Manşet Gazetesi -Söyleşi: “Ben Değişmedim, Değişen AK Parti Oldu”

  1. Sayın vekilim sizi şahsen biz tanıyoruz fakat okuyucularımız için yine kısaca sormak isteriz. Sizin ağzınızdan sizin cümlelerinizle Mustafa Yeneroğlu kimdir?

1975 yılında Bayburt’ta doğdum. 1 yaşındayken Almanya’nın Köln şehrine geldim. Eğitim hayatım Köln’de geçti. Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezunum. Evli ve üç çocuk babasıyım.

Yaklaşık 27 yıl boyunca yurt dışındaki sivil toplum çalışmalarına aktif olarak katıldım. Avrupa’daki Türklerin ve Müslümanların meseleleri, din özgürlüğü, ayrımcılık, Türk vatandaşlarının yurt dışındaki sorunları; azınlıklar, yabancılar ve vatandaşlık hukuku, göç ve diaspora politikaları, yurt dışı kültür, eğitim ve din politikaları ile ilgili çalışmalar yaptım. Avrupa’da artan İslam düşmanlığı ile ilgili siyasi ve hukuki çalışmalarda aktif olarak yer aldım, yüzlerce davayı takip ve koordine ettim.

30 Ekim 2019 tarihinde AK Parti’den istifa etmemin ardından da 9 Mart 2020 tarihinde kurulan DEVA Partisine kurucu üye olarak katıldım. Şu anda DEVA Partisi’nin Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanlığı görevini yürütmekteyim.

  1. Mustafa Yeneroğlu’nu buradaki seçmen AKP adayı olarak seçti. Neden (daha sonra) parti değiştirip başka partiye geçtiniz?

Ben AK Parti’nin yurt dışındaki vatandaşlarımızla da paylaştığım ve bizzat yazıp savunduğum programı çerçevesinde adaylığı kabul ettim ve toplumun karşısına çıktım. Ayrıca Ak Parti’nin programı, toplumda herkesin huzurunu ve hukukun üstünlüğünü ve demokrasiyi esas alan bir program idi. Maalesef Sn. Cumhurbaşkanı Ak Parti’yi köklerinden kopararak demokrasiyi ve hukuku ezen, temel hakları ayaklar altına alan, kendisi gibi düşünmeyenleri düşmanlaştıran ve kriminalize eden bir yolu partinin yazılı programına tercih etti. Bu sürece karşı partinin içinde 3 yıl mücadele ettim, kimsenin sesini çıkarmadığı bir ortamda ben MKYK üyesi olarak bu olmazsa olmaz olan ilkeleri savundum. Ümidim kaybolunca hayatı boyunca Almanya’da da hukuksuzluklarla ve ayrımcılıkla mücadele eden bir insan olarak ilkelerimi partime tercih etmek zorunda kaldım. Dolayısıyla ben değişmedim, değişen Ak Parti’yi kurucu kimliğinden koparan Cumhurbaşkanı. Ben ise dün hangi değerleri nasıl savunuyorsam, bugün de aynı şekilde savunuyorum. Unutulmamalı ki milletvekilleri Anayasa’ya göre sadece kendi seçmenini değil bütün milleti temsil eder ve demokrasi ve hukukun üstünlüğüne sadık kalacağına namusu ve şerefi üzerine yemin eder. Yeminimin gereği neyse o noktadayım.

Ama maalesef bugün AK Parti çok farklı bir kulvara geçmiş durumda. Avrupa’da bilinen birçok aşırı milliyetçi ve otoriter partinin dilini tercih eden, toplumun önemli bir kesimini ötekileştiren, hukuku, anayasayı yok sayan ve tamamıyla bir kişinin ağzından çıkana bağlı bir gidişatın içerisinde. Bu gidişat, partinin tekil tercihi de değil, milyonlarca insanın hayatını yerle bir ediyor. DEVA Partisi bugün, Türkiye’yi tekrar demokrasi, hukukun üstünlüğü, aklı selim rotasına çekme azmiyle kurulmuş herkesin huzur bulacağı özgürlükçü ve müreffeh Türkiye mücadelesi veriyor.

  1. Mustafa Yeneroğlu geçmişte yurt dışında yaşayan vatandaşlar için nasıl bir çalışma yaptı?

Yurt dışındaki vatandaşlarımız için yaptığımız önemli çalışmalar var. Bir kere her şeyden önce AK Parti bünyesinde büyük oranda benim bireysel inisiyatifimle Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa yurt dışındaki vatandaşlarımıza özel bir seçim beyannamesi hazırladık. Bu beyannameyle maksadımız yurt dışındaki Türk toplumunu diaspora politikaları kapsamında bilinçlendirmek ve aynı zamanda onların meselelerini Meclis’in gündemine almaktı. Böylece diaspora politikalarını ilk kez Türkiye’de bir partinin gündemine alenen sokmuş olduk ve yurt dışı Türklerin meselelerini kuşatıcı bir biçimde ele aldık. Yurt dışındaki vatandaşlarımızın doğrudan faydalandığı, yüzbinlerce gencimizin faydalandığı dövizle askerlik bedelini düşürttük. Ne yazık ki iktidar bu bedeli yeniden yükseltti. Bu çok büyük bir hataydı, çünkü dövizle askerlik bedelinin yüksekliği, gençlerimizin vatandaşlıktan çıkmasını tetikleyen bir durum. Bütün bunların haricinde pasaport harçlarının sıfırlanması, düşürülmesi, yurt dışındaki STK temsilcileriyle düzenli istişareler, izin zamanlarında sınır kapılarındaki mağduriyetleri azaltmak adına ilgili mercilerle yapılan görüşmeler, yabancı mahkemelerin boşanma kararlarının Türkiye’de tanınması gibi birçok konuda münhasıran çalışmalarımız oldu. Yurtdışından getirilen araçların Türkiye’de kalış süresinin, cep telefonlarının kullanım süresinin yükseltilmesi ve vatandaşlık kanununda değişiklik de bu çabalarımızdan oldu. Bütün bunlar ne yazık ki Türkiye’nin türbülanslı gündemi içerisinde bir raddeden sonra “lüks gündemler” olarak görülse de yurt dışındaki vatandaşlarımızın sorunları hâlâ çözüm bekliyor. Her şeyden önce diaspora politikalarının popülizmden arındırılması ve kurumsallaştırılması lazım.

  1. Yurt dışında yaşayan vatandaşların en önemli üç sorunu ve çözümleri nelerdir?

Irkçılık, kültürel kimlik ve anadilin muhafazası ve Türkiye’deki siyaset nezdinde diasporanın elverişli bir siyasi aracı olarak görülmesi yurt dışındaki vatandaşlarımızın en büyük üç sorunu olarak sayılabilir. Irkçılıkla mücadele çok boyutlu bir olgu. Bu mücadele, Türkiye olarak anayasal sorumluluğumuz olan kendi vatandaşlarımıza yönelik etkin koruma mekanizmalarının devreye girmesinden, vatandaşlarımızın ırkçı saldırılar karşısında maddi ve manevi olarak desteklenmesine kadar uzanıyor. Kültürel kimlik ve anadilin muhafazası ile ilgili, mevcut durumda Türkiye’deki iktidar, ne yazık ki yurt dışındaki ülkelerde olumsuz reflekslerle karşılaşacak derecede siyasileştirilmiş adımlar atıyor. Bugün birçok Batı Avrupa ülkesinde Türkiye’den gelen imamlar ya tepkiyle karşılanıyor ya da engelleniyor. Türkiye’nin kamu diplomasisinin araçları olan kurumlar birçok ülkede “gizli ajandalara sahip” kurumlar olarak etiketlenmiş ve tehdit olarak konumlandırılmış durumda. Devletin Türkiye’de toplumsal kutuplaşmayı ayrıştırıcı bir yol benimsemesi, yurt dışındaki vatandaşlarına yönelik tavırlarında da benzer şüphelerin doğmasına yol açıyor. Bu nedenle yurt dışındaki vatandaşlarımızın noktasal sorunlarını ele almanın yanında, bütüncül bir paradigma değişikliğine ihtiyaç var.

  1. Mustafa Yeneroğlu bir dahaki seçimde aday olacak mı? Olacaksa hangi sebepten aday olacak?

Bugün için bunu cevaplandırmak kolay değil. Siyaset dışardan göründüğü gibi değil, çok zorlu ve enerji tüketen bir mücadele gerektiriyor. Özellikle toplumsal kutuplaşmanın had safhada olduğu, siyasetin değerler üzerine bina edilmediği, uzlaşma kültürünün olmadığı bir ortamda siyasete devam edip etmeme kararını almak hiç kolay değil. Bireysel olarak siyasi ikbal benim için hiçbir zaman önemli olmadı. Benim hayatım hukuksuzluklarla mücadele içinde geçti. Bu mücadeleyi siyasi arenada gerçekleştirebildiğim müddetçe buradayım. Türkiye uçuruma doğru sürükleniyor, bu ortamda ülkemizi tekrar demokrasi ve hukukun üstünlüğü rotasına çekmek en öncelikli sorumluluğumuz. Siyasi arenada olmasam dahi toplumda adalet ve hukukun tesisi için mücadeleye her şartta devam edeceğim.

Serbestiyet: “Mevzuattan Kaynaklanmayan Sorunlar, Mevzuat Değişiklikleriyle Çözülemez”

Türkiye’nin gündemi sıradanlaşan insan hakları ihlalleri ve insan haklarına yönelik iyileştirme vaatleri ile sürekli meşguldür. Son olarak, İnsan Hakları Eylem Planı’nın lansmanı, Külliye’de büyük bir organizasyon ile yapılmıştır. İnsan hakları ihlallerinin son yıllarda geldiği nokta göz önüne alındığında 19 yıllık iktidarın reform vaatleri temel sorunları çözme ve hataları düzeltmekten (ihlalleri gidermekten) uzaktır. İnsan haklarının korunmasının tek yolu kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığının tekrar tesis edilmesidir. Aksi yönde yapılacak her reform sözde kalmaya mahkumdur.

İnsan haklarının serencamı

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün bastırılması sonrasında ilan edilen OHAL döneminde temel hak ve özgürlüklerin askıya alınması keyfiliklerin artmasına sebep olduğu gibi Anayasa’nın fiiliyatta uygulanmamasının yolunu açtı. Normalleşme vaatleri ile gerçekleştirilen 2017 Anayasa değişikliği, uygulamada tüm yetkilerin tek elde toplandığı şahsi iktidarı kalıcı hale getirdi. Bu süreçte, insan hakları ihlalleri ise bilinçli bir tercih olarak sürekli arttı, ihlallerin araştırılması engellendi ve sorumluların ortaya çıkarılması çabaları ise sürekli sumen altı edildi.

Öyle ki işkence, kötü muamele, eziyet, zorla adam kaybetme vakaları olağan bir hal aldı. Cumhurbaşkanı’nın devletin ve milletin birliğini temsil etmesi nedeniyle öngörülmüş olan Cumhurbaşkanı’na hakaret suçu; parti genel başkanı ve tek başına yürütme organı olan Cumhurbaşkanı’na yönelik her türlü eleştiriyi susturmak üzere kullanılmaya başlandı. Tarafsız olması gereken TRT, Anadolu Ajansı, Basın İlan Kurumu, RTÜK vb kamu kurum ve kuruluşları iktidarın bir aparatı haline geldi. Böylece ifade ve basın özgürlüğü ciddi biçimde geriledi.

Gözaltı ve tutukluluk müesseseleri tedbir olmaktan çıkarak yıldırma ve baskı mekanizması haline geldi. Gazeteci, yazar ve düşünürlerin yanı sıra Twitter’da görüşünü açıklayan sıradan vatandaşlar dahi kendilerini bir anda gözaltında bulur oldular. Sokak röportajlarında görüşünü açıklayan vatandaşlar bile ‘isterlerse beni hapse atsınlar’ dedikten sonra demeç verir oldular. Tüm bunlardan daha beter olarak, kanun önünde eşitlik ilkesi uygulamadan kaldırılarak iktidar partisine itaat edenlerin ödüllendirildiği, etmeyenlerin ise cezalandırıldığı bir sistem oluşturuldu.

İşte böyle bir ortamda Cumhurbaşkanı, Adalet Bakanlığı’nın AB ve Avrupa Konseyi fonlarıyla hazırladığı İnsan Hakları Eylem Planı’nı, bizlere reform olarak sundu.

İnsan Hakları Eylem Planı, sistematik insan hakları ihlallerinin itirafıdır

İnsan Hakları Eylem Planı’nda; yargı bağımsızlığı ve adil yargılanma hakkının güçlendirilmesi, kişi özgürlüğü ve güvenliğinin güçlendirilmesi, kişinin haksız gözaltı ve tutuklamalara tabi tutulmaması, ifade, örgütlenme ve din özgürlüklerinin korunması, mülkiyet hakkının daha etkin korunması gibi vaatler yer almaktadır.

İnsan haklarına dayalı hukuk devleti anlayışının güçlendirilmesi hedefini gerçekleştirebilmek için mevzuatın gözden geçirileceği ve Anayasa Mahkemesi’nin etkinliğinin artırılacağı iddia edilmektedir. Halbuki hak ihlallerinin büyük ekseriyeti mevzuat nedeniyle değil, mevzuata rağmen gerçekleştirilmektedir. Erdoğan hükümetinde özellikle İçişleri Bakanı’nın teşvik etmesiyle hak ihlalleri gerçekleştirilmekte ve hakkında şikayet olan kamu görevlileri iktidarın oluşturduğu iklime uygun olarak cezasız bırakılmaktadır.

Demokratik katılımı güçlendirmek için siyasi partiler ve seçim mevzuatında gerekli değişikliğin yapılacağı iddia edilmektedir. Yapılacak düzenlemelerin demokratik katılımı artırmak bir yana, iktidarın muhalefet partilerini en azından demokrasinin zorunlu unsuru olarak kabullenmesi ve devamlı terörle ilişkili göstermemesi kafi olacaktır.

Türkiye İnsan Hakları Eşitlik Kurumu, Kamu Denetçiliği Kurumu, Kişisel Verileri Koruma Kurumu gibi insan hakları kurumlarının etkinliğinin artırılacağı iddia edilmektedir. Peki mevcut durumda bu insan hakları kurum ve kurullarının neredeyse tamamen işlevsiz kalmasının sebebi nedir? Bu kurum ve kurullara seçilen üyeler Sn. Erdoğan’ın doğrudan kararı veya dolaylı etkisiyle seçilmektedir. Dolayısıyla bu kurumların etkinliklerinin artırılmasının tek yolu, iktidarın kontrolünden ve etkisinden çıkarılmalarıdır.

Ceza İnfaz Kurumları İnsan Hakları İzleme Komisyonu’nun kurulacağı vaat edilmektedir. Geçtiğimiz yıllardaki reform kapsamında kolluk güçlerinin işkence, kötü muamele, eziyet, ölçüsüz güç kullanımı gibi uygulamalarını engellemek üzere Kolluk Gözetim Komisyonu kurulmuştu ve bu komisyon halen görev yapmaktadır. Peki Kolluk Gözetim Komisyonu akademisyen üyelere sahip olmasına rağmen en ufak bir iyileşme sağlayabildi mi?

Geçtiğimiz yıl kabul edilen kısmen af niteliğindeki infaz paketi bile yalnızca adi suçluları kapsayacak şekilde çıkarıldı. Gazeteci ve yazarlar, FETÖ terör örgütü üyeliği suçlamasıyla tutuklu veya mahkûm olarak içeride bulunan sıradan insanlar bu infaz yasasından yararlandırılmazken ceza infaz kurumları, insan hakları izleme komisyonunun herhangi bir iyileşme sağlayacağı nasıl düşünülebilir? Örneğin OHAL Komisyonu’nun ihraç edilen kamu görevlilerinin durumunu somut kriterlere bağlayarak incelemesi ve mağduriyetleri gidermesi bekleniyordu. Bu komisyon dahi baskı ikliminin gölgesinde, çoğunlukla AİHM kriterlerinden uzak zorlama yorumlarla sonuçlandırdığı başvurularda %88.5 oranında ret kararı vermiştir. Dolayısıyla hükümet insan hakkı ihlallerini telafi etmek yerine -mış gibi yapmak konusunda uzmanlaşmıştır.

Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamak üzere hakim ve savcılara teminat getirileceği iddia edilmektedir. Bu kapsamda coğrafi teminat getirileceği, bölge idare ve bölge adliye mahkemelerinde görevli hakimlerin ilk derece mahkemelerine atanamayacağı ifade edilmektedir. Ancak tamamen iktidarın kontrolünde olan HSK’nın hakim ve savcılar üzerindeki disiplin soruşturması yapma yetkisi devam edeceğine göre coğrafi teminat getirilse bile yargı bağımsızlığı sağlanamayacağı açıktır. Ayrıca unutulmamalı ki hakim ve savcılara teminat getirileceği vaadi 2002 yılında hazırlanan 58. Hükümet Programı’ndan beri tekrar edilmektedir.

Masumiyet karinesinin uygulanması, makul sürede yargılanma hakkının güçlendirilmesi, iddia ve savunmanın eşitliği ilkesine dair standartların geliştirilmesine dair vaatler ise bu amaçları sağlayabilecek somut önerilerden yoksundur.

Kamu ihale mevzuatının yeniden düzenleneceğine dair vaat ise milletin aklıyla açıkça dalga geçmektir. Kamu İhale Yasası ile Devlet İhale Yasası son yıllarda onlarca değişikliğe uğramıştır. İhaleler şeffaf olmayan yöntemlerle adrese teslim olarak gerçekleştirilmekte ve önceden belirlenen kişiler üzerinde bırakılmaktadır.

İfade özgürlüğünün teminat altına alınması için mevzuatın gözden geçirileceği, eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç konusu olmaması için hakim ve savcılara eğitim verileceği, basın özgürlüğünün güçlendirileceği iddia edilmektedir. Anayasa’nın 26. ve 28. maddeleri zaten açık bir şekilde bu hakları koruma altına almıştır. Ancak yıllardır olağanlaşan bir şekilde insanların ifade ettikleri görüşleri nedeniyle gözaltına alınmaları, tutuklanmaları ve mahkûm edilmeleri ve basının otosansür uygulamasının tek sebebi iktidarın oluşturduğu otoriter korku rejimidir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını güçlendirmek için mevzuat değişikliği yapılacağı ileri sürülmektedir. Aynı şekilde Anayasanın 34. maddesinin açık hükmüne rağmen çoklu baro yasasını protesto etmek üzere avukatların dahi yürümesine izin verilmemiş, demokratik haklarını kullanmak isteyen Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin toplanmasına izin verilmemiş ve polisin sert müdahalesiyle öğrenciler gözaltına alınmıştır.

Ayrımcılıkla ve nefret suçlarıyla mücadele edileceği iddia edilmesine rağmen kanun önünde eşitlik ilkesi neredeyse uygulamadan kaldırılmıştır. Kayırmacılık giderek artmış, bizzat iktidar tarafından toplum bilinçli olarak ayrıştırılmış ve nefret diliyle insanlar ötekileştirilmiştir. Nefret dili iktidarın günlük sporu haline gelmiştir.

Kişi özgürlüğünün genişletileceği ve haksız tutukluluk kararlarının önüne geçileceği iddia edilmektedir. Mevcut kanuni düzenleme zaten tutuklama için gerekli korumayı sağlamaktadır. Buna karşılık terör örgütü üyeliği kriterlerinin hukuki bir tanım olmanın dışına çıkacak şekilde geniş yorumlanması ve mevcut rejimde muhaliflere gözdağı verebilmek için tutuklu yargılama istisna değil kural haline gelmiştir. Sözde İnsan Hakları Eylem Planı’nın açıklandığı günde Ahmet Altan’ın boş dosya üzerine 4,5 yıldır tutuklu bulunduğu cezaevinde 71. doğum gününü geçirmek zorunda kaldığı, yine Osman Kavala’nın düşman hukuku uygulamaları ile 3,5 yıldır cezaevinde tutulduğu unutulmamalıdır.

İşkence ve kötü muamelenin önleneceği vaadi ise yine tarihi bir itiraf niteliğindedir. İşkence ve kötü muamele vakalarının gerçekleştiğine dair iddialar gündeme getirildiğinde bunların kesinlikle yalan iddialar olduğunu ileri süren iktidar, İnsan Hakları Eylem Planı’nda işkence ve kötü muamelenin önlenmesi vaadinde bulunmakta ve bunun için de madde madde çözüm önerileri saymaktadır. Örneğin, köylerinden askeri helikopterle alınarak yoğun kaba dayağa maruz kalan ve biri ölen diğer ise kalıcı ağır sağlık sorunları yaşayan iki köylünün işkence ve eziyet vakasında etkin bir soruşturma dahi yürütülmemiştir. İşkence ve kötü muamele haberleri yasaklanmış ve erişime engellenmiş, haberi yapan gazeteciler tutuklanmıştır.

Zihniyet ve uygulama değişikliği gereklidir

İnsan hakları ihlalleri anayasal ve yasal mevzuat nedeniyle yaşanmamaktadır. İhlaller her şeyden önce mevcut hükümetin zihniyetinden kaynaklanmaktadır. Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyelerini itham ve tehdit edebilen, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı açıklandığında “Karşı hamlemizi yaparız” diyen, “Şüpheli ve suçluların bacaklarını kırın, suçu bana atın” diyen, vatandaşları yerli yersiz terör örgütü üyesi olmakla itham edip farklı düşünenlere nefret diliyle hitap eden iktidar zihniyeti hak ihlallerinin başlıca sorumlusudur. Bizzat düşman hukuku ile verilen talimatlarla hak ihlalleri gerçekleştirilmekte, yargı organı ise mevzuata göre değil yürütme organının isteğine göre kararlar vererek ihlallerinin kalıcılaşmasına olanak tanımaktadır.

İnsan hakları reformu olarak açıklanan hususlar, söylemde demokratik hukuk devletinin olmazsa olmazlarıdır. Ancak eksiktir. Türkiye’de artık kuvvetler ayrılığı yoktur. Yargı tarafsız ve bağımsızlığını açıkça kaybetmiştir. İnsan haklarının koruma altına alınmasının tek yolu ise iktidarı kontrol altında tutan bu mekanizmalarla sınırlandırmaktan geçer. İlk bakışta kısmi olumluluklar içeren bu eylem planı zihniyet ve uygulama nedeniyle tamamen kağıt üstünde kalmaya mahkumdur.

Sonuç olarak, ülkeyi anayasasızlaştırıp, tekçi ve keyfi bir yönetimi egemen kılan otoriter yönetimin İnsan Hakları Eylem Planı, seçimlere kadar durumu idare etmeyi amaçlayan yapay bir gündemden öteye geçemeyeceği gibi ülkemizin trajikomik halini törenle kutlayan acı bir itiraftır.

Serbestiyet’te yayımlanan yazı için tıklayınız.

AHVAL NEWS MURAT AKSOY İLE SÖYLEŞİ

Son günlerde Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, yerel yönetimlerin koronavirüsle mücadelede konusunda halka doğrudan ulaşmasından, ihtiyaç sahiplerine yardımı ilk elden dağıtmasında fazlasıyla rahatsız.

Yerel yönetimlerin bu çabasını FETÖ ve PKK’yla kıyaslayacak kadar rahatsız.

İnsan anlamaya çalışıyor neden?

Rahatsız olan yerel yönetimlerin sadece muhalefet partilerinden olması mı rahatsızlık nedeni yoksa başka bir endişe ve korku mu?

Devletin bir parçası olan sürekli devlet tarafından denetlenen yerel yönetimlerden korkmanın anlamı ne?

AK Parti’de nasıl bir değişim yaşandı?

Bu değişimi taşıyan kadrolar kimler?

Bütün bunları yakın zaman kadar AK Parti’de siyaset yapan ve istifa eden İstanbul Milletvekili ve DEVA Partisi kurucusu Mustafa Yeneroğlu ile konuştuk.

Bu arada tüm okuyucularımızın ve çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun. Nice 100’üncü yıllara…

1) Siz Almanya’da yaşarken AK Parti tarafından siyasete davet edilip, siyasete girdiniz. Sonraki süreçte istifa ettiniz. Ne değişti, siyasete girdiniz partiyle ile bugünkü AK Parti arasında?

Hayatımın büyük ekseriyetini Almanya’da geçirdim. Çok genç yaşlarda Almanya’daki Türk toplumunun Müslüman cemaatin meseleleriyle ilgilendim, bu sorumluluk bilinciyle sivil toplum kuruluşlarında aktif oldum. Orada Müslüman toplumun bir hak mücadelesi var. Müslümanların diğer dinî cemaatlerle eşit kurumsal haklara sahip olmasından tutun, ayrımcılık karşısında etkin bir şekilde korunmaya, İslam ve Müslümanlara yönelik kültüralist söylemler üzerinde bina edilen entegrasyon politikalarının sorunlu yanlarına kadar özelde Almanya, genelde ise Batı Avrupa’daki Türkiye kökenli Müslümanların ciddi sorunları mevcut. Benim siyasete girmek gibi bir beklentim ya da arzum hiç olmadı. Nitekim 2011’de böyle bir teklifi kabul etmedim. Sonra 2014’de Yurtdışı Türkler Başkanlığı teklif edildi ancak YTB ile birlikte bu alanda çalışan tüm kamu kurumlarının kuşatıcı koordinasyonu kabul görmedi. Bu sebeple uzak durdum. 2015 yılında Türkiye’de siyasete girmem teklif edildiğinde, bu teklifi, bahsettiğim sorunları Türkiye’de parlamentoya taşımak ve yurt dışındaki vatandaşlarımızın sorunlarına geniş bir siyasi konsensusla çözüm üretebilmek adına bir fırsat olarak gördüm. Türkiye-AB ilişkilerini tekrar canlandırmakta ve benzersiz olan Türk-Alman ilişkilerinin iyileştirilmesinde rol alma olasılığı beni heyecanlandırmıştı.

Yoğun seçim dönemleri arasında Milletvekili olarak ilk senem, bu konuda bir akıl geliştirmek ve devletin kronikleşmiş hatalı yaklaşımlarını tashih etmeye çalışmakla geçti. Bu esnada gelişen şartlar ve yurt dışından yeterince göremediğim, Türkiye’deki insan hakları ihlalleri, demokratik standartların durumu gibi hayati hususları görmezden gelip, noktasal olarak yurt dışındaki vatandaşlarımızın sorunlarına odaklanmak; gerisiyle hiç ilgilenmemek gibi bir yaklaşımı mümkün kılmadı. TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı olarak incelediğim binlerce dosya, dinlediğim binlerce vatandaş, tanık olduğum binlerce hak ihlali, beni dehşete, ama aynı zamanda da ağır bir telaşa düşürdü. İnancım ve temsil ettiğim değerler gereği şahit olduğum hak ihlallerini görmezden gelemezdim. Bu ihlalleri üreten siyasi mekanizma ve yaklaşımların düzeltilmesi konusunda ciddi çaba sarf ettim. Bir taraftan hak ihlallerine karşı içeride ve zamanla dışarıda da sesimi yükseltiyor, diğer tarafta aklı selimin hakim geleceğine dair ümidimi muhafaza etmeye çalışıyordum. 2018 yılında MKYK’ya girdikten sonra orada gördüğüm ümidimi ciddi manada kırdı. Parti’nin siyasi yönelimi müzakere edilemiyordu, en fazla Genel Başkana çekingen sorular sorabilirdiniz. Bu zamanla dışlamaları ve ağır hakaretleri beraberinde getirdi. Biz örneğin İstanbul seçimlerinin ne öncesini, ne ortasını ne de sonrasını MKYK’da müzakere edemedik. Ak Parti’nin kuruluş felsefesini tamamıyla ters yüz eden politikaları sorgulamak ihanetle suçlanabiliyordu. 3Y olarak ifade edilen ‘yoksullukla, yolsuzlukla ve yasaklarla’ mücadeleyi bayraklaştıran parti artık bunlarla anılır olmuştu. Karar mekanizmalarında adı görünen arkadaşların büyük ekseriyeti bunları görüyor fakat tek tük noktasal itirazın da ağır hakaretlerle bastırılmasının şahidi olarak hedef olmamak için sesini çıkarmıyordu. Tayyip Erdoğan ortak akıl, ehliyet ve liyakat, vesayetlere karşı mücadele, özgürlükçü ve çoğulcu toplum düzeni diye yola çıkan bir partiyi tek adam aklı, dar menfaatçi kadro, vesayetçi, devletçi, tek tipçi toplumu savunan ve özgürlüklere savaşa açan aşırı sağ kültüralist ve popülist bir partiye dönüştürdü. Ve maalesef mütedeyyin muhafazakar kesimi de ciddi manada dönüştürdü. Dolayısıyla şahsi çabamın mevcut siyasi konstellasyon içerisinde bir sonuç doğurmayacağına kesinkes kanaat getirmenin sonucunda ağırlaşan hukuksuzluklara, hatta zalimliklere ortak olmamak için MKYK’dan da istifa ettim. Arzu ederse partiden de istifa edeceğimi belirttim. Benim açımdan son ikazdı. Sayın Cumhurbaşkanı partiden de istifa etmemi isteyince gereğini yaptım. Netice itibarıyla aslında ben Ak Parti’den uzaklaşmadım, Ak Parti yola çıkarken yazdığı programını inkar ederek inandığı tüm değerlerden ve ilkelerden, yani kendinden uzaklaştı. Tayyip Erdoğan büyük bir ümitti, Türkiye’nin çok ötesinde ümide çığır açan bir siyasetçi olarak tarihe geçme imkanı varken, maalesef Orban, Bolsonaro, Modi, Trump ve Putin gibi patrimonyal liderlerle birlikte anılacak. Camia tüm değerlerinin içinin bu süreçte tüketilip boşaltıldığını fark edemedi ama zamanla edecek. Şimdilik alternatifsizlik ve korku siyaseti duygu ve düşünce dünyasında yıkımı engelliyor ama bu gelecek ve maalesef uzun sürecek.

2) Koronavirüsle mücadele sürecinde merkezi iktidar, yerel yönetimlerin halka doğrudan yardım etmesi konusunda çok yasaklayıcı davranıyor. Neden?

Ülkece olağanüstü günlerden geçiyoruz. Bu dönemde belediyeler önemli bir sosyal belediyecilik ve dayanışma örneği gösteriyor. Anayasanın 127. maddesi, belediyeleri açıkça idari teşkilatın içerisinde düzenlemiş. Belediye Kanununun 15’inci, 18’inci ve 38’inci maddeleri belediyelerin bağış kabul edebileceğini yazıyor. Büyükşehir Belediyeleri Kanununun 28. maddesi de aynı yetkiyi Büyükşehirlere veriyor. İçişleri Bakanlığı tarafından bir genelge ile anayasaya ve kanuna aykırı olarak bu yardımlaşmanın engellenmesi, milletimizin yarısından fazlasının oy verdiği belediye başkanlarının icraatlarını terör örgütlerinin eylemleriyle ilişkilendirmek, hukuk adına gerçekten çok ürkütücü. Hukuksuzluğun paralel yapıların üreme ortamı olduğunu unutmamak gerekir.

Belediyelerin siyasi iktidardan yardım konusunda daha başarılı olma ihtimalinden dahi korkulması, ne yazık ki adeta acı bir mizah örneğidir. Böylesi bir, ancak “biz yardım ederiz, siz edemezsiniz” anlayışının ülkeye hayrı olmaz. Millete hizmet, kimsenin tekelinde değilken; belediyeleri kendine rakip görmek, kutuplaştırma siyasetinin devamı olarak milleti cezalandırmaktır. Mahallinde gerekli ihtiyaçları tespit edip, ekipleri ile organize olabilen yerel yönetimleri sürece dahil etmek hatta desteklemek gerekirken, devre dışı bırakmak, ihtiyaç sahiplerini mağdur etmekten öteye geçemez. Yardımlaşmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde “Güçlüyüm, kanun benim” anlayışı, Türkiye’ye her zamankinden daha çok zarar verir.

3) Koronavirüsle mücadele konusunda iktidarı nasıl buluyorsunuz?

Hızla yayılan bir küresel salgından söz ediyoruz. Konunun teknik ve bilimsel boyutu elbette çok önemli. Bu nedenle Bilim Kurulu’nun oluşturulması ve Sağlık Bakanı öncülüğünde her gün gelişmelerin ve tedbir önerilerinin tartışılması doğru bir yöntem. Bununla beraber, krizden ne kadar etkilendiğimiz ve bu etkinin nasıl asgari düzeyde tutulabileceği konusunda bir başarıdan söz etmek çok güç. Şeffaflık ve haber alma özgürlüğü demokrasilerde hayati kavramlardır. Resmî açıklamalarda vakaların coğrafi dağılımı geç paylaşıldı, demografik dağılımı ise hiç öğrenemedik.  İlk vakanın çok geç açıklandığı, vefat sayısının büyükşehirlerdeki resmi ölüm sayısındaki artışa kıyasla düşük göründüğü yönündeki iddialara, doğru veya yanlış olsunlar, tatmin edici yanıtlar almış değiliz.

‘Ekonomik İstikrar Kalkanı’ adında, işini ve gelirini kaybeden vatandaşlara çok cüzi miktarda yardım sağlarken konut kredisi almanın kolaylaştırılması gibi salgınla ilgisi olmayan ve uçak biletlerinden alınan verginin düşürülmesi gibi salgınla mücadeleyi sekteye uğratacak maddeler içeren bir paket açıklandı. Son derece yetersiz bir paketti diyebilirim. Buna ilaveten, ülkenin yedek akçeleri olan rezervlerin eritilmiş olmasının ve üretim ve istihdam konusunda yaşanan zorlukların üzerine salgının etkileri eklenince devletin hesap numarası paylaşarak toplumsal dayanışma çağrısında bulunması gibi bir sonuç doğdu.

Ayrıca, yeni koronavirüs salgınının etkilerini azaltmak adı altında iktidar partisi tarafından getirilen kanun tekliflerinin büyük bir kısmı salgınla mücadele kapsamı dışında maddeler içeriyordu. Hızla ve tartışılmadan meclisten geçirilen kanun değişikliği paketleri, salgın döneminde bile önceliği halkın sorunları değil kendi çıkar hesapları olan bir iktidarı işaret ediyor. Bundan en çok zarar gören elbette halkımız oldu.  Diğer tarafta çok az kişinin üzerinde durduğu diğer bir gerçek şu ki, en fazla ihtiyacın olduğu zamanda meclis 1,5 aylığına kapatılırken, temel haklara müdahale eden sayısız tedbirin yasal zemini olmaksızın uygulanması. Yani anayasasızlaştırma süreci çok güçlü adımlarla sürdürülüyor.

Bir de Bakan istifası gibi önemli bir olay oldu bu dönemde, hükümet içerisinde ve kurumlar arasında koordinasyonsuzluğu ispatlayan bir olaydı. Parantez olarak; en başarısız anda nasıl kahraman olunabileceğini ve trol ordularının bir camiayı yönlendirmedeki gücünü de bu arada görmüş olduk. Aslında siyasi sosyoloji açısından da başta bahsettiğim Ak Parti’nin değişimi hafta sonu yaşananlarla da tahkim edilmiş oldu. O olay gerçekten Ak Parti tarihi için de çok önemli bir olaydı.

4) Son yıllarda özellikle düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda çok gerileme olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünce ve ifade özgürlükleri demokratik bir toplumda yaşamsal değerdedir. Çünkü farklı görüş ve düşüncelerin serbestçe ifade bulması ile fikirlerin yarışması ve toplumun buna göre siyasi tercihini kullanması demokrasinin şartıdır. Özgür basın, kamunun gözetleyicisi olarak demokratik toplumun vazgeçilmez unsurları olan şeffaflık ve hesap verilebilirliğin sağlanmasının da ön koşuludur. Bu yüzden ileri demokrasilerde ötekinin sesini daha çok koruma ve savunma üzerine politikalar geliştirilir. Demokratik bir toplumda ifade özgürlüğüne verilen ehemmiyet siyasi sorumluluğa da yansır. İleri demokrasilerde bu bilinçle yöneticiler ve siyasiler; ifade, eleştiri ve ithama karşı toleranslı davranır ve bu eleştirilerin topluma ulaşma yollarını da engellemeye çalışmazlar. Bu tutum, siyasi adap ve kültürün de gereğidir.

Maalesef bizim gibi ülkelerde ilk baskılanan özgürlükler ise ifade, düşünce ve basın özgürlüğü oluyor. Cezaevlerini cumhurbaşkanına hakaretten ve toplumu kin ve düşmanlığa sevk etmekten doldurmak, erişim engeli ile internet sitelerini ve haberleri yasaklamak ifade özgürlüğü yönündeki en büyük engeldir. Dünyadaki en fazla profesyonel basın mensubunun cezaevinde olduğu ülke Türkiye. AİHM’de geçtiğimiz yıl ifade özgürlüğünü ihlal eden ülkeler arasında ilk sıradayız. Son yıllarda uluslararası kuruluşların demokrasi, hukuk devleti ve özgürlüklere ilişkin endekslerinde son sıralarda, giderek de geriliyoruz. Ne yazık ki, hukuk devleti buruk bir anı olarak geçmişte kaldı. Ama bu olumsuz insan hakları tablosunu değiştirmek de elimizde. Amacımız ve mücadelemiz Türkiye’yi, en kısa zamanda, farklı görüş ve düşünceler ile zenginleşen, çoğulcu ve özgürlükçü demokratik bir ülke haline getirmek.

5) İnfaz Yasası konusunda ne düşünüyorsunuz?

İnfaz Paketinin demokratik bir hukuk devletinin hakkettiği bir infaz sistemi oluşturmasını beklemiyorum. Hükümetler düzenli aralıklarla cezaevindeki doluluk oranını azaltmak amacıyla benzer düzenlemeleri sürekli yapıyor Türkiye’de. Doluluk oranı ise artarak devam ediyor, bu yüzden kanunun kısa süreli bir tedbirden öteye gidemeyeceği aşikâr. Bunun tek bir nedeni var, kadim toplumsal sorunların üzerine gidilmiyor, temel haklara saygı duyulmuyor ve adalet ve yargı sisteminde ciddi sorunlar var. Ve bu sorunlar, kanun yapmakla değil; ancak ve ancak yürütmeden yargıya giden telefonları engelleyerek ve kuvvetler ayrımını sağlayarak çözülebilir.

Temel çıkmazların ötesinde kanunun en büyük eksiği, parti olarak bizim de mücadele verdiğimiz nokta, belirli suçların kapsam dışında bırakılmasıydı. İçi boşaltılmış terör kavramının, mahkemeler tarafından maksadı aşacak şekilde yorumlanması nedeniyle terör örgütü üyeliğinden yaftalanan, şiddeti övüp teşvik etmemekle beraber terör örgütü propagandası yapmakla suçlanan, düşünen ve yazan insanlar ve gazeteciler haksız yere cezaevinde kaldı. Bu durum anayasamızda ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde düzenlenen eşitlik ve ayrımcılık yasağına da açıkça aykırı. Ayrıca suçlu olduğu mahkeme kararıyla ispatlanmamış tutukluların da tahliye olmaması diğer önemli bir eksik. Bu yasa demokratik bir toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak, o yüzden başta anayasaya aykırılıkları nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceği ya da kapsamının genişletileceği kanısındayım. Keşke partimizin, kamuoyunun ve akademisyenlerin eleştirileri dikkate alınmış olsa ve adil, eşit ve demokratik bir topluma yakışır bir düzenleme yapılabilseydi.

Tahliye edilen suçlularla ilgili önemli bir sorun ise; bu suçlular, herhangi bir deradikalizasyon tedbirine maruz kalmadılar. Topluma yeniden entegre olmak konusunda bir önlemle karşılaşmadılar. Şiddet uygulayanların bu yöndeki temayüllerinin azalması için herhangi bir strateji uygulanmadı. Hapishane, suçluyu izole etmek dışında toplumsal barışın tesisi için aynı zamanda suçluyu ıslah etmek amacı taşır. Böyle bir ıslah stratejisi olmadan, bu insanların salınması, bütünlükçü bir bakışın olmadığını gösteriyor.

6) Son olarak Deva Partisi’ne katıldınız. Neden?

Bağımsız milletvekili olarak çalıştığım dönemde birçok konuda gündemdeki gelişmelerle ilgili düşüncelerimi dile getirdim. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, adalet ve insan hakları gibi temel değerlere her zaman inandım ve tutarlılık içerisinde savundum. Toplumda bu değerlerin daha da güçlenmesi adına tek kişinin yapabilecekleri sınırlı. DEVA Partisi sıkışmış olan siyasete önemli bir cevap niteliğini taşımaktadır. Siyasetten ümidini kesen insanların sayısı ciddi manada artmış, %37 gibi ciddi bir orada çıkmıştır. Biz madem mevcut partileri rahatlıkla tercih edilemez buluyorduk, bu durumda sorumluluk üstlenmeli ve milletimize yeni bir alternatif sunmalıydık, klasik sağ ve sol kategorilerinin üzerinde toplumun gerçek sorunlarına eğilen bir yaklaşım biçimi bizimkisi. Biz birlikte yaşama inanan, özgürlükçü, çoğulcu ve katılımcı demokratik Türkiye idealine inanan herkesin partisi olma iddiasına sahibiz. Ülkedeki sorunların tanımı, nedenleri ve neler yapılması gerektiği konusunda ortaklaşan ve samimi bir şekilde çaba sarf eden çoğulcu bir kadromuz var. Şahsen ben de dayanışma içerisinde bir ekip ile Türkiye’de ihtiyaç duyulan olumlu değişikliklerin gerçekleşmesine katkıda bulunabileceğimi düşünerek ciddi katkıda bulunabildiğim programı ile de tamamıyla örtüşebildiğim için Partinin kuruluşunda yer almaya karar verdim.

Türkiye’de demokratik kurumların yerleşik ve güçlü hale getirilmesi hayati bir konu. Hak ve özgürlükler, toplumsal huzur, bilimsel gelişme ve ekonomik kalkınma gibi hemen her alanda sorunların çözümü güçlü demokrasi konusu ile kesişir. DEVA Partisi de bu anlayış üzerine kurulu idealist ve yenilikçi bir hareket. Şu an DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanlığı görevini yürütüyorum. Türkiye’de eşit bir şekilde tüm vatandaşların haklarının korunması ve adalet sisteminin işleyişindeki sorunların giderilmesi gereğini vurguladı hep DEVA Partisi. O kadar kutuplaşmış ve birbirine çelme takan bir toplumsal yapıya gelmişiz ki, herkesin huzur bulabileceği bir Türkiye hayalim var. Önümüzdeki dönemde de bunun mücadelesini vereceğiz.

7) Bugün 23 Nisan. Yüz yıl öncesinden bugüne bakınca ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle tüm vatandaşlarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutluyorum. 23 Nisan 1920 tarihinde büyük bir sorumluluk bilinciyle açılan Birinci Büyük Millet Meclisi; istiklal için, milli iradeyi temsil edebilmek için, hürriyetler için, ülkemizin geleceğini bizzat belirleyebilmek için verilen müstesna mücadelenin çıkış noktasıdır. Milletin ve vatanın zor günlerinde, Anadolu’nun dört bir yanından gelen, farklı görüşlerin bir arada, omuz omuza verdiği bu mücadeleye önderlik eden başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, ilk Meclisin her bir üyesini ve aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.

Şahıs otokratlığına muhalif, ilk Meclisin Mersin mebusu Selahattin Bey mecliste yaptığı bir konuşmasında, “Şahıs hakimiyeti yerine kanun hakimiyeti” ilkesinin önemini vurgulayarak “Yüce meclis görüşme ve tartışma makamıdır, onay makamı değildir. Meclisin şahsına hürmet edilmelidir.” diyordu. Bugün geldiğimiz noktada, meclise onay makamı olarak dahi ihtiyaç duymayanlar var. Koronavirüs nedeniyle alınan birçok tedbir kararının temel hakları sınırlandırdığı açıkken, bu sınırlamalara yasal zemin hazırlamak için dahi meclisin çalıştırılmaması hukuken izah edilemez. Şahsım adına, milletimizin bize ihtiyaç duyduğu böyle bir dönemde meclisin çalışmalarına ara verilmesini kesinlikle reddediyorum.

Ahval News Söyleşi Metni

Ahval News Söyleşi

Yeneroğlu: “Tüm zorluklara rağmen terörle mücadelede soğukkanlılığımız uluslararı algı operasyonlarına karşı gücümüzü artırır.” [Anadolu Ajansı’na verdiğimiz demeç]

TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, “Tüm zorluklara rağmen terörle mücadelede soğukkanlılığımız uluslararı algı operasyonlarına karşı gücümüzü artırır.” dedi.

Yeneroğlu, Türkiye’nin teröre karşı verdiği mücadele ve insan hakları ihlallerine ilişkin terör örgütlerinin propagandaları hakkında AA muhabirine açıklamalarda bulundu.

Yeneroğlu,”Teröre karşı emniyet güçlerimizin ortaya koyduğu kararlı mücadelenin itibarının sarsılmaması için her türlü hukuk ihlali iddiasının üzerine tabii olarak gidilmektedir. Bunun aksi düşünülemez. Terörle mücadelenin temel amacı zaten hukukun tesisi, yani hukukun ideal anlamda işlemesinin sağlanmasıdır. Zira tüm yurttaşlarımızın temel haklarını azami derecede kullanabilmelerinin en temel koşulu en başta kamu düzeninin korunmasıdır. Bu düzeni bozmaya kasteden silahlı örgütlere karşı terörle mücadele bu anlamda açık bir insan hakları mücadelesidir. İnsan hakları mücadelesi verilirken, bu mücadelenin itibarını sarsacak durumlar karşısında en net tavır koyan da doğal olarak yürütmenin kendisi olacaktır.” diye konuştu.

Çeşitli insan hakları ihlalleri iddialarına karşı komisyon olarak hukuk devletine güvenin yara almaması için incelenmesi maksadıyla suç duyurusunda bulunduklarını ve bunun bazen kamuoyunda tepki ile karşılandığını aktaran Yeneroğlu, bu duruma 15 Temmuz ve terörün yıkıcı travmasının neden olduğunu belirtti.

Yeneroğlu, “Bu ülkenin insanları olarak en değerlilerimizi teröre kurban verirken bunun toplumu sarsan etkilerini şüphesiz gözardı edemeyiz. Özellikle 15 Temmuz’un bıraktığı, aşılmayı bekleyen ciddi bir travma var. Tüm zorluklara rağmen terörle mücadelede soğukkanlılığımız terör örgütlerinin propagandalarına ve uluslararası algı operasyonlarına karşı gücümüzü artırır. Nitekim terörle mücadele sadece askerî alanda yürütülmüyor. Ulusal güvenliğimizi tesis etme mücadelesi aynı zamanda sınırlarımızın çok ötesinde, tüm zeminlerde sürdürülüyor.

Terörle mücadele, ülkemizde özgürlük ve güvenlik kıskacı içerisinde olağanüstü bir hassasiyetle sürdürülmeye çalışılırken, uluslararası zeminde karşı karşıya bırakıldığımız baskılar, bu zemindeki algının daha doğru bir seviyeye çekilmesi gerektiğini gösteriyor. Toplumsal barışımıza ve ulusal bütünlüğümüze yönelik tüm sarsıcı darbelere rağmen hukuk devletinin ve özgürlükçü ideallerinin temel esasımız olduğuna dair güveni de her gün tesis etmek ve bu açıdan dünyaya örnek olmak durumundayız. Bu, terörle mücadelede kalıcı zaferin de şartıdır. Bu açıdan teröre karşı ortaya koyulan mücadelenin itibarını sarsacak tüm fiillerle tabii ki en kararlı şekilde mücadele ediyoruz. Aksi hâlde Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışanlara argüman vermiş oluruz.” şeklinde konuştu.

Terör örgütlerinin, Türkiye’de insan hakları ihlallerinin sistematik bir şekilde yapıldığına dair Avrupa ülkelerinde propaganda yaptığına dikkat çeken Yeneroğlu, şu şekilde konuştu:

“Toplumumuzun içinde bulunduğu tehdit ve bunun neden olduğu kolektif travma itibariyle medyanın da önemli sorumlulukları var. Zaman zaman ölçüsüz, hedef gösteren, ötekileştiren yaklaşımlara rastlıyoruz. Batı Avrupa ülkelerinde yaklaşık 20 yıl Müslümanların dışlanmasına karşı ayrımcılıklarla bizzat mücadele ettim. Üzülerek ifade etmek durumundayım ki, özellikle sosyal medya aracılığıyla şahsıma yöneltilen tehdit ve küfürlerle Avrupa’da bu yoğunlukta karşılaşmadım. Bu durum oldukça üzücü. Sosyal medyayı âdeta hukuk dışı bir alanmış gibi düşünenlerin sayısı oldukça fazla. Üstelik bunların bir kısmı bu suçları sözde doğruları savunma adına işliyorlar. Örneğin bundan birkaç hafta önce Van’ın Gevaş ilçesinde güvenlik güçlerimize yönelik işkence ithamının inceleneceğini ifade ettiğimizde binlerce küfürle karşı karşıya kaldık. Oysa asıl yayılan o utanç verici görüntülerin kendisi terörle mücadelemize en büyük darbeyi vurmakta, haklı davamızı ve terörle mücadele konusundaki hassasiyetimizi itibarsızlaştırma olasılığını doğurmaktadır. Bu ülkenin insanları olarak aramızda hiçbir istisna olmaksızın, hepimiz hukuk devletinin kurallarına tabiyiz. Bırakın masum insanları, kadim geleneğimiz savaş esirlerine bile nasıl muamele edilmesi gerektiğini tartışmasız biçimde ortaya koyuyor. Devletin işleyen sistemi içerisinde bir yerde tıkanma olduğu zaman kuvvetler ayrılığı gereği ilgili kuvvet erki üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmekle mükelleftir.”

Terör örgütleriyle mücadelenin Türkiye’nin en doğal hakkı ve sorumluluğu olduğunun altını çizen Yeneroğlu, “Terör örgütü, hendek kazarak bölgeleri işgal ediyorsa buralara devletin girmemesi gibi bir şey olamaz. Güvenlik olmadan devlet olgusundan bahsedilemez. Devlet olmadan özgürlükçü bir hukuk düzeni var olamaz. Kendi meşruiyetini tartışmaya açmamak için devletin olmazsa olmaz önceliği kuvvet tekeli, kayıtsız şartsız egemenliğini tesis etmesi ve kamu düzenine hâkimiyettir. Kamu düzenini sağlamayan bir devlet kendi meşruiyetini tartışmaya açar. Dolayısıyla içi boş barış türküleri ile milleti kandırıp gençleri dağa yönlendirenler en büyük insan hakları düşmanıdır.” diye konuştu.

İnsan hakları ihlalleri konusunda hükûmetin gerekli adımları attığını da belirten Yeneroğlu, “Hukuk ihlali ile ilgili iddiaları yürütmeye bildirdiğimiz zaman gereken incelemelerin hemen başlatıldığını, birçok olayda soruşturmanın sıhhati bakımından suçlanan kişilerin açığa alındığını, soruşturmanın ivedilikle yürütüldüğünü ve yargıya teslim edildiğini bizzat takip ve müşahede ediyoruz.” dedi.

Batı ülkelerinin Türkiye’ye yaklaşımını da eleştiren Yeneroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı sorunların onda biri Batı ülkelerinin herhangi birinde yaşanmış olsaydı ortaya koyacakları tepkiler kesinlikle totaliter tepkiler olacaktı. Avusturya birkaç onbin mülteci karşısında ciddi bir krize girdi, ırkçı söylemlere destek yüzde elliyi buldu. Söz konusu insan hakları olunca her konuda dünyaya kendisini örnek gösterme çabası içerisinde olan Fransa ve İngiltere’nin 20 bin mülteciyi almamak için nasıl direndiklerini görüyoruz. 70’li yıllarda bir terör örgütünün 7 yıl içinde toplam 34 kişiyi katletmesi karşısında Alman devletinin yıllarca âdeta cinnet hâlinde hareket ettiğini biliyoruz.”

Krizler ve fırsatlar arasında Türkiye-AB ilişkileri [Star Açık Görüş]

Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasındaki ilişkiler paradoksal olarak şimdiye dek hem bu kadar yakın, hem de aynı zaman-da bu kadar olumsuz bir seyir içine girmemişti. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) Türkiye’yi 13 yıl sonra tekrar ‘denetim sürecine’ alma kararı, içinde bulunduğumuz süreci yeni bir boyuta taşıdı. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Avrupa kurumlarının tutumlarına baktığımızda bu karar çok da sürpriz bir gelişme değil aslında. Avrupa, OHAL kararlarına ilişkin eleştirilerini gündeme getirerek beklentileri sürekli ifade ediyordu. Bunun üzerine Anayasa değişikliği halk oylamasına ilişkin baskı mekanizmaları devreye girdi. Avrupa Konseyi’ne (AK) bağlı Venedik Komisyonu, Anayasa değişikliği paketine yönelik malum değerlendirmeyi yayınladı. AGİT ile Avrupa Konseyi’nin 16 Nisan halk oylamasına ilişkin sözde tarafsız ve adil raporuysa Türkiye’deki tarihi oylamanın meşruiyetini tartışmaya açmayı amaçladı. Bu sürecin son adımı olarak Haziran 2016’dan beri masada olan ‘denetim sürecine’ alma kararı gündeme geldi. Böylece Türkiye 2004 yılında çıktığı ve neticesinde AB ile müzakerelerin kapısını aralayan denetim sürecine “demokratikleşme yönünde umut vermediği” gerekçesiyle tekrar girmiş oldu. Gelinen bu nokta, fırsatlar ve krizler arasında sürekli gel git yaşayan Türkiye-AB ilişkileri hakkında tekrar düşünmeyi gerekli kılıyor.

Yazının tamamını okumak için lütfen tıklayınız.

Yazının kupürü için lütfen tıklayınız.

“CHP’nin AİHM başvurusunun ne ülkeye, ne millete ne de CHP’ye hayrı yok” [Yenişafak]

YSK’nın mühürsüz pusula kararı ve gerekçelerine karşı Cumhuriyet Halk Partisi’nin AİHM başvurusunu hakkında Yenisafak.com’un sorularını yanıtlayan TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı ve AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, CHP’nin dile getirdiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurusunu görmeden ciddiye alınmaması gerektiğini söyledi.

Açıklamayı okumak için lütfen tıklayınız.

‘Hollanda’da azınlıklar bir tehdit olarak gösteriliyor’ [AD Söyleşi]

Türkiye, Hollanda hükümetinden özür bekliyor. Bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa’daki kampanya lideri söylüyor. ‘Düşünce özgürlüğü İkinci Dünya Savaşı’ndan beri bu kadar zarar görmemişti.’

Avrupa’daki kampanya lideri Mustafa Yeneroğlu referandumdan dolayı Hollanda’da. Türkiye kökenli Hollandalılar bugünden itibaren oy kullanabilecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AK Parti’sinden milletvekili olan Yeneroğlu yüksek bir katılım bekliyor. “Hollanda’daki Türk toplumunun Hollandalı siyasetçilere olan tepkilerini göstermeleri için toplu bir şekilde sandığa gitmelerini bekliyorum.” diyor Yeneroğlu. “Bu olayda kimi desteklediklerini belli etmek ve seslerinin Hollanda’da duyulması için.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sırdaşı olarak görülen Yeneroğlu’na göre Türk hükümeti Hollanda’daki durum için giderek daha fazla endişe duyuyor. “Hollanda her zaman liberal bir ülkeydi, fakat gittikçe aşırı sağın baskınlığı artıyor. Hollanda hükümeti aşırı sağın etkisini azaltmak istiyor. Fakat bunun için aynı ayrımcılık içeren söylemleri kullanıyor. Geert Wilders’in söylemleri ve üslubu Hollanda hükümetinin söylemlerini zehirliyor. Bu yüzden geçtiğimiz haftalarda Hollanda’da neredeyse hiç kampanya yürütemedik. Hollandalı siyasetçiler yurt dışında kampanya yürütebilirken Türk siyasetçileri Hollanda’dan geri gönderildi. Geçtiğimiz haftalarda burada olanlara bakarsak, bence İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana düşünce özgürlüğü hiç bu kadar yara almamıştı. Türk bakanların konsoloslukta yani Türk topraklarında yurttaşları ile konuşabilmeleri bile mümkün olmadı. Bu kabul edilemez.”

Yaşananlar, sizin burada referandum organize ederek Türk siyasetini Hollanda’ya taşımanızın bir sonucu değil mi?

Bu kadar göçmenin olduğu bir toplumda, göçmenlerin anavatanlarındaki seçimler için oy kullanabilmelerinden daha doğal bir şey yoktur. Bu, sorun yapılmadığı takdirde problem değildir. Geçtiğimiz seçimlerde her şey yolundaydı. Şimdi birden bire Hollanda’da sorun oldu.

Ancak birçok Hollandalı burada doğdu. Hollanda vatandaşı, fakat siz onlara Türk vatandaşı muamelesi yapıyorsunuz.

Burada doğmuş olabilirler, fakat Türk vatandaşlığına da sahipler. Dolayısıyla Türk siyasetine de ilgililer. Türkiye’de 500 bin Hollandalı yaşamış olsaydı, biz onlardan “anavatanınla bütün ilişkilerini kes” beklentisinde olmazdık.

Ancak bu tutum entegrasyona engel. Onların geleceği Hollanda’da, Türkiye’de değil.

Ben de Hollanda’da yaşayan Türk vatandaşlarının daha fazla siyasete katılım sağlamaları taraftarıyım. Şu an buna fazla ilgi duymuyorlar. Bunun sebebi, kendilerini Hollandalı siyasetçiler tarafından temsil edilmediklerini hissetmeleridir. Geçmişte entegrasyonun anlamı şuydu: kimliğini muhafaza ederek topluma katılım sağlamak. Şimdi ise azınlıklardan, beyaz Hollandalılardan daha Hollandalı olmaları isteniyor.

Hollanda toplumu, azınlıklara karşı korkutuluyor. Buna bir son verilmeli. Bu ülkedeki basın organları ve siyasetçiler, azınlıkların Hollanda için bir tehdit olmadığını göstermeli.

Siz bir gazeteci olarak bu konuda öncülük etmelisiniz. Hollanda basınından, azınlıkların sesini daha fazla duyurmalarını bekliyoruz. Aynı şekilde siyasi partilerden de. Hollanda’da azınlıklar durup dururken kendi partilerini kurma ihtiyacı hissetmiyorlar.

Hollanda ve Türkiye arasındaki ilişki çok yara aldı. Nasıl devam edecek?

Burada Türk vatandaşı veya Türkiye kökenli olan yaklaşık 500 bin insan yaşıyor. Ekonomik ilişkilerimiz var ve her sene 1 milyon Hollandalı Türkiye’ye tatile geliyor. Bunlar iyi bir ilişkiye ihtiyacımızın olduğunu gösteriyor. Referandum sona erdiğinde ikili ilişkilerimizi tekrar nasıl düzelteceğimize bakmalıyız. Sözüm öncelikle Hollanda’da yaşayan Türk vatandaşlarına: ben onların bu referandumda kimi desteklediklerini göstererek Hollanda’ya, çok iyi bir mesaj vereceklerini öngörüyorum.

Hollanda hükümetinden bir özür bekliyor musunuz?

Biz Başbakan Rutte’nin bunun gerekliliğini göreceğini düşünüyoruz. Geçen ay Rotterdam’da olanlar özgürlükçü bir ülkeye yakışmıyor. Bu kadar olaydan sonra gayet normal bir davranış olmasından dolayı Hollanda’dan bir özür bekliyoruz.

Cumhurbaşkanınız Hollanda hükümeti için ‘nazi kalıntısı’ ifadesini kullandı. Bunun için özür dilemeyi düşünüyor mu?

Bu ifadeler, Hollanda’nın tutumuna bir tepkiydi. Türkiye, ülkeniz hakkında böyle düşünmüyor fakat Cumhurbaşkanımız o Cumartesi olanlardan dolayı büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Bakanlarımız reddedildi. Polis, düşünce özgürlüğünü kullanan insanları köpeklerle ve atlarla kovaladı. Cumhurbaşkanımız bunun üzerine bu olayların Nazi dönemindeki görüntüleri hatırlattığını söyledi. Sözkonusu ifadelerin arka planı budur.

Şu an Rotterdam’dasınız, Naziler tarafından yağmalanan bir şehir. Beş sene boyunca Naziler tarafından işgal edilmiş bir şehir. Cumhurbaşkanınızın ifadeleri Hollandalıları derinden sarstı.

Nerede bulunduğumun farkındayım ve bu ifadelerin iki ülke arasındaki ilişkilere olumlu katkı sağlamadığı konusunda sizinle hemfikirim. Ancak size ifadelerin arka planını açıkladım. Her zaman bir etki ve tepki söz konusudur. Eğer Başbakan Rutte o gün olanlardan dolayı özür dileseydi bizim Cumhurbaşkanımız da ona göre açıklama yapardı. Özür mü? Ben Cumhurbaşkanın kendisi değilim, buna o karar verir. Ancak buradan bir adım atılırsa ona göre tepki gösterilir.

http://www.ad.nl/buitenland/nederland-wordt-bang-gemaakt-voor-minderheden~aefa9383/

Hollanda’da halk oylamasına katılım rekoru kırılmasını bekliyoruz

Hollanda’nın Rotterdam kentinde basın mensupları ile bir araya gelen Yeneroğlu, cumhurbaşkanı hükümet sistemi halk oylaması kapsamında Avrupa’da seçim bölgelerine ilişkin çalışmalar yürüttüklerini ifade ederek, Türk seçmenlerin halk oylamasına katılımının tahmin edilenin çok üstünde olacağını anlattı.

“Hollanda’da bulunan 250 bin civarında Türk seçmenin yüzde 60’ın üzerinde katılım göstererek dünya rekoru kıracağını bekliyoruz.” diyen Yeneroğlu, son 6 güne girildiğinde Avrupa genelinde 2 milyon 200 bin seçmenden 602 bin seçmenin oy kullanıldığını belirtti. Yeneroğlu, daha önceki seçimlere bakıldığında genelde seçmenin yüzde 60’ının oylarını son haftada kullandığını, onun için katılımın matematiksel olarak rahatlıkla 1 milyon 300 binin üzerine çıkacağını dile getirdi.

Yurt dışında Türk vatandaşlarının sandığa yüksek bir duyarlılıkla gittiğini söyleyen Yeneroğlu, bu katılım oranlarının Türkiye’deki siyaset ve kanaat önderlerinin dikkatini çekerek, yurt dışında yaşayan vatandaşlara yönelik daha kapsamlı çalışmalar yürütmelerini sağlayacağının altını çizdi.

Avrupa’da son iki ayda yaşananlar ile alakalı yeni bir durumla karşı karşıya olmadıklarına dikkati çeken Yeneroğlu, “Hollanda’da siyasetin kızışmasıyla ve özellikle ırkçı siyasetin merkeze çekilmesi ve siyasetin zehirlenmesiyle iktidara gelmeden bile iktidarda kendi dilinin kullanılmasıyla karşı karşıyayız.” ifadesini kullandı.

Hollanda’nın kendi seçimleri için farklı ülkelerde propaganda yaptığını, ülkede “hayır” kampanyası yürütenlerin istediği gibi kampanya yapmasına izin verildiğini ancak bunu başkası yapınca engellendiğini aktaran Yeneroğlu, “Özgürlük güvenlik dengesinin toplumsal gerçekler ve ülkenin gerçekleri üzerinden değerlendirilmediği ve çifte standart olduğu için, bu yüzden vatandaşımızın sandığa daha yüksek oranda gideceğini düşünüyorum.” değerlendirmesinde bulundu.

Hollanda’daki Türk toplumunun siyasal alanda ve her anlamda kendini göstermesi gerektiğini belirten Yeneroğlu, “Avrupa genelinde temsil oranımız çok düşük. Türkiye’ye dönmektense bulunduğumuz diasporayı güçlendirip özellikle gençlerin enerjisini buna doğru yönlendirmemiz lazım.” dedi.

Kaynak:
http://www.haberler.com/ak-parti-istanbul-milletvekili-yeneroglu-hollanda-9457348-haberi/

http://www.pusulahaber.com.tr/oku-557755h.htm

Yurt dışındaki vatandaşlarımızdan yüzde 60 katılım bekliyoruz

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı ve AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Hollanda’nın Rotterdam kentinde basın mensupları ile bir araya geldi.

HOLLANDA’DA REKOR BEKLENİYOR

“Hollanda’da bulunan 250 bin civarında Türk seçmenin yüzde 60’ın üzerinde katılım göstererek dünya rekoru kıracağını bekliyoruz.” diyen Yeneroğlu, son 6 güne girildiğinde Avrupa genelinde 2 milyon 200 bin seçmenden 602 bin seçmenin oy kullanıldığını belirtti.

Haberin tamamını okumak için lütfen tıklayınız.

Diasporadaki gençlerimizin halk oylamasına katılımı önemli

AK Parti İstanbul milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, Brüksel’de UETD (Avrupalı Türk Demokratlar Birliği) yetkilileri ve basın mensuplarıyla buluştu. Burada yaptığı konuşmada, halk oylamasının, yurtdışında yaşayan vatandaşlar için sıradan bir oy verme olmadığını belirten Yeneroğlu, şunları söyledi:

HEDEF 1.5 MİLYON OY

“Türkiye’ye güçlü bir selam gönderme ve bunun da Türkiye’de karşılık bulmasıdır. Ailelerden istediğimiz, 18 yaşını dolduran çocuklarımıza oy kullanmalarını öğretmek ve onların birer birey olduğunu hatırlatmak. Çocuklarımıza oy kullandırarak vatandaşlık görevlerini de yerine getirdiklerini hatırlatmış oluruz. Şimdiye kadar Avrupa genelinde yaklaşık 500 binden fazla vatandaşımız oy kullandı. Bizim hedefimiz bir buçuk milyonu bulmasıdır. Sandık başına oy kullanmak için giden vatandaşlarımızın bazı yerlerde provokasyonlara uğradıklarını duyduk, yaşadık, gördük. Bu yüzden çok duyarlı olmanızı ve provokasyonlara gelmemenizi rica ediyorum.”

Haberin tamamını okumak için lütfen tıklayınız.