebi ceza adaletini sağlamak değil, taşan cezaevlerindeki doluluğu kontrolde tutmaktı. Yoksa cezaevlerinde yer olsa, belki de böyle bir düzenleme önümüze gelmeyecekti.

Partim ve şahsım adına, bu yargı paketi ile kısa vadeli çözüm önerileri bulmak yerine, ülkemizin ihtiyaç duyduğu uzun vadeli modern bir ceza adaleti ve adil bir yargı sistemi hazırlamak için bugün karşınızda olmayı isterdim.

 

PAKETİN ÖZETİ – KAPSAM

Bilindiği üzere, teklifin kamuoyunda infaz sürelerinin kısaltılmasına ilişkin kısmı yoğun tartışma konusu. Kanun teklifi ile istisnai tutulan birtakım suçlar dışında infaz kurumunda kalma süresi üçte ikiden, ikide bire düşürülmek istenmektedir. Ayrıca salıverilme süresine göre oransal olarak denetimli serbestlikten faydalandıran 105/A maddesi ve bunlara ek olarak belli tarihten önce işlenen suçlar için denetimli serbestliğe ayrılma süresini 1 yıldan 3 yıla çıkaran Geçici 6. madde gereğince, cezanın bir kısmının denetimli serbestlikle cezaevi dışında geçirilmesi öngörülmektedir.

Söz konusu yasa teklifi ile cezaevinde yakınları bulunan yüzbinlerce vatandaşımız da bu infaz indirimlerine ilişkin bir beklenti içerisindedir. Beklentiler büyük. Umudumuz bu infaz indirimlerinde toplumun vicdanını zedelemeyecek ve ceza adaletini engellemeyecek düzenlemelerin Genel Kurul’da kabul edilmesidir. Görevimiz normal hukuk standartlarından çok uzaklaşan ülkemiz için tekrar bu teraziyi dengeleyebilecek, vatandaşlarımızın adalete güvenini tesis edecek bir yargı paketi için mücadele etmektir.

Her ne kadar kapsamında başka değişiklikler de bulunsa, Teklif kamuoyunda ceza infaz indirimden faydalanması öngörülen suçlar ile gündemde. Bu çerçevede temel düşüncemiz şudur ki devlet tabii ki cezaların caydırıcılığını ve toplumun huzurunu korumak ve kamunun vicdanını zedelememek adına bazı suçların infazının indirilmesine izin vermemelidir.

Bu suçların başında adam öldürme, cinsel suçlar, uyuşturucu ticareti suçları, işkence suçları, mükerrer suçlar gelir. Yine aynı şekilde kamu düzenine karşı işlenen, polisimize, askerimize silah sıkan, onları öldüren, bomba atan, 15 Temmuz hain Darbe teşebbüsüne katılıp cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzenimizi yıkmaya çalışan teröristler bu infaz indiriminden elbette ki yararlandırılmamalıdır.

 

Türkiye AİHM’de 2019 yılında düşünce ve ifade özgürlüğünden en fazla mahkûm olan ülkeler arasında ilk sırada yer almaktadır. Sadece düşüncesini açıklamış, tweet atmış, haber yapmış kişilerin de hukuksuz olarak cezaevlerinde kalmasını da bir hukuk devleti için kabul edilemez görüyoruz. Nitekim Yargı Paketi’nin; temel haklarından istifade eden insanlara, muhaliflere, insan hakları savunucularına ve keyfi olarak tutuklanan kişilere karşı ek bir ceza aracı haline getirildiği görülmektedir.

Sadece Mart 2020 ayı içerisinde 22 gazeteci gözaltına alınmış, dokuzu ise tutuklanmıştır. Türkiye’de gazetecilere karşı ciddi müdahaleler olduğu aşikardır. 1990lı yıllarda ideolojik kararlar mütedeyyin kesimi vururken, şimdiki kararlar daha keyfi, siyasi talebe göre şekillenip farklı düşünen, istenmeyen şeyleri yazan herkesi vurmaktadır.

Bu kapsamda Anayasa tarafından teminat altına alınmış temel hak ve özgürlükleri kullanan kişilerin, terörle ilintili suçlardan ceza almasının önüne geçilmeli, bu şekilde haksız ve keyfi olarak mahkûm edilen kişiler bu paket kapsamında infazının indiriminden yararlandırılmalıdır.  Bireylerin ifade özgürlüğünü korumak adına Anayasa Mahkemesi’nin ve AİHM’in kararları dikkate alınarak; şiddeti teşvik etmediği ve savunmadığı müddetçe terör örgütünün propagandası suçundan haksız yere mahkum edilenler, teklif kapsamında indirime tabi kabul edilmelidir.

FETÖ’nün 15 Temmuz 2016 hain darbe teşebbüsünden sonra malum tabirle “At izi it izine karıştırılarak” ve özellikle parlamenter sistemin sona erdirilmesinden sonra yargı bağımsızlığı ciddi anlamda zedelenmiş; siyasi keyfiyete göre meşru, adil ve ulusal/ uluslararası standartlara aykırı yargılamalar yapılmasına sebep olunmuştur. Yargı paketi ile şimdiye kadar oluşan mağduriyetlerin ortadan kaldırılması ve yüzbinlerce kişinin haksız ve hukuksuz yere hüküm giymesinin sonuçları bu infaz paketi ile azaltılabileceğine inanıyorum.

Unutulmamalıdır ki, evrensel hukuk normları kapsamında bulunan terör örgütü üyeliğinin nesnel kriterleri ‘cebir, şiddet ve silah’ kullanmak veya örgütün bu vasıflarını bilerek örgütün hiyerarşik yapısı içinde fiilen örgütün amaçlarına destek vermektir. Dolayısıyla 15 Temmuz darbe teşebbüsünde cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni yıkmaya çalışan kişileri; cebir ve şiddet kullanan veya doğrudan cebir veya şiddet kullanmasa da örgütün bu ‘terör örgütü’ vasıflarını bilerek hiyerarşik yapı içinde örgütün amaçlarına fiilen destek olan tüm silahlı terör örgütü üyelerini bu düzenlemelerden müstesna tuttuğumuzu, muhakkak olarak belirtmek isterim.

Paketin ceza infazının indirimini öngördüğü durumlardan birisi de örgüt yöneticilerine ilişkin düzenlemedir. Teklif ile çetelerin yöneticileri denetimli serbestlikten yararlandırılarak cezaevlerinden çıkarılmasının önü açılmak istenmektedir. Böylece bünyelerinde kasten öldürme ve gasp gibi ağır suçların işlendiği mafya, çete gibi illegal örgüt liderleri cezalarının bitimine 3 yıl kala tahliye olacaktır.

Yargı Paketinin önemli bir eksikliği CMK’nın 109. maddesinde yapılan değişiklik dışında tutukluların durumunun göz ardı edilmesidir. Özellikle söz konusu kanun teklifinin yaşanan salgın nedeniyle de hızlandırıldığı düşünüldüğünde, esasen masumiyet karinesinden yararlanan ve maddedeki şartları taşımayan tutuklular bakımından, tutukluluk tedbirinin keyfi olarak uygulanmasının engellenmesi ve diğer güvenlik tedbirlerinin uygulanmasının sağlanması önemli bir adım olacaktır. Her ne kadar yürürlükteki mevzuat ile bu problem çözülebilecek olsa da durumun önceliği göz önüne alındığında bu hususları hâkim ve savcıların takdirine bırakmanın geri dönüşü olmayan zararları da beraberinde getireceği şüpheden uzaktır.

Paketin en sorunlu düzenlemesi ise Teklifle İnfaz Kanununa eklenmek istenen Geçici 9. Madde hükmüdür. Açık ceza infaz kurumlarına ayrılan bütün hükümlüler bu maddenin kanunlaşması halinde (süreli olarak!) derhal serbest bırakılacaklardır. En geç 30 Eylül 2020 tarihine kadar serbest bırakılabilecek olan bu hükümlülerin tekrar infaz kurumuna nasıl alınacakları, teklif metninde düzenlenmemiştir. Ayrıca bu madde, içerisinde şu şekilde bir tehlikeyi de beraberinde getirmektedir. Geçici 9. maddenin 5. fıkrası kapsamında, Covid 19 salgını nedeniyle verilecek izin ile, infaz yasasının koşullu salıverilme maddeleri kapsamında getirilmiş olan sınırlamalar kalkmış olacaktır. Bunun açık sonucu olarak, açığa ayrılma yönetmeliğine göre açık ceza evine ayrılan ve açık cezaevine ayrılma şartlarını taşıyan ancak kapalı cezaevlerinde bulunan kişiler, hangi suçtan cezaevinde olursa olsun, izin hakkını elde etmiş olacaklardır. Dolayısıyla söz konusu geçici 9. maddenin yasalaşması halinde, örnek olarak kapsam dışında kalan uyuşturucu imal ve ticareti suçundan hükümlülerden koşullu salıverilme tarihine beş yıldan az süresi kalanların cinsel suçlardan hükümlülerde üç yıldan az süresi kalanların izin hakkı nedeniyle cezaevinden çıkmalarına yol açabilecek bir düzenleme oldukça sakıncalı ve tehlikelidir. Buradan özellikle ikaz ediyorum. Bu düzenleme Genel Kurul’da kabul edilirse, yeni cinayetlere ve kadına şiddete kapı aralanmış olacaktır.

Örneğin şu an cezaevinde bulunan cinsel saldırı veya cinsel istismar suçlarından 8 yıl ceza almış bir hükümlü, bu kapsamda suçun 28.06.2014 tarihinden sonra işlemesi şartıyla, dörtte üç oranı ile 6 yıl cezaevinde yattıktan sonra koşullu salıverilme hakkı elde edecektir. İşte bu koşullu salıverilme tarihine açığa ayrılma yönetmeliğinin 6. maddesinin 2-b bendi gereğince 3 yıldan az kalması ve açığa ayrılma şartlarını taşıması halinde, yani 3 yıl kapalı cezaevinde yattıktan sonra, açık cezaevine ayrılma hakkı elde edecektir. Ve cinsel istismardan hüküm giyen bir kişi geçici 9. madde kapsamında cezaevinden çıkmasının söz konusu olması kamu vicdanını açıkça zedeleyecektir. Hiçbir milletvekili arkadaşımın buna izin vermemesini dilerim.

 

YARGI PAKETİNİN OLUMLU YANLARI

Teklifin geçtiğimiz hafta partilere sunulan ilk halinde; koşullu salıverme indirimi altında düzenlenen cinsel suçlar ve uyuşturucu imal ve ticareti suçlarının teklifin güncel halinde istisnai suç olarak değerlendirilmesini toplumsal vicdanın zedelenmemesi açısından gayet olumlu buluyorum.

TCK’nın 86. maddesinin nitelikli yaralama suçuna eklenen f bendi kapsamında düzenlenen “canavarca hisle işlenmesi” ibaresi, kamuoyunda yüze kezzap atmak suretiyle yapılan yaralamalar şeklinde bilinen bu eylemler açısından daha fazla ceza verilmesi ve yaralama suçunda mağdur olan kişilerin adalet duygusunu tatmin hususunda oldukça olumludur.

Diğer olumlu bir yanı İnfaz hakimliklerinin yapı ve örgütlenmelerinin yeniden düzenlenerek, yetkilerinin artırılmasıdır. Bu sayede infaz aşamasında verilecek kararlarda ana yetkili makam infaz hakimliğidir. İyi hal denetimleri ve salıverme hallerinde infaz hakimliği karar verici makam olacaktır. Bu düzenleme infaz hukukunda yaşanan karmaşa ve sorunların giderilmesi açısından yapıcı bir adımdır.

Düzenlemenin olumlu yönlerinden birisi de; hapis cezasının infazının ertelenmesinde gebe ve doğum yapmış hükümlülerde erteleme süresi 6 aydan 1 yıl 6 aya çıkarılması; hükümlünün eş ve çocuklarının hastalık ve malullükleri de infazın ertelenme gerekçesi olarak kabul edilmesidir. Ayrıca maruz kaldığı ağır bir hastalık veya engellilik nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyen şüpheli ile gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş bulunan kadın şüphelilerin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebilmesi de gayet olumludur.

 

Özetle;

Ceza İnfaz Kanununda değişiklikler öngören kanun teklifinin olumlu bulduğumuz bazı maddelerinin olduğunu belirtmek isterim.

AİHM kararları dikkate alınarak, terör kavramının içi boşaltılmış, keyfi uygulamasına son verilmelidir. Alakasız bir biçimde terörle ilintili suçlar yakıştırılan gazeteciler, düşüncelerinden dolayı suçlananlar aydınlara karşı hukuksuz uygulamalara son verilmeli, şimdiye kadar yapılan yanlışların ağır faturalı bu yargı paketi ile en azından hafifletilmelidir.

Temel haklarını kullanan hiç kimse kriminalize edilmemelidir.

Mesnetsiz suçlamalarla keyfi olarak cezaevlerinde tutuklu bulunan düşünce suçlularının ve gazetecilerin Yargı Paketi kapsamından yararlandırılmaları gerekir.

 

Sonuç olarak;

Yargıya güvenin haklı olarak ciddi manada zedelendiği ve bu durumun yargı tarafından dahi kabul edildiği aşikardır. Maalesef yargı personelinin gerek nitelik gerek nicelik olarak kaliteli hizmet üretmeye yetecek işlev göremedikleri bir sistem mevcuttur. Yargı bağımsızlığının olmadığının açık olduğu bu sistemde, yargının kalitesiz hizmet üretiminin cezaevinde kalma sürelerinin kısaltılması yoluyla giderilmeye çalışılması abesle iştigaldir. Söz konusu Yargı Paketi ile özellikle son yıllardaki adaletsiz yargılamalardan dolayı, toplumun geniş kesimine yayılan adalet sistemine güvenin yeniden inşası gerekirken, diğer taraftan toplum vicdanını zedeleyecek belirli suçların yargı paketi dışında tutulması dengesinin sağlanması gerekir. Paketin bu amacına ulaşmasını temenni eder, herkese saygılar sunarım.

DEVA Partisi Resmi Açıklamasına Buradan Ulaşabilirsiniz

SORUNLARIMIZA DEVA HUKUK DEVLETİDİR

DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanlığı görevini üstlenmiş olmanın yüksek sorumluluğu ve bilinci içinde öncelikle beni bu göreve uygun gören Genel Başkanımız, Kurucular Kurulumuz ve Yönetim Kurulumuza teşekkür ederek başlamak istiyorum.

İçinden geçtiğimiz bu dönemde, devlet kurumlarına duyulan güvenin tükendiği; ayrımcılık, kayırmacılık, dışlayıcılık ve ötekileştirmenin sistematik hale geldiği; devlet politikalarında şeffaflık ve öngörülebilirliğin sözü edilemeyecek düzeye indiği bir kötü yönetim örneğini yaşamaktayız. Tüm bu gelişmelerin temelinde adaleti ve rasyonaliteyi esas almayan, hukuk devleti iddiasından uzak yönetim biçimi yatmaktadır.

Türkiye’nin en büyük sorunu hukuksuzluktur ve bunun sonuçları özellikle şu günlerde hayatın her alanında hissedilmektedir. Hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi; özgürlükçü, çoğulcu ve katılımcı demokrasinin hayata geçirilmesinin ve güçlü millet ve saygın Türkiye idealinin gerçekleşmesinin ön koşuludur. Sorunlarımıza DEVA hukuk devletidir. Mücadelemiz, hukuk devletinin yeniden tesisine odaklıdır.

Mevcut yönetim sisteminde demokrasilerin ana özelliklerinden biri olan erkler ayrılığı ilkesi can çekişmektedir. Yasama organı olan meclisin olağan yasa-yapma süreci adeta askıya alınmış; yasama erki işlevsiz hale getirilmiştir. Yargı erkinin temel taşı olan bağımsız ve tarafsız mahkemeler, her vatandaş için hak ve özgürlüklerinin teminatı sayılır. Ancak ülkemizde yargının siyasi atmosferin ve aktörlerin etkisinde kalarak kararlar vermesi, yargıya duyulan güveni zedeleyerek toplumsal huzura zarar vermektedir. Daha da kötüsü, siyasi güç el değiştirdikçe yargının intikam alma aracı olarak kullanılma geleneği sürdürülmektedir. Türkiye’de her bireyin eşit vatandaş olarak haklarından yararlanabilmesi, iktidarda olan ve olmayanın birbirine ve yarına güvenle bakabilmesi için bağımsız ve tarafsız yargının varlığı şarttır.

2019 yılında AİHM’de aleyhine en çok adil yargılanma hakkında ihlal kararı verilen ülke Türkiye’dir. 1959-2019 yılları arasında 3.225 ihlal kararıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni en fazla ihlal eden ülke konumundadır. Hukuksuzluk, sosyal medyada fikrini açıklamak isteyen gençlerden yatırım planlarını keyfi müdahale korkusuyla hayata geçiremeyen iş insanlarına kadar birçok kesimden bireyin hem kendini gerçekleştirmesi hem de kendi alanlarında ülkenin güçlenmesine engel teşkil etmektedir.

Şeffaflık ve hesap verilebilirlik ancak hukukun üstünlüğünün tesis edildiği bir düzende var olabilir. Kamu kurumlarının denetimden yoksun hale getirilmesi, vatandaşlarımıza hak ettikleri daha nitelikli hizmetlerin götürülmesine de mâni olmaktadır.

Biz DEVA Partisi olarak, bağımsız ve tarafsız yargı erkinin var olduğu ve hukukun üstünlüğünün tam olarak sağlandığı bir Türkiye hedefliyoruz. Biz, bireysel özgürlükler ve vatandaşlık haklarının herkes için eşit bir şekilde tam olarak güvence altına alındığı bir Türkiye istiyoruz. Biz, adalet sistemine duyulan güvenin ve toplumsal huzurun tam olarak yeniden inşa edildiği bir Türkiye hayal ediyoruz. Biz, liyakat ve şeffaflığı esas alarak kamu kurumlarının güçlendirildiği, yerli ve yabancı yatırımcı için daha güvenilir, ekonomisi güçlü ve müreffeh bir Türkiye hedefi için yola çıktık. Tüm sorunlarımıza rağmen DEVA Partisi ailesinin bir üyesi, Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı olarak güzel ülkemizin sahip olduğu potansiyeli doğru kullanarak hedeflerimizi gerçekleştirebileceğimize dair inancım tamdır.

Savunma Hakkının Yönetmelik ile Sınırlandırılması, Hukuk Devleti Anlayışı ile Bağdaşmaz

29 Mart 2020 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan[1] Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik’in 72. maddesinin 2-d ve 2-e bentlerindeki düzenlemeler, savunma hakkını açıkça ihlal etmekte olduğu gibi normlar hiyerarşisine de ters düşmektedir.  Gerek açık hukuka aykırılık hali gerekse de hukuk hiyerarşisine aykırılık nedenleriyle söz konusu yönetmelik hükümleri ilgili İnfaz Yasası’na, Anayasa‘ya ve AİHS’ne aykırı olduğundan iptal edilmesi gereken düzenlemeler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hükümlüler ile avukatları arasında cezaevlerinde yapılacak olan görüşmelerin çerçevesi, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun (CGTİHK) 59. maddesinde[2] ayrıntısı ile düzenlenmektedir. İnfaz Yasası‘nın 59. maddesi kapsamında, hükümlü ile avukat arasında “Görüşme sırasında; hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmaya ilişkin olarak kendilerinin tuttukları kayıtlar incelenemez; hükümlünün avukatı ile yaptığı görüşme dinlenemez ve kayda alınamaz.“ hükmü açıkça düzenlenmiştir. Yukarıda belirtilen söz konusu yönetmelikte ise tamamen bu hükme aykırı olacak şekilde düzenlemeler yer almakta, avukatın yanında getirdiği belgelerin savunmaya yönelik olup olmadığına ilişkin yazılı beyanı alınmak istenmekte, aynı zamanda bu belgelerin de fiziki olarak aranması kabul edilmekte, bir kısım belgelere de el konulabileceği yönetmelik ile açıkça yasaya aykırı olacak şekilde düzenlenmektedir.

Yönetmelik ile getirilen bu kısıtlamalar, en kutsal hak olan ‘Savunma Hakkı‘ başta olmak üzere, İnfaz Yasası’nın 59. maddesine, Anayasamızın 36. maddesinde belirtilen ‘Hak Arama Hürriyetine‘, AİHS‘nin 6. maddesinin 3 b, c bentlerinde ifadesini bulan ‘Dürüst Yargılanma Hakkına‘ açıkça aykırıdır. Temel haklar kategorisinde yer alan Savunma Hakkının, yönetmelik hükmü ile kısıtlanması kabul edilemez. Savunmanın en önemli temsilcisi olan avukatların savunmaya yönelik hakları da bu kapsamda kısıtlanamaz. Yönetmelik ile kendisinden daha üst norm olan yasa hükümleri değiştirilemez. Dolayısı ile savunmaya yönelik olarak yönetmelik hükmü ile getirilen bu düzenlemeler, hukuka aykırı olduğu gibi iptali de gereken maddeler şeklinde tezahür etmiştir.

Yukarıda izah edilen bu hususlar çerçevesinde, herkesin savunma hazırlamak için gerekli kolaylıklara sahip olması ve bir avukatın yardımından faydalanması hususları da birlikte değerlendirildiğinde, savunma hakkının ihlalini içeren düzenlemelerin bir an evvel düzeltilmesi gerekmektedir. Herkesin hukukun verdiği imkanlar ölçüsünde ve hiçbir kısıtlamaya maruz kalmadan yargı mercileri önünde hakkını araması ve savunması sağlanmalı ve bu hakların önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.

[1] https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2020/03/20200329-9.pdf.

[2]https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.5275.pdf.

Koronavirüsle Etkin Mücadele Sürecinde Alınması Gereken Tedbirlere İlişkin Öneriler

• Acilen herkes kendisine 14 gün sokağa çıkma yasağı koymalıdır ! Eğer bu mümkün olamıyorsa, daha ciddi tedbirler alınmalıdır ! Sadece market, eczane gibi temel ihtiyaçları karşılayan yerler açık kalmalıdır. Wuhan, bu tedbir ile başarılı oldu; Bergamo ise bu önlemi almakta geç kaldığı için bu noktaya geldi.

• Yanlış bilgilendirmelerden korunmak ve gerekli tedbirleri daha iyi geliştirebilmek adına COVID-19 vakalarının sayısı, demografik bilgileri ve hastalık durumları gibi bilgileri içeren veriler, hükümet tarafından düzenli ve şeffaf bir şekilde paylaşılmalıdır. “Şeffaf olunmadığı algısı”nın önüne ivedilikle geçilmelidir.

• Sağlık malzemeleri ve hizmetlerinin temini için bütçe ayrılmalıdır. Sağlık Bakanı’nın TBMM Genel Kurulu’nda gerçekleştirdiği sunumda bahsettiği “81 ilde, günde toplam 10-15 bin test yapılması” planının uygulaması takip edilmelidir. Test sonucu pozitif çıkanların temas halinde olduğu kişiler de gözetim altında tutulmalıdır.

• Test merkezleri, ülkenin dört bir yanında kolay erişilir yerlere kurulmalıdır. Güney Kore örneğinde görüldüğü gibi ülkenin farklı yerlerinde, aracımızdan çıkmadan test yaptırabileceğimiz istasyonlar kurulmalıdır. Böylece bu istasyonlar, hastanelerdeki kalabalığı ve iş yükünü azaltacaktır.

• Vaka sayılarındaki artış önümüzdeki günlerde muhtemelen devam edecektir. Sağlık personelini ve hastaları korumak adına; yeterli sayıda donanımlı oda, ventilatör gibi kritik öneme sahip tıbbi cihazların yeterliliği hemen sağlanmalıdır. Yerli ventilatör üretimi azami şekilde desteklenmelidir.

• Acilen yeni koronavirüs hastaneleri açılmalı veya var olan hastanelerin bir bölümü tamamen koronavirüs hastanesine çevrilmelidir. Böylece başka sağlık sorunları yaşayan vatandaşlarımızın sağlık hizmetlerini almaları COVID-19 bulaşma riski ve korkusu olmadan sağlanabilecektir.

• Ülkeye giriş yapanların 14 gün karantina kuralına uyduklarına dair daha sıkı takip yapılmalı ve sağlık durumlarıyla ilgili veri sistemi geliştirilmelidir. Güney Kore’deki gibi karantinadakileri takip eden ve hastalık verilerini toplayan bir akıllı telefon uygulaması geliştirilmelidir.

• Sağlık hizmetleri ve sosyal hizmetler birlikte düşünülmeli. Düşük gelirliler, işşizler, zorunlu ücretsiz izinliler ve işine son verilenlerin temel ihtiyaçları sağlanmalıdır. Cumhurbaşkanı tarafından alınacak tedbirlere dair açıklanan maddeler, bu ihtiyaçlar için çok yetersizdir. Yoksulluk sınırı altındakiler için aile sigortası uygulanmalıdır.

• Temel gıda, temizlik malzemeleri ve tıbbi maske gibi ürünlerde öncelikli vergi indirimi yapılmalıdır. Elektrik, su ve doğalgaz/ısınma faturalarını ödeyemeyenler için herhangi bir kesinti uygulanmaması gibi günlük yaşamı sürdürmeye yönelik adımlar atılmalıdır.

• Cezaevlerindeki mahkumların ve geri gönderme merkezlerindeki göçmen ve mültecilerin, bulaşıcı ve ölümcül bir hastalığa karşı korunması için tedbirler alınmalıdır. Ayrıca yaşam hakkının öncelenmesi için yaşlı, hasta ve diğer yardıma muhtaç tutuklular için de tedbirler alınmalıdır.

• İhracatımızın yarısı Avrupa’yadır. Yurtdışından hammadde getirilmesi ve üretilen malların Avrupa’da satılması, üreticiler için belirsizlikler içermektedir. Bu süreçte üreticiler paydaş haline getirilmeli, toplu işten çıkarmalar ve iflaslar gerçekleşmeden çözüm üretilmelidir.

• Koronavirüse karşı yapılan uyarıların bireylerce hayata geçirilmesi, kan ve gıda bağışı, hasta, yaşlı ve ihtiyaç sahiplerine günlük yardım etme konusunda toplumsal dayanışma projeleri ve genel toplumsal duyarlılığın artırılması desteklenmelidir. Bu konuda güzel örnekler paylaşılmalıdır.

• İleride ülke içinde vaka sayılarının kontrol altına alınması başarısı gösterilse dahi, şimdiden ikinci dalga vakalara karşı plan hazır bulundurulmalıdır.

Yeneroğlu: “Dernekler Yasası’nda yapılmak istenen değişiklik, sivil topluma açık bir darbedir.”

İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Dernekler Yasası’nda değişiklik yapılmasına ilişkin Torba Yasa Teklifi hakkında, “Katılımcı ve çoğulcu demokrasinin bir gereği olarak, derneklere ve üyelerine meşru bir amaç olmaksızın müdahale etmemeli, derneğe üye olunmasına saygı göstermeli ve üye olmayı kolaylaştırmalıyız. Söz konusu yasa değişikliği ise açıkça dernek üyelerinin fişlenmesinin önünü açacak bir sindirme girişimidir. Maddeler, teklif metninden çıkartılmalıdır.” ifadelerini kullandı. Yeneroğlu açıklamasında şunları kaydetti:

Bu hafta TBMM Genel Kurul’da görüşülecek olan “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi”nin 21 ila 24’üncü maddeleri; Dernekler Kanunu’nun 23’üncü ve ilgili maddelerinde değişiklik yapılmasını öngörmektedir. Söz konusu teklif ile tüm derneklere; üyeliğe kabul edilen, üyelikten çıkarılan veya üyeliği sona eren kişilerin, ad-soyadı, doğum tarihi ve kimlik numarasını 30 gün içinde Mülki İdare Amirliği’ne bildirme yükümlülüğü getirilmektedir. Bu düzenleme Genel Kurulda kabul edilip yasalaşırsa, vatandaşlarımız fişlenme korkusuyla derneklere üye olmaktan imtina edecek, bu durum da sivil toplumun faaliyetlerini ve çok sesliliğini engelleyecektir.

Dernek kurma ve derneğe üye olma hakkı, demokratik ve sivil toplumun temelini oluşturan ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında koruma altında olan anayasal bir haktır. Bu hak gereğince; vatandaşlarımızın derneğe üye olmalarına müdahale etmemeli, derneğe üye olmalarına saygı göstermeli, üye olma özgürlüklerini korumalı ve kolaylaştırmalıyız. Diğer taraftan AGİT ve Venedik Komisyonunca hazırlanan, Örgütlenme Özgürlüğü Rehber İlkeleri’nde; dernek üyelerin kimliklerinin açıklanabilmesi için meşru bir amacın varlığı aranmakta, bu durumda dahi kişisel verilerin korunmasına ilişkin temel ilkelerin ihlal edilmemesi gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında açıkça dernek üye bilgilerinin üçüncü kişi ya da kamusal makamlara bildirilebilmesini; ifade ve örgütlenme özgürlükleri ile özel hayatın korunması hakkı kapsamında değerlendirmekte ve dernek üyelerine ilişkin kişisel verilerin paylaşımını ancak; yasal düzenlemelerde müdahale için meşru bir amacın bulunması, bu meşru amacın belirli-açık olması ve sınırlamanın demokratik bir toplumda gerekli-ölçülü olması durumlarında mümkün görmektedir.

Bununla birlikte torba yasa doğrudan anayasa tarafından özel hayatın gizliliğinin korunması hakkı gereğince koruma altına alınan ve toplanması yasaklanan kişisel verilerin, idareye bildirilmesini zorunlu kılmaktadır. Söz konusu teklifin gerekçesinde; derneklerin güncel üye sayılarının bilinmesini gerektirecek demokratik toplumun gerekli kıldığı zorunlu bir toplumsal ihtiyaç ortaya konulamamaktadır. “Mevcut durumda kişilerin rızası ve bilgisi dışında derneklere üye olarak kaydedildikleri veya dernek üyeliğinden istifa ettikleri halde üyelikten çıkarılarak kayıtlara işlenmediği gibi durumlarla karşılaşılması” gerekçesi bu hakkın sınırlandırılması için belirli, açık ve meşru bir amaç olamaz. Torba yasada bu verilerin hangi meşru amaçlarla toplandığı belirtilmediği gibi Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında nasıl korunacağına dair de bir düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla söz konusu değişiklik teklifi, sınırlamaya yönelik meşru bir amacı bulunmaması, zorunlu toplumsal bir ihtiyacı karşılamaması ve kişisel verileri koruyacak özel koruyucu düzenlemeler içermemesi nedeniyle demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırıdır.

Sonuç olarak, örgütlenme özgürlüğü; toplumda var olan farklı görüşlerin kendi düşünce ve menfaatleri doğrultusunda yer bulması ve savunulması amacıyla demokratik ve sivil toplumun önemli bir parçasıdır. Ancak tüm derneklerin; üyeliğe kabul edilen, üyelikten çıkarılan veya üyeliği sona eren kişilerin kişisel bilgilerinin idare ile paylaşılması Anayasaya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırıdır. Bu düzenlemenin kabul edilmesi halinde, özellikle muhalefetin ve azınlıkların örgütlenme ve ifade özgürlükleri önemli ölçüde zedelenecektir. Farklılıkların bir arada yaşayabildiği ve örgütlenebildiği demokratik, özgürlükçü ve müreffeh bir Türkiye ideali için demokrasimizin daha fazla tahrip edilmemesi ve söz konusu maddelerin Genel Kurul görüşmeleri sırasında teklif metninden çıkartılması gerekir.

Yeneroğlu: “28 Şubat’ın üzerinden 23 yıl geçti, tek tipe dayalı ‘makbul vatandaş’ dayatması hâlâ terk edilmedi.”

İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, 28 Şubat 1997 kararlarının yıldönümüne ilişkin, “28 Şubat zihniyeti, tek tipçi toplum anlayışını ve bu anlayışın ürünü olan bir makbul vatandaş modelini dayatmış; bu modele uygun olmadığını düşündüğü kesimlerin temel haklarını ayaklar altına almıştır. Üzerinden geçen 23 yılda iktidar el değiştirmiş olsa dahi demokratik anlayış güçlendirilememiş, eşitlik, çoğulculuk ve katılımcılıktan yoksun ‘makbul vatandaş’ dayatması hala terk edilmemiştir.” ifadelerini kullandı. Yeneroğlu açıklamasında şunları kaydetti:

Modern Türkiye tarihinde demokrasi açısından bir kara leke olan 28 Şubat süreci, Türkiye toplumunda onarılması güç yaralar açtı. Senelere yayılan, yüzbinlerce insanı etkileyen ve vatandaşlarımızın devlete olan güvenini temelden zedeleyen 28 Şubat sürecinde, Türkiye toplumundaki mütedeyyinlerin değerleri kriminalize edildi, on binlerce kamu görevlisi hakkında soruşturma ve disiplin cezası işlemleri yürütüldü, binlerce asker ve kamu görevlisi hukuksuz bir şekilde görevinden uzaklaştırıldı, irtica fişlemeleri yapıldı, vakıflar kapatıldı ve binlerce yayın toplatıldı.

28 Şubat’ta en temel vatandaşlık hakları gasp edilip devletin ‘makbul vatandaş’ kalıbına uymadığı için şeytanlaştırılanlar, bütün baskılara rağmen demokratik bir şekilde yönetime geldiler. Bu yeni yönetim, yaşananlardan ders çıkararak, tüm toplumsal kesimlerin hak ve özgürlüklerinin temin edildiği yeni bir sayfa açmak konusunda Türkiye’nin umudu oldu. Fakat ilk başta gerçekleştirilen özgürlükçü reformların aksine son yıllarda pek çok açıdan 28 Şubat sürecinin bu sefer farklı toplumsal kesimler için yeniden üretildiği bir atmosfer doğdu. Bu sürecin en trajik yanlarından biri, 28 Şubat’ta başörtülü kadınlar üniversitelerden kovulduğunda onlarla birlikte kapı önlerinde nöbet tutan, dindar olmamasına rağmen sadece eşit vatandaşlık haklarını savunarak 28 Şubat mağdurlarıyla dayanışma gösteren insanların, bugün, geçmişin mağdurları tarafından hukuksuz muamelelere maruz kalmasıdır.

28 Şubat döneminde güç sahibi olanlar; bürokrasi, yargı organları, medya ve bazı muhalefet partilerinin de desteğini alarak kendi tek tipçi zihniyetlerini laik devlet düzenini koruma gerekçesiyle meşrulaştırma ve kabullendirme gayreti içerisine girmişti. Bugün başka aktörler kendi bakış açısını paylaşanla paylaşmayan arasına kalın bir çizgi çekerek toplumsal kutuplaştırmayı derinleştiriyor, otoriter uygulamalarla kendisi gibi düşünmeyenleri sindirmeye çalışıyor. Yönetimin ‘makbul vatandaş’ tasavvuru dışında olanlar düşman ve hain olmakla suçlanıyor. Türkiye’ye derin bir biçimde bağlı, artı değer üretmek konusunda hevesli sayısız genç, bu dar ‘makbul vatandaşlık’ kalıbı dışında kaldığı için ötekileştirilmiş hissederek kendisine yurt dışında gelecek arıyor. 28 Şubat mütedeyyin kesimi kamusal alandan men ederken, bugün de kendisini siyasi iktidarla aynı çizgide görmeyen, aynı değerleri paylaşmayan, aynı yerde durmayan sayısız insan, bu ülkenin kaynaklarına erişim konusunda örtülü bir dışlanmayla karşı karşıya.

Oysa şunu bilmemiz gerekir: 28 Şubat sürecinin muktedirleri tarafından dayatılan makbul vatandaş modeli geçmişte toplum nazarında nasıl kabul görmediyse, bugün de kitlelere dayatılan tek doğru, tek tip ve tek renk olma anlayışı sürdürülebilir bir durum olmayacaktır. Gücün giderek artan bir biçimde tek merkezde toplandığı yönetim düzeniyle özgürlükçü demokrasi, toplumsal huzur ve tüm kesimlere yansıyacak bir ekonomik refahın yakalanması da mümkün değildir.

Bu koşullarda, en başta 28 Şubat’ın hedef aldığı insanlar olarak üzerimize düşen görev, yaşanılan yıkıcı sürecin tekrar etmesini engellemektir. Aktörlerin değişmesine rağmen devlette hâkim zihin yapısının değişmemiş olması demokrasi, çoğulculuk ve herkes için insan hakları adına kat etmemiz gereken önemli bir yol olduğunu göstermektedir. 28 Şubat ruhu, ancak baskıcı yönetim ve tek tipçi toplum zihniyetini yaşam tarzı ve siyasi görüşü birbirinden farklı olan her kesimin vatandaşlık haklarından eşit olarak yararlandığı ve farklılıklarıyla var olabildiği bir Türkiye ile değiştirdiğimiz zaman sona erecektir.

Türkiye’de neredeyse her sosyal, dinî ve etnik azınlık farklı dönemlerde mağduriyetler yaşadı; tabiri caizse, devletin sopasından geçti. Bugünden geçmişe bakıp o dönemlerin yıkıcı etkilerini açıkça gören bizler, 28 Şubat süreci başta olmak üzere yakın siyasi tarihimizden gerekli dersleri çıkarabilirsek ‘herkes’ için yaşanılır bir ülke inşa etmek fırsatına da sahip olabiliriz. Eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi anlayışının inşası, bu ilham verici malzemenin insan onurunu ve farklılıklarımızı merkeze alarak yeniden yorumlanmasıyla mümkündür. Makul olanın, hakça olanın, adaletli olanın makbul olduğu; döneme, kişiye, çıkara göre değişmediği bir demokrasi ideali Türkiye’deki bütün yurttaşlarımızın hakkıdır. Bu ideali canlı tutmak hepimizin en büyük sorumluluğudur.

Yeneroğlu: “Yurtdışı vatandaşlar gündemi üç adım geri, bir adım ileri yürümez! Verilen sözler yerine getirilmeli!”

İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, yurt dışında yerleşik vatandaşlarla ilgili kanun teklifine ilişkin, “Vatandaşlarımızın yararına olacak her düzenlemeyi olumlu karşılamakla birlikte; yıllardır mücadelesini verdiğimiz asıl mevzu, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızı ilgilendiren kararların kuşatıcı bir biçimde doğru tespitlerle ve ortak akılla ele alınması, ertelenmemesi ve verilen sözlerin yerine getirilmesi gerektiğine dairdir. Yurtdışı vatandaşlar gündemi üç adım geri, bir adım ileri yürümez!” ifadelerini kullandı. Yeneroğlu açıklamasında şunları kaydetti:

“17 Şubat 2020 tarihinde, AK Parti Grubu tarafından hazırlanan “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” TBMM’ye sunulmuş; 24 Şubat itibariyle Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşmelerine başlanmıştır. Söz konusu yasa teklifi içerisinde, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızı da ilgilendiren bazı düzenlemelere yer verilmiştir: Yurtdışında bulunan vatandaşlara ve Mavi Kart sahiplerine dövizle Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) imkânı, yurtdışında gerçekleşen evlilik ve boşanma işlemlerinin tek tarafın beyanı ile de Türkiye’de tanınması imkânı ve yurtdışında doğup ikamet eden ve süresiz ikamet iznine sahip olan vatandaşlarımızın da çalışma şartı aranmadan dövizle askerlik uygulamasından yararlanabilmeleri imkânı.

Bilindiği üzere Türkiye’de, BES adı verilen ve bir nevi tasarruf hesabı olan uygulama ile vatandaşlarımız Türk lirası cinsinden yatırım yapmakta ve devlet de yatırılan tutar üzerinden yüzde 25 katkı payı ödemektedir. Yasa teklifinin 16’ncı ve 17’nci maddelerinde yer alan düzenleme ile “Türkiye’de ikameti bulunmayan T.C. vatandaşı kişilere, doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybedenlere ve üçüncü dereceye kadar olan altsoylarına” döviz cinsinden yapılan ödemelere devlet yine döviz olarak katkı payı verecektir. Ancak yasa teklifinde muallak kalan kısım, bu birikimin vatandaşlara hangi para birimi cinsinden ödeneceği ve dövizli yatırımda katkı payının yüzde kaç olacağıdır. Burada en doğrusu, dövizle yatırım yapan vatandaşlara döviz üzerinden hesap ve ödeme yapılması, vergiden muaf tutulmasıdır. Düzenlemeye netlik kazandırılmalıdır, aksi takdirde bu olumlu düzenleme çok olumsuz neticeler doğuracaktır. Ayrıca bu kanun teklifi, AK Parti’nin seçim beyannamesinde emeklilikle ilgili söz verdiği düzenlemeyi içermemektedir. BES sistemi emekliliğin alternatifi değildir. Seçim beyannamesinde söz verildiği gibi yurt dışındaki vatandaşlarımız sosyal sigortadan muaf çalışma imkanına sahip olmalıdır.

Bunun dışında yasa teklifinin 26’ncı maddesi; yurtdışında gerçekleşen evlilik ve boşanma işlemlerinin tek tarafın tescil ettirmesi ile Türkiye’de tanınabilmesine ilişkin olup, çok uzun zamandır üzerinde çalıştığımız, yakın zamana kadar direnilen bir düzenleme olmuştur. Mevcut kanuna göre, yurtdışında boşanmış veyahut evlenmiş kişilerin, Türk makamlarına bu durumu tescil ettirebilmeleri için her iki tarafın ayrı ayrı da olsa ilgili konsolosluklara gitmesi gerekmekteydi. Yapılacak değişiklikle, “taraflardan birisi ölmüşse ya da yabancıysa” Türk vatandaşı olan taraf, bireysel olarak nüfus kütüğüne bunu tescil ettirebilecektir. Bu kanunla önceki düzenlemenin kapsamı genişletilmiş olacaktır. Bu açıdan faydalı bir düzenlemedir.

Torba kanununda diğer bir düzenleme de yurt dışında yerleşik gençlerimizle ilgili dövizle askerlik hususundadır. Mevcut dövizle askerlik uygulamasına göre, yurtdışında ikamet eden ve çok vatandaşlık hakkına sahip olanlar, en az 3 yıl süre ile fiilen yabancı ülkelerde bulunmaları halinde çalışma şartı aranmadan dövizle askerlik hizmetinden yararlanmaktadır. Yabancı ülkelerde doğup ikamet edenlerden, çok vatandaşlık hakkına sahip olmayan vatandaşlarımızın ise dövizle askerlik hizmetinden yararlanabilmesi için en az 3 yıl süre ile fiilen çalışmaları gerekmektedir. Yasa teklifinin 36’ncı maddesinde yapılacak düzenlemede, “çok vatandaşlık hakkına sahip olmayanlardan, yurtdışında doğup ikamet eden ve süresiz ikamet iznine sahip olan” vatandaşlarımızın da çalışma şartı aranmadan dövizle askerlik uygulamasından yararlanabilmelerine imkân sağlanacaktır. Atılacak adımı faydalı bulmakla birlikte, buradaki asıl sorun, dövizle askerlik bedelinin 2019 yılında istişare yapılmadan ve objektif verileri göz ardı ederek, 2000 Avro’dan 5.261 Avro’ya çıkarılmış olmasıdır. Dövizle askerlik bedelinin, önerim üzere 2016 yılında yapıldığı şekliyle 1000 Avro’ya tekrar düşürülmesi zorunluluktur. Aksi halde vatandaşlıktan çıkışların önüne geçilemediği görülmektedir. Maalesef bu konudaki gerçekler üzerinde ısrarlarımız, Sayın Milli Savunma Bakanı ve Sayın Cumhurbaşkanı tarafından dikkate alınmamıştır.

2016-2018 yılları arasında, 16 Avrupa ülkesinde 19-38 yaş aralığında 30 bine yakın erkek Türk vatandaşlığından çıkmıştır. 2019 yılının ilk altı ayı içerisinde yurtdışından toplamda 18 bin 653 dövizle askerlik başvurusuna karşılık 31 Milyon 495 Bin 113 Avro gelir elde edilmiş; Temmuz ayında ise dövizle askerlik bedelinin arttırılmasıyla yılın son altı ayında toplam 1495 başvuru yapılmış ve meblağ yüksek olmasına rağmen toplamda 7 Milyon 643 Bin 935 Avro gelir elde edilmiştir. Başvuru sayısında ve devletin kasasına giren döviz miktarında ciddi düşüş yaşanmıştır. Diğer tarafta vatandaşlıktan çıkışlarda erkeklerin sayısı kadınların çok üzerinde gerçekleşmiştir. Sadece bu veriler bile vatandaşlıktan çıkışların ve ekonomik kazancın durumunu gözler önüne sermeye yetmektedir. Milli Savunma Bakanlığı’nın bütçeye aldırdığı hesap, baştan belli olduğu gibi tutmamıştır. Bu sebeple dövizle askerlik bedelinin tekrar 1000 Avro’ya düşürülmesi insanlarımız için bir lütuf değil; aklıselimin gereğidir. Geldiğimiz nokta itibariyle bu gibi kararlar, diaspora politikamıza ciddi zarar vermektedir.

Uzun zamandır önemine işaret ettiğimiz ve meclise yıllar önce sunmuş olduğumuz kanun teklifi doğrultusunda Göç Komisyonu veya Yurtdışı Türkler Komisyonu daimi üst ihtisas komisyonu olarak kurulmuş olsaydı; sadece Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülen yasa teklifi, bu konularda uzman siyasilerin, kurum ve sivil toplum kuruluşlarının görüşlerine yer verilerek eksiklikler giderilebilecek ve ortak akılla bu gibi hataların önüne geçilebilecekti.

Yasa teklifi ile atılacak adımlar; üzerinde yoğun emek sarf ettiğimiz, sayısız görüşmelerde yer yer siyasiler ile karşı karşıya geldiğimiz konulardı. Nihayetinde vatandaşlarımızın yararına olacak her düzenlemeyi olumlu karşılamakla birlikte; yıllardır mücadelesini verdiğimiz asıl mevzu, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızı ilgilendiren kararların kuşatıcı bir biçimde doğru tespitlerle ve ortak akılla ele alınması, ertelenmemesi ve verilen sözlerin yerine getirilmesi gerektiğine dairdir. Yurtdışı vatandaşlar gündemi üç adım geri, bir adım ileri yürümez! Verilen sözler yerine getirilmeli!”

Yeneroğlu: “Yurtdışından emekli olan vatandaşlarımıza, sosyal sigorta kapsamına girmeyen işlerde çalışma hakkı hemen verilmelidir.”

İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Yurtdışı hizmet borçlanması yoluyla emekli olan vatandaşların sosyal sigorta kapsamına girmeyen işlerde çalışabilmelerinin hemen sağlanması gerektiğini vurgulayarak, “Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından yayımlanan 2010 tarihli Genelge’nin tekrar gündeme alınmasıyla sorun yarın çözülür, yasal düzenlemeye gerek yoktur. Yıllardır verilen söz, ivedilikle yerine getirilmelidir.” dedi. Yeneroğlu açıklamalarında şunları kaydetti:

3201 Sayılı Kanun çerçevesinde “Yurtdışı hizmet borçlanması yoluyla emeklilik” hakkından yararlananların, yurtdışında çalışmaları halinde Türkiye’den aldıkları emekli maaşları kesilmektedir. Yaşanan mağduriyetleri yakinen bilen birisi olarak, milletvekili seçildiğim ilk günden beri konunun takipçisi olup, 2015 seçimleri itibariyle bu konunun yurtdışı seçim beyannamesinde yer almasını sağlamış; Sayın Cumhurbaşkanımızdan da yine 2015 yılında bu konunun çözümü için söz almıştık.

Vatandaşlarımızdan yıllardır yoğun bir şekilde, yurtdışı hizmet borçlanması yoluyla emekli olanların Türkiye’den aldıkları emekli maaşları kesilmeksizin Almanya örneğinde olduğu gibi sosyal sigorta kapsamına girmeden, 450 Avro’ya kadar olan işlerde çalışabilmeleri için talepler almaktayız. Beş yıldır gündemimizde olan bu hususu, son yıllarda Sosyal Güvenlik Kurumu’yla ve ilgili Bakanlarla defaaatle görüşmüş; verilen sözün geciktirilmeden yerine getirilmesini talep etmişizdir.

Sosyal Güvenlik Kurumu’nun 2018 Ekim ayı verilerine göre, “Yurtdışı hizmet borçlanması yoluyla emeklilik” hakkından yararlanan toplamda 652 bin 914 vatandaşımız bulunmaktadır. Bu kişilerin 559 bin 620’sinin ise yurt içinde ikamet ettiği gözükmektedir. Türkiye’de çalışmalarında herhangi bir beis olmayan vatandaşlarımızın, yurtdışında çalışmaları konusunda engeller bulunmaktadır.

SGK, 2010 yılında yayımlamış olduğu (03.09.2010 tarih ve 2010/103 sayılı) Genelgede “Aylık başlangıç tarihi itibariyle ya da aylık almakta iken sosyal sigortadan muaf cüzi çalışması bulunduğu tespit edilenler hakkında aylıkların iptali ya da kesilmesi yönünde bir işlem yapılmayacaktır.” ibaresiyle kısmi çalışmayı sigortalı çalışmadan saymamış ve yurtdışındaki vatandaşlarımıza emekli maaşları kesilmeden sosyal sigorta kapsamına girmeyen işlerde çalışma imkânı tanımıştır. Ancak 2012 yılında yayımladığı (28.06.2012 tarih ve 2012/24 sayılı) Genelge ile yurtdışından borçlanarak emekli olanlar için “Sosyal güvenlik sözleşmeleri uygulanmak suretiyle yada borçlandıkları yurtdışında geçen sigortalılık süreleri dikkate alınarak aylık bağlanmış olanlardan, yeniden yurtdışında kısa süreli çalışmaya başladıklarının çalıştıkları sırada ya da daha sonra tespit edilmesi halinde bunların aylıkları, kısa süreli çalışmaya başladıkları tarihte kesilecektir.” ifadesiyle daha önce tanımış olduğu bu imkanı ortadan kaldırmıştır.

Açıklamanın başlangıcında ifade ettiğimiz üzere, 2015 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızdan aldığımız sözle başlayıp; o dönemki adıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’yla ve SGK ile yıllardır bu hususta görüşmeler yapmaktayız. Çözüm çok basit. SGK tarafından yayımlanan 2010 tarihli Genelge’nin tekrar gündeme alınmasıyla sorun yarın çözülür, yasal düzenlemeye gerek yoktur. Yıllardır verilen söz ve geri alınan hak artık daha fazla ertelenmeyip, genelge ile hemen yerine getirilmelidir.

İLGİLİ AÇIKLAMALARIMIZ:

https://www.mustafayeneroglu.com/sorunlari-bilen-ve-cozecek-olan-tek-adres-ak-partidir/

https://www.mustafayeneroglu.com/yurt-disinda-siyasal-katilim/

https://www.mustafayeneroglu.com/ak-parti-olarak-milletimize-hizmette-sinirlari-kaldirdik/

https://www.mustafayeneroglu.com/beyannamemiz-yurt-disi-vatandaslar-politikasinin-belirleyicisi-ve-oncusu-ak-parti/

Yeneroğlu: “700 bin kişinin usulsüzce emekli edildiği iddiası doğru değildir!”

İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, yurtdışı borçlanması yoluyla emeklilik hususunda medyada yer alan haberlere ilişkin, “Bu tür vakaların önüne geçmek için ilk olarak ilgili ataşeliklerdeki boş kadroların doldurulması, SGK ve ataşeliklerimizce vatandaşlarımızın en iyi şekilde bilgilendirilmesi, sistemde suistimale açık yasal ve idari boşlukların SGK tarafından giderilmesi gerekmektedir.” ifadelerini kullandı. Yeneroğlu açıklamasında şunları kaydetti:

Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızı doğrudan ilgilendiren “yurtdışı borçlanması yoluyla emeklilik” hususunda son zamanlarda bazı medya kuruluşlarında çeşitli haberler yayınlanmaktadır. Bu haberlerde, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımıza “3 bin 600 günden daha az prim ödeyip daha yüksek maaş alarak sizleri emekli edeceğiz” diyerek kurulan sahte emeklilik şirketlerinin ve sözde Sosyal Güvenlik danışmanlarının, yaklaşık 700 bin kişinin usulsüz şekilde emekli olmalarını sağladıkları bilgisi yer almaktadır. Aynı haberlerde yurtdışındaki insanlarımızdan emekli aylığı bağlanması için ‘danışmanlık ücreti’ adı altında 3000 Avro’ya kadar para alındığına da yer verilmektedir.

Yurtdışındaki vatandaşlarımızın devletimizi sözde dolandırdıkları, maddi kazanç için usulsüzlük yaptıkları, hatta bunun vatan hainliği ile eş değer olduğuna kadar giden çeşitli suçlamalar ortaya çıkmış; bu iddialar ne yazık ki birçok kişi tarafından itibar da görmüştür. Bu vakanın “gurbetçi” kavramı üzerinden yapılan ötekileştirmenin bir tezahürü olması, hepimiz için üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Oysa haberlere konu olan 700 bin kişinin paravan şirketler üzerinden yurtdışı borçlanması yoluyla emekli olması, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sayısı, yaşı ve vatandaşlık durumları göz önüne alındığında dahi mümkün görünmemektedir.

Sözde danışmanlarca ülkemizde kurulan paravan şirketlerde, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın çalışıyormuş gibi gösterilmeleri büyük bir usulsüzlüktür. Ancak daha detaylı bir incelemede görülmektedir ki, yurtdışındaki vatandaşlarımız bu konunun aslında mağduru durumundadırlar. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) kendileri için belirledikleri prim borçlarını ödeyerek emekli olan insanımız, yurtdışında borçlanma yoluyla emeklilik sistemi hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları için sözde danışmanların tuzağına düşmüş ve mağdur olmuşlardır.

Bu tür vakaların önüne geçmek için ilk olarak ilgili ataşeliklerdeki boş kadroların doldurulması, SGK ve ataşeliklerimizce vatandaşlarımızın en iyi şekilde bilgilendirilmesi, sistemde suistimale açık yasal ve idari boşlukların SGK tarafından giderilmesi gerekmektedir. Ayrıca vatandaşlarımızı dolandıran ve SGK’yı zarara uğratan kişilere karşı ise bizzat kurum tarafından suç duyurusunda bulunulması ve hukuki süreçlerin takibinin yapılması gerekmektedir. Yıllardır bu konuda SGK yönetimini ikaz etmemize rağmen gerekli adımların atılmaması, Ankara’da birçok şirketin bu usullerle hem SGK’yı zarara uğratıp hem de vatandaşlarımızı dolandırabilmesinin temel sebebidir.

Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın 1960’lı yıllardan itibaren anavatanları Türkiye için yaptığı katkılar, bu alanda çalışan herkesin malumudur. Yıllarca ülkemizin döviz ihtiyacını karşılayan, Türkiye’nin kalkınma ve gelişmesinde önemli bir rol üstlenen diasporamızın anavatanda yaşayan kardeşleri ve akrabaları ile bu konu üzerinden karşı karşıya getirilmesine neden olacak yanlış ve ön yargılı söylemler tasvip edilemez.