Baro Başkanlarının Yürüyüşlerine Yönelik Uygulanan Hukuksuz Engellemelere İlişkin Basın Açıklaması

Saygıdeğer basın mensupları;

DEVA Partisi olarak öncelikle Bursa’da yaşanan sel felaketinde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına ve tüm milletimize başsağlığı diliyoruz. Selden etkilenen tüm bölge halkına geçmiş olsun dileklerimi sunuyoruz. Henüz ulaşılamayan vatandaşlarımızdan sağlıklı, hayırlı haberler almayı ümit ediyoruz.

Değerli Arkadaşlar,

Bildiğiniz üzere, illerde çoklu baro kurulması ve baroların hukuk devletini ve insan haklarını savunmalarını engelleme hususlarında yapılması öngörülen Avukatlık Kanunu’nda değişikliklere karşı olduklarını duyurmak amacıyla, 60’a yakın Baro Başkanı eş zamanlı olarak Ankara’ya “Savunma Yürüyüşü” başlatmışlardır.

Anayasa’ya açıkça aykırı bir öneri ile ve ‘PKK baroları’ gibi tanımlarla adeta terör örgütü uzantıları gibi gösterilmeye çalışılan ve bu sebeplerle çok haklı bir direniş içinde meslek örgütlerinin başkanları, aslında kendi haklarını değil, demokrasi ve hukuk devletini savunmak için çıktıkları yürüyüşte maalesef, iktidar tarafından hukuksuz bir biçimde engellenmiştir. Baro Başkanları darp edilmiş, polis şiddetine maruz kalmışlardır. Kendilerine ulaştırılmak istenen temel ihtiyaçlarına dahi el konulmuştur.

Değerli Arkadaşlar,

Türkiye’nin farklı illerinden Ankara’ya, Anıtkabir’e yürümek isteyen savunma hakkının temsilcileri ve hukuk devletinin bekçileri olan avukatların temsilcileri, baro başkanlarının gösteri ve yürüyüşünün kime, ne zararı olabilir? Şehre girmek istemeleri karşısında polis engeliyle karşılaşmaları, uygulanan baskı ve cebir tüm avukatlar özelinde, asli unsuru oldukları yargıya ve ona olan inanca bir ihanet değil midir?

Ordu Barosu başkanının gözaltına alınmak istenmesinin, Gaziantep Baro Başkanının darp edilmesinin hangi demokratik devlette eşi benzeri olabilir. Tüm bu olanlar utanç tablosu olarak uzun yıllar hafızalara kazınmıştır.

Saygıdeğer Basın Mensupları,

Keyfi engeller ve polis şiddeti hukukun üstünlüğünü savunmak isteyen barolarımız nezdinde vatandaşlarımıza da bir gözdağı verilmesidir. Ne yazık ki, Türkiye’de baskı dönemi uygulamalarına birebir benzer uygulamalar ile korkunun hakim kılınması arzulanmakta, farklılıklar susturulmak, ötekileştirilerek sindirilmek istenmektedir.

Hükümeti, muktedirleri defaatle uyarıyorum, farklılıklarıyla barışmayan, onlara söz hakkı tanımadığı gibi seslerini kısmak isteyen yönetimler kaybetmeye mahkumdur. Yakın tarihteki örneği 28 Şubat’tır. Ülkeyi huzura ve refaha erdirecek tek çözüm, çoğulcu ve demokratik bir toplum meydana getirme gayretidir. Toplumun her kesiminden ‘Adalet’ haykırışları yükseliyorsa, avukatlar da adalet diye sokaklara dökülmüşse, kaybettiğinizi kabullenmeniz gerekir, baskı ve korkuyla bir ülkenin yönetilemeyeceğini artık idrak etmeniz gerekir.

Unutulmamalıdır ki söz konusu baro düzenlemesine baroların tamamı karşıdır. Hükümet “ben yaptım oldu” anlayışından da bu zihniyeti inatla sürdürmekten de vazgeçmelidir. Herkesin kabul edebileceği bir düzenlemenin yapılması ya da bu ısrardan vazgeçilmesi barolar gibi bizim de hükümetten beklentimizdir.

Kıymetli Basın Mensupları,

Maalesef gelinen noktada Türkiye; otoriter ve keyfi yönetimini salgın hastalıkla birlikte ciddi şekilde hızlandırmıştır. Ülkemizde herkes konuşmaktan, düşüncesini açıklamaktan çekinmekte, vatandaşlarımız anayasal haklarını dahi kullanamamakta, hukuksuzluklar, adaletsizlik hüküm sürmektedir. Eşitsizlik hayatın her alanında hissedilmektedir. Ciddi yönetim hataları, ekonomik sorunlar, hukuki ve siyasi istikrarsızlık, gündem değiştirmek isteyen iktidarın daha çok baskı ve korku yaymasına neden olan yan yollardır.

Ancak hukuk istisna değil, kuraldır, devletin asli unsurudur.

İnsan devlet için değil, devlet insan için, vatandaşları için vardır. Kutsal olan devlet değildir, kutsal olan insandır. Devletin meşruiyeti, adaleti kadardır. Hukukun üstünlüğünü esas almayan devlet, devlet olmaktan çıkar. Bunu idrak edemeyip devleti hukuksuz hale getirenler, devleti çıplak kılmaktadır. Bu süreç, devlete yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Değerli Arkadaşlar,

Maalesef ülkemiz salgın hastalık nedeniyle zor ve hassas bir dönemden geçmektedir. Bu zor dönemde, vatandaşlarımızın sağlık ve yaşamlarını korumak amacıyla alınan tedbirlerin ne kadar gerekli ve zorunlu olduğunun bilincindeyiz. Ancak bu tedbirler, özellikle son zamanlarda bilim kurulunun rasyonel kararları yerine keyfiyetle alınmakta, çelişkili kararlarla vatandaşlarımızın devlete olan güveni ciddi olarak sarsılmaktadır. “LGS ve YKS Tedbirleri” doğrultusunda 20, 27 ve 28 Haziran’da vatandaşlarımızın sokağa çıkmaları yasaklanmıştır.

Böylesi bir yetki Anayasa’dan kaynaklanmayan bir yetkinin kullanılmasıdır. Sokağa çıkma yasaklarının kanuni bir dayanağı yoktur. Anayasada düzenlenen temel hakları sınırlamak ve engellemek ancak kanuni sınırlar içerisinde mümkün olabilir. Bunların dışında temel hak ve özgürlüklerin Anayasa’daki güvencelere aykırı olarak ve ölçüsüz bir biçimde, idari bir tasarrufla durdurulması kabul edilemez.

Bu zor dönemde alınacak tedbirlerin kaynağı ancak TBMM’dir.

Fakat iktidarın tek mücadelesi sadece ve sadece kuvvetler birliğini tesis etmek ve iktidarı şahsileştirmektir. Parlamentoyu işlevsiz kılıp, TBMM’yi susturmaktır. Yalnızca otoriter yönetimler -talimatla- yasal dayanağı olmayan idari kararlar alır ve keyfi bir şekilde uygular. Hukuk sınırlarına dönülmeli, kuvvetler ayrılığını tekrar tesis etmeliyiz.

Hepinizi saygıyla selamlar, hayırlı günler dilerim.

Baroların Savunma Yürüyüşünde Yanlarındayız!

Uzunca bir zamandır kamuoyunu meşgul eden Avukatlık Kanunu’nda; illerde çoklu baro kurulması, baro mensubiyetinin kaldırılması ve Avukatlık Kanunun 76. ve 95. maddelerinin yürürlükten kaldırılması hususlarında yapılması öngörülen değişiklik hazırlığına karşı olduklarını duyurmak amacıyla, Baro Başkanları eş zamanlı olarak Ankara’ya “Savunma Yürüyüşü” başlatmışlardır.

Her ne kadar içeriği henüz belirli olmasa da gündemdeki konular dikkate alındığında, kanun hazırlığının toplumsal bir ihtiyacı karşılamaktan uzak, aksine baroların varlığından rahatsız olan bir anlayışla hazırlandığı açıktır.

Kurulmak istenen çoklu baro sistemi, dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde eşi benzeri olmayan, birçok olumsuzluğu bünyesinde barındıran bir sistemdir. Öncelikle illerde çoklu baro kurulması, baroların taraf tutmasının ve siyasallaşmasının önünü açacaktır. Ne yazık ki böyle bir durum, baroların insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü savunmalarını engelleyecektir.

İkinci olarak, avukatlığın kamu hizmetinin bütünsellik ilkesi gereği layıkıyla uygulanması engellenecektir. Bu durum ise; avukatların görevlerini yapamaz hale gelmesi, savunma haklarının engellenmesi, yargının bağımsızlığının zayıflatılması ve avukatlık mesleğinin kamu görevi niteliğinden uzaklaşması gibi sonuçlar doğuracaktır.

Son olarak ise sistem, hâkim ve savcıların avukatların barolarına göre karar verebilmesinin, vatandaşların ise barosuna göre avukatı tercih etmesinin önünü açacaktır. Böylesi bir sonuç açıkça anayasada düzenlenen eşitlik ilkesine, hak arama özgürlüğüne ve yargı bağımsızlığına aykırı olacaktır.

Kuşkusuz barolar ve tüm avukatları ilgilendiren önemli bir düzenleme hazırlığının tüm baroların ve sivil toplumun temsilcilerinin katılımı ile yapılan görüşmeler sonucu şeffaf ve tarafsız bir şekilde varılan mutabakatla yapılması gerekir.

Ayrıca salgın hastalık nedeniyle aylarca büroları açık olmayan, devlet tarafından destek alamayan ve maddi anlamda ciddi sıkıntılar yaşayan avukatları böylesi bir dayatma kanun teklif hazırlığı ile uğraştırmak da vicdanen rahatsız edicidir.

Diğer taraftan, ne yazık ki, Baro Başkanları Ankara’ya girişlerinde engellenerek orantısız polis müdahalesine maruz kalmışlardır. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının anayasal bir hak olduğu unutulmamalıdır. Yargının asli unsuru olan avukatların sadece anayasal bir haklarını kullanmak istedikleri için polis müdahalesi ve şiddetine maruz kaldığı bir ortamdan ciddi endişe duyuyoruz.

Türkiye’nin hukuk devleti ve insan haklarına müdahaleler bakımından geçirmekte olduğu ciddi kriz; ancak hep birlikte yapılan mücadele ve dayanışma ile çözülecektir. Bu inançla, avukatların ve Baroların baskı altında olmadan; mesleklerini özgürce icra etmesi, bağımsız ve tarafsız yargı ve savunma hakkı için yapılan Savunma Yürüyüşü’nde Baroların ve avukatların yanlarında olduğumuzu ve avukatlara yönelik polis şiddetini kınadığımızı belirtmek isteriz.

Sağlıkla İlgili Alınması Gereken Zorunlu Tedbirlerin, Yasal Bir Dayanağı Olmalıdır.

Ülkemiz salgın hastalık nedeniyle zor ve hassas bir dönemden geçmektedir. Bu zor dönemde, vatandaşlarımızın sağlık ve yaşamlarını korumak amacıyla bir takım idari tedbirler alınması gerekmektedir. Ancak alınan tedbirler özellikle son zamanlarda bilim kurulunun rasyonel kararları yerine keyfiyetle alınmakta, çelişkili kararlarla vatandaşlarımızın devlete olan güveni sarsılmaktadır. Son olarak “LGS ve YKS Tedbirleri” kapsamında; 20, 27 ve 28 Haziran’da belirlenen saat aralıklarında “Günün gençlere ayrılması” gerekçesiyle (bazı istisnalar hariç tutularak) vatandaşlarımızın sokağa çıkmaları yasaklanmıştır.

Ne yazık ki, Sn. Cumhurbaşkanının bir talimatı, tweeti yahut da İçişleri Bakanının genelgesi ile ilan edilen yasaklar, Anayasadan kaynaklanmayan bir yetkinin kullanılmasıdır. Çünkü sokağa çıkma yasağı ilan etme gibi bir idari tedbir, kanuni bir dayanağı bulunmaksızın idarenin keyfi bir şekilde takdir edebileceği bir tasarruf değildir. Kuşkusuz, salgın hastalıkla mücadele ve halkı koruma devletin asli bir görevidir; bu nedenle, tedbirlerin sıkı bir şekilde alınması vatandaşlarımızın yaşam ve sağlık hakları açısından gerekli ve zorunludur. Ancak bir hukuk devletinde, alınan tedbirler ile temel haklara yapılan sınırlamalar ve/veya durdurmalar konusunda yasama vasıtasıyla uygun bir denge sağlanmalıdır.

Sokağa çıkma yasakları, vatandaşlarımızı evleri dahi olsa belirli bir yerde tutma zorunluluğu getirmesi nedeniyle; kişi hürriyeti ve güvenliği, seyahat özgürlüğü ve çalışma hakkının kısıtlanması, belirli süreler için durdurulması anlamına gelir. Söz konusu hakların olağan ve olağanüstü dönemlerde nasıl sınırlandırılacağı Anayasa’nın ilgili maddelerinde açıkça düzenlenmiştir. Bunların dışında temel hak ve özgürlüklerin Anayasa’daki güvencelere aykırı olarak kanuni bir dayanağı olmaksızın durdurulması mümkün değildir.

Diğer taraftan, Anayasanın 13. maddesi gereğince, olağan dönemlerde temel hak ve özgürlükler; özlerine dokunulmaksızın, demokratik toplum düzenin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmaksızın, ilgili maddelerde yer alan özel sınırlama nedenlerine bağlı olarak ancak kanunla sınırlandırılabilir. Anayasada söz konusu hakların düzenlendiği ilgili maddelerde “genel sağlık” ya da “bulaşıcı hastalık” sınırlama nedenleri arasında yer almamaktadır. Son ve en önemlisi olarak da, temel hak ve özgürlükler; TBMM tarafından hazırlanmış açık bir kanuni düzenlemeye dayanmadığı müddetçe, idari bir tasarrufla sınırlandırılamaz yahut da durdurulamaz.

Sokağa çıkma yasakları bakımından alınan idari tedbirlere hukuksal dayanak olarak gösterilen 5902, 7269 ve 7126 sayılı Kanunlar, konu unsuru bakımından ve genel nitelikte önleyici tedbir alma bakımından sokağa çıkma yasağına dayanak olamaz. Bu kanunların gerekçe olarak gösterilmesi ancak hukuktan ve kanunilik ilkesinden keyfi olarak sapmadır. Yasaklara ilişkin gösterilen asıl kanuni dayanak ise İl İdaresi Kanunu’nun 11/c hükmüdür. Hüküm gereği ancak “kamu düzeni ya da kamu güvenliğini bozabileceği şüphesi bulunan kişiler” için bir sınırlama getirebilir. Keza, hükmün sınırlama nedenleri arasında “genel sağlığın korunması” veya “bulaşıcı hastalıkların önlenmesi” gibi bir nedene de yer verilmemiştir. Dolayısıyla söz konusu kanuna dayanarak kişilerin özgürlüğünü durduran böylesi bir kısıtlama getirilemez.

Gençlerimizin LGS ve YKS sınav günlerinde sağlıklarının korunması için sokağa çıkma yasağı getirilmesi kuşkusuz önemli ve zorunlu bir karardır. Ancak önemli olan böylesi zor dönemlerde hukuku keyfi olarak istisna haline getirmeye değil; yasama yetkisinin genelliği ve asliliği ilkesi gereğince çıkarılacak uygun yasal bir çerçeveye ihtiyaç vardır. Sadece otoriter yönetimler talimatla yasal dayanağı olmayan idari kararları keyfi bir şekilde alabilir. Ancak Türkiye bir hukuk devletidir. Bu minvalde; anayasaya sadakat, hukuki güvenlik, toplumun devlete güven duyma ilkelerine riayet edilerek söz konusu tedbirlerin Cumhurbaşkanı talimatları ve İçişleri Bakanlığı Genelgesi yerine TBMM’de şeffaf bir şekilde gerçekleştirilen tartışmalara dayanarak yapılan kanunlarla alınması şarttır. Hukuk devletinin temel ilkeleri olan kuvvetler ayrılığı ve temel haklara müdahale eden kararlarla ilgili yasama şartının göz ardı edilmesi maalesef ülkemizde olağan hale gelmiştir. Hukuk devletini ezen kuvvetler birliğini oluşturma çabası bilinçli olarak teşvik edilen bir süreçtir. Parlamentoyu işlevsiz kılan bu yetki gaspı karşısında TBMM’nin sessiz kalması kabul edilemez.

Anayasal Hak Olan Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Hakkının Keyfi Olarak Engellenmesini ve Bu Hakkı Kullanmak İsteyen Vatandaşlara Şiddet Uygulanmasını Kınıyoruz.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı, demokratik toplumun temel değerleri arasında yer alması nedeniyle bireylerin ortak fikirlerini birlikte savunmak ve başkalarına duyurmak için bir araya gelebilme imkânını korumayı amaçlamaktadır. İfade özgürlüğünde olduğu gibi toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı da sadece toplumun geneli tarafından savunulan ve kabul gören görüş ve fikirleri korumakla yetinmez. Aksine toplumun genelini rahatsız edebilecek yahut onların belirli düzeyde tepkilerini çekebilecek bazı fikirleri savunma amacıyla da toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlenebilir.

Anayasa Mahkemesi içtihatları gereği, bir toplantı veya gösteri yürüyüşünde açıklanan düşünce ve görüşlerin sırf çoğunluk ya da siyasal iktidar tarafından benimsenmemesi veya onlarda rahatsızlık uyandırması nedeniyle yasaklanması mümkün değildir. İfade edilen görüş ve eleştiriler ne derece sert ve rahatsız edici olursa olsun, şiddet içermediği ve barışçıl niteliğini koruduğu müddetçe, yetkili makamların her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşüne tahammül göstermesi ve hoşgörüyle yaklaşması demokrasinin asli gereğidir.

Son günlerde ülkemiz; anayasasızlaştırma ve otoriterleşmenin etkisiyle anayasal hakların dahi kullanılamadığı, hukukun üstünlüğünün yerine keyfiliklerin hüküm sürdüğü ciddi bir kriz halindedir. Vatandaşlarımız düşüncelerini özgürce ifade ederek iktidarı eleştiremeyecek duruma gelmiştir. İktidarın kendisini eleştiren her ses ve görüşe kendisini kapatarak; baskı ve korku politikaları ile kendisi gibi düşünmeyenleri terör ile ilişkilendirmesi kötü yönetiminin ve otoriterleşmesinin en açık kanıtıdır.

HDP’lilerin milletvekilliklerinin düşürülmesi ile başlayan süreçte, anayasal haklarını kullanarak yapılmak istenen “Demokrasi Yürüyüşü”, usulsüz bir şekilde alınan idari kararlar ile engellenmek istenmektedir. HDP’nin gösteri yürüyüşü nedeniyle henüz hiçbir kamu düzenine aykırılık gerçekleşmemişken daha en baştan tüm yürüyüşlerin ve şehre giriş çıkışların yasaklanması, anayasal özgürlükleri ölçüsüz olarak sınırlamaktadır.

Diğer taraftan, 15 Temmuz Gazilerimizin, yaşadıkları olağanüstü süreçte onlar adına toplanan bağışların akıbetini sorgulamak amacıyla, tamamen yasaya uygun olarak gerçekleştirmek istedikleri toplantı ve gösteri yürüyüşlerine de orantısız bir şekilde müdahale edilmiştir. Ne yazık ki anayasal ilkeler doğrultusunda söz konusu toplantının hukuk dışı uygulamalar ile ölçüsüz bir şekilde kısıtlanması, hukuk devletinde kabul edilemez niteliktedir.

Herkesin önceden haber vermeksizin, barışcıl bir şekilde toplantı ve gösteri yürüyüşü yapabileceği açıkça anayasal bir hak ve ilkedir. DEVA Partisi olarak vatandaşlarımızın söz konusu anayasal hakkı kullanmasının anayasal sınırlar içerisinde sağlanmaması ve keyfi idari tasarruflarla engellenmesini kabul etmiyoruz. Bu minvalde şiddete başvurmayan ve fikirlerini barışçıl bir şekilde ortaya koyan kişilerin toplantı hakkını kullanırken kamu düzeni açısından tehlike oluşturmayan ve şiddet içermeyen davranışlarına devletin sabır ve hoşgörü göstermesi demokratik toplumun en temel değerleri arasında hukuk devletinin meşruiyet kaynağı olduğunu hatırlatmak isteriz. 15 Temmuz Gazilerimizin ve HDP’nin toplanma ve gösteri haklarının engellenmesi ve bu gösteriler sırasında kolluk kuvvetlerinin orantısız müdahalesini kabul edilemez bulduğumuzu belirtmek isteriz.

KAMU BANKALARI YÖNETİM KURULLARINA SEÇİLEN ÜYELER HAKKINDA DEĞERLENDİRME

12 Haziran 2020 tarihinde Halkbank, Vakıfbank ve Ziraat Bankası yönetici kadrolarına ve yönetim kurullarına birtakım atamalar yapılmıştır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Başkanı Ebubekir Şahin Halkbank; Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı Hamza Yerlikaya ise Vakıfbank yönetim kurulu üyeliklerine getirilmiştir. RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin ayrıca Basın İletişim Kurumu’nda, Hamza Yerlikaya da Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığında görev yapmaktadırlar. Adı geçen kişilerin mevcut görevlerine ek olarak kamu bankalarına atanmaları; adalete, liyakat ve görevin gereklerine uygun olma ilkelerine aykırı olup; toplumun vicdanını zedeleyici niteliktedir.

Diğer taraftan RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in Halkbank yönetim kuruluna atanması aynı zamanda RTÜK’ün tarafsızlığını da engellemektedir. İfade ve haber alma özgürlüğünü sağlama görevi gereğince özerk ve bağımsız bir niteliğe sahip olması gereken RTÜK, kamu gücü ayrıcalığından yararlanan; ancak siyasi iktidar karşısında da özgür iletişimin savunuculuğunu üstlenebilen bir yapıya sahip olmalıdır. Oysa RTÜK Başkanının “Cumhurbaşkanının talimatını emir telakki ederiz.” sözlerinden kısa bir süre sonra ödül niteliğinde önemli bir göreve getirilmesi, ahlaken ve vicdanen kabul edilemez.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve beraberinde oluşturulan devlet yapısının her biriminde olduğu gibi üst kurullar bakımından da yönetimsel olarak ciddi bir kriz hali yaşanmaktadır. Atamalarda uyulması gereken ilkeler yerini keyfiliğe, kurumsal yönetim kişisel yönetime, ehliyet ve liyakat yerini kayırmacılığa bırakmış; kurumsal hafıza önemli ölçüde tahribata uğramıştır. Keza diğer kurumlarda olduğu gibi kamu bankalarının yönetim kurulu üyeliği ve üst kadro görevleri sadece kadrolaşma olarak görülmekte; bankacılık formasyonu ve donanımı bulunmayan, Türkiye ve dünya ekonomisi hakkında bilgi ve tecrübe sahibi olmayan kişiler tarafından yürütülmektedir.

Ne yazık ki son yıllarda yaşadığımız liyakatsiz atamalar vatandaşlarımızda devlet algısını ciddi şekilde zedelemiştir. Herkes için umut ve güven kaynağı olması gereken devletin bu özelliği büyük oranda zayıflamış; ayrımcılık, kayırmacılık, dışlayıcılık ve ötekileştirme yaygınlaşmıştır. Bu durum devlete, yönetime, yargıya ve kurumlara karşı büyük bir güven sorununa yol açmıştır. Bu güven sorununun çözümü ve toplumsal huzurun yeniden inşası için liyakat, görevin gereklerine uygunluk ve tarafsızlık ilkelerine aykırı olarak gerçekleştirilen atamalara son verilmelidir.

Türkiye, ancak her bir vatandaşına eşit mesafede bulunan, nesnel liyakat ilkelerine dikkat eden; şeffaf, hesap verebilir kamu hizmetlerini insan odaklı, kaliteli ve verimli bir şekilde yerine getiren bir devlet yapısı ile toplumsal güven, huzur ve refahı tesis edebilir. DEVA Partisi olarak, kamu hizmetine atanmada ve yükselmede yıllardır şikâyet konusu olan tüm ayrımcılıkları ortadan kaldırılması, objektif kriterlere dayanan ehliyet, liyakat ve performans dışında bir ölçüt kabul edilmemesi ve fırsat eşitliğinin mutlak surette sağlanması gerektiğinin altını tekrar çizmek isteriz.

Ayrıca kurumların üst düzey yönetici kadrolarına atanacaklar için siyasi sadakatin değil; liyakat, başarı ve performans ölçütlerinin esas alınması gerektiğini de hatırlatırız. Bu minvalde Vakıfbank ve Halkbank yönetim kurulu üyeliklerine hakkaniyet gereği liyakat sahibi uzman kişilerin gelebilmesi adına Hamza Yerlikaya’yı ve aynı zamanda RTÜK’ün tarafsız ve bağımsızlığının sağlanması adına Ebubekir Şahin’i istifa etmeye davet ediyoruz.

Yurtdışındaki Türklerin Emeklilikleri Konusundaki Mağduriyetleri Giderilsin

Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızdan, yurtdışı hizmet borçlanması yoluyla emekli olanların sosyal sigorta kapsamına girmeden çalışabilmeleri TBMM’ye sunulan “Bazı Kanunlarda ve 399 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi” ile gündeme gelmiştir.

Bilindiği üzere 3201 Sayılı Kanun çerçevesinde “Yurtdışı hizmet borçlanması yoluyla emeklilik” hakkından yararlananların, yurtdışında çalışmaları halinde Türkiye’den aldıkları emekli maaşları kesilmektedir. Türkiye’de çalışmalarında herhangi bir beis olmayan emekli vatandaşlarımızın, yurtdışında çalışmaları konusunda engeller bulunmaktadır.

SGK, 2010 yılında yayımlamış olduğu (03.09.2010 tarih ve 2010/103 sayılı) Genelgede kısmi çalışmayı sigortalı çalışmadan saymamış ve yurtdışındaki vatandaşlarımıza emekli maaşları kesilmeden sosyal sigorta kapsamına girmeyen işlerde çalışma imkânı tanımıştır. Ancak 2012 yılında yayımladığı (28.06.2012 tarih ve 2012/24 sayılı) Genelge ile yurtdışından borçlanarak emekli olanlar için “Sosyal güvenlik sözleşmeleri uygulanmak suretiyle ya da borçlanmaları yurtdışında geçen sigortalılık süreleri dikkate alınarak aylık bağlanmış olanlardan, yeniden yurtdışında kısa süreli çalışmaya başladıklarının çalıştıkları sırada ya da daha sonra tespit edilmesi halinde bunların aylıkları, kısa süreli çalışmaya başladıkları tarihte kesilecektir.” ifadesiyle daha önce tanımış olduğu bu imkanı ortadan kaldırmıştır.

“Bazı Kanunlarda ve 399 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi” ile konu tekrar meclis gündemine girmiştir. Kanun teklifinin 3. Maddesi ile 3201 Sayılı Kanunun 6 ‘ncı maddesine “Yurtdışında zorunlu sigortalılığa tabi olsa dahi kısa süreli çalışma olarak adlandırılan işlerde çalışanların aylıkları bu madde kapsamında değerlendirilmez ve kesilmez. Bu maddede geçen kısa süreli çalışmaya tabi işler, Sosyal Güvenlik Kurumunca çıkarılan yönetmelik ile belirlenir.” fıkrasının eklenmesi 05.06.2020 tarihinde teklif edilmiştir.

İstanbul Milletvekili olarak çözümü noktasında yoğun çaba göstermiş olduğum ve daha öncesinde konuyla ilgili farklı tarihlerde defalarca basın açıklaması yaptığım bu konuda her zaman mağduriyet yaşayan vatandaşlarımızın yanında olduğumuzu bildiriyorum. Vatandaşlarımızın yararına olacak her düzenlemeyi olumlu karşılarken, mağduriyet oluşturan bu problemin, 2010 tarihli genelgenin tekrar gündeme alınması suretiyle, kanun değişikliğine gerek olmaksızın ivedilikle çözüme kavuşması mümkünken, çözümün dolaylı yoldan yapılmasını ve ertelenmesini doğru bulmadığımızı bildiriyor ve konu hakkındaki gelişmelerin ve diğer problemlerin çözülmesinin takipçisi olmaya devam edeceğimizi tekrar ediyorum.

Yıllardır verilen söz ve ertelenen hak göz önüne alındığında, yurt dışındaki emekli vatandaşlarımız ciddi mağduriyetlere uğratılmıştır. Yurtdışında borçlanarak emekli olan vatandaşlarımızın emeklilik sonrası çalışmalarında uygulanan hükümler açısından anavatandaki vatandaşlarımızla aralarındaki farklar şikayetlere sebep olmaktadır. Bu şikayetlerin de ciddiye alınarak adaletsizliklerin giderilmesi ve ayrımcılığın ortadan kaldırılması doğrultusunda düzenlemeler çalışılmalıdır.

İKTİDAR YURTDIŞINDA YERLEŞİK VATANDAŞLARIMIZA YÖNELİK VAADİNİ YERİNE GETİRSİN, YURTDIŞINDAN ALINAN SÜRÜCÜ BELGELERİ İPTAL EDİLMESİN!

Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın Türkiye’de geçirdikleri süreleri bürokratik işlemlerle boğmayacak çözümler üretmek birincil görevimiz olmalıdır. Uzun yıllardır üzerinde durduğumuz yurtdışından alınan ehliyetlerin 1 yıldan sonra değiştirilmesinde uygulanan usul ve yüksek ücretin kaldırılması talebi hala karşılanmamıştır. İktidar, seçimlerde vaat ettiğinin aksini yaparak, yönetmelik değişikliği ile sadece bu süreyi 2 yıla çıkarmıştır.

Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin 88. Maddesi a/1. Bendi uyarınca; Türk vatandaşlarının dış ülkelerden aldıkları sürücü belgeleri ile ülkemizde araç kullanmaları en fazla 2 yıl süreyle sınırlandırılmıştır.  İki yılın ardından halihazırda bir sürücü belgesine sahip olmalarına rağmen yurtdışından aldıkları ehliyeti iptal ettirmeleri ve ülkemizde ilk defa ehliyet alıyormuşçasına işlemlere başlayıp yerel ehliyeti almaları istenilmektedir. Bu işlemlerin ardından tekrar yurtdışına dönmesi durumunda vatandaşlarımız iptal ettirdikleri ehliyeti gittikleri ülkede yine aynı işlemlere başlayarak temin etmek durumunda kalmaktadırlar.

Bu durum yurtdışından ehliyet alan vatandaşlarımızın hem zaman kaybetmesine hem de araç kullanmaya ehil olduklarına dair daha öncesinden edinmiş oldukları resmi evraklara rağmen maddi açıdan yüksek harçlara tekrar tekrar maruz kalmalarına sebep olmakta ve haklı şikayetlerine yol açmaktadır.

Mavi kart sahibi insanlarımızın durumu ise hiç gündeme gelmemiştir. Yaklaşık 800 bin mavi kart sahibi insanımızın vatandaşlık kanununda Türk vatandaşı gibi değerlendirilmesi gerektiği yer almasına rağmen ehliyet mevzuatında yabancı uyruklu olarak muamele görmektedirler.

Vatandaşlarımızın mağduriyetlerinin giderilmesi için, kişileri baştan ehliyet başvurusu sürecine tabi tutmak yerine ülkemizde uygulanan ehliyet yenileme ücretleri standardında işlem yapılmalıdır. Mavi kart sahiplerinin de aynı şekilde muameleye tabi tutulması gerekmektedir. Süreyi bir yıldan iki yıla çıkarmak çözüm değil, çözümsüzlüğün süresini uzatmaktır. Samimiyet, en azından seçim öncesi doğrudan vaat ettiğini yerine getirmektir. Özellikle mavi kart sahibi insanımıza yönelik bu tutum, ciddiyetsiz olduğu kadar kanuna da aykırıdır.

Resmi Gazete

AYASOFYA HAKKINDA AÇIKLAMA

Ayasofya etrafında dönen tartışmalar, Ayasofya’nın 1500 yıldır biriktirdiği kutsal manevi havasından çok uzakta, ruhaniyetsiz bir siyasi çatışma etrafında odaklanmaktadır. Ayasofya’nın siyasi şova kurban edilmesi, Ayasofya’ya en büyük saygısıylıktır.

Bir Müslüman için içinde ibadet edilen her mabed kutsaldır ve mutlak dokunulmazlığa sahiptir. Ayasofya gibi farklı inançlara ev sahipliği yapmış, insanlığa mal olmuş abidevi bir şaheserin kıymetini takdir etmemek, o mirasa ev sahipliği yapmış tüm medeniyetlere de saygısızlıktır.

Yüzyıllar boyu hafızların okuduğu Kuran hala Ayasofya’nın duvarlarında yankı bulmakta, toplumumuzu ayakta tutan o kadim kültürün tevarüs ettiğimiz maneviyatını her an hatırlatmaktadır. Ne Allah’ın dini, ne mabedi ne de kelamı, araçsallaştırılamayacak kadar yücedir.

Ayasofya’nın ‘siyasi şov’ malzemesi yapılmaması ihtarını Bizans söylemi içeren suçlamalara dönüştürenler, geçmişte bu talebi yenileyenlere ‘bunlar tezgah’ diyerek onları geri çeviren, bu taleplerin ‘siyasi manipülasyon’ olduğunu söyleyenlerdir.

Birilerinin amacı, siyasi araçsallaştırma değil de gerçekten Fatih Sultan Mehmet Han’ın vakfına hürmeten Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi olsaydı, 2013 yılından bugüne kadar Meclis komisyonunda beklemede olan tasarı Genel Kurula getirilir, görüşülür ve çoktan karara bağlanırdı.

Hukuki  açıdan da mesele çok açık; Ayasofya 1934’te nasıl bakanlar kurulu kararıyla müzeye dönüştürüldüyse bugün yine bakanlar kurulu yerinde olan Cumhurbaşkanı kararıyla camiye dönüştürülebilir, Danıştay’ın Kariye Müzesi kararı (2019) emsal zaten. Ayasofya kararı da öyle olacak.

Ayasofya Türkiye’nin tasarrufunda olan bir konudur! Karar verirken insanlığın ortak mirası olduğu gerçeği,Fatih Vakfı olması,tarihi ve uluslararası boyutu,Batı Trakya’da yaşayan Türk azınlığın durumu ve batı dünyasındaki camilere yönelik artan tehditler gözardı edilmemelidir.

Ayasofya’yı seçmeni konsolide aracı olarak kullanmak ahlaki olarak problemlidir ama kimlikçi popülizmin ahlak derdi yoktur zaten. Mesele Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi değil, akli selimden yoksun duygu ve dürtülere hitap eden bir biçimde siyasal araç olarak kullanılmasıdır.

Danıştay’ın Kariye Camii kararını okuyanlar, bu içtihat doğrultusunda Ayasofya ile ilgili nasıl bir karar çıkacağını tahmin edebilirler. Hayrat vakıflarının amaca aykırı kullanılması hukuken sorundur zaten. Ancak daha büyük sorun, meseleyi siyasallaştırıp araçsallaştıranlardır…

ÇARŞI VE MAHALLE BEKÇİLERİ KANUN TEKLİFİ HAKKINDA DEĞERLENDİRME

Genel Kurul’da bugün görüşülecek olan Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanun Teklifi ile çarşı ve mahalle bekçilerinin görev ve sorumluluklarının yeniden düzenlenmesi amaçlanmaktadır. Çarşı ve mahalle bekçileri, mevcut düzenlemede en büyük mülki amirin emrinde, genel zabıtaya yardımcı bir kuruluştur. Bekçiler, söz konusu teklif ile “genel kolluk kuvvetlerine yardımcı silahlı bir kolluk” olarak, adli ve idari kolluk faaliyetine dair geniş ve belirsiz yetkilerle donatılmak istenmektedir.

Söz konusu teklif ile bekçilere; halka yardım, vatandaşlara kimlik sorabilme, zor ve silah kullanma, devriye, gösteri, yürüyüş ve karışıklıkların önlenmesi, durdurma, üst arama yetkileri gibi soyut ve belirsiz kriterlerle görev tanımlarının ötesinde yetkiler verilmiştir. Bu durum anayasaya aykırı olacağı gibi, süreç içinde çok yaygın ve yoğun biçimde insan hakları ihlallerine sebep olacağı açıktır.

Yasa teklifinin en sıkıntılı düzenlemesi, “Adaylarda aranacak şartlar ve sınav”a ilişkin 3. maddedir. Bekçi alımlarında; uzun zaman sonra ilk kez, 2017 yılı itibariyle, toplu alımların yapılması zaten tartışmalı bir durumken, mevcut teklif ile DMK 48. maddedeki genel şartların ve İçişleri Bakanlığı’nca çıkarılacak yönetmelikle belirlenecek özel şartların aranması yerinde değildir. Bu hususta özellikle orta okul (ihtiyaç halinde ilkokul) mezunu kişilerin bekçi olmalarının önünün açılması ve bekçilerin eğitim, yaş, sağlık ve fiziki yeterlilik gibi özel şartların yönetmelikle düzenlenmesi, teklifte düzenlenen geniş yetkiler göz önüne alındığında, kabul edilemez niteliktedir. Teklif Genel Kurul’da görüşülürken bu maddenin yeniden düzenlenerek; bekçi adaylarının alımlarında, liyakat esasının göz önünde bulundurulması, en az lise mezunu olma şartı aranması, objektif bir sınav yapılması ve hukuki belirlilik ilkesi gereğince bu düzenlemelere ayrıntılı olarak ilgili maddede yer verilmesi gerekir.

Teklifte endişe verici diğer bir düzenleme ise; teklifin 6. maddesinin 1/ç bendi gereğince, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde bekçilere tanınmak istenen önleyici tedbir alma yetkisidir. Zaten mevcut durumda bu konuda birçok sorun yaşanırken, kolluk güçlerinden daha az eğitimli ve deneyimsiz kişiler tarafından; demokratik toplumun etkili işlemesinde önemli bir yere sahip olan bu hakkın sınırlandırılması ve keyfi uygulamalarla bastırılması, temel hakları yoğun ve yaygın bir biçimde tehdit edecektir. Bu nedenle mevcut düzenlemede “önleyici tedbir almak” ibaresinin somutlaştırılarak, bu yetkinin sınırları açıkça çizilmeli ve yetkilerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmelidir.

Diğer taraftan teklifin 7 ve 8. maddelerinde, kolluk kuvvetlerine tanınan yetkilerin çok daha ötesinde bazı düzenlemelere yer verilmesi kaygı vericidir. Teklifle bekçilere tanınmak istenen; durdurma, kimlik sorma, arama ve yakalama yetkileri kolluk tarafından kişi hak ve özgürlüklerini ihlal etmeden ifa edilmesi gereken, CMK ve ilgili mevzuatlarla sınırları açıkça çizilen yetkilerdir. Bekçiler; kolluk kuvvetlerinden çok daha yetersiz eğitim seviyesinde olmalarından, hukuk ve insan hakları eğitimini sınırlı almalarından dolayı kolluktan çok daha sınırlı ve dar yetkilere sahip olması esas olmalıdır. Bu nedenle, Genel Kurul görüşmelerinde söz konusu yetki tanımlamaları; mevcut kanunlarla uyumlu olarak ayrıntılı olarak düzenlenmeli ve yetkilerin sınırları açıkça çizilmelidir.

Son olarak teklifin 9. maddesi ile bekçilere, Polis ve Salahiyet Kanunu kapsamında tanınmak istenen zor ve silah kullanma yetkisi; istisnai ve son derece sıkı şartlara bağlı bir yetkidir. Kişilerin temel hak ve özgürlüklerden birisi olan vücut bütünlüğüne ve özellikle yaşam hakkına yönelik olarak bu yetkilerin kullanılması bakımından titizlikle üzerinde durulmalıdır. Dolayısıyla eğitim seviyesi bu yetkinin ehemmiyetini anlamaya yeterli olmayan bekçilere “Polis Vazife ve Salahiyet Kanununda belirtilen zor ve silah kullanma yetkisi” tanınması doğru değildir. Bu maddenin kanun teklifinden tamamen çıkarılması gereklidir.

Temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alınması asli amacımız olması gerekirken, bu hakları ihlal edecek nitelikte soyut kriterlerle çok geniş yetkiler veren düzenlemelerin yapılması demokratik toplum düzeninin gerekleri ile bağdaşmaz. Demokratik hukuk devletinin amacı olan bireylerin hak ve özgürlüklerinden en geniş şekilde yararlanmalarını sağlamak olduğu unutulmadan, zaten mevcut kolluk tarafından ifa edilen, sorumluluğu ağır görev ve yetkilerin bekçilere de öngörülmesi doğru değildir.

Toplumun nefes alma alanları gün geçtikçe daraltılırken, toplumun güvenliği ve insan hakları dengesini sağlamak zorlaşmaktadır. Bu durumda bir de yetersiz eğitime sahip insanlara zor kullanma, silah kullanma, durdurma, üst arama ve kimlik sorgulama gibi polis yetkilerinin verilmesi telafisi zor insan hakları ihlallerine sebep olacağı açıktır. Ayrıca böylesi ağır sorumluluklar bekçileri de güç durumda bırakacaktır.

Bu minvalde Deva Partisi olarak, teklifin Genel Kurul’da ayrıntılı olarak tartışılması, bekçilere tanınan önleyici ve adli yetkilerin kapsamlarının daraltılması, mevcut mevzuatlarla uyumlu hale getirilmesi, bekçilerin alımı ve eğitimi konusundaki düzenlemelerde değişikliklere gidilmesi gerektiğini vurgulamak isteriz.

DEVA PARTİSİ Basın Açıklaması

Mustafa Yeneroğlu Basın Toplantısı

Dünya Basın Özgürlüğü Günü: Basın Hürdür, Sansür Edilemez!

Dünya Basın Özgürlüğü Gününü, basın ve halkın bilgi alma özgürlüğünün iktidar baskılarıyla giderek sınırlandığı karanlık bir dönemde kutluyor olmanın üzüntüsü içerisindeyiz.

Demokratik bir toplumda bağımsız ve eleştirel basın, demokrasinin temel taşlarından ve güvencelerinden biri olup, özgür ve çoğulcu bir kamuoyunun oluşumu için şarttır. Toplumun gerçeğe ulaşma hakkı, ancak farklı görüşlerin hoşgörü ortamında tartışılması ve yayılması ile mümkündür. Ne var ki, özgür basının iktidar tarafından baskılanarak kısıtlanması, insan haklarına dayalı demokratik hukuk devleti ilkesine aykırı olup, toplumun iktidarı denetleme imkânını da ortadan kaldırır. İleri demokrasilerde ötekinin sesini daha çok koruma üzerine politikalar geliştirilir. Yöneticiler ve siyasiler; basının ifade, eleştiri ve ithamına karşı hoşgörülü davranarak, bu eleştirilerin topluma ulaşma yollarını da engellemeye çalışmazlar. Aksine farklı fikir ve görüşlerin toplumda özgürce gelişimini sağlarlar.

Ne yazık ki, bizim gibi otoriter ülkelerde ilk baskılanan özgürlükler ise ifade ve basın özgürlükleridir. Türkiye’nin basın ve ifade özgürlüğü açısından içinde bulunduğu karanlık tablo, uluslararası insan hakları kuruluşlarının rapor ve verilerinde açıkça ifade edilmektedir. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün Dünya Basın Özgürlüğü Endeksine göre; 180 ülke içinde 154. sırada yer alan Türkiye, dünyada en fazla profesyonel basın mensubunun cezaevinde olduğu ülkedir. Maalesef 2019 yılında; Avrupa Konseyine üye ülkeler arasında tutuklanan gazetecilerin büyük ekseriyeti Türkiye’dendir. Ayrıca AİHM’nin ifade özgürlüğü açısından en fazla ihlal kararı verdiği ülke yine bizim ülkemizdir.

Raporlardaki hızlı düşüşün sebepleri arasında, ülkemizde son yıllarda basın mensuplarına yönelik fiziksel saldırıların yaşanması, haber içerikleri ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle açılan soruşturmalar ve tutuklama kararlarının giderek artması yer almaktadır. Keza mahkemeler, hukuki dayanaktan yoksun olmasına rağmen keyfi olarak birçok habere ve internet sitesine erişim engeli kararı vermeye devam etmektedir. Kamu görevlileri engel kararları verilmesini teşvik etmekte, bakanlar sosyal medyada sanal takip yapamadıkları için Anayasa Mahkemesini ayak bağı olarak görmekte, RTÜK muhalif basın organlarına keyfi cezalar kesmektedir. Ne yazık ki kanunlaşan Ceza İnfaz Paketi, cezaevinde tutuklu ve hükümlü olarak bulunan onlarca basın mensubunu anayasaya aykırı bir şekilde kapsam dışı bırakmıştır. Ayrıca, internet ve sosyal medya ile ilgili özgürlükleri daha da fazla kısıtlayacak kanun düzenlemelerinin hazırlıkları sıklıkla gündeme gelmektedir.

Diğer taraftan tüm otoriter yönetimlerde olduğu gibi ülkemizde de koronavirüs salgın sürecinde, basın ve medya üzerindeki baskı ve kontrol daha da artmıştır. Oysa böyle bir dönemde güvenilir bilgiye erişim; halk sağlığından, ekonomideki panik etkisine kadar birçok konuda büyük bir öneme sahiptir. Ancak hükümet, ülkedeki eleştirileri bastırmak ve vatandaşların gerçek bilgiye ulaşmasını engellemek amacıyla; koronavirüs salgını hakkında yapılacak yayınlarda kamu düzenini tehlikeye atacak bahanesiyle basının eleştirel haber ve yorumları yayımlamasını yasaklamış, haberlere erişimi engellemiş, gazetecilere daha fazla soruşturma açtırmış ve kanallara RTÜK aracılığıyla yüklü cezalar verdirmiştir.

Türkiye’deki siyasal anlayış, basını; kendi gibi olanın kutsandığı, farklı olanın hukuku maşa gibi kullanılarak susturulduğu ve cezalandırıldığı tek sesli bir hale getirmeye çalışmaktadır. DEVA Partisi olarak, basın özgürlüğünün, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir devlet için öneminin bilincindeyiz. Bu bilinç ve sorumlulukla, Türkiye’nin bağımsız, özgür ve çoğulcu bir basına ve medyaya kavuşması için gerekli adımların acilen atılması için mücadele vermenin bir demokrasi mücadelesi olduğunun altını çizmek isteriz. Bilvesile ülkemizde ve dünyanın her köşesinde çoğu zaman büyük fedakârlıklarda bulunarak, yoğun baskı altında çalışan tüm gazeteci ve basın mensuplarının Dünya Basın Özgürlüğü Gününü kutluyoruz.