Yeneroğlu: “Daha etkin bir Belçikalı Türk toplumu için azami çaba şart!”

16 Temmuz 1964 tarihinde Türkiye ile Belçika arasında imzalanan işgücü anlaşmasını, “Belçika’ya göçün 55. yılında, gelecek için daha etkin bir Belçikalı Türk toplumu istiyorsak, çift dilliliği, çifte vatandaşlığı ve çift kültürlülüğü güçlendirmemiz şart. Bunun için özellikle genç neslin bir yandan Belçika’da her alanda azami katkı gösterirken diğer yandan İstanbul, Ankara, İzmir gibi şehirleri; Mevlana, Hacı Bayram, Hacı Bektaş gibi değerleri tanıması gerekir.” sözleriyle değerlendiren AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu şunları kaydetti:

“16 Temmuz günü, 55 yıl önce ülkemizle Belçika arasında imzalanan ve yüz binlerce insanımızın hayatını etkileyen işgücü anlaşmasının yıl dönümü. Yarım asırdan fazla bir dönemin ardından Belçika’da bugün 250 bine yakın Türk toplumu yaşıyor. Yarısından fazlası Belçika vatandaşı olan bu kesimden federal ve bölgesel parlamentolarda temsilciler yer alıyor. Eğitim, kültür ve iş hayatına aktif katılım sağlıyorlar. Yerel ve federal düzeyde faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarıyla Belçika’nın sosyal hayatına değer katıyorlar. 5 bini bulan işvereniyle yaklaşık 15 bin kişiyi istihdam ediyorlar. Bu faktörler Belçika’daki Türk toplumunun ülkenin geleceğine ortak olduğunu gösteriyor.

Çift dillilik, çifte vatandaşlık veya çift kültürlülük gibi Türkiye ile Belçika’ya olan ortak aidiyeti gösteren vasıflar, geçmişe kıyasla daha önemli bir hal aldı. Yarım asrı Belçika’da yaşamış bir topluluğun, o ülkeye her alanda azami katkı göstermesi şart. Okullarda öğrenci ve velilerin aktif olmasıyla, iş hayatında artı değer üretilmesiyle, derneklerle cemiyetlerde sivil mücadelenin verilmesiyle eşit vatandaşlık durumu daha da güçlenecektir. Bu çaba, Belçika’da birlikte yaşamı güçlendirecek; gelecekte ayrımcılığın, dışlamanın, içe kapanmanın veya ırkçılığın neden olabileceği olası sorun ve krizleri engelleyecektir.

Diğer yandan dil ve kültürün muhafaza edilerek anavatan Türkiye ile bağın devam ettirilmesi, vazgeçilmemesi gereken bir misyondur. Belçika’daki Türk toplumunun varlığından bir sonraki yarım asırda da bahsetmek, her iki birikimin canlı tutulmasıyla mümkün olacaktır. Bu durum Belçika’nın kültürel zenginliğine de renk katacaktır. Özellikle genç nesillerin anavatanlarını daha yakından tanımaları gerekir. Yapacakları stajlarla Türkiye’de iş hayatını yaşayacaklardır. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirleri gezerek; Mevlana, Hacı Bayram, Hacı Bektaş gibi değerleri tanıyarak Türkiye’yi, Türkiye yapan birikimlere vakıf olacaklardır.

Saydığım tüm bu vasıfların korunması ve geliştirilmesiyle Belçikalı Türk toplumunun gelecekte etkinliği artacak, iki ülke arasında sarsılmaz bir köprü olacaktır. Bu düşüncelerle Türkiye’den Belçika’ya göçün nişanesi olan işgücü anlaşmasının 55. yıl dönümünde bu ülkede yaşayan tüm vatandaşlarımıza saygılarımı sunuyorum.”

“Suriyelilerin önemli bölümü kalıcı, bunu kabullenmek gerekiyor”

Meksika sınırından ABD’ye geçmeye çalışırken nehirde boğulan El Salvadorlu baba ve 23 aylık bebeğinin fotoğrafı dünya gündemine oturdu. Tıpkı Avrupa’ya gitmek isteyen Suriyeli bir ailenin çocuğu olan 3 yaşındaki Aylan’ın Bodrum’da kıyıya vurmuş cesedi gibi. Mülteciler sorunuyla başlayalım mı? Nedir bu benim toprağım, senin toprağın durumu. İnsani olarak algısı çok zor ancak işin politik kısmı var. Bu olaya nasıl bakıyorsunuz?

“O FOTOĞRAF TÜM İNSANLIĞIN UTANCI!”
Fotoğrafı gördüğümde ilk aklıma gelen, o fotoğrafın tüm insanlığın utancını yansıttığı oldu. Bir baba olarak kendi evladımı düşündüm ve evladının babasına sarılmış o halini görünce, herhalde evladını koruyamayan bir baba için ölüm de bir sığınak diye düşündüm. Biz çoğunu görmüyoruz ve belki de görmek istemiyoruz ama dünyanın her yerinde her gün yaşanan benzer acıların olduğu da bir gerçek. Allahtan birileri bu fotoğrafı çekiyor ve bize ayna tutuyor. Bildiğiniz gibi, dünyada savaş, çatışma ve zulümden kaçan, güvenlik arayışında olan 70 milyon insan ülkesini terk etmek zorunda kalmış durumda. 26 milyona yakın insan ise mülteci olarak farklı ülkelerde yaşıyor. Bu insanların zorlu yolculuklarında büyük acıların yaşandığını biliyoruz.

“İLTİCA ETMEK TEMEL İNSAN HAKKIDIR”
Aslında bu trajedilere karşı çözüm yolu da yok değil. Bugünlerde 68. yıl dönümünü yaşadığımız BM’nin 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne baktığımızda insanların etnik kökenlerinden, dinlerinden, dillerinden, ırklarından, siyasi ve sosyal mensubiyetlerinden veya görüşlerinden dolayı tehdit altında oldukları takdirde başka ülkelere iltica etmeleri temel bir insan hakkıdır. Dünyada hiçbir ülkenin reddedemeyeceği bir insan hakkıdır.

Reddedilemez mi?

Reddedilemez tabi.

Ama reddediyorlar.

“BU HAKKI TRUMP GÖZARDI ETMEYE ÇALIŞIYOR”
ABD’ye bakalım. Amerika, klasik ilticanın yoğun olarak gerçekleştiği bir ülke değil. Çünkü sağında solunda mülteciler için aşılmaz iki okyanus var. En büyük sınırı Kanada’yla, 9 bin kilometreden uzun bir sınır, o da korunan bir sınır değil. 3 bin kilometre kadar da Meksika ile sınırı var. Özellikle son yıllarda Honduras, El Salvador, Venezuela ve Guatemala’dan insanlar bu sınırdan Amerika’ya sığınmaya çalışıyorlar. İlk bakışta bu insanların 1951 Cenevre Sözleşmesi çerçevesinde sığınmacı olarak kabul edilemeyeceklerine dair bir görüntü ortaya çıkıyor. Nedeni de şu: Bu insanlar siyasi sebeplerle ya da devlet tarafından etnik köken, din, dil, siyasi veya soysal mensubiyetleri veya görüşleri sebebiyle takip altında olan ve hayatları tehdit altında olan insanlar kategorisine girmiyor görünüyorlar. Ama olayın başka bir boyutu var. Mesela Guatemala’da, Honduras’ta veya El Salvador’daki duruma baktığımız zaman orada devletin devlet olarak olmazsa olmaz görevlerini yerine getiremediği için bu insanların iltica etmek zorunda kaldığını görüyoruz. Guatemala’da şu an on binlerce insan mafyavari örgütlere mensup ve tüm toplum baskı ve şiddet gibi her türlü kriminal olaylara maruz kalabiliyor. Devlet bu insanları koruyamıyor. Devletin halkını koruyamadığı böyle bir durumda Cenevre Sözleşmesi’ne göre bu insanların başka ülkelere iltica etme hakkı vardır aslında. Ama Trump Hükümeti bunu göz ardı etmeye çalışıyor. Özelikle mülteci mekanizması hukuken işlemesin diye elinden gelen her türlü saçma sapan yollara başvurabiliyor.

“ABD’YE GELMESİNLER DİYE ZALİMLİK YAPILIYOR”
Mesela yığınla bekleyen iltica davalarına bakan hâkimlerin sayısının arttırılması gerekiyor ama arttırmıyor. Adalet Bakanlığı’nın eline bütçe de verilmiş ama Trump’ın baskısı nedeniyle bunun gereğini yerine getiremiyor. Bunun dışında da mültecilere Amerika’ya gelmeyin görüntüsü vermek için sınırda her türlü zalimlik yapılıyor. Örneğin El Paso’da o bölgeye yakın bir kasabayı gazeteciler ziyaret ediyorlar. Orada 300’den fazla büyük ekseriyeti 10 ila 13 yaşlarında olan en küçüğü de 5 aylık olan annesiz babasız çocukların temel ihtiyaçlarının hiçbir şekilde giderilmediği ortamda hayata tutunmaya çalıştıkları görülüyor. ABD’den yani dünyanın en zengin bölgelerinden birinde yaşananlardan bahsediyoruz.

İnsan haklarının geliştiği, demokrasisiyle övünen ABD de bunu yapıyor. Bu acayip bir ikilem değil mi?

Kesinlikle. Guatemala’yı bu hale getiren Amerika’dır. Mafyavari örgütlenmelerin sebebi Amerika’nın on yıllar önce başlattığı politikalardır. Venezuela 1950’li yıllarda dünyanın en zengin ülkelerinden birisiydi. Şu anda dünyanın en fakir ülkelerinden birisi. BMMYK verilerine göre, 2015’ten bu yana 4 milyon civarında Venezuelalı ülkesini terk etmiş durumda. Bu da Suriye krizinden sonra dünyada yaşanan en büyük yerinden edilme krizlerinden birine işaret ediyor. Yerinden edilen bu insanların çoğu uluslararası koruma ihtiyacı olan insanlar olmasına rağmen bu insanların yalnızca yarım milyon kadarı resmi olarak sığınma talebinde bulunmuştur. Bu sayılar bile yaşatılan mağduriyeti görmek açısından önemlidir.

Türkiye özelinde bakarsak Suriyeli mülteciler konusu çok tartışmalı. Evet, dünyada da gördüğümüz bu trajik durum Türkiye’yi epey meşgul edecek. Çözüm öneriniz nedir? Siz iktidar partisinin vekilisiniz sonuç olarak karar mercileri sizlersiniz.

“MÜLTECİ SORUNU O İNSANLARI ÜLKEYE KABUL ETMEKLE ÇÖZÜLMEZ”
Mülteci sorununun insanları ülkeye kabul etmekle çözülmediğinin altını çizmek isterim. Bu aslında son noktası, yani insanların yaşadıkları ülkede var olan sorunların çıkmaza girmiş olmasının son tezahürü. Sorunu çözmek için bu insanların göç ettikleri, göç etmek zorunda kaldıkları ya da hayatlarının tehlike altında oldukları ülkelerden başlamak gerekiyor. Dünyanın zengin ülkeleri bu konuda üzerlerine düşen görevleri hiçbir şekilde yapmıyor.

“MÜLTECİ KABUL EDEN TEK BATI ÜLKESİ ALMANYA”
En fazla mülteci kabul eden ilk on ülkeye baktığımız zaman sadece bir batılı ülke görüyoruz: Almanya. Bunun dışında hiçbir batılı zengin ülke Afganistan, Pakistan, Irak ya da dünyanın başka ülkelerinden ayrılmak zorunda kalmış insanlara karşı Türkiye’nin vermiş olduğu insanlık dersini verebilmiş değildir. Amerika nasıl şu anda sınır boyuna duvar örmeye çalışıyorsa, batılı ülkelerde de aynı durumu görüyoruz. Ama bu yaklaşımlarla sorunlar çözülmüş olmuyor.

“HAKKANİYETLİ BİR KÜLFET PAYLAŞIMI YOK!”
Sadece erteleniyor veya başka ülkelerin üzerine yıkılarak yani paylaşılmayarak başka bölgelerde yeni istikrasızlar oluşturuluyor. Oysa başta zengin ülkeler olmak üzere herkes çok daha güçlü biçimde elini taşın altına koymalı ve küresel bir sorumluluk anlayışı geliştirilmeli. Ne yazık ki dünyada bu konuda hakkaniyetli bir külfet paylaşımı olmadığını görüyoruz.

Peki, Suriyeli mültecilere biz kapımızı açınca sorun çözülebildi mi ki?

Öncelikli misyon insanların katliamlardan kurtarılmasıydı. Bu sağlandı. Ancak tabi mesele orada bitmiyor. İhtiyaç sahibi insanlar var ve dolayısıyla devasa sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu kabullenmeliyiz. Türkiye örneğinde ilk önce şunu tespit etmemiz lazım: Türkiye’de şu anda 4 milyon civarında mülteci var; gerçi aslında onlara mülteci de diyemeyiz.

Ne diyelim? Göçmen, sığınmacı, misafir?

“SURİYELİLERİN BİR STATÜSÜ OLMADIĞI İÇİN “MİSAFİR” OLARAK ADLANDIRILDILAR”
Bildiğiniz üzere 2013 yılında yayımlanan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunumuz, düzenli ve düzensiz göç hareketleri ile uluslararası koruma prosedürlerine ilişkin önemli hususları içinde barındıran, AB ve uluslararası mevzuata uygun hazırlanmış bir kanundur. Bu kanunda temel olarak 3 tür uluslararası korumadan bahsedilir: Bunlar mülteci, şartlı mülteci ve ikincil korumadır. Ülkemiz Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekince sebebiyle Avrupa ülkeleri dışından gelen yabancılara mülteci statüsü vermemektedir. Suriyeliler konusu ise kendine has özelliklere sahiptir. Biliyorsunuz, uluslararası koruma bireysel başvuruyu esas alır. Oysa Suriyelilerde olduğu gibi kitlesel akınlar biçiminde yaşanan göç hareketlerinde bu mümkün değildir. Bu yüzden mevzuatımıza geçici koruma adı altında bir koruma türü girdi. Çıkarılan Geçici Koruma Yönetmeliği’yle de kapsam alanı belirlenmiş oldu. Bu kanun yürürlüğe girene kadar ülkemizdeki Suriyelilerin bir statüsü olmadığı için “misafir” olarak adlandırıldılar ve tabi ilk zamanlarda savaşın kısa süreceği ve bu insanların geri döneceği düşüncesi de vardı.

“MİSAFİR TANIMI ŞU DURUMDA GERÇEKTEN ÇOK YERSİZ OLUR.”
Ancak kanun yürürlüğe girince artık kendilerinin hak ve yükümlülüklerinin de belirlendiği bir statüleri oldu. Bu yüzden ülkemizde yaşayan Suriyelilere “geçici koruma altındaki Suriyeliler” demek en doğru ifade olacaktır. Ancak şunu da ifade etmek isterim ki geçici koruma statüsüne sahip milyonlarca insanın aradan geçen 8 yıla bakınca, geçiciliği bana gerçekçi gelmiyor. Dolayısıyla misafir tanımı şu durumda gerçekten çok yersiz olur. Duruma 2011 itibariyle bakarsak; şu anda Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin 2.5-3 milyonu en az 4,5 yıldan beri Türkiye’de yaşıyor. Ülkemizde doğan 430 bin Suriyeli bebek var. Bunlar hükmen doğum itibariyle Suriye vatandaşı, fakat kendilerine belge verilmediği için formel olarak vatansız konumdalar. Netice itibarıyla tartışmalarımız rakamlardan ibaret olmamalı; insan hayatından bahsediyoruz. Bize sığınan her bir insanın ihtiyaçları var ve olacaktır; bu ihtiyaçlar göz ardı edildikçe, sorunlar büyür ve çözülmesi zorlaşır.

Şimdi sıkıntı burada başlıyor zaten. Mültecilerin sorunlarını çözmemiz gerekiyor. Ancak onların sorunlarını çözeyim derken kendi toplumumuzdan tepki geliyor. Tepkiler özellikle ekonomik olarak geliyor. Nasıl ikna etmek lazım Türk halkını?

“BU İNSANLARIN ÖNEMLİ BİR BÖLÜMÜNÜN BURADA KALACAKLARINI KABULLENMEK GEREKİYOR”
Suriyelilerin Türkiye’deki yaş ortalaması 22. Çok genç bir nüfus. Suriyelilerin takriben yüzde 45’i 18 yaşın altında ve bu insanlar bilinçli yaşamlarının büyük bölümünü Türkiye’de geçirmişler. Öte yandan Suriye’de sorunlar devam ediyor. Hiç kimse önümüzdeki 4-5 yıl içerisinde bu insanların önemli bir ekseriyetinin Suriye’ye dönebileceğine dair bir perspektif sunamaz. Sonuçta mevcut göç politikaları noktasında yetersiz kaldığımızdan bu şekilde devam edersek sorunların büyüyeceğinden, bu sorunların şimdiye kadar tüm dünya nezdinde ortaya koyduğumuz insanlık dersini gölgeleyebileceğinden endişe duyuyorum. Şu anda bu süreçte yapılması gereken, bu insanların önemli bir bölümünün burada kalıp hayatlarını idame ettirmeye devam edeceklerini kabullenmektir. En zorlandığımız mesele de budur. Bu gerçeği kabul etmediğimiz sürece bu gerçeklerin gereklerine yönelemeyiz.

Zaten sorun hatta korkulan bu değil mi? Bir de şurada kafam karıştı. İktidar partisi ve bütün muhalefet partileri bu kişilerin misafir olduğunu ve gideceklerini söylüyorlar.

Ben hayatı göçmen olarak geçmiş, azınlık psikolojisini de çok iyi bilen bir kişi olarak ve aynı zamanda Ortadoğu’nun sunduğu gerçekleri dikkate alarak bu insanların büyük bir bölümünün tekrar Suriye’ye dönme imkânlarının çok gerçekçi olmadığını düşünüyorum.

Yaklaşık 4 milyon kişiden bahsediyoruz. İş, aş, barınak, eğitim vs. Mesela CHP’li bir belediye Suriyelilerin denize girmelerini yasaklıyor. İnanılması güç bir adım ama olabiliyor. Toplumda bir tecavüz vakası oluyor arkasında Suriyeli varsa toplumdaki infial 2 katına çıkıyor.

Öncelikle verileri doğru okumamız, değerlendirmemiz lazım. Bu şekilde meselenin çözümlenebilecek ve yönetilebilecek bir olgu olduğunu anlarız. Anketlerde gördüğümüz üzere, Suriyelilerin üçte ikisi Suriye’ye kesinlikle geri dönmeyeceğini ifade ediyor. Yüzde 40’a yakın bir kesim Türkiye’de kalmak istediğini ve yüzde 30’a yakın bir kesim ise başka ülkelere gitmek istediğini belirtiyor.

“KAYIT DIŞI ÇALIŞMAK BİRÇOK SURİYELİ’NİN DE İŞVERENİN DE İŞİNE GELİYOR.”
İkincisi, Suriyelilerle ilgili yanlış bir kanı var: Devletten maaş alıyorlar, ekmek elden su gölden gibi. Bu doğru değil. Türkiye’de 18 yaş altı 1 milyon 650 bin Suriyeli var. Suriyelilerin 1 milyonu çalışıyor zaten. 600 binden fazla kişi okula gidiyor. 15 binden fazla işletmeleri var. Fakat maalesef şöyle bir sorunumuz var; kurumlarımız kendilerini çalışma izni almaları için fazlasıyla teşvik etmesine rağmen, kayıt dışı çalışmak birçok Suriyeli’nin de işverenin de işine geliyor.

“KAYITLI SURİYELİ ÇALIŞAN SAYISI ARTIRILMALI”
Bir yandan Suriyeliler BM ya da AB gibi uluslararası kurum ve kuruluşlardan gelen yardımların kesilmemesi için kayıt dışı, sigortasız çalışmayı yeğliyor; diğer yandan ise işverenlerin ucuz işçi çalıştırmaları maliyetlerini düşürüyor. Dolayısıyla kayıtlı Suriyeli çalışan sayısı artırılmalı ve bu insanların ekonomimize katkıları vergi yoluyla da düzenlenmelidir.

Evet, Türkler ‘biz iş bulamıyoruz, onlar sigortasız çalışıyor, işverenlerin işine geliyor’ diyor. Bunu nasıl çözersiniz?

“SURİYELİLERE STATÜ VERELİM. YALNIZ BU VATANDAŞLIK DEĞİL!”
Şu an Türkiye’de asgari ücretle farklı farklı iş sektörlerinde çalışacak en az 500 bin insan aranıyor. Üniversite mezunları gençlerimizin istihdamı noktasında sıkıntılarımız yok demiyorum fakat asgari ücret seviyesinde vasıfsız işçi alımlarında Türkiye’de yeterince istihdam sağlayacak imkân var. Teşhisi bir kez daha söylüyorum: Suriyelilerin büyük ekseriyetinin geri dönmeyeceğini kabul etmek ve bu insanlara statü vermek lazım. Statüden kastımın vatandaşlık olmadığının özellikle altını çizmek isterim. Söylemek istediğim durumun, artık geçicilik ya da geçmişte olduğu gibi misafirlik anlayışı ile sürdürülebilir olmadığıdır.

Statüden kastınız ne?

“GEÇİCİ KORUMA STATÜSÜNDEN İKAMET STATÜSÜNE GEÇİRİLME OLANAKLARININ OLUŞTURULMASI GEREKİYOR”
Geçici koruma statüsünden ikamet statüsüne geçirilme olanaklarının oluşturulması gerekiyor, tabi şartlı bir süreç. Neden mi? Bir milyon çalışan Suriyeli olmasına rağmen kayıt dışı çalıştıkları için vergi ödemiyorlar. Böylece gayri resmi şekilde işletmeler açıyor, para kazanıyor fakat bir Türk vatandaşının, uluslararası koruma statüsü sahibi bir yabancının ya da ikamet sahibi bir yabancının yükümlülüklerini yerine getirmiyorlar. Bu sistemin değişmesi lazım.

Peki, sigortasız işçi çalıştırmak yasak. Bir nevi alt yapısı olmadığı kabulündeyim ama önemli bir yasak deliniyor.

Tabi ki. Sigortasız işçi çalıştırılmaması gerekiyor. Bunu ne yazık ki ihlal edenler var. Suriyeliler geçici koruma kapsamında çalışma izni alabiliyor ve dolayısıyla kayıtlı olarak çalışabiliyorlar. Bu süreçte kurumlarımız kendilerine destek oluyor ve bunu teşvik ediyor. İşverenlere ise istihdam ettikleri her Suriyeli vatandaş için ayrıca teşviklerimiz mevcut; sigortasız çalışmamayı bu şekilde hem işveren açısından hem çalışan açısından cazip kılmak istiyoruz. En nihayetinde çalışan kişinin de haklarının korunması ve bunlardan faydalanması için kayıtlı çalışması elzemdir.

Suriyelilere ikamet statüsünü lütfen açar mısınız?

“İKAMET STATÜSÜ UYGULAMASIYLA BU KİŞİLER GELECEK PERSPEKTİFİ SUNAN HUKUKİ BİR STATÜ KAZANIR”
Gelişmiş ülkelerde uygulanan ikamet statüsü uygulamasıyla bu kişiler gelecek perspektifi sunan hukuki bir statü kazanır. Bu statüyle birlikte Türkçe öğrenimi, eğitim sistemine entegrasyonu, sonrasında iş hayatına entegrasyonu ve başarıyı, dolayısıyla topluma uyum ve katılımı sağlama noktasında gerekli çabanın gösterildiği bir süreç işler. Bu süreçte kişi ‘’bunu başarırsam bu noktaya geleceğim, şunu başarırsam şu noktaya geleceğim’’ diye düşünerek kendisine bir gelecek perspektifi kurabilir. Dolayısıyla bu çözümün bir başlangıcıdır. Bu arada yerli toplumu da bu sürece hazırlamamız gerekiyor. Topluma şunu anlatmamız lazım: Evet, Suriyeliler meselesi çok ciddi bir yük ama bu artık kaçınabileceğimiz bir durum değil. Dolayısıyla bu yükü hafifletme konusunda üzerimize düşeni yapacağız ancak toplum olarak herkesin desteği olmadan olmaz.

“EVET, BU YÜK AMA BU İŞ İÇİN KUŞATICI GÖÇ VE İSKÂN POLİTİKALARI LAZIM”
Kuşatıcı göç ve iskân politikalarıyla şeffaf biçimde süreci yöneterek geleceğe dönük bir projeksiyon ortaya koyabiliriz. Mesela bir göç bakanlığı kurarsak, toplumsal katılımın önündeki engelleri aşarsak bu orta ve uzun vadede kazanıma dönüşebilir. Bunu sürekli bir yük olarak gündemde tutmamızın kimseye bir faydası yok. Mecliste de daimi bir göç komisyonu faydalı olacaktır.

Muhalefetle bu durumda biraz el sıkışmanız gerekecek mi? Muhalefet özellikle Suriyeli mülteciler konusunu sıcak tutuyor ve alttan gelen tepkiyi kamuoyuyla paylaşıyorlar.

“MUHALEFET TEHLİKELİ BİR ŞEY YAPIYOR VE BU IRKÇILIKTIR”
Bu çok tehlikeli bir tutumdur. Batı Avrupa ülkelerinde bir siyasetçi bunu yapsa, ben açıkça bu kişi ırkçılık yapıyor derim. Bir siyasetçi yabancılaşma endişesi gibi hususları kaşıyorsa, o kişi toplumsal barışı dinamitlemektedir. Mesela yalan bilgiler sosyal medyada çok hızlı yayılıyor ve Suriyelilerin geneli saldırıya maruz kalıyor. Şu anki gidişat beni ciddi manada endişelendiriyor. Çünkü bu süreçte millet olarak birlikte başardığımız, üstesinden geldiğimiz büyük insanlık vazifesinin gölgelenebileceğine dair emareler görüyorum. Medya ve siyasetin üzerine çok ciddi sorumluluklar düşüyor. Bir Türk, bir kadını taciz ettiği zaman ‘Türk, kadını taciz etti’ diye bir manşet okumazsınız ama bir Suriyeli bunu yaptığı zaman ‘Suriyeli taciz etti’ oluyor. Bu toplum, içindeki ötekileştirmeyi ve düşmanlaştırmayı tahrik eden bir unsurdur. Bu yüzden medyanın da siyasetçinin de kullandığı dile çok dikkat etmesi gerekir.

Bu göç almanın sonu olmayacak mı? Gördüğümüz Suriye’de işler pek iç açıcı değil. Biz hep kapıları açık mı tutacağız?

“TÜRKİYE’NİN DAHA FAZLA MÜLTECİ KABUL ETME GÜCÜ ELBETTE YOK”
Kesinlikle hayır. Bir kere demokrasilerde toplumsal çoğunluğun hassasiyetini göz ardı ederek ülke yönetemezsiniz. Demokratik hukuk devletlerinde toplumsal düzenin korunmasıyla ilgili iki olmazsa olmaz temel ilke var: İlki, temel hakları dikkate almak; ikincisi, demokratik çoğunluğun hassasiyetlerini göz ardı etmemek. Her ikisinin de birbiriyle örtüşmesi hali, demokratik devlet için ideal haldir. Temel hakların olmazsa olmaz olduğu konusunda da net bir duruş sergileyip toplumu bilinçlendirmemiz lazım. Bunun ötesinde Türkiye’nin daha fazla mülteci kabul etme gücü elbette yok. Türkiye’de iktidar başından beri şunu söylüyor: ‘’Bu insanları Türkiye’ye almaktansa Suriye’de güvenli bir bölge oluşturalım.’’ Türkiye zaten bu süreçte Suriye’yi bu hale getirenlerle anlaşamadığı için bedel ödüyor.

“SORUN SADECE SURİYELİLER DEĞİL, 2017’DEN 2018 YILINA KADAR 500 BİN MÜLTECİNİN ARTIĞI BİR DÜNYADAN BAHSEDİYORUZ.”
Mesela şu an İran ile yaşanan gerginliğe bakın. İran’ın bu şekilde üzerine gidilmesinin bedelini kim ödeyecek? İran diyor ki kapıları açarım. İçeride 2-3 milyon mülteci var. Kapıları açtığında bu insanlar Pakistan’a, Afganistan’a gitmeyecek; batıya yönelecek yine. Dolayısıyla bütün dünyayı yakından ilgilendiren, dünyanın barışını ciddi manada tehdit eden gelişmelerle karşı karşıyayız. Önümüzdeki 30-40 yıla baktığımızda Afrika’da nüfus çok hızlı biçimde artıyor. Nijerya’da inanılmaz bir nüfus artışı söz konusu. Bu insanların batıya göç baskısı azalmayacak. Yani mesele sadece Suriye ile ilgili değil. O konjonktürel bir mesele. Düşünün sadece mülteci sayısının 2017’den 2018 yılına kadar 500 bin artığı bir dünyadan bahsediyoruz. Bunun ötesinde Batıya yönelen yoğun insan toplulukları daha da artacak. Dolayısıyla sorunları yerinde çözüp, dünyayı daha adil bir noktaya getiren, özellikle yeraltı zenginliklerini ve batıdaki zenginlikleri paylaşan bir anlayış geliştirmedikten sonra bu sorunlardan hiçbir zaman kurtulamayacağız.

Mültecilerin hayalleri özellikle Avrupa’ya ulaşabilmek. Daha rahat yaşam, demokrasi, insan hakları vs. İyi de orda da karşımıza kapıların kapanması dışında faşizm dalgası ve islamofobi kavramı çıkıyor. Hangisi daha tehlikeli?

“İSLAM DÜŞMANLIĞI SADECE MÜSLÜMANLARI TEHDİT ETMİYOR!”
İkisi bir bütün aslında. İslam düşmanlığının daha tehlikeli boyutlara ulaştığı nokta zaten liberal demokratik devletlerin bittiği nokta olacaktır. Dolayısıyla İslam düşmanlığı sadece Müslümanları tehdit etmiyor, ikinci dünya savaşı sonrası batı dünyasında geliştirilmiş toplumsal düzenlerin bütününü tehdit ediyor. Bunun ötesinde tarihi süreçte gelişen ve toplumun tabiri caizse alt bilincine yerleşmiş ve günümüzde birçok ülkede orta sınıfın kültürüne girmiş bir İslam düşmanlığı batı dünyasında artıyor.

Haçlıdan gelen bir zihniyet mi bu?

Haçlıdan da önce gelen bir şey aslında. İslam dünyasının ve Müslümanların Hristiyan toprakları işgal ettikleri, batıya karşı tehdit oluşturduğu, batıda artan Müslüman nüfusun içerden işgali getireceği ve bu tehdidin ortadan kaldırılması gerektiği inancı popüler. Osmanlı ordularının Viyana kapılarına kadar yanaşmaları, bundan önce Müslüman orduların yüzyıllarca İspanya’da hüküm sürmüş olmaları ve Toulouse’a kadar gelmeleri Batı dünyasının kültürel kimliğine negatif olarak kazınmış durumda. Diğer taraftan Almanya, Polonya, Macaristan gibi ülkeler Britanya ve Fransa gibi imparatorluk tecrübesini yaşamadılar. Mesela Almanya, Britanya gibi imparatorluk ruhunun gerektirdiği şekilde başka topluluklarla yaşama tecrübesi edinmedi. Fransa’nın büyük insanlık suçları var ama sonuçta bu suçları işlerken de farklı toplumlarla yaşamayı saydıklarımdan daha fazla öğrendi.

“AVAM KESİM KOLAY ÇÖZÜM ARAR”
Ekonomik rekabetin arttığı vasıfsız insanlarla vasıflı insanlar arasında gelir uçurumlarının oluştuğu dönemlerde özellikle alt sosyo-ekonomik grubun kendini hayatta kaybetmiş gibi algılaması söz konusu. Şimdi ne diyorlar, onlar geldiği için başımıza şu şu sıkıntılar geliyor. Onlar geldiği için iş bulamıyoruz, onlar geldiği için statümüzü kaybedeceğiz, yabancılaşıyoruz vs… Bakın sonuçta mesele sadece yenilmiş olmak değil. Mesele yenilebileceği psikolojisine sahip olmak. Örneğin Almanya’da mülteci krizinin zirvesinin yaşandığı Mart 2015’te Baden Württemberg’de yapılan eyalet seçiminde ırkçı parti yüzde 15 oy aldı. O eyaletin bazı bölgelerini özellikle inceledim. Kişi başına düşen gelirin 60 bin Euro olduğu bölgelerde bile ırkçı partinin yüzde 15 oy alabildiğini gördüm. Toplumun üst sınıfı neden bu partiye oy veriyor? Çünkü statülerinden korkuyorlar. Irkçı olmamalarına rağmen protesto oyu kullanıyorlar. Fakat bu zamanla siyasal kültürü zehirliyor. Avam kesim kolay çözüm arar. Kolay çözüm sunan bunu aynı zamanda sert bir dille ifade eden siyasetçiyi de tercih eder. Çünkü bu kişiler çok kolay reçeteler sunarlar. İnsanlar çok kompleks şeyler düşünmek istemezler. Çok kolay reçeteler sunuyorsa ve o ona inandırıcı geliyorsa onu tercih ederler. Bunun doğru çözüm olmadığını zamanla görürler.

“BATIDA SADECE İSLAM DÜŞMANLIĞI SADECE OTORİTERİZM GELİŞİYOR DENEMEZ.”
Almanya’da ırkçı parti yüzde 15 oy ortalamasına kavuştu. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde geçmişte aldıkları oyları yakalayamadılar. Niye? Çünkü millet bunların slogan atan partiler olduklarını ancak kompleks meselelerin altından kalkacak birikime ve siyasi programa sahip olmadıklarını gördü. Bu aslında demokrasiler için de bir fırsat. Olaya sadece tek boyutlu bakamayız. Batıda sadece İslam düşmanlığı sadece otoriterizm gelişiyor denemez. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Avrupa lehindeki güçlerin, oyların üçte ikisini aldığını da göz ardı edemeyiz.

Bu süreç Avrupa’yı nereye götürecek?

“TÜRKİYE’DE VAR OLAN HRİSTİYAN, YAHUDİ DÜŞMANLIĞINI DA GÖZ ARDI ETMEMELİYİZ.”
Avrupa’da sorunlar azalmayacak, artacak. 2. Dünya Savaşı sonrası liberal bir anayasal hukuk düzeni oluşturuldu. Nispeten başarılı oldu. Tüm dünya için standartlar kondu. Ama çoğunluk toplumun belli kesimlerinin ona entegre edilmemesi durumunda bu düzenin altının oyulmaya başlandığını görüyoruz. Yabancılar geliyor, yabancılara hak verilmesin deniyor. Müslümanlar geliyor, eşit haklar verilmesin deniyor. Geçen Slovakya’da Müslümanlar dini cemaat statüsüne erişemesinler diye mevzuat değiştirdiler. Bu aslında korkuların bir tezahürü. İsviçre’deki minare yasağı gibi. Tabi İslam düşmanlığı ile mücadele ederken aynı duruşu Hristiyan düşmanlığı ve Yahudi düşmanlığı ile ilgili de geliştirmek durumundayız. Türkiye’de var olan Hristiyan düşmanlığını, Yahudi düşmanlığını da göz ardı etmemeliyiz. Yani etnik veya kültürel kaynaklı ırkçı eğilimler sadece batılılara has bir durum değil maalesef.

Aynısını biz Suriyelilere yapabiliyoruz sanırım.

Tabi insan yabancı olandan endişe eder, bazı etkenlerle birlikte korku da geliştirebilir. Bu insanın doğasında olan bir şey.

İsrail’i de konuşmak istiyorum. Şu çok garip değil mi? Hitler Almanya’sının mağduru olan Yahudiler ve İsrail hükümeti Batı’da faşizmin yükselmesinden fayda sağlıyor. Ve Filistin halkına yaptıkları da ortada. Bu çelişkiler kimseyi rahatsız etmiyor mu?

“İSRAİL İKİLİ DEVLET MODELİNDE SAMİMİ DAVRANARAK KENDİ VARLIĞINI VE GELECEĞİNİ DE TEMİNAT ALTINA ALABİLİR.”
Orada ciddi bir çıkmaz var. Oldu bitti ile İsrail devleti kurulmuş ve Filistinliler gün geçtikçe daha fazla köşeye sıkıştırılmış, marjinalleştirilmiş. Şimdi buna hakkaniyet adına çözüm bulmamız maalesef güç dengeleri itibarıyla gerçekçi görünmüyor, dünya gerçekleri farklı işliyor maalesef. İsrail’de yaşayan bir bireyi düşünün. Bugün 35- 40 yaşında. O da diyor ki ‘ne yapalım, artık burası bizim, kimseyle paylaşamayız.’ Bu yaklaşımın barış getirmesi mümkün değil tabi. Öte yandan Gazze’yi açık cezaevine dönüştüren ve bunun ötesinde Filistinlilerin yaşadıkları bölgeleri de yaşanmaz kılan bir İsrail devleti söz konusu. İsrail iki devletli yaklaşımı zaten adeta ortadan kaldıran politikalar takip etti on yıllarca. Bunun dışında da Filistinlilerle birlikte ortak sadece bir dine, bir ırka mensup insanların değil orada tüm bölgede yaşayan insanların ortak devleti olma konusunda bir anlayış geliştirmedi İsrail çoğulcu ve demokratik bir sistem ile Filistin halkıyla çoğrafyayı paylaşan ve eşit haklar temin eden bir devlet olarak veya ikili devlet modelinde samimi davranarak kendi varlığını ve geleceğini de teminat altına alabilir. Ama diyor ki ‘kolayı var, ben güçlüyüm. Elimde her türlü silah var. Başta ABD olmak üzere batı dünyası da yaptığım zalimlikleri göz ardı ediyor, bana destek veriyor.’ Gelinen noktayı yine mülteciler üzerinden özetleyelim. İsrail’in izlediği politikalar ve dünyanın bu noktadaki sessizliği sebebiyle Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu’nun (UNRWA) yetkisi altında bugün 5,5 milyon Filistinli mülteci yaşam mücadelesi vermektedir.

ABD’den ve Trump yönetiminden de destek alıyor.

“İSRAİL ABD’NİN GÜCÜYLE, BATI DÜNYASININ GÖZ ARDI ETMESİYLE NETİCE ALABİLECEĞİNİ DÜŞÜNDÜĞÜ SİYASETİNİ SÜRDÜRÜYOR”
İsrail’in elinde her türlü güç var. Böl, parçala, yönet. Onun dışında terör estirdi bahanesiyle onları elimine et, ortadan kaldır. O halkın feryadını, acısını tamamen göz ardı et. İki devletli çözümü 1948 sürecinden sonra herkes öncelemişti. İsrail bu olanağı adeta ortadan kaldırdı. Artık çözümsüzlükle karşı karşıyayız. Bu çözümsüzlüğü daha da ileri noktaya taşıdılar. Mısır ve Suudi Arabistan’la anlaşarak, Filistinlilere bir koridor açıp çöle gitsinler, kendi devletlerini kursunlar diye bir süreç işletmeye çalışıyorlar. Bu insanlık suçudur. Ama o ülkeler de insan hakları, hak, hukuk ve adalet noktasında yeterince nasiplerini almamış ülkeler oldukları için bunları yapabiliyorlar. İsrail de Amerika’nın gücüyle, batı dünyasının göz ardı etmesiyle netice alabileceğini düşündüğü bu siyasetini sürdürüyor.

Tüm bu söylediklerinizle kazanan olacak mı?

Hayır, böyle giderse hep beraber kaybedeceğiz. Ancak bütün medeniyetlerin ortak doğrularına birlikte kanaat getirirsek ve bu noktada da güçlü koalisyonlar oluşturma yolunu tercih edersek daha yaşanabilir bir dünyayı bizden sonraki nesillere bırakabiliriz.

Yeneroğlu: “Mültecilerle dayanışma, uluslararası topluluğun vazgeçilmez sorumluluğudur.”

20 Haziran Dünya Mülteciler Günü nedeniyle ülkemizdeki mülteci olgusuna dikkat çeken AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, “Mültecileri misafir eden ülkeler, sergileyecekleri dayanışmayla, insanlık sınavını ya kazanacak ya da kaybedeceklerdir. Ülkemizde son aylarda yaşanan ırkçı hadiseler, mültecilere yönelik örnek dayanışmamızı gölgelemiştir. Elbette çoğunluk toplumun endişeleri ciddiye alınmalıdır. Diğer tarafta mültecilerin geçici olduğu varsayımı gerçekçi değildir, katılım politikaları zorunludur.” hatırlatmasında bulundu. Yeneroğlu ayrıca şunları kaydetti.

“Uluslararası dayanışmanın zorunlu olduğu meselelerin başında hiç şüphesiz mülteci olgusu geliyor. Nitekim BM Mülteci Örgütü’nün verilerine göre, dünyada her iki saniyede bir insan yurdundan kovulmakta, 70 milyon kişi savaş, çatışma, siyasi baskı, doğal afet veya ekonomik dar boğaz gibi nedenlerle zorla yerinden edilmiş bir şekilde yaşamaktadır. Bunların 25,9 milyonunu başka ülkelere göç etmek zorunda kalan insanlar oluşturuyor. Bu olgu, uluslararası topluluğa insani sorumluluk yüklüyor.

Bu sorumluluğu yerine getirmek için uluslararası kuruluşların ve ülkelerin, kalıcı politikalar uygulamaları önem arz ediyor. Özellikle de mülteciler için hedef ülke konumundaki ülkemizde ve Avrupa ülkelerinde, insan hakları ve uluslararası hukuk ölçeğinde, eğitim ve iş hayatında entegrasyonun sağlanması ve yabancı düşmanlığıyla etkin mücadele edilmesi, uzun vadede hem mültecilere hem de ülkelere fayda sağlayacaktır. Oluşacak toplumsal ve kültürel zenginlik, -ırkçı yaklaşımların aksine- ülkelerin refah seviyesini yükseltecektir. Söz konusu ülkeler, mülteci akımının neden olduğu krizi fırsata dönüştürdükleri ölçüde ‘öteki’yle olan sınavı geçeceklerdir.

İnsani sorumluluğu yerine getirme noktasında azami gayret gösteren ülkeler arasında Türkiye’miz ön sıralarda yer almaktadır. Bugün 3,5 milyonu aşkın Suriyeli ülkemizde yaşamaktadır. Milletimizin misafirperverliği ve hükümetimizin çalışmalarıyla, dünya çapında örnek bir dayanışma sergiledik. Ancak son zamanlarda yaşanan bazı gelişmeler bu dayanışmayı gölgeledi. Bolu Belediyesi tarafından mültecilere yönelik yardımların ırkçı söylemlerle kesilmesi, Mudanya’da mültecilere sahil yasağının getirilmesi, ülkemizde de Batı Avrupa ülkelerinde tanık olduğumuz türden kurumsal ırkçılığın yaşanabileceğini gösterdi. Elbette çoğunluk toplumun endişeleri ciddiye alınmalıdır. Aksi takdirde genelleştirme ve ırkçı söylemler zamanla artacak, felaketlerin önüne geçilemeyecektir. Ancak siyasetçilerin ve medyanın müşahhas olguları genelleştirip ötekileştirmelerine karşı direnç geliştirilmelidir. Aynı zamanda mültecilerin geçici olduğu varsayımı büyük bir ekseriyeti için gerçekçi değildir, katılım politikaları zorunludur. Aynı zamanda uluslararası topluluk, ilticanın sebepleri üzerinde durmalı, ortak girişimlerle sorunları yerinde çözmeye katkıda bulunmalıdır. Aksi takdirde son yirmi yılda bir misli artan iltica zorunluluğu, daha da artmaya devam edecektir.

Bu düşüncelerle, 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nde, yeryüzündeki tüm mültecilerle beraber olduğumuzu hatırlatıyor, uluslararası kuruluşları ve devletleri bu konuda daha fazla dayanışma göstermeye davet ediyorum.”

Yeneroğlu: “Yurt dışındaki insanlarımıza adli işlemlerinde yeni kolaylıklar geliyor.”

Cumhurbaşkanımız Erdoğan tarafından açıklanan Yargı Reformu Stratejisinde yer alan yurt dışında yaşayan vatandaşlarla ilgili atılacak adımları, “Adalet Bakanlığımız, yurt dışındaki vatandaşlarımızın Türkiye’deki adli işlemlerinin kolay, hızlı ve az masraflı olması noktasında bazı adımlar atacaktır. Bu hizmetler, diasporadaki insanlarımızın anavatanla olan bağını destekleyici rol oynayacaktır.” sözleriyle değerlendiren AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu şunları kaydetti:

“Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın Türkiye’de farklı konularla ilgili noterlik veya tanıma-tenfiz gibi işlemleri olmaktadır. Bu işlemlerin kolay, hızlı ve az masraflı bir şekilde yapılabilmesinin sağlanması, vatandaşa hizmet odaklı bir anlayışın tezahürü olacaktır. Adalet Bakanlığımız tarafından geliştirilen ve Cumhurbaşkanımız tarafından kamuoyuyla paylaşılan Yargı Reformu Stratejisinde bu işlemlerle ilgili maddeler de yer alıyor.

Strateji belgesinde öncelikle yurt dışında bulunan kişilerin işlemlerinin kolaylaştırılması için gelişen teknolojik imkanların etkin kullanılması hedefleniyor. Bu çerçevede Adalet Bakanlığımız yurt dışında yerleşik insanlarımızın adli işlemleri için bilişim sisteminin yurt dışı temsilcilikleri ile entegrasyonunu sağlayacaktır. Böylelikle yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın dış temsilciliklerde yaptıkları işlemlerin bir örneği, bilişim sistemi entegrasyonuyla Türkiye’de anında alınabilecektir.

Yargı Reformu Stratejisi ayrıca dış temsilciliklerimizde görevli adalet müşavirleriyle ilgili yeni bir düzenleme de öngörüyor. Buna göre, bu birimin çalışma usul ve esasları, yurt dışında bulunan vatandaşlarımızın hukuki ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yeniden belirlenecektir. Bu yenilik, adalet müşavirlerinin vatandaşlarımızın yaşadığı bölgenin ihtiyaçlarına göre daha etkin hizmet vermesini beraberinde getirecektir.

Yabancı ülke makamları tarafından verilen vasilik kararlarının tanınmasıyla ilgili yaşanan sorunlar da gelecek dönemde çözüme kavuşturulacak başlıklar arasında yer alıyor. Bu kapsamda başta vasilik kararları olmak üzere yabancı mahkemeler tarafından verilen kararların tanınmasına ve tenfizine ilişkin süreçler yeniden ele alınacaktır. Bu işlemlerin kolaylaştırılması vatandaşlarımızın bu gibi konularda yaşadığı mağduriyetleri giderecektir.

Ülkemizin adalet sisteminde köklü değişlikler öngören Yargı Reformu Stratejisinde yurt dışındaki vatandaşlarımızın sorunlarının da dikkate alınması bu insanlarımız adına memnuniyet verici bir gelişmedir. Diasporadaki insanımızın anavatanla olan farklı boyutlardaki bağı her zaman asli meselelerdendir. Türkiye ile ilgili bürokratik işlemlerin kolaylaştırılması hiç şüphesiz bu bağı destekleyici rol oynayacaktır. Bu noktada örnek bir çalışma sergileyen başta Adalet Bakanımız olmak üzere tüm Bakanlık yetkililerine teşekkür ediyorum.”

Yeneroğlu: “Solingen ve Mölln facialarından ders alınsaydı, NSU cinayetleri yaşanmazdı.”

29 Mayıs 1993 tarihinde vuku bulan ve Genç ailesinden 5 kişinin hayatını kaybettiği Solingen faciasını, “26 yıl sonra bugün de ırkçılık, Almanya’nın en önemli gündem maddelerindendir. Irkçılığa karşı çok boyutlu mücadeleyle, göçmenlerin hayatın her alanına engelsiz katılabilmeleri sağlanabilir. Özellikle Solingen ve Mölln facialarından ders çıkartılarak kurumsal ırkçılıkla mücadele edilseydi, NSU cinayetleri engellenebilecekti.” sözleriyle anan AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu şunları kaydetti:

“29 Mayıs 1993 tarihinde Genç ailesinin evi ırkçı kundaklama sonucu alev almış, yangında Gürsün İnce (28), Hatice Genç (19), Gülistan Öztürk (12), Hülya Genç (9) ve Saime Genç (5) hayatını kaybetmişti. Olay, Almanya için ırkçı zihniyetin sebep olabileceği faciayı gösteren bir dönüm noktasıydı. O gün de yükselen ırkçılığa karşı kapsamlı bir mücadelenin yapılması gerekliliği ortadaydı. Ancak Solingen’den 18 yıl sonra ülke bir başka felaketin kendini izhar etmesiyle sarsıldı. 2000-2006 yılları arasında sekiz Türk ve bir Yunan vatandaşı Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) isimli ırkçı terör örgütünün cinayetine kurban gitmişti. Fakat emniyet ve istihbarat birimleri, ırkçı motivasyonlu cinayetlerin üzerine gitmemiş, açık belirtileri göz ardı etmişti. Bilinen son cinayetten beş yıl sonra örgüt kendini 2011 yılında açığa çıkarmıştı. Solingen ve Mölln facialarından ders çıkartılarak kurumsal ırkçılıkla mücadele edilseydi, NSU cinayetleri engellenebilecekti.

Irkçılık, bugün de Almanya’nın en önemli gündem maddelerindendir. Hatta 90’lı yıllara kıyasla daha da güç kazanmıştır. O yıllarda siyasetçiler tarafından söylenmesi mümkün olmayan sözler bugün ırkçı ‘Almanya için Alternatif Partisi’nin parti programının temel taşlarıdır. Yüzde 13’lük halk desteğiyle mecliste bulunan bu parti, kültürel ve dini farklılıklar üzerinden yaptığı ötekileştirmeyle düşmanlığı körüklemektedir. Parti programında yer alan ‘Müslümanların sayısının artması devlet, toplum ve değerler düzenimiz için bir tehdittir’, ‘İslami kuruluşlara kamu tüzel kişiliği verilmemelidir’ ve ‘Egemenlik sembolü olan minareleri kabul etmiyoruz’ gibi söylemlerle Müslümanlara karşı klişeler beslenmektedir. Bu zihniyetin zehirlediği bir ortamda Müslümanların günlük hayatı doğrudan etkilenmektedir.

Almanya’nın en önemli gerçeği bir göç ülkesi olmasıdır. Zira ülkede yaşayan her dört kişiden biri göçmen kökenlidir. Ülkenin geleceğini, bu toplumsal gerçekliği ve anayasal çoğulculuğu destekleyecek yasama, yürütme ve yargı uygulamaları belirleyecektir. Irkçılık, İslam düşmanlığı ve antisemitizm ile çok boyutlu mücadele, sadece göçmenlerin hayatın her alanına engelsiz katılabilmesini değil, aynı zamanda çoğulcu toplum düzeninin korunmasını da sağlayacaktır.”

Yeneroğlu: “Avrupa Parlamentosu seçimlerinde mutlaka sandığa gitmeli, ırkçı popülizme geçit vermemeli!”

İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu 23-26 Mayıs tarihleri arasında yapılacak olan Avrupa Parlamentosu seçimlerine, “Bu seçimlerde ırkçı popülist partilerin güç kazanması insan hakları, hukuk devleti ve çoğulcu demokrasi değerlerini tehdit eden bir gelişme olacaktır. Bu vahim tablonun ortaya çıkmaması için herkesi sandığa gitmeye davet ediyorum. Sahayı aşırı sağa bırakmamak için demokratik mücadelede bireysel sorumluluğu yerine getirmek şarttır.” sözleriyle dikkat çekti. Yeneroğlu açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

“Avrupa Birliği, bugün üye ülke vatandaşlarının günlük yaşamını doğrudan etkileyen bir konuma sahiptir. Zira ülkelerin uymak zorunda oldukları çerçeve kanunları AB kurumlarınca yasalaştırılıyor. Birliğin yasama organı olan Avrupa Parlamentosu bu süreçte kilit rol oynuyor. Almanya, Fransa, Hollanda, Avusturya ve Belçika gibi AB üyesi ülkelerde 23-26 Mayıs tarihlerinde yapılacak seçimlerle Avrupa Parlamentosu yenilenecek, önümüzdeki 5 yıl için yeni üyeler seçilecektir.

Avrupa Parlamentosu, üye ülkelerde yaşayan Türkiyeli göçmenler ve Müslümanlar için de önem taşıyor. Nitekim parlamento tarafından yapılan hukuki düzenlemeler onları da etkiliyor. Avrupa ülkelerinde yaşayan azınlıklar bağlamında parlamentonun AB’nin kurucu değerlerine sadık kalması hayati önem taşıyor. İnsan hakları, hukuk devleti ve çoğulcu demokrasi gibi siyasi değerler bu kesimin temel hakları için teminat oluşturuyor. Bu kurumsal değerler bir yandan AB çatısı altındaki çoğulculuğu güçlendirirken diğer yandan da dünyada bu değerlerin yaygınlaşmasına destek oluyor.

Yapılacak seçimler için aşırı sağ partilerin milletvekili sayısını endişe verici düzeyde artıracağı tahmin ediliyor. Böyle bir durum öncelikle Avrupa’nın içine kapanmasını teşvik edecek ve özgürlükçü demokratik değerlerin altının daha fazla oyulmasını tetikleyecektir. Nasıl ki üye ülkelerde aşırı sağın yükselişiyle bu değerler tehdit altındaysa aynı durumun AB boyutunda yaşanması da kaçınılmazdır. Geçmişte kabul edilemeyecek göçmen karşıtı ve İslam düşmanı söylemler bugün ülkelerde yaygınlık kazanmış, adeta toplumsal kültüre dönüşmüştür. Yine ülkelerde göçmenlere ve Müslümanlara yönelik saldırılar artmıştır. Avrupa Parlamentosu yaşanan bu gelişmelere karşı mücadelede ulus ötesi anahtar kurumlardandır. Kültürel ve dini kimlikler üzerinden ırkçılık yapan hareketlerin bu yapıda güçlenmesiyle gelecekte AP üzerinden göçmenlerin ve Müslümanların temel haklarının kısıtlanması mümkün olacaktır.

Bu kapsamda seçimlerin olduğu ülkelerdeki tüm göçmenleri yapılacak olan seçimlerde oylarını kullanmaya davet ediyorum. Sahayı aşırı sağa ve ırkçı popülizme teslim etmemek için demokratik mücadelede bireysel sorumluluğu yerine getirmek herkes için şarttır. Bu hassasiyeti çevremizle de paylaşmamız, etrafımızdaki seçmenlerin de oy kullanmasını sağlamamız, sandığa kitle olarak sahip çıkmak adına önemlidir. Irkçılığa karşı duruş sergileyip, çoğulcu toplumu savunan partilere verilecek her bir oy, özgürlükçü demokrasilerin geleceğine yapılacak bir yatırımdır.”

Yeneroğlu: ‘’Avusturya’daki Türk toplumu demokratik mücadeleyi artırmalı!’’

Türkiye ile Avusturya arasında 15 Mayıs 1964 tarihinde imzalanan işgücü anlaşmasının yıl dönümünde değerlendirmede bulunan İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, “Avusturya’da Türk toplumu, yarım asrı aşkın bir geçmişe bakıyor. Bugün itibariyle Türk düşmanlığı körükleniyor, Müslümanlara karşı saldırılar ve yasaklarda endişe verici artış yaşanıyor. Buna karşı çok boyutlu mücadele, her şeyden önce Avusturya’nın çoğulculuğunu ve demokrasisini güçlendirecektir.” dedi.
Yeneroğlu açıklamasında şunları kaydetti:

“Türkiye ile Avusturya arasında imzalanan işgücü anlaşmasının 55. yıl dönümünü yaşıyoruz. Bu anlaşma yarım asrı geçen zaman diliminde yüz binlerce insanımızın hayatını etkilemiştir. Bugün itibariyle Avusturya’da yarısından fazlası Avusturya vatandaşı olan yaklaşık 300 bin Türkiyeli göçmen yaşıyor. İnşaat, gastronomi ve perakende gibi sektörlerdeki Türk girişimciler 10 bine yakın kişiyi istihdam etmektedirler. Avusturya ilk ve ortaokullarında 20 bini aşkın öğrencimiz eğitim almakta, 9 bin gencimiz meslek eğitimi ve 4 bin 500 gencimiz de üniversitede öğrenim görmektedir.

Avusturya’da genelde Müslümanların özelde de Türklerin yaşam alanını daraltan gelişmeler yaşanıyor. Bu gidişatta en önemli katkıyı hiç şüphesiz ki koalisyon ortağı olan aşırı sağcı FPÖ sağlıyor. Hükümet programında İslam’ın sürekli olumsuz bağlamda ifade edilerek ötekileştirilmesi, yurtdışından imamların getirilmesinin yasaklanması, bazı camilerin kapatılması, ilkokullarda başörtüsü yasağı ve ‘bozkurt’ ile ‘rabia’ işaretlerinin terör örgütlerinin sembolleriyle eş tutularak yasaklanması Müslümanların toplum nezdinde potansiyel suçlu muamelesi görmesini beraberinde getiriyor.

Bunun doğal bir sonucu olarak da maalesef Müslümanlara karşı saldırılarda artış yaşanıyor. Nitekim Avusturya’daki Dokustelle isimli İslam düşmanlığı ile mücadele kurumunun raporuna göre, 2018 yılında 540 İslam düşmanı suç gerçekleştirilmiştir. 2017 yılına kıyasla %74’lük bir artışa tekabül eden ve kayıt altına alınamayan saldırılar dikkate alındığında çok daha fazla olan bu rakam Müslümanlara karşı artan ötekileştirmeye işaret ediyor. Müslümanlara karşı nefreti körükleyen söylemlerin yaygınlaştığı bir iklimde 14 yaşındaki başörtülü bir kız, üç kızın saldırısına uğrayabiliyor, İslami kuruluşlara devamlı nefret e-mailleri gönderilebiliyor veya açık alanda duvarlara nefretin ifadesi olan ‘Müslümanlara Ölüm’ mesajı yazılabiliyor. Bu olaylar Müslümanların can ve mal güvenliğini tehdit ediyor.

Avusturya, sadece aşırı sağ kesimden ibaret değildir. Her ne kadar siyasal iklim aşırı sağın güçlenmesiyle zehirlense de eminim ülkedeki tüm demokratların mücadelesiyle özgürlükler alanı güç kazanacaktır. Bu noktada yarım asırdır Avusturya’da yaşayan Türk toplumunun tüm sağduyu sahibi demokratik aktörlerle birlikte temel hakları için verecekleri mücadele de önemlidir. Ayrımcı uygulamalara ve yasaklara karşı hukuki sürecin başlatılması, bireysel ve kurumsal bir sorumluluktur. Yine seçimlere katılım, siyasal partilerde aktif olma ve siyasilerle proaktif iletişim gibi araçlarla siyasi baskılara karşı aktif bir duruş sergilemek en doğal demokratik haktır. Böylelikle Avusturya’daki özgürlükler alanı daha da gelişecektir.

Türkiye–Avusturya İşgücü Anlaşması’nın 55. yıl dönümünde birinci nesli saygıyla anıyor, karşılaştıkları güçlüklere kararlılıkla göğüs geren insanlarımıza şükranlarımı sunuyorum.”

İşgücü Anlaşmasının 54. Yıl Dönümü: “Fransa’daki Türklerin aile içinde daha fazla Türkçe konuşması elzemdir.”

AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Türkiye ile Fransa arasında 8 Nisan 1965 tarihinde imzalanan işgücü anlaşması nedeniyle, “Fransa’daki Türk toplumunun değerlerini muhafaza edebilmesi için anadil bağının güçlendirilmesi kilit önem taşıyor. Bunun için de öncelikle aile içerisinde Türkçe’nin yaygın olarak konuşulması elzemdir. Nihayetinde ana dil ailede öğrenilir.” açıklamasında bulundu. Yeneroğlu ayrıca şunları kaydetti:

“8 Nisan 1965 tarihinde Türkiye ile Fransa arasında yüz binlerce insanımızın hayatını etkileyen işgücü anlaşması imzalandı. Aradan geçen 54 yılın ardından bugün Fransa’da 650 bini aşkın vatandaşımız yaşıyor. Bu kesimin yaklaşık yarısı aynı zamanda çifte vatandaş ve Fransa’da en büyük dördüncü göçmen grubu oluşturuyor. Eğitim, iş hayatı ve sivil toplum gibi toplumsal alanlarda Fransa’ya artı değer katıyor. Diğer yandan Türkiye ile Fransa arasında köprü vazifesi görüyor.

Fransa’daki Türk diasporasını gelecekte daha fazla toplumsal katılım mücadelesi bekliyor. Sivil toplum çalışmalarının güçlendirilmesi; ayrımcılık, ırkçılık ve İslam düşmanlığı gibi tehditlerle mücadelede kurumsallaşmanın sağlanması, eğitim alanında başarının teşvik edilmesi, siyasal katılımın daha fazla sağlanması ve gençlerin iş hayatı ile meslek eğitiminde desteklenmesi noktasında herkese görev düşüyor. Okullarda dini motiflerin yasağı, dini cemaatlerin kurumsal temsildeki yetersizliği ve imam eğitimi gibi dini hayatla ilgili meseleler, Fransa’daki İslam dini cemaatlerinin ayrıca üzerinde durması gereken başlıklar olarak gündemde yer alıyor.

Öte yandan anavatan ile olan bağın güçlendirilmesi Fransa Türk toplumunun geleceği için kilit önem taşıyor. Zira gelecekte Fransa’da bir Türk toplumundan bahsedilecekse, bunu bu toplumun Türkiye ve Türkçe ile olan bağı belirleyecektir. Bunun için de öncelikle aile içerisinde Türkçe’nin yaygın olarak konuşulması elzemdir. Nihayetinde ana dil ailede öğrenilir. Sivil toplum kuruluşlarımız, anadilimizin muhafazasını sağlayan Türkçe etkinlikleriyle daha geniş kesimlere ulaşması gerekiyor. Bunun için kendilerine müfredat ve materyal konusunda daha fazla destek verilmesi gerekiyor. Okullarda verilen Türkçe derslerine sahip çıkılması ise hem ailelerin hem de sivil toplum kuruluşlarının sorumluğundadır. Gençlere yönelik Türkiye programlarıysa Türkiye’yi daha yakından tanımalarını sağlayacaktır. Bu sebeple STK’larımızın Türkçe odaklı tatil etkinliklerinin yanı sıra Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) tarafından koordine edilen Türkiye stajlarından faydalanan gençlerimizin sayısının arttırılması ve özel sektörün de yurt dışındaki gençlerimize staj fırsatlarını genişletmesi gerekiyor.

Bu düşüncelerle Türkiye-Fransa İşgücü Anlaşması’nın 54. yıldönümünde birinci nesli saygıyla anıyor, Fransa’daki Türk toplumu için hayırlı gelecekler diliyorum.”

Yeneroğlu: “Almanya’da potansiyel ırkçı-faşist canilerin beslendiği ortamları kurutmak, hayati bir görevdir.”

AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu NSU kurbanlarından Mehmet Kubaşık’ın vefatının 13. yıl dönümünde “Yaklaşık iki hafta önce Yeni Zelanda’da yaşanan toplu katliam saldırıları, ırkçı-faşist teröristlerin neler yapabileceğini göstermiştir. Bu tür bir saldırının Almanya’da da olabileceğine dair değerlendirmelerin üzerinde hassasiyetle durulması gerekir. Yapılması gereken bir diğer iş, kurumsal ırkçılığın üzerine kararlılıkla gitmektir. ’’ açıklamasında bulundu.

”Kahramanmaraş’tan Dortmund’a eşi ve kızıyla göç eden Mehmet Kubaşık, 4 Nisan 2006 tarihinde işlettiği büfesinde NSU terör örgütünün kurbanı oldu. Bu örgüt, 2000-2007 yılları arasında Mehmet Kubaşık’ın da aralarında yer aldığı sekizi Türk olmak üzere on kişinin hayatına kast etti. Örgütün 4 Kasım 2011 tarihinde deşifre edilmesiyle Almanya gündemi, tarihinde benzeri görülmemiş bir cinayet serisiyle sarsıldı. Sonraki süreçte sanık intiharları ve dosya imhalarının gölgesinde Münih’te devam eden dava, tek sanıkla ilgili vicdanları rahatlatmayan kararını açıkladı.

Bugün, ülkede yaşayan Müslümanların can güvenliğini tehdit eden ırkçılık ve İslam düşmanlığı, Almanya’nın öncelikli gündem maddelerindendir. Yaklaşık iki hafta önce Yeni Zelanda’da ve 2012 yılında da Norveç’teki toplu katliam saldırıları, ırkçı-faşist teröristlerin neler yapabileceğini göstermiştir. Resmî kaynaklara göre bile 15.000 civarında şiddete hazır ırkçının serbest dolaştığı bir ortamda bu tür saldırıların Almanya’da da olabileceğine dair değerlendirmelerin üzerinde hassasiyetle durulması gerekir. Potansiyel canilerin beslendiği ortamları kurutmak, güvenlik güçleri ve istihbarat birimleri için hayati bir görevdir. Mücadele ancak emniyet birimleri içinde kurumsal ırkçılığın üzerine kararlılıkla gidilmesi ile ciddiyet arz eder. Bununla birlikte siyasette ve medyada potansiyel ırkçı-faşist teröristleri cesaretlendirici iklimin oluşmaması noktasında söylemin geliştirilmesi de bir diğer toplumsal sorumluluktur.

Bu düşüncelerle Mehmet Kubaşık’ı ve diğer NSU kurbanlarını rahmetle anıyor, ırkçılıkla daha kararlı bir şekilde mücadele edilmesini temenni ediyorum.”

20.03.2019 tarihinde BMW’ye yönelik iddialar konusunda yaptığım basın açıklamasıyla ilgili bilgilendirme

Bu sabah BMW firmasının genel merkez yönetiminden bir yetkiliyle samimi bir görüşme gerçekleştirdim. İlgili yetkili iş yerinde Türkçe konuşma yasağı iddialarına ilişkin, böyle bir yasağın veya bu yönde bir talimatın tabii ki olmadığını belirtti. Çalışanların hem fabrika arazisinde hem de kantindeki özel görüşmelerini hangi dilde olursa olsun yapabileceklerinin altını çizen yetkili, sadece günlük iş akışının ve ekip görüşmelerinin Almanca yürütüldüğünü ifade etti. BMW’nin önceki açıklamasıyla örtüşen bu tutumu olumlu karşılıyorum.

BMW çalışanı tarafından tekrarlanan ırkçı saçmalıklar ve iş yerindeki ırkçı söylemlere karşı tepki gösteren taşeron firma işçisine çıkış verilmesi iddialarıyla ilgili de bu iddiaların ciddiye alındığı, bu tür davranışlara hiç bir şekilde fırsat verilmeyeceği ve bu nedenle iddialarla ilgili bir iç denetim sürecinin başlatıldığı bilgisi yetkili tarafından aktarıldı. Ancak iddiaların doğruluğunun şu ana kadar teyit edilemediğini belirten yetkili, Münih İş Mahkemesinde devam eden bir davada BMW’nin taraf olarak yer almadığını, bu nedenle de mahkeme tarafından yapılan basın açıklamasına kadar söz konusu iddialardan haberdar olmadıklarını ifade etti. Olayın her halükarda inceleneceğini ve iddiaların doğru olması durumunda harekete geçileceğini söyleyen yetkili, BMW‘nin kendi bünyesinde ne ırkçı söylemlere ne de ayrımcılığa fırsat vermeyeceğinin altını çizdi.

BMW şirketine bu net tutumundan dolayı teşekkür ediyorum. Bununla birlikte iddiaların kapsamlı bir şekilde aydınlığa kavuşturulmasına kadar konuyu takip edeceğimi de belirtmek isterim. Ayrıca Süddeutsche Zeitung gazetesine de ayrımcılık iddialarıyla ilgili yayınladığı detaylı haberi için teşekkür ediyorum.