İktidar, Avukatlık Mesleğini Kasten İtibarsızlaştırmaktadır

5 Nisan Avukatlar gününü buruk kutluyoruz; çünkü yargının üç kurucu unsurundan biri olan avukatlar, iktidarın tehdit ve baskısı altındadır. Avukatlık faaliyetlerinden dolayı yargılama ve hatta tutuklamalar olağan hale gelmiştir. Kamuoyuna yansıyan verilere göre 2016’dan 2020’ye kadar en az 605 avukat tutuklanmış ve 441 avukata hapis cezası verilmiştir. Avukatlığın savunma makamı olduğu ve her vatandaşın savunma hakkına sahip olduğu göz ardı edilerek avukatlar, müvekkilleriyle özdeşleştirilmiş, çok defa içi boş soruşturmalarla ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya bırakılmışlardır.

Avukatlık mesleğini ifa etmek her geçen gün daha da zorlaşmaktadır. Avukatlar; adliye koridorlarında, haciz mahallerinde görevleri sırasında saldırılara uğramakta ve hatta öldürülmektedir. Bunun yanı sıra mahkeme salonlarında avukatların söz hakları sınırlanmakta, kanun hükmüne rağmen soruşturma ve dava dosyalarını etkili bir şekilde incelemeleri engellenmektedir. Tek bir duruşma için saatlerce beklemek, mesleğin bir gerçeği haline gelmiştir.

Avukatlık Kanunu’nda yapılan değişiklikle dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde eşi ve benzeri olmayan, mesleğin onur ve saygınlığıyla bağdaşmayan çoklu baro sistemi oluşturulmuştur. Anayasa’nın ruhuna ve sözüne aykırı bir şekilde yapılan değişiklikle oluşturulan sistem, baroların iktidar tarafından araçsallaştırılmasının önünü açmıştır. Ayrıca değişiklikleri protesto etmek için Ankara’ya yürümek isteyen baro başkanlarının yürüyüşü keyfi şekilde engellenmesi ile gözaltı ve darp görüntüleri utanç tablosu olarak hafızalara kazınmıştır.

Kamu hizmeti niteliğinde bir serbest meslek faaliyeti yürüten avukatların, pandemi süresince en çok etkilenen meslek gruplarının başında olmalarına rağmen kendilerine devlet tarafından etkili bir yardım sağlanmamıştır. Bu süreçte pek çok sözleşmeli olarak çalışan avukatın işine son verilmiş, birçok serbest çalışan avukat ise ofisini kapatmak zorunda kalmıştır. Umutsuzluk ve ekonomik bunalım nedeniyle genç avukatlardan maalesef intihar edenler dahi olmuştur. Avukatların mesleki sorunlarına duyarsız kalınması, artık ekonomik sorunların ötesinde hayat memat meselesi halini almıştır. Bu nedenle, bir an önce özellikle genç avukatların ekonomik şartlarının iyileştirilmesi için gerekli adımlar atılmalıdır. Ayrıca tüm avukatlara yönelik olarak; KDV oranları indirilmeli, CMK ücretleri harcanan emekle orantılı olarak iyileştirilmeli, CMK kapsamında alınan dosyalardan beraat kararları ile ilgili vekalet ücretlerinin ödenmesi geciktirilmemeli, SGK prim ve vergi mükellefiyetleri hafifletilmelidir.

DEVA Partisi olarak, avukatların ve baroların baskı altında tutulmadan mesleklerini icra edebilmesi, bağımsız ve tarafsız yargı ile savunma hakkı için mücadele ediyoruz. Bu minvalde gerek baskı gerek ekonomik zorluklar altında mesleklerini icra etmeye çalışan tüm avukatların 5 Nisan Avukatlar Günü’nü kutluyor, mesleki faaliyetleri sırasında öldürülen ve yaşadığı sorunlar nedeniyle intihar eden tüm avukat meslektaşlarıma Allah’tan rahmet, sevenlerine baş sağlığı diliyorum.

“Anayasa Mahkemesinin Kapatılması Söylemleri” Hakkında TBMM’de Basın Toplantısı

Değerli basın mensupları;

Hepinizi saygıyla ve muhabbetle selamlıyorum.

Maalesef popülist-otoriter-zorba anlayış, ülkemizi gün geçtikçe hukuktan ve hukuk devletinden uzaklaştırdı.

Kuvvetler ayrılığı ve yargı organlarının bağımsızlığı fiilen kaldırıldı.

Toptancı bir anlayışla, binlerce hakim ve savcının meslekten çıkarılması sonucu, görevi başındaki çoğu hakim ve savcı kendileri de benzer sonu yaşamamak için “Kanunlara ve vicdanlarına” göre değil, “iktidarın istek ve ihtiyaçlarına” göre karar vermeye itildi.

Aksi şekilde davrananlar sürülerek, açığa alınarak yahut da tenzili rütbe yapılarak cezalandırıldı. İktidarın istek ve emirlerini yerine getirenler ise terfi ettirilerek önemli görevlere getirildi.

Bu yolla, Hâkim ve Savcılar Kurulu yargıyı baskı ve tehdit altında tutma düzeneği kurdu.

Sonuçta; siyasetin ağır baskısı neticesinde bir milyondan fazla vatandaşımız hakkında terör suçlarından dolayı soruşturma açıldı, yüz binlerce insan hakkında kovuşturma yürütüldü ve mahkûmiyet kararları verildi.

Cumhurbaşkanına hakaret suçundan yürütülen soruşturmalarda ve verilen cezalarda patlama yaşandı.

Yargıtay, iktidarın operasyon aracı haline geldi.

Hükümeti denetlemekle görevli Danıştay da adeta tamamen hükümetin emrine girdi. İmar davaları, çevre davaları, yönetmelikler hakkında açılan davalar hep iktidar lehine sonuçlanır hale geldi.

OHAL komisyonunun verdiği hukuksuz ret kararları dahi idari yargı tarafından hukuka uygun bulundu. Böylece iktidarın kurduğu düzen hiç sarsılmadan devam etti.

 

Kıymetli Basın Mensupları,

Bu süreçte Anayasa Mahkemesi iktidardan bir nebze de olsa bağımsız kalabilmeyi başardı. Eksiklikleri olsa da hukuk devleti çizgisinde kararlar verdi.

Fakat bu sefer de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları ilk derece mahkemeleri tarafından uygulanmadı!

Bugün insanlar, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen ceza evlerinde keyfi olarak tutulmaktadırlar. Osman Kavala, Ahmet Altan, Ayhan Bilgen ve daha niceleri iktidarın baskı ve korkusuna direnemeyen hakim ve savcılar yüzünden halen cezaevindedirler.

Sn. Enis Berberoğlu’nun haksız yere düşürülen milletvekilliği Anayasa Mahkemesi ihlal kararına rağmen bir süre geri verilmedi. Mahkeme’nin ancak ikinci kararı sonrasında Berberoğlu milletvekilliğine dönebildi.

Şimdi de Kocaeli milletvekili Sn. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliği, yargı ve TBMM araçsallaştırılarak hızlı bir şekilde düşürüldü.

Tüm bunlar yargı mercilerinin göze batan muhalifleri cezalandırma aracı haline geldiğini göstermektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Demirtaş kararı üzerine, Cumhurbaşkanı’nın “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları bizi bağlamaz. Biz karşı hamlemizi yaparız. İşi bitiririz” sözü durumu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.

 

Saygıdeğer Arkadaşlar,

Anayasa Mahkemesi de diğer yargı organları gibi zaten iktidarın tehdit ve baskısı altındadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 4-5 yıldır Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı atamalar neticesinde Anayasa Mahkemesinin siyaseten önem taşıyan kararlarında bir yön değişmesi yaşandı. Evrensel hukuk referanslı özgürlükçü anlayıştan, yürütmenin taleplerini önceleyen anlayışa doğru bir değişim gerçekleşti.

Anayasa Mahkemesi önceki içtihatlarını hiçe sayarak hükümetin istekleri doğrultusunda kararlar vermeye başladı.

İçişleri Bakanı, Anayasa Mahkemesi başkanına terör örgütü üyesi iması yaparak aba altından sopa gösterdi.

Cumhurbaşkanı ve Bahçeli, Anayasa Mahkemesi’ni kapatmayı veya yetkilerini tırpanlamayı açık açık söyleyebildiler.

Bu siyasi baskılar yetmezmiş gibi evrensel hukuk kriterlerinden çok uzak soruşturmaların savcısı olarak bilinen İrfan Fidan, önce Yargıtay üyesi yapıldı. Sonra Yargıtay’da cübbesini bile giymeden kendisini hiç tanımayan Yargıtay üyeleri tarafından Anayasa Mahkemesi’ne aday olarak seçildi. Cumhurbaşkanı da onu Anayasa Mahkemesi üyeliğine atadı. Herkesin gözü önünde bir tiyatro sergilendi.

 

Değerli Arkadaşlar,

Dün Anayasa Mahkemesi’nin HDP’nin kapatılmasına ilişkin iddianameyi eksik bularak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına iade etmesi ise yine mahkemenin hedefe konulmasına sebep oldu. Karara tepki gösteren Sn Bahçeli “HDP’nin kapatılması kadar Anayasa Mahkemesi’nin de kapanması artık ertelenemez bir hedef olmalıdır” diyerek hukuku ve demokrasiyi hedef aldıklarını artık açıktan dile getirdi. Anayasal kurumları doğrudan hedef aldı.

Sn Bahçeli’nin açıklamaları, demokratik bir siyasi partinin liderinin değil, adeta anayasal düzeni ortadan kaldırmak için yemin etmiş bir hareketi hatırlatmaktadır.

Bu çağrı; demokratik bir hukuk devleti ve anayasanın üstünlüğünün korunması için vazgeçilmez olan ve kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyen Anayasa Mahkemesi’nin, iktidarın güdümü altına alınması arzusunun bir sonucudur. Anayasal düzene ciddi bir tehdittir.

Malumunuz küçük ortağın HDP’nin kapatılması için çağrıda bulunması, Yargıtay’ın harekete geçmesi için yeterli olmuştu.

Tabii talimatla yargıya yön vermeye alışmışlar. Bu hukuk bilmezlik, bu güç nereden gelmektedir?

Ülkenin anahtarını size kim verdi?

 

Kıymetli Basın Mensupları,

Anayasa Mahkemesi gibi ülkenin en yüksek yargı merciini dahi emellerini gerçekleştirmede bir araç gören, kendini hukukun üzerinde konumlandıran bu anlayışın tek derdi, ülkeyi tarihin tozlu sayfalarında kalan hukuk tanımaz 90’lardan da geriye götürmek ve darbeci bir zihniyetle ülkeyi yönetmektir.

Her ne kadar hukuk tanımaz tavırlar ile Anayasa Mahkemesi kaldırılsın nidaları atılsa da Anayasa Mahkemesi hukuk devletimizin ayakta kalan son direğidir.

Anayasa Mahkemesi herhangi bir mahkeme değildir ki kapatılabilsin.

Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile kanunların Anayasa’ya uygunluğunu denetleyen ve aykırı bulduğunda ise iptal eden tek yetkili mahkemedir.

Siyasi parti kapatma davalarını ise yine demokratik toplum düzeninin şartlarına ve hukuka göre değerlendirir.

Tabii iktidar koalisyonu istiyor ki bütün kurumlar onların talimatlarına göre hareket etsin. Yasamayı ne hale getirdikleri ortada. Yargının son kalesi ağır saldırı altında.

Zannediyorlar ki Anayasa Mahkemesi’ne de boyun eğdirirlerse saltanatları hep sürecek.

İşte o zaman belki istedikleri olacaktır.

Tek parti, tek lider ve onu destekleyen makbul vatandaşlar…

 

Değerli Arkadaşlar,

Gelinen noktada artık hakkın ve hukukun kalan son kırıntılarına da tahammül edemeyen iktidar koalisyonu, bilerek ve isteyerek ülkeyi felakete doğru sürüklemeye çalışmaktadır.

Keyfiliğe alışan ortakların tek korkuları güçlerinin sınırlandırılmasıdır. Emirlerinin yerine getirilmemesidir. Kuvvetler ayrılığı, denge ve denetleme, hesap verme onları çok rahatsız eder. Zannediyorlar ki tek doğru kendileri. Onlar dışında herkes diken.

Oysa gücün paylaşılmadığı, dengelenip denetlenmediği yönetimler, toplumlarını yoksulluğa ve açlığa mahkûm eder.

Herkes hukuk devletinden ve demokrasiden uzaklaşmayı cebindeki paranın her geçen gün daha fazla erimesinden ve hayat pahalılığından anlayabilir.

Evrensel bir kuraldır! Ne kadar az hukuk, ne kadar az demokrasi, o kadar pahalı hayat!

 

Kıymetli Basın Mensupları,

Hatırlayacaksınız Sn Bahçeli, zamanında ülkede yoksulluğun çok arttığını, öyle ki anne babaların çocuklarına ‘püskevit’ bile alamadığını söylüyordu.

Ona göre; ülkede yolsuzluk ve rüşvet öylesine artmıştı ki AK Parti hortumu doğrudan kendisine bağlamış ülkenin kaynaklarını sömürüyordu.

Aradan geçen yıllar sonra bugün ekonominin geldiği hal ortada…

Atıl iş gücü olarak ifade edilen geniş tanımlı işsizlik oranı %29’a ulaştı.

Yüksek enflasyon nedeniyle her geçen gün alım gücümüz düşüyor.

Yolsuzluk ise öylesine yaygınlaşmış durumda ki 20li yaşlardaki gençler bile bu düzenden menfaat sağlayabiliyor. Lüks arabalarda kokain çekebiliyor ve sistem öyle bir bataklığa dönüşmüş ki, dikkat dahi çekmiyorlar.

Tüm bunları Sn Bahçeli görmüyor, duymuyor.

Bunlara sesi çıkmıyor.

Çünkü Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi deyip uyguladıkları keyfi yönetimle iktidar partisi, küçük ortağına mecbur ve muhtaç olmuş durumdadır.

Aralarında menfaat ortaklığı kurdular.

Küçük ortak adeta vesayet makamı olmuş kritik konularda iktidar partisine yasaklar koymaktadır.

İktidar partisinin demokratik mekanizmaları işletmeden ülkeyi yönetmesinde ona destek vermektedir.

Sokakta çete gruplarıyla siyasetçi ve gazeteci dövmek sıradan olaylar haline geldi.

Maalesef bu saldırılar ile bütün gazeteci ve siyasetçilere gözdağı verildi.

Şimdi de şu parti kapatılsın, eğer onu kapatmazsa Anayasa Mahkemesi kapatılsın diyorlar.

Bu işin sonu nereye gidecek?

Bahçeli’nin Anayasa Mahkemesi’nin kapatılması çağrısı tehlikeli gidişatın köşe taşlarından birisidir.

Bu söylem öylesine söylenmemiştir.

Bütün vatandaşlarımızı bu söylemin arkasındaki asıl amacın yani Türkiye’yi yaşanabilir olmaktan çıkarma gayretinin farkında olmaya çağırıyoruz.

Demokrasi ve Atılım Partisi, DEVA Partisi olarak bu karanlık tabloyu bitirecek programımız ve liyakatli ekibimiz hazır.

Bizler kuvvetler ayrılığının ve hukukun üstünlüğünü esas alan, demokrasinin güçlendiği ve evrensel standartlarda bir özgürlük anlayışının hâkim olduğu bir Türkiye ideali için mücadele etmeye hazırız.

Türkiye’nin demokrasiye ve atılıma ihtiyacı var.

Ve biz hazırız.

 

Hepinizi saygıyla selamlar, hayırlı günler dilerim.

“İstanbul Sözleşmesi, Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu Teklifi”ne İlişkin TBMM’de Basın Toplantısı

Değerli basın mensupları;

Hepinizi saygıyla ve muhabbetle selamlıyorum.

Öncelikle tüm vatandaşlarımızın ve sizlerin baharın müjdecisi olan Nevruz Bayramını kutluyorum. İktidarın hukuksuzluklarına ve toplumu germesine ve insanımızı birbirine tahrik etmesine inat Nevruz’un toplumumuza huzur getirmesini umut ediyorum. Hepimiz bu umuda ve birlik inancına son günlerde giderek daha çok ihtiyaç duymaktayız.

Malumunuz ülkemiz karanlık bir dönemden geçmektedir. Son yıllarda adeta savaş açılan hukuk devleti ve demokrasi ilkeleri bugün çok ciddi manada tahrip edilmiştir. Ülkemiz popülist-otoriter-despot bir anlayışla yönetilmektedir.

Son günlerde ise iktidar tamamen freni patlamış şekilde ülkeyi uçuruma doğru sürüklemeye çalışmaktadır. Son bir haftada her sabah hukuk devletinin son izlerinin de ortadan kaldırılmaya çalışıldığı farklı bir gündemle uyanıyoruz.

Bir hafta içerisinde Sn. Gergerlioğlu’nun vekilliği meclis ve yargı marifetiyle düşürülmüştür. Bu hukuksuzluk yetmezmiş gibi 90’lardan utanarak hatırladığımız bir sahneyle, Ömer Faruk Bey sabah vakti abdest alırken, terlikleriyle uydurma bir soruşturmayla Meclis’te gözaltına alınmıştır. Ülkenin en köklü insan hakları derneğinin eş başkanı gözaltına alınmıştır.

Yine bir gece vakti operasyonuyla sadece görevini yaptığı için Merkez Bankası Başkanı’nı görevden almıştır.

Tüm bunların üzerine bir de kadınları şiddete karşı korumayı amaçlayan İstanbul Sözleşmesinden, gece vakti Cumhurbaşkanı kararı ile çıkılmıştır.

İktidar artık hukukla bağını tamamen koparmıştır. İşte iki gündür ekonominin tepetaklak olmasının asıl nedeni de Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğuna içeride ve dışarıda kimsenin artık inanmamasıdır.

Ekonominin bu hale gelmesinin tek müsebbibi tüm yetkileri tek elde toplamaktan, hukuku ayaklar altına almaktan, yargıya emir ve talimat vermekten en ufak bir rahatsızlık duymayan Cumhurbaşkanı’dır.

 

Saygıdeğer Basın Mensupları,

İstanbul Sözleşmesi Türkiye’nin öncülüğünde hazırlanan, ilk imzacı olduğumuz ve iktidarın yakın zamana kadar ‘sessiz devrimleri’ arasında saydığı bir sözleşmedir.

Vaktiyle Sözleşme’yi destekleyenlerin bugün sözleşmeye karşı çıkması siyasette yükselen düşman arama anlayışının açık tezahürüdür.

Sözleşme’ye karşı çıkanların bu Sözleşme metnini okuduklarından ve anladıklarından ciddi şüphe duyuyorum.

Çünkü iddia edildiği gibi sözleşme, aile yapımıza ve değerlerimize aykırı bir içeriğe kesinlikle sahip değildir. Ancak sabahtan akşama kadar kin ve nefret diliyle milletimize hitap edip şiddet kültürünü egemen kılmaya çalışanların makiyavelist anlayışlarına elbette aykırıdır.

Sözleşme, kadınlar öncelikli olmak kaydıyla hiçbir ayrım gözetmeden herkesin aile içi şiddetten korunmasını amaçlamaktadır. Kadına şiddet milletimizin değeri değildir, asla da olamaz.

Kadın – erkek eşitliği Anayasa’nın emridir ve demokrasi ve refahın şartıdır. 2021 yılında bunları konuşmak zorunda kalmak zulümdür.

İstanbul Sözleşmesi devlete yüklediği sorumluluklar kapsamında kadınların her türlü şiddete ve ayrımcılığa karşı korunması için güçlü bir mekanizma kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Şiddete karşı kadını korumak devletin en öncelikli görevidir demektedir.

Her gün kadınların öldürüldüğü ülkemizde, şiddetle mücadele araçlarını tamamen hukuksuz bir kararla işlevsizleştirmek şiddete destek ve ortak olmaktır.

Sözleşme Türk aile yapısıyla bağdaşmıyorsa neden onaylanmıştır? Çünkü o dönemde kendisini hukukla bağlı kabul eden bir iktidar vardı. Ne yazık ki bugün tek kişinin keyfi yönetiminden ibaret iktidar anlayışı kendisini hukukun üstünde görerek uluslararası hukukla bağlı olmaktan ve sorumluluklarından kaçmak adına bu sözleşmeden çıktığını belirtmiştir.

Kadın cinayetlerinin giderek artış gösterdiği bir dönemde sözleşmeden imzanın çekilmek istenmesi; kadın cinayetleri, kadına yönelen şiddet ve cinsiyet ayrımcılığı gibi konularda tablonun daha da kötüleşmesine yol açar.

Maalesef bu çekilme kararı kadınların hukuki kazanımlarını ve kadın mücadelesinin verdiği emekleri yok saymaktır.

Bu karar tamamen hukuksuzdur. Hukuka aykırı bir kararnameye dayanılarak bu Sözleşmeden çıkılması hiçbir şekilde geçerli değildir.

 

Değerli Arkadaşlar,

İstanbul Sözleşmesi’nin yasama yetkisi gasp edilerek, Cumhurbaşkanı kararı ile feshedilmesi uluslararası hukuka ve Anayasa’ya aykırıdır.

Cumhurbaşkanı’nın İstanbul Sözleşmesi’ni feshetme yetkisi yoktur. Bu tek taraflı fesih işlemi bizzat Anayasa’yı ve TBMM’yi yok saymaktır.

Anayasa’nın 90. maddesinde bir anlaşmanın yürütme organı tarafından imzalanmasından sonra TBMM tarafından çıkarılacak bir kanunla onaylanacağı öngörülmüştür.

İstanbul Sözleşmesi TBMM tarafından çıkarılan 6251 sayılı kanun ile kabul edilmiştir ve bu kanun halen yürürlüktedir. Yürürlükte olan bir kanun ancak usulde paralellik ilkesi gereğince nasıl yürürlüğe girdiyse aynı usul ile geri alınabilir.

Bu nedenle, İstanbul Sözleşmesi’nin öncelikle TBMM tarafından bir kanunla geri alınması, ardından ise onaylamayı yapan Cumhurbaşkanı’nın onaylama işlemini bir karşı işlemle geri alması gerekmektedir.

Her iki işlem iç hukuk gereğince usulen tamamlandıktan sonra uluslararası yükümlülük yerine getirilerek sözleşmenin 80. maddesi kapsamında öngörülen geri çekilme usulleri tamamlanabilir.

Mevcut hukuk sistemi içinde Cumhurbaşkanı’nın 9 No’lu kararnamesine dayanarak fesih yetkisinin kullanıldığı iddiası hukuken kabul edilemez.

Amacımız, kadına yönelik şiddetle ve kadına yönelik ayrımcılıkla mücadele etmekse, bu sözleşmeden imzayı çekmek yerine, sözleşmenin devlete yüklediği yükümlülüklere odaklanılmalı ve bu yükümlülükler etkin bir şekilde yerine getirilmelidir.

Aksi durum kadınların hayatını hiç saymaktır ki, iktidar zaten sırf kendi düzenini korumak için vatandaşlarını gözden çıkarmıştır.

DEVA Partisi olarak, Kadın Politikaları Başkanı Elif Esen Hanımefendi başkanlığında “DEVA Yaşatır” kampanyası başlattık. Kadınların ve çocukların yaşam hakları için yok hükmündeki bu karar hakkında, DEVA Partisi adına Elif Hanım ile 81 ilden Kadın Çalışmaları Başkanlarımız davayı açmıştır.

 

Değerli Arkadaşlar,

Uzun bir dönemdir gündeme alınmadan bekletilen Güvenlik soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu Teklifi Genel Kurul’da bugün görüşülmeye başlanacaktır.

Kanun teklifi; güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının kimler hakkında yapılacağını, araştırma konusu edilecek bilgi ve belgelerin neler olduğunu, bu bilgi ve belgelerin ne şekilde kullanılacağını, hangi mercilerin soruşturma ve araştırma yapacağını, değerlendirme komisyonunun yapısını, veri güvenliği ile verilerin saklanma ve silinme sürelerini düzenlemektedir.

Geçmiş dönemde vatandaşlarımız güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması hususlarında ciddi sorunlar yaşamışlardır. Özellikle memuriyete alımlarda hak ettikleri halde bu sistemden dolayı atanamayan vatandaşlarımızın sayısı bir hayli fazladır. Bu durum, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen düzenlemeden kaynaklandığı kadar, uygulamadaki keyfilikler, şeffaflıktan uzak raporlar ve kurumların takdir yetkisinin genişliğinden de kaynaklanmıştır.

Ne yazık ki teklif hazırlanırken, bu eksiklikler dikkate alınmamıştır. Anayasa Mahkemesi’nin geçmişte güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasına dair iptal ve bireysel başvuru kararlarında belirtilen gerekçelerin önemli bir kısmı da dikkate alınmamıştır.

Devletin güvenliği ile doğrudan ilişkili olan ve gizlilik gerektiren mesleklerde memuriyete giriş için böylesi bir güvenlik soruşturmasından geçilmesini gerekli buluyorum. Ancak bu meslek gruplarının açıkça ifade edilmemesi geçmişte Anayasa Mahkemesi tarafından iptal gerekçesi olarak kabul edilmiştir.

Fakat, teklifte mesleğe alınacak herkes için; geniş bir kapsamı olan arşiv araştırmasının zorunlu kılınması ve keyfi bir şekilde bir komisyona bırakılmasını doğru bulmuyorum.

Genel Kurul’da yapılacak görüşmelerde arşiv araştırmasında aranan verilerin bu komisyon tarafından olası kötüye kullanılmasına karşı koruyucu düzenlemelere yer verilmesi şarttır. Arşiv araştırmasında öngörülen veriler bakımından hangi suçların kamu görevine girmeye engel oluşturacağı açıkça belirlenmeli, beraat veya takipsizlik kararı verilen kişilerin maruz kalabileceği keyfi uygulamalara karşı koruma sağlanmalı ve suçlar arasında bir ayrım veya derecelendirme yapılmalıdır.

Diğer taraftan hakkında güvenlik soruşturması yapılacak personelin, 1. derece yakınlarının da kapsam içerisine sokulması uygulamada örnekleri ciddi şekilde görülen, düşman hukukuna kadar gidebilecek sonuçlar doğuracaktır. Suçların şahsiliği ilkesi ve masumiyet karinesi gereğince bu hükmün tekliften çıkarılması gerekir.

Ayrıca yine güvenlik soruşturması yapılacak personelin kapsamının Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile genişletilebileceğine yönelik teklifte yer alan düzenleme de hukuki belirlilik ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Kanunda hangi personellerin kapsamda olduğunun sınırları açıkça çizilmeli, bu kapsam dışına hiçbir şekilde çıkılmamalıdır.

Dolayısıyla teklifin, raporları değerlendiren komisyon için daha şeffaf kriterler belirlemesi, keyfilikten uzak belirli bir sınır çizmesi gerekir.

Bu kapsamda vatandaşlarımız hakkında tutulan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması raporlarının şeffaf bir şekilde tutulması ancak Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında vatandaşlarımıza içeriğindeki bilgilerin iletilmesi ile bu belgelere karşı dava açma yolunun açıkça düzenlenmesi ile mümkün olacaktır.

Maalesef teklifte bu olumsuzluklar için de bir güvence bulunmamaktadır. Söz konusu değişikliklerin, Genel Kurul’da yapılan görüşmeler sırasında dikkate alınması gerekir.

 

Kıymetli Basın Mensupları,

Ekonomik olarak ciddi bir krizin ortasındayız. Yerli ve yabancı yatırımcının Türkiye’yi yönetenlere güvenmemesi ile enflasyon, işsizlik, yolsuzluk, yoksulluk ve açlık Türkiye’nin en temel sorunları olarak karşımızda duruyor.

Bu karanlık tablonun sorumlusu demokrasiyi, insan haklarını ve adaleti ayaklar altına alan, Türkiye’yi yasaklara, yolsuzluklara ve yoksulluğa mahkûm eden yönetim anlayışıdır.

Böylesi bir dönemde iktidarın gündemi milletimizin gündeminin çok uzağındadır. Tüm gücümüzle vatandaşlarımızın evlerine ekmek götürmesini, çocuklarımızın temel ihtiyaçlarının karşılanmasını ve işsizlik başta olmak üzere ağır ekonomik sorunların çözülmesini sağlamaya yönelik politikaların hayata geçirilmesini sağlamak zorundayız.

Bunun için ise öncelikle hukuka bağlılığın tekrar tesisi gerekir. Çünkü hukukun olmadığı yerde düzenden ve güvenden bahsedilemez. Düzen yok olursa birlikte yaşamda, ekonomide, toplumsal huzur ve güven de yok olur.

Hukukla bağlı olmak için de keyfiliklerden vazgeçilmesi, hesap verilebilirliğin sağlanması ve başta Cumhurbaşkanı olmak üzere herkesin hukuka uyması gerekir.

Ancak iktidar keyfi yönetimin tadını almıştır. Tekrar hukuka dönmesi ve hukukla bağlı olmayı kabul etmesi imkansızdır.

DEVA Partisi olarak tüm mücadelemiz yapılacak ilk seçimde bu iktidarı sandığa gömmek ve Türkiye’yi bu karanlıktan çıkarmaktır. Hedefimiz Türkiye’de; keyfilikten uzak, evrensel standartlarda bir demokrasi ve hukuk anlayışını egemen kılan, şeffaflığı ve liyakati ilke edinmiş bir yönetim olarak iş başına gelmektir.

Hepinizi saygıyla selamlar, hayırlı günler dilerim.

IRKÇILIK ANCAK EŞİTLİKÇİ VE ÇOĞULCU POLİTİKALAR İLE AŞILIR!

1960’ta Apartheid uygulamalarını protesto etmek için bir araya gelen 69 Güney Afrikalı göstericinin polis tarafından öldürüldüğü 21 Mart, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1966 yılında “Uluslararası Irk Ayrımı ile Mücadele Günü” olarak ilan edilmiştir. Aradan geçen 55 yıla rağmen bugün ırkçılıkla mücadele konusunda bir ilerleme kaydedilememiş ve maalesef ırkçılık, tıpkı geçmişte olduğu gibi halen hayatın her alanında kendini göstermeye devam etmektedir.

Bugün, Batı Avrupa’dan Yeni Zelanda’ya dek hemen her coğrafyada ırkçı motivasyonla işlenen suçlar ve terör saldırıları gözle görülür şekilde artmıştır. Tüm coğrafyalarda masum insanları etnik kökeni, dini, dili ve rengi ile zulme maruz bırakan düşmanlığın her gün biraz daha tırmanıyor oluşu, dünya çapında ortak bir mücadeleyi mecburi kılmaktadır. Azınlıkta kalanların hakları demokratik hukuk devletinin prensipleriyle teminat altına alınmadığı ve kaynaklara eşit erişim imkânı tesis edilmediği sürece ırkçı, ayrımcı uygulamaların sonu gelmeyecektir. Irkçılık kurumsal versiyonları ile ayrımcılığa dayalı üstünlük öğretilerini gelecek nesillere aktaracak ve bu durum çok kültürlü bir yaşam için büyük bir tehdit oluşturmaya devam edecektir. Bu noktadan hareketle bütün milletler büyük bir samimiyet ve özgüven içerisinde geçmişleriyle yüzleşmeli ve gelecekte çok etnisiteli, çok kültürlü bir millet olarak birlikte yaşam inşa edebilmek için mücadeleden çekinmemelidir.

Günümüzde ırkçı zihniyetteki aşırı sağcı partilere olan desteğin artması, bu partilerin iktidar ya da iktidar ortağı olması pek çok merkez partinin de söylemlerini olumsuz etkilemektedir. Bu örnekte de görüldüğü gibi ırkçılık karşıtı toplumsal bilincin kaybedilmesi kaygı vericidir. Özellikle siyasi partilerin ırkçı bir dil kullanmaktan çekinmeden oluşturdukları söylemler başta medya olmak üzere geniş halk kitlelerini etkisi altına alarak nefret söylemlerini arttırmaktadır. Hrant Dink Vakfı tarafından yayımlanan Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2019 Raporu ülkemizde ırkçı motivasyonla yapılan nefret söylemlerinin ürkütücü seviyede olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu kapsamda ‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ araştırmasıyla, 2019 yılında ulusal, etnik ve dinî grupları hedef alan 4364 köşe yazısı ve haber metni yayımlandığı tespit edilmiştir. Bu metinlerde, 80 farklı grup hakkında 5515 adet nefret söylemi içeriği tespit edilmiştir. Bu durum kutuplaşmadan beslenen bir siyasi dilin toplumda yol açtığı derin tahribatın en büyük kanıtıdır. Toplumu kutuplaştıran siyasi söylemlerin yerini birlikte yaşama kültürümüze katkı sunacak toplumumuzun tüm fertlerini kucaklayan barışçıl bir dile bırakması elzemdir. Ayrıca ırkçı saiklerle gerçekleştirilen her türlü uygulamaya karşı caydırıcı cezalar öngörülmeli ve yargılamalar en kısa sürede tamamlanmalı, belli gruplara yönelik nefreti teşvik eden propaganda ve nefret dilinin önüne geçilmelidir. Fakat kutuplaşmadan beslenen mevcut muktedir anlayışın barışçıl bir söylem geliştirmek bir yana, bunlarla mücadele etmek gibi bir kaygısı olmadığı ortadadır.

Ülkemizde giderek dozu artan farklı etnik unsurlara, dini topluluklara, mezheplere ve göçmenlere yönelik tırmandırılan nefret dalgasını ve linç girişimlerini görmezden gelemeyiz. Özellikle kötü koşullarda çalıştırılarak sömürülen, yoksullukla mücadele eden göçmenlerin bir de ırkçılıkla karşı karşıya kalması ülkemizin insan hakları konusunda eksiklerini ortaya koymaktadır. Bu noktadan hareketle farklılıklarıyla zenginleşen ve bu zenginlikler etrafında katılımcı, demokratik ve müreffeh bir Türkiye’yi inşa etmek için ırkçılık ve azgın milliyetçilik ile mücadele etmek en büyük zorunluluğumuzdur.

Uluslararası Irk Ayrımı ile Mücadele Günü’nde devlet yöneticileri, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar olarak her türlü ayrımcılığı ortadan kaldırmaya ve daha yaşanabilir toplumlar oluşturmaya yönelik temennilerimi sunuyor, bu vesileyle ırkçılık kurbanı tüm insanları saygıyla yâd ediyorum.

 

 CUMHURBAŞKANI’NIN İSTANBUL SÖZLEŞMESİNİ İPTAL ETME YETKİSİ YOK!

 CUMHURBAŞKANI’NIN İSTANBUL SÖZLEŞMESİNİ İPTAL ETME YETKİSİ YOK!

TEK TARAFLI FESİH İŞLEMİ ANAYASAYI VE TBMM’Yİ YOK SAYMAKTIR!

İstanbul Sözleşmesi’nin yasama yetkisi gasp edilerek, Cumhurbaşkanlığı kararı ile feshedilmesi uluslararası hukuka ve Anayasa’ya aykırıdır. Cumhurbaşkanı’nın tek başına İstanbul Sözleşmesi’ni feshetme yetkisi yoktur.

22 Mayıs 1969 tarihli Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 42/2. maddesine göre: “Bir andlaşmanın sona erdirilmesi veya feshedilmesi veya taraflardan birinin andlaşmadan çekilmesi ancak andlaşmanın veya bu sözleşmenin hükümlerinin uygulanması sonucu meydana gelebilir. Aynı kural bir andlaşmanın yürürlüğünün askıya alınması hususunda da geçerlidir.”

Bu hükme göre; bir devletin daha önce imza atmış olduğu bir uluslararası andlaşmadan çekilebilmesi ancak sözleşmede sona erme veya fesih için öngörülen usule uyularak gerçekleştirilebilir.

İstanbul Sözleşmesi’nin Fesih başlıklı 80. maddesine göre; “Her taraf istediği zaman Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildirimle bu sözleşmeyi feshedebilir. Bu tür fesihler bildirimin Genel Sekreter tarafından alınmasından sonraki üç aylık sürenin sonunu izleyen ayın ilk gününde yürürlüğe girer.”

Öte yandan usulde paralellik ilkesi gereğince iç hukukta bir uluslararası anlaşma nasıl yürürlüğe girdiyse, aynı usul ile geri alınabilir. Anayasa’nın 90. maddesinde bir anlaşmanın yürütme organı tarafından imzalanmasından sonra TBMM tarafından çıkarılacak bir kanunla onaylanacağı veya reddedileceği öngörülmüştür.

Bu nedenle, İstanbul Sözleşmesi’nin Anayasa’nın 90. maddesi gereğince öncelikle TBMM tarafından bir kanunla geri alınması, ardından ise onaylamayı yapan Cumhurbaşkanı’nın onaylama işlemini bir karşı işlemle geri alması gerekmektedir. Her iki işlem iç hukuk gereğince usulen tamamlandıktan sonra uluslararası yükümlülük gereğince sözleşmenin 80. maddesi kapsamında öngörülen geri çekilme usulleri tamamlanabilir.

Mevcut hukuk sistemi içinde Cumhurbaşkanı’nın 9 No’lu kararnamesine dayanarak fesih yetkisinin kullanıldığı iddiası da hukuken kabul edilemez. Cumhurbaşkanı’nın, meclisin işlemi olmaksızın tek yanlı bir idari işlemle sözleşmeyi feshetmesi mümkün değildir.

Diğer taraftan usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırı oldukları gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. İptali için Anayasa Mahkemesi’ne dava dahi açılamayacak bir konuda Cumhurbaşkanı’nın kendi kendine TBMM’nin kabul ettiği uluslararası sözleşmeyi feshetme yetkisi olamaz.

Corona Virüs’e Karşı Aşılanma Sürecinin Gecikmesi Hakkında Soru Önergesi

Sağlık Bakanı Sayın Fahrettin Koca’nın cevaplaması istemiyle TBMM’ye soru önergesi verdik.

30 Aralık 2020’de Sinovac aşılarının ilk partisi gelmiştir. 16 Mart tarihinde yapılan açıklamaya göre; Corona virüs salgınına karşı uygulanan aşı dozu toplam 11.507.367’dir. 2 doz aşı yapılarak aşılanması tamamlanan kişi sayısı ise 3.569.813’dür.

Bu bağlamda;

1- İki buçuk ayda aşılanması tamamlanan kişi sayısı yaklaşık 3.5 milyon kişi olduğuna göre; toplum bağışıklığı için yeterli nüfusun aşılanması ne zaman tamamlanacaktır?

2- 1 Aralık’ta; Aralık ayında 20 milyon, Ocak ayında da 20 milyon olmak üzere Şubat sonuna kadar 50 milyon doz Sinovac aşısının temin edileceği tarafınızca açıklanmıştır. Fakat Mart ayı itibariyle 11.507.367 doz aşılama yapılmıştır. Bahsedilen 50 Milyon doz Sinovac aşısının ne kadarı kullanılmış, ne kadarı sözleşme kapsamında teslim alınmış ve ne kadarı halen temin edilememiştir?

3- Medyaya yansıdığı kadarıyla 20 milyon doz Sinovac aşısının ülkeye geldiği söylenmektedir. Türkiye’de Covid-19’a karşı aşı ile toplum bağışıklığının oluşabilmesi için en az 60 milyon kişinin iki doz aşılanması gerekmektedir. Buna göre en az 120 milyon doz aşıya ihtiyacımız vardır. 120 Milyon doz aşı nasıl temin edilecek?

4- Tarafınızca, 25 Şubat’ta Nisan veya Mayıs aylarında aşılamanın tamamlanacağının söylenmiş olmasına rağmen 11 Mart’taki açıklamanızda 50 milyon kişinin sonbahara kadar aşılanacağına dair hedef verdiniz. Aşılama hedefinde böyle bir erteleme yapılmasının sebebi nedir?

5- Tarafınızca 25 Şubat’ta, Mart sonuna kadar 4.5 milyon doz BioNTech aşısının geleceğinin söylenmesine rağmen bildiğimiz kadarıyla vatandaşlarımıza bir doz bile BioNTech aşısı uygulanmamıştır. Türkiye’ye BioNTech aşısı hiç geldi mi? Gelmediyse neden gelmedi? Geldiyse bu aşılar kimlere uygulanmaktadır?

6- Yerli aşının Faz-3 çalışmaları ne zaman sona erecektir?

MİLLETVEKİLLİĞİNİN HIZLI BİR ŞEKİLDE DÜŞÜRÜLMESİ TBMM TEAMÜLLERİNE AYKIRI OLACAKTIR!

DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı Mustafa Yeneroğlu’nun “Kocaeli Milletvekili Sn. Gergerlioğlu Hakkındaki Mahkumiyet Kararının TBMM Genel Kurulu’nda Okunması” Hakkında Basın Açıklaması

MİLLETVEKİLLİĞİNİN HIZLI BİR ŞEKİLDE DÜŞÜRÜLMESİ TBMM TEAMÜLLERİNE AYKIRI OLACAKTIR

İNSAN HAKLARI MÜCADELESİ VEREN BİR MİLLETVEKİLİ YARGI VE MECLİS ARACILIĞIYLA CEZALANDIRILMAK İSTENMEKTEDİR

 

Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Anayasa’nın 83. maddesinde düzenlenen yasama dokunulmazlığına aykırı bir şekilde yargılamaya devam etmiş ve 2 yıl 6 ay hapis cezasını onayarak, kesinleştirmiştir. 11 Mart 2021 akşamında Meclis’e geldiği belirtilen dosyanın, bu hafta TBMM Genel Kurulu’nda okunması gündemdedir.

Ancak, özellikle Enis Berberoğlu’nun haksız bir vekilliğinin düşürülmesi süreci ve sonrasında yaşanan hukuksuzluklar hala hafızalardayken, Sn. Gergerlioğlu’nun da bilerek benzer bir sürece tabi tutulması Meclis’in itibarını daha da zedeleyecektir.

Sn. Gergerlioğlu’nun yasama dokunulmazlığı yargılama boyunca dikkate alınmamış, hukuka aykırı bir şekilde hakkındaki yargılama sonlandırılmış ve mahkumiyet hükmü kesinleştirilmiştir. Atılı suçun işlenip işlenmediğine dair tüm hukuki tartışmalar bir yana, isnat edilen suçun Anayasanın 14. maddesi kapsamında yer alan istisnai suçlardan olmaması nedeniyle de söz konusu yargılama Anayasa’nın 83. maddesine aykırı bir şekilde sürdürülmüştür.

Sn. Gergerlioğlu daha sonra yaptığı açıklama ile bu karara karşı Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunduğunu bildirmiştir. Bu nedenle Anayasanın 83. maddesine aykırı şekilde yargılanmasına devam edilmesi nedeniyle bireysel başvurusunda ihlal kararı verilmesi ve Enis Berberoğlu ile benzer bir sürecin yaşanması muhtemeldir.

Diğer taraftan vekilliğin düşürülmesi, milletvekili hakkındaki mahkumiyet kararının kesinleşmesi ile değil, bu karara dayanılarak hazırlanan Cumhurbaşkanlığı tezkeresinin Genel Kurul’da okunması ile gerçekleşeceği bilinmektedir. Tezkerelerin okunmasına ilişkin gündemi belirleme yetkisinin ise Başkanlık Divanında ve Sn. Meclis Başkanında olduğu açıktır.

Geçtiğimiz dönemlerde Kemal Aktaş ve Engin Alan hakkındaki tezkereler yasama döneminin sonunda Genel Kurul’da okunmuştur. Yakın zamanda Enis Berberoğlu, Musa Farisoğulları ve Leyla Güven hakkındaki tezkereler dahi Meclise iletilir iletilmez okunmamış, bir süre bekletilmiştir.

Geçmişten beri insan hakları savunucusu olarak bilinen ve haksızlıklarla mücadele eden bir vekilin, insan hakları eylem planının açıklanmasının üzerinden günler geçmişken hukuka aykırı bir karara dayandırılarak ivedi bir şekilde milletvekilliğinin düşürülmesi hukuk devleti iddiasında samimi olunmadığını göstermektedir. Hâlbuki kürsü dokunulmazlığı ve milletvekili dokunulmazlığı milletvekilinin değil parlamentonun itibarını korumak içindir. Gerek kürsü dokunulmazlığı, gerekse kürsü dışı dokunulmazlığın amacı milletvekillerinin endişe duymadan davranabilmesini ve yasama çalışmalarına katılabilmesini sağlamak, neticede kamu yararını gerçekleştirmektir.

Bu minvalde Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru neticesinde hak ihlali kararı vereceği ve Meclis teamülleri dikkate alınarak, Sn. Gergerlioğlu hakkındaki kesinleşmiş mahkeme kararının Genel Kurul’da okunması yasama döneminin sonuna kadar ertelenmesi; insan hakları mücadelesi veren bir milletvekilinin yargı ve meclis aracılığıyla cezalandırılmasına izin verilmemesi gerektiğini TBMM Başkanlık Divanına ve kamuoyunun takdirlerine sunarız.

“Deva Partisinin Kuruluş Yıl Dönümü ve Gündeme Dair Değerlendirmeler” Hakkında TBMM’de Basın Toplantısı

Değerli Arkadaşlar,

Hepinizi saygıyla ve muhabbetle selamlıyorum.

Demokrasi ve Atılım Partisi, tam bir sene önce bugün; milletimizin dertlerine, adaletsizliklere ve ekonomik krize deva olmak için büyük bir heyecanla ve umutla kuruldu.

Malumunuz Partimizi kurduğumuzda ülkemiz; ekonomik, sosyal ve hukuki bir krizin ortasındaydı.

Maalesef öngördüğümüz gibi bu kriz, gün geçtikçe daha da derinleşerek devam etmektedir. Milletten tamamıyla bağını koparmış, kendini anayasal düzenin üzerinde konumlandıran, rasyonellikten uzak tek adam yönetimi yüzünden, sorunlar her gün daha da büyümektedir. Hayat pahalılığı ve işsizlik artmakta, iktidarın akıl almaz politikaları sebebiyle her geçen gün daha fazla fakirleşmekteyiz.

Milletin derdine uzak, kendi geleceğinden endişeli olan iktidar, kaybettikçe de hukuksuzlukları ve baskılarını artırmaktadır. Adalet ve hukuk, bilerek ve istenerek ayaklar altına alınmaktadır.

Türkiye artık yasaklar, yolsuzluklar, yoksulluklar ülkesi olmuştur.

Komşularla sıfır sorundan bütün komşularla sürekli sorun politikasına geçilmiştir.

AB ile tam üyelik müzakereleri yapan bir ülkeydik, ayrıcalıklı ortaklık tekliflerini yüksek sesle reddediyorduk, bugün mülteci konusunu bile konuşamaz hale geldik.

İktidar artık taviz vermekle yol alabileceğini zannediyor. Halbuki yapmanız gereken taviz vermek değil, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları seviyesini yükseltmektir.

Tüm bu devasa sorunların tek nedeni yozlaşmış, keyfi, toplumu kutuplaştıran ve kendi milletini birbirine düşürmeyi maharet sayıp kendine spor edinmiş iktidardır.

 

Saygıdeğer Basın Mensupları,

Bizler, DEVA Partisi olarak bu gidişata bir son vermek için yola çıktık.

Kurucular kurulumuzda genci yaşlısı, kadını erkeğiyle her meslekten, her kesimden ve ülkemizin dört bir köşesinden insanları bir arada buluşturduk.

Teşkilatlarımızı, önceden belirlenen ekipler yerine, bizimle birlikte yol yürümek isteyen yüz bini aşan başvuruları aylar süren bir çalışma ile değerlendirerek oluşturduk.

Bütün teşkilatlarımızda liyakati ve çoğulculuğu önceledik. Tek kriterimiz iyi insan olsun, işini iyi yapsın ve demokrat olsun olarak belirlenmişti.

%35 kadın kotası ile %20 genç kotasını bütün yönetim birimlerimizde uyguladık.

Bütün il ve ilçe teşkilatlarımız adeta bir Türkiye mozaiğidir. İktidarın bölücü zihniyeti sebebiyle büyük bir çaba ile oluşturmak istediği toplumsal ayrışma ve kutuplaşma karşısında milletimizin tüm renklerini DEVA Partisi’nde buluşturmayı başardık.

29 Aralık’ta ilk büyük olağan kongremizi gerçekleştirdik.

Seçimlere katılmak için yasal yeterliliği sağladık.

DEVA Partisi Türkiye’nin üç büyük sorunu haline gelen adalet, ekonomi ve toplumsal kutuplaşma sorunlarını çözme kapasitesine sahip güçlü kadroların partisidir.

Bu minvalde sorumsuz keyfi yönetime son vererek;

Hukukun üstünlüğünün tanındığı, yargının bağımsız olduğu,

Temel hak ve özgürlüklerin eşitçe ve Anayasa’ya aykırı şekilde kısıtlanmadan kullanılabildiği,

Güce değil adalete hizmet edildiği,

Toplumsal barışın tesis edildiği,

Toplumun her kesiminde ekonomik refah düzeyinin arttığı,

Sosyal adaletin, fırsat eşitliğinin ve kadın-erkek eşitliğinin sağlandığı,

Dini, dili, etnik kökeni, cinsiyeti, hayat tarzı ve siyasi görüşü nedeniyle kimsenin ayrımcılığa maruz kalmadığı,

Şeffaf, katılımcı, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi anlayışıyla herkes için yaşanabilir müreffeh bir Türkiye’yi hep birlikte inşa edeceğiz.

 

Değerli Arkadaşlar,

Bildiğiniz üzere geçtiğimiz hafta İnsan Hakları Eylem Planı açıklandı. Vaatler ne yazık ki 19 yıllık iktidarın sistematik hale getirdiği hak ihlallerini engellemekten ve vatandaşlarımızın temel haklarını iktidara karşı korumaktan oldukça uzaktır.

Çünkü ülkemizdeki hak ihlallerinin çok büyük bir ekseriyeti, Anayasa’dan yahut da mevzuattan kaynaklanmamaktadır.  İktidarın kendini Anayasa’nın ve hukukun üzerinde gören zihniyetinden kaynaklanmaktadır.

Kendine gelince, milletin gözünün içine bakarak kuralları ezen ama millete karşı da zorbalık yapan bir iktidardan millete hayır gelmez.

İnsan hakları reformu olarak açıklanan vaatler, zaten demokratik hukuk devletinin asgari gerekleridir.

Dolayısıyla laf değil, icraat esastır.

Ancak Türkiye’de artık kuvvetler ayrılığı yoktur. Yargı tarafsızlığını ve bağımsızlığını kaybetmiştir. İktidarı denetleyemeyen bir yasama demokratik bir yasama değildir. İktidarın hukuksuzluklarına karşı hesap soramayan bir yargı da demokratik yargı değildir. İki erk de iktidarın oyuncağıdır.

İnsan haklarının koruma altına alınmasının tek yolu iktidarı kontrol altında tutan bu mekanizmalarla sınırlandırmaktan geçer. İlk bakışta kısmi olumluluklar içeren İnsan Hakları Eylem Planı zihniyet ve uygulama nedeniyle kâğıt üstünde kalmaya mahkumdur.

Kaldı ki her gün insan haklarını çiğneyenlerin İnsan Hakları Eylem Planı açıklaması trajikomiktir. Tıpkı ekonomiyi keyfi yönetim ve hukuksuzluklar nedeniyle derin bir krize sokanların Ekonomi Reform Paketi hazırlaması gibi.

 

Saygıdeğer Basın Mensupları,

Malumunuz 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günüydü. Ne yazık ki ülkenin dört bir köşesinden kadın cinayetleri ve kadına şiddet haberleri alıyor ve derinden üzülüyoruz.

İktidar, bütün temel haklarda olduğu gibi kadınların da temel haklarını korumamakta, şiddetle etkin şekilde mücadele etmemektedir.

Kadına yönelik şiddetle mücadelenin anahtarı olan İstanbul Sözleşmesini de yok saymaktadır.

İstanbul Sözleşmesi’nin uygulamasını denetleyen bağımsız GREVIO Komisyonu’nun 2018 yılı Türkiye Raporu’na göre ülkemiz cinsiyet eşitliği ve kadına yönelik şiddet bakımından bütüncül ve sistematik bir politikaya sahip değildir.

Oysa kadına yönelik her türlü şiddet, ancak devletin etkin mücadelesi ile engellenebilir.

İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmadığı, hatta karalanarak tartışmaya açıldığı bir ortamda kadına yönelik şiddetin engellenemeyeceği açıktır. Bu nedenle iktidar sözleşmeyi tartışmaya bir an evvel son vermeli, yükümlülüklerini derhal yerine getirmelidir.

Bunun için de mecliste yeni bir komisyon kurmak yerine var olanları çalıştırmayla başlamak gerekir. Kadın-Erkek Komisyonu ne işe yarar? Kadın-Erkek eşitliğinin sağlanmadığı bir ortamda kadına yönelik şiddet nasıl engellenebilir? Bu iki konunun birbiriyle doğrudan ilintili olduğunu anlamayan; ne imzaladığı İstanbul Sözleşmesi’ni anlamış ne de GREVIO Raporu’nu okumuştur.

İktidar söylemlerinde, kadının aile içinde ve toplumdaki rol ve sorumluluklarını belirlemekten vazgeçmelidir.

Şiddet sadece hukuki boyutuyla, adli makamları ilgilendiren bir konu olarak görülmemelidir. Hukuki alt yapı kadar, şiddetin toplumsal ve kültürel alt yapısı ile de mücadele edilmelidir.

Kadına yönelik şiddetin toplumsal boyutu ile Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı koruyucu önleyici ilk basamak tedbirler ve sonrasındaki rehabilitasyon aşamalarında sorumluluk almalıdır. Özellikle İçişleri ve Adalet Bakanlıkları arası eşgüdüm sağlanmalı, sorumluluklarını yerine getirmeyen kamu görevlileri etkin şekilde cezalandırılmalıdır.

Şiddetin toplumsal ve kültürel alt yapısına karşı sivil toplum iş birliği ile etkin mücadele mekanizmaları oluşturulmalıdır.

Şiddete karşı toplumsal farkındalığı arttıracak kampanyalar gerçekleştirilmeli, ilkokuldan başlayarak eğitim müfredatına bu konuya dair bilgilendirici ve eğitici eklemeler yapılmalıdır.

Militarizm, ötekileştirme, nefret ve şiddet dilinin teşvik edilmesi sonlandırılmalıdır.

 

Değerli Arkadaşlar,

Özetle şiddet ve ayrımcılıkla mücadele ancak bütüncül politikalarla ve bu politikaları uygulayacak yetkin kişilerle mümkün olabilir.

İşte DEVA Partisi olarak, kadın cinayetlerini durdurmak, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak, kadının çalışma hayatı, toplumsal hayat ve siyasette varlığını güçlendirmek için bütüncül ve sistematik politikalarımızı belirledik.

Kadın Politikaları Başkanlığı’mız önderliğinde hazırlanan Vizyon belgemiz ile iktidara geldiğimizde uygulayacağımız politikalarımızı dün kamuoyunun takdirlerine sunduk.

 

Saygıdeğer Basın Mensupları,

İktidarın her köşeyi kapatmış, her gücü elinde toplamış hali, vatandaşlarımızın kendilerini ümitsiz ve tek başına hissetmesine neden olmaktadır.

Ancak bir iktidarı ayakta tutan güç değil, halkın desteğidir.

DEVA Partisi olarak, halkımızın da desteğiyle iktidarın hukuksuzluklarına ve adaletsizliklerine karşı bir mücadele içerisindeyiz.

Bizler, tüm ekibimizle vatandaşlarımızın ve ülkenin yaralarını sarmak için ve ülkenin makus talihini dönüştürmek için hazırız.

Ülkenin içinde bulunduğu derin krizleri tek başımıza değil, milletimizin yoğun desteği ile aşacağımıza ve ilk seçimlerde iktidara geleceğimize de yürekten inanıyoruz.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

 

 

KUVVETLER AYRILIĞI OLMADAN İNSAN HAKLARI SÖYLEMLERİ ANCAK SÖZDE KALIR!

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde açıklanan İnsan Hakları Eylem Planı, asgari olarak insan haklarının korunması ve fiilen ortadan kaldırılmış olan denge ve denetleme mekanizmalarının, yargı bağımsızlığının tekrar sağlanması noktasında güvence vermemektedir. Bu nedenle, milletimizin demokrasi ve insan hakları taleplerini karşılamaktan ve insan hakları ihlallerine sonlandırmaktan son derece uzaktır.

İki yıllık çalışmaların eseri olan Eylem Planı’nda; ifade ve basın özgürlüğünün iyileştirilmesinden söz edilmesine rağmen gazetecilerin sırf muhalif oldukları için cezaevinde tutulması milletin aklıyla dalga geçmektir.

Üniversite öğrencileri sırf demokratik haklarını kullandıkları için cezaevinde ya da ev hapsindeyken, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının genişletilmesinden ve tutuklamanın istisnailiğinden söz edilmesi abesle iştigaldir.

Teröristliğin artık muhalif olmakla eş tutulduğu, toplumu bilinçli olarak ayrıştırarak devamlı nefret diliyle insanların ötekileştirildiği, çıplak arama olaylarının görmezden gelindiği bir dönemde insan onurunun öneminden ve ayrımcılıkla mücadele vaatleri akla ve mantığa aykırıdır.

Eylem Planı’nda Anayasa Mahkemesi’ne başvurunun kolaylaştırılması, yargı kararlarının erişime açılması, ceza infaz kurumlarının şartlarının iyileştirilmesi gibi vaatlere yer verilmesi elbette olumludur.

Ancak yargının iktidarın güdümü altına girmesinin asıl nedeni, yargı kararlarına erişilememesi değil, yargıyı baskı altında tutmak için dizayn edilip tabela kurumuna dönüştürülen HSK’nın halidir. Elbette Anayasa Mahkemesi’nin iş yükünün azaltılması önemlidir; ancak Mahkeme’nin bağımsızlığı için asıl yapılması gereken, Mahkeme kararlarının bağlayıcılığını kabul etmek ve üyeleri hedef göstermekten vazgeçmektir.

Kaldı ki Sn. Cumhurbaşkanı’nın şikayetçi olmasıyla ‘Cumhurbaşkanına hakaret suçu’ kapsamında 2014 yılından beri 128 bin 872 soruşturma, 27 bin 717 kovuşturma yürütülmesi mevzuatlarımızda ifade özgürlüğünün eksik düzenlenmesinden değil; bizzat yargının araçsallaştırılmasından kaynaklanmaktadır.

Ülkede hukuksuz tutuklamaların olması, sulh ceza mahkemelerinde dikey itiraz mekanizmasının olmamasından değil; bizzat bu mahkemeler aracılığıyla iktidarın talebi doğrultusunda tutuklamaların yapılmasındandır. Adaletin ayaklar altına alınması mahkûmların aileleri ile görüntülü görüşememesinden değil; adil olmayan yargılamalarla mahkûm edilmesinden kaynaklanmaktadır.

Eylem Planı’nda “işkenceye sıfır tolerans” denirken, ülkede zorla insan kaçırmalar, cezasızlık politikası, “kırın bacağını suçu bana atın” diyen bir İçişleri Bakanı varken istenilen mevzuat düzenlemeleri yapılsın; sonuç değişmeyecektir.

19 yıllık iktidarı boyunca tüm eylem planlarında vaat edilen benzer ilkelerinin son yıllarda tam tersini yapan iktidara toplumun artık güveni kalmamıştır. Bilerek ve isteyerek bu hale getirilen yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığının yeniden tesisine dair ikna edici hiçbir öneri getiremeyen bu Eylem Planı’nın, sorunun kaynağına inerek sistemsel bir iyileştirme gerçekleştirmesi de imkansızdır. Nitekim en iyi kanunlar yazılsa dahi, yapısal eksiklikler giderilmediği müddetçe sonuç alınmayacağı açıktır.

“Açıklanacak Olan İnsan Hakları Reformu Eylem Planı”na ilişkin TBMM’de Basın Toplantısı

DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı Mustafa Yeneroğlu’nun

“Açıklanacak Olan İnsan Hakları Reformu Eylem Planı”na ilişkin TBMM’de Basın Toplantısı

02.03.2021

Değerli Basın Mensupları,

Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum.

Bugün Külliye’de yapılacak bir törenle bizzat Sn. Cumhurbaşkanı tarafından açıklanacak olan “İnsan Hakları Eylem Planı” hakkında görüşlerimizi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Malumunuz Türkiye’de Anayasa, kanunlar ve temel haklar ağır biçimde ihlal edilmektedir. Bu nedenle demokrasi ve insan hakları alanında atılacak her samimi adımı olumlu karşılayacağımızı belirterek söze başlamak isterim.

Ancak iktidar bu ülkeyi daha yeni yönetmeye başlamıyor. Son 19 yıldır yönetimde aynı iktidar olduğuna göre, insan hakları reformu iktidar koalisyonunun başarılı bir iktidar olmadığının itirafıdır.

Bu durum bizzat Cumhurbaşkanı’nın: “Tüm gücü elimde toplamak için demokrasi ve insan hakları standartlarını azalttım, ülkeyi yaşanmaz hale getirdim. Ülkeden hukuk ve adalet gidince de ekonomi kötüleşti. Şimdi ekonomiyi güçlendirmek için insan hakları reformu yapıyormuşuz gibi yapmalıyız.” beyanıdır.

Saygıdeğer Arkadaşlar,

Türkiye’de hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, insan hakları ve kurallı piyasa ekonomisi konusunda gerçekten bir reforma ihtiyaç vardır. Çünkü ülkemiz Anayasa’mızda yer alan temel hakların bile insanların elinden zorla alındığı bir ülke haline gelmiştir.

İktidar hukuku uygulamak yerine düşman ceza hukuku anlayışını sürekli diri tutarak, yargıyı baskı altına almakta ve vatandaşlarını açıkça terörize etmektedir.

Kendisi gibi düşünmeyen herkesin vatan haini, herkesin terörist ilan edilebildiği bir ülkede İnsan Hakları Eylem Planı ilan etmek sadece mizah dergilerine kapak olabilir.

Anayasa’da yer alan, ifade ve düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü, kişi hürriyeti ve güvenliği, adil yargılanma hakkı ve bunun gibi pek çok hak bugün hiçe sayılmaktadır.

Cezaevleri pek çok aydın, siyasetçi, gazeteci ile dolmuştur. Bunun yanında ceza yasası anlamında, evrensel hukukun kabul etmediği suçlar icat edilmiştir. Yasal pek çok işlem ve eylem dolayısıyla insanlar yargılanmakta, ceza almaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Ocak 2021 itibariyle, 11.750 derdest başvuru ile ülkemiz, Rusya’nın ardından ikinci sıradadır. Bu da ülkemizde durumun ne kadar vahim olduğunu bize göstermektedir.

Bugün ülkemiz haksız tutuklamalar, cezalar, zorla insan kaçırmalar, işkenceler ile anılır hale gelmiştir. Bunların tek müsebbibi de iktidardır.

İnsan hakları karnemizin hiçbir zaman iyi olmadığını kabul etmeliyiz. Ancak hiçbir zaman için de bu kadar kötü olmamıştır. Mevcut iktidarın varlığı, ülkemizde insan haklarının yokluğuna bağlıdır. Çünkü bu iktidar varlığını haksızlıklara borçludur. Sorun üreten bu anlayıştan çözüm beklenemez.

Değerli Arkadaşlar,

İktidara buradan birkaç tavsiyede bulunmak istiyorum.

İnsan hakları konusunda reform yapmak için Magna Carta’nın tekrar yazılmasına, Külliye’de törenlerle fermanlarınızı ilan etmenize gerek yoktur. Evrensel hukuka ve imzaladığımız sözleşmelere, Venedik Komisyonu’nun, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve Avrupa Konseyi’nin Türkiye’ye ilişkin, bizim ülkemizdeki gerçekler sebebiyle okurken utandığımız değerlendirmelerine kısaca göz atmanız yeterlidir.

Örneğin Venedik Komisyonu’nun Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kuvvetler aykırılığını ciddi biçimde zedelediğini belirttiği raporu ayrıntılı olarak okunmalıdır.

Komisyonun, kayyum atamalarının demokratik prensiplere aykırı olduğunu açıkça ifşa ettiği değerlendirmelere bakılmalıdır.

Kamu İhale Kanunu’nun kayırmacılığa yol açtığını belirten Avrupa Birliği raporları ciddiye alınmalıdır.

Avrupa Birliği’nin Türkiye’de insan haklarının ciddi biçimde gerilediği yönündeki raporu altı çize çize okunmalı ve ders çıkarılmalıdır.

Ülkede insanların zorla kaçırıldığını ortaya döken uluslararası raporlar yok sayılmamalıdır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin son kararında yargının siyasallaştığı mesajı idrak edilmelidir. Osman Kavala’nın sırf insan hakları savunucusu olduğu için tutuklu olduğunu ilan eden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı uygulanmalıdır.

Şayet “tutuksuz yargılama kural, tutukluluk istisnaysa”; 4,5 yıldır tutuklu yargılanan Ahmet Altan’ı serbest bırakırsınız. Muhalif olmanın ve yazı yazmanın bedelini haksız bir biçimde düşman hukukuyla ödetmezsiniz.

İnsan Hakları Reformu’nu meclise getireceğiniz günlerde, hak ihlallerinizi yüzünüze vuran, Sn. Gergerlioğlu’nun milletvekilliğini bir tweetinden dolayı elinden almaya utanmanız gerekir.

Çıplak arama iddialarını reddetmek yerine etkin şekilde soruşturmalısınız ki insan hakları reformu yaptığınız anlaşılsın.

Saygıdeğer Basın mensupları,

İlk Derece Mahkemesi bir yerlerden aldığı cesaretle Anayasa Mahkemesi kararlarına uymuyorsa, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarının bağlayıcılığı tartışmaya açılıyorsa, devletin en tepesindeki insanlar Anayasa Mahkemesi üyelerine aba altından sopa gösteriyorsa, Cumhurbaşkanı masumiyet karinesini yok sayıp Türk Ceza Kanunu’nda geçmeyen suç kategorileri belirleyebiliyorsa, orada artık hukuk reformu beklemek anlamsızdır.

Temel hakların kullanılması, bir kişinin isteğine bırakılamayacak kadar değerlidir. Hukuk düzeninden çıkmış olan ülkemizi yeniden hukukun rayına oturtmadıkça insan hakları mücadelesi asla sonuç vermez.

Ülkemizdeki tek adam rejimi ne yaparsa yapsın, insan haklarını temin etmek ve güvence altına almak artık mümkün değildir. Hukukun üstünlüğü egemen kılınmadıkça yapılacak her düzenleme afaki olacaktır.

Bu nedenle bu iktidarın acil ihtiyacı zihniyet reformudur.

Türkiye’nin de acil ihtiyacı bu iktidardan kurtulmasıdır.

Değerli Arkadaşlar,

Bugün sorunlar çözülmek isteniyorsa, iktidar derhal yargıdan el çekmelidir. HSK’nın yapısını tamamen değiştirip, üzerindeki baskıyı kaldırmalıdır. Hakimlerin sürülmelerinin sonlandırılması, hakimlik teminatının kanunlaşması gerekir. Çoklu baro skandalından vazgeçilmeli, yargının tüm sacayakları serbest bırakılmalıdır.

Her şeyden önce kanunlara uyulmalıdır. Bu iktidar, kanunları kendileri için geçerli kabul etmiyor. Kanunlara uymayan iktidar, kuralsızlık kültürünü yayıyor.

İnsan hakları reformu yapılacaksa sivil toplumun da güçlendirilmesi şarttır. Bir taraftan derneklere kayyum atamasının önünü açıp, insan hakları alanında – beğenirsiniz veya beğenmezsiniz- ciddi bir çaba sarf eden İnsan Hakları Derneği’ni “canı çıkasıca” dernek diyerek hedef gösteremezsiniz.

Gösterenlerle de hukuk devleti olma iddiasını taşıyamazsınız!

Normalleşmeden bahsedeceksek KHK’lılar dramına çözüm bulunmalıdır. Sivil ölümlere ve dışlanmaya son verilmelidir.

Kutsal devlet inancı aşılmalı, devletin varlık sebebinin insan onurunu korumak olduğu bilinci tüm siyasetçilerde yerleşmeli, insan haklarına saygılı ve kendisini Anayasa ile bağlı gören bir yönetim anlayışı egemen olmalıdır.

Saygıdeğer basın mensupları,

Peki Sayın Cumhurbaşkanı bugün neden İnsan Hakları Reformunu ilan etme ihtiyacı duymuştur?

Vatandaşlarımız hak ettikleri gibi yaşasınlar diye mi?

En temel demokratik hakların kullanımında dahi ‘cesaretleri varsa denesinler’ diye konuşan bir kişiden hukuk devletine tabi olmasını beklemek abesle iştigaldir.

Mesele başkadır!

Çünkü devletin bütün yetkileri tek elde toplanarak antidemokratik bir yönetim oluşturulması ve insan haklarının hiçe sayılması, işin içinden çıkılmaz bir ekonomik krize neden olmuştur.

Yatırım çekebilmek için en azından görünüşte insan hakları ve hukuk reformunun yapılması gerekmektedir.

Görünüşte diyorum çünkü ciddi ciddi yaptıklarına inanıyorlar. Kendileri gerçeklere kapanınca başkalarının da hakikatleri görmediklerini zannediyorlar.

Mevcut anti demokratik ve insan haklarının kullanılamaz duruma düşürüldüğü bu acı tablonun sorumlularının, başarılı bir insan hakları reformu yapabilmesini beklemiyoruz.

Keşke yapabilseler! Keşke, demokrasiye ve hukuk devletine dönüş için anlamlı düzenlemeler getirseler!

Böyle bir durumda samimiyetle biz de destekleriz.

Ancak ihtimal var mı?

Hesap vermeyen, canını sıkanı bastırmaya çalışan, bütün işleri oldubittiye getiren bir zihniyet artık alışkanlık olmuştur.

Tekçi yönetimlerin fıtratında özgürlüklerin alanını genişletme, bunun için reformlar yapma gibi bir özellik yoktur. Tersine onun fıtratında, her konuda karşısına çıkan sorunu kendi yetkilerini daha da sınırsız hale getirerek aşma vardır.

Örneğin; geçen sene İdlib’te şehit edilen 34 askerimiz, IŞİD tarafından katledilen 2 askerimiz, Gara’da şehit edilen 16 askerimiz için hiç kimse hesap vermemiştir. Bu konular demokratik bir ortamda tartıştırılamamaktadır bile…

Cumhurbaşkanı’nı eleştirmek bu ülkede suç haline getirilmiştir.

Televizyonlar hükümeti rahatsız edecek haberler vermemektedir.

Gazetecilerin nerdeyse tamamı otosansür uygulamaktadır.

Mevcut hükümet basın özgürlüğünü yeniden tanısa 5 litresi 70 liralara çıkan Ayçiçek yağı, 2 buçuk liraya çıkan simit nedeniyle oluşan halkın feryadı her akşam televizyonlara çıkacak.

Rekor düzeydeki işsizlik, enflasyon televizyonlara çıkacak.

Merkez Bankası’nın eritilen 128 Milyar Dolarlık rezervinin hesabı sorulacak.

İşte bunu hükümetin demokrasi anlayışı kaldırmaz…

Değerli Arkadaşlar,

Bu hükümetten artık milletin faydasına olacak bir reform beklemek beyhudedir.

Hukuki öngörülebilirliğin en asgari şartları bile ortadan kaldırılmıştır.

Anayasa Mahkemesi kararlarını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulatmayan bir hükümettir bu.

Biz bu hükümetten sadece 2023’te yapılacak adil ve serbest seçimler sonucunda demokratik teamüllere uygun olarak iktidarı devretmesini bekliyoruz.

Beklentimiz bu kadardır…

Hepinizi saygıyla selamlıyorum…