My speech in the Parliamentary Assembly of the Council of Europe on the closure of mosques in Austria

Dear President,

Dear Colleagues,

I would like to talk about an alarming development in Austria. As Turkey, we regret the decision announced by Austrian Chancellor that our religious officials who are sent by our country to serve under the Turkish Islamic Union in Austria (ATIB) will not be granted residence permits and that seven mosques, including one that belongs to the Turkish community, will be closed.

The closure of mosques and the deportation of religious officials due to trivial excuses is a consequence of the Islamophobic, racist and discriminatory populist wave currently dominating Austrian politics. It is highly regrettable that Austrian politicians are trying to take political advantage of these worrying events, instead of fighting Islamophobia, xenophobia and the rise of the extremist right. This decision is incompatible with universal principles and laws, minority rights and the European Convention on Human Rights to which we are all bound.

The permanent pressure that is exerted on the Muslim community since years, the complete loss of any respect for the Muslim self-organization, the discriminatory treatment as compared with other religious communities on the basis of an unlawful Islamic law with reference to an alleged notional danger, as well as the permanent breach of the constitution without any public outcry will not remain without consequences. These policies negate the Austrian constitution and the liberal social order.

On the other hand, embracing of such a discriminatory and populist approach under the direction of politicians devoid of experience and common sense is an alarming development that heralds a negative trend concerning the rise of Islamophobia and racism in Europe. It is also unfortunate for the EU that Austria being governed by the current coalition will soon assume the Presidency of the Council of the EU. This approach is not only in contradiction with the efforts to normalize the relations between our countries; undoubtedly this will alienate Austrian Muslims and definitely not contribute to the integration efforts of the Turkish community in Austria. Policies like this only serve for further discrimination and the criminalization of Muslims.

It should be especially pointed out that none of the mosques that are linked with the Turkish Islamic Union or the religious officials working there were subject to a criminal investigation since 40 years. Indeed, they did an important job, especially in supporting the integration of Muslims living in Austria. Apparently, the Austrian government aims to avoid that the country stays as the homeland of Austrian Muslims, also in the upcoming future. As a result thereof, I hereby would like to call upon all the people here in this room to raise their protest against these discriminatory policies! Thank you.

 

Meine Rede in der Parlamentarischen Versammlung des Europarates über die Moscheenschließungen in Österreich

Sehr geehrter Herr Präsident,

Liebe Kolleginnen und Kollegen,

Ich möchte über eine sehr bedenkliche Entwicklung in Österreich sprechen. Als türkische Delegation bedauern wir die vom österreichischen Bundeskanzler angekündigte Entscheidung, dass muslimischen religiösen Amtsträgern, die von unserem Land zum Dienst im Rahmen der Türkischen Islamischen Union in Österreich (ATIB) entsandt werden, keine Aufenthaltserlaubnis erteilt wird und dass sieben Moscheen, darunter auch eine, die der türkischen Gemeinschaft angehört, geschlossen werden.

Die Schließung von Moscheen und die Abschiebung religiöser Amtsträger aus trivialen Gründen ist eine Folge der islamfeindlichen, rassistischen und diskriminierenden populistischen Welle in Österreich. Es ist bedauerlich, dass österreichische Politiker diese alarmierenden Entwicklungen permanent selbst provozieren und anschließend politisch auszunutzen, anstatt gegen Islamfeindlichkeit, Fremdenfeindlichkeit und den Aufstieg der extremen Rechten zu kämpfen. Die Entscheidung der österreichischen Regierung ist unvereinbar mit universellen Rechtsgrundsätzen, Minderheitenrechten und der Europäischen Menschenrechtskonvention.

Der permanente Druck, der auf der muslimischen Gemeinschaft schon seit Jahren lastet, der völlige Respektverlust vor der muslimischen Selbstorganisation, die mit einem verfassungswidrigen Islamgesetz zementierte Ungleichbehandlung mit anderen Religionsgemeinschaften unter Bezugnahme auf ein angebliche abstrakte Gefahrenlage, sowie der permanente Verfassungsbruch ohne öffentlichen Aufschrei bleiben nicht folgenlos. Sie negieren die österreichische Verfassung und die liberale Gesellschaftsordnung.

Sie bedeuten auch eine Zunahme des negativen Trends in Bezug auf  Islamfeindlichkeit und Rassismus in Europa. Umso bedauerlicher ist es,  dass Österreich mit dieser Regierung die EU-Ratspräsidentschaft übernehmen wird. Diese Entwicklungen in Österreich stehen nicht nur im Widerspruch zu den Bemühungen um eine Normalisierung der Beziehungen zwischen unseren Ländern. Sie befremden auch österreichische Muslime und tragen zweifellos nicht zu den Integrationsbemühungen der türkisch-muslimischen Gemeinschaft in Österreich bei. Sie dienen nur dazu, die Muslime in Österreich weiter auszugrenzen und sie zu kriminalisieren.

Es sei besonders darauf hingewiesen, dass keine der Moscheen, die mit der Türkischen Islamischen Union oder den dort tätigen religiösen Würdenträgern verbunden sind, in 40 Jahren Tätigkeit jemals einer strafrechtlichen Untersuchung unterzogen wurde. Sie leisteten eine wichtige Arbeit, dienten vor allem auch der Integration von Muslimen in Österreich. Offenbar will die österreichische Regierung verhindern, dass Österreich auch in Zukunft eine Heimat für Muslime bleibt. Dagegen muss Protest erhoben werden!

 

Ich danke Ihnen.

“Seçim arifesinde yurtdışı vatandaşlar ve AK Parti” [Star Açık Görüş]

Seçim dönemi aynı zamanda ülke adına bir muhasebe dönemidir. İktidar partisi bir taraftan geride bırakılan dönemde yapılanları seçmenlerle paylaşırken diğer taraftan yeni hedeflerini kamuoyuna açıklar.

Muhalif partilerin icraatlar bağlamında doğal olarak paylaşabilecekleri bir şey yoktur. Ancak iktidara geldiklerinde yapmak istediklerini kamuoyuna aktarırlar. Her iki kanat da tüm bunları seçim beyannamesinde bir araya toplayarak toplumun bilgisine sunar.

Ülkemizde her seçim döneminde yaşanan bu süreçte, yoğun bir nüfusu barındıran ‘yurtdışında yaşayan vatandaşlar’ 7 Haziran seçimlerine kadar adeta yok sayılıyordu. Bazı partiler hiç yermez, bazılarıysa satır arasında bir iki cümleyle değinirdi. AK Parti ekonomik ve siyasi istikrarı sağlayıp, bu alanla ilgili alt yapı çalışmalarında köklü adımlar attıktan sonra 7 Haziran seçimlerindeki seçim beyannamesinde bu kesime özel yer verdi. Bunu yaparak da yurtdışında yaşayan 6 milyon insanı ilgilendiren konuların spesifik olarak ele alınması gerektiğini ortaya koydu.

Yeni bir seçim arifesinde içinde bulunduğumuz süreç de yurtdışında yaşayan insanlarımıza yönelik yapılanları ve yapılacakları ele alma noktasında bir imkân sunuyor. Ekonomik katkısı, toplumsal ihtiyaçları, kültürel kazanımları ve barındırdığı insan kaynakları itibarıyla Yurtdışı Türkler olgusu böyle bir muhasebeyi hak ediyor. Özellikle de iktidar partisi olan AK Parti’nin bu alandaki icraat ve hedeflerinin doğrudan etkileyici niteliğinin olmasından dolayı bu kesime yönelik neler yaptığını ve neler yapacağını ortaya koyması gerekiyor. Tam da bu noktada bu soruya kapsamlı bir cevap vermekte fayda var.

Yazının tamamı için tıklayınız.

“AK Parti, devletimizi yurt dışındaki vatandaşlarımıza yaklaştırdı” [Türkiye Gazetesi Misafir Kalem-1]

Dünyanın dört bir yanında yerleşik olarak ikamet eden 6 milyon civarında insanımız var. Bunların çoğunluğu Avrupa ülkelerinde yaşıyor. Yurt dışındaki insanlarımızın hikâyesi sadece göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir öykü değil. Hepsi daha iyi bir yaşam düşüncesiyle yollara düştüler. Hayaller hep ortaktı: ‘Bir gün geri dönmek.’ Fakat hayat şartları gereği birçoğu giderek kök saldı.
1960’lı yıllarda işçi göçüyle başlayan bu öykü, bugün artık çok farklı bir gerçekliğe dönüşmüş durumda. Bu durum yurt dışındaki vatandaşlarımızın ana vatana, ana vatanın ise onlara karşı yükümlülüğünü değiştiriyor. Yurt dışındaki Türk diasporası yaşadıkları ülkeler ile ilişkilerimizin en önemli unsurunu oluşturuyor. Bulundukları ülkeyi yurt edinmiş ancak Türkiye ile bağlarını koparmamış bir kitleden bahsediyoruz. Bu bağlamda AK Parti iktidara gelene kadar maalesef pek çok konuda geç kalındı. AK Parti Hükûmetlerimiz geçmişteki ihmalkârlığı telafi etmeye çalıştı. Hükûmetlerimizle birlikte yurt dışı Türklere bakış açısı da değişmeye başladı. Türkiye’nin; Avrupa’daki varlığının korunması, yurt dışındaki vatandaşlarımızın seçme ve seçilme hakkının kolaylaştırılması, ana dili eğitimi ve öğretiminde orta ve uzun vadeli ihtiyaçlar gözetilerek yapısal adımların atılması, kültür birikiminin güçlendirilmesi hedefiyle programların kurumsallaştırılması çok önemli gelişmelerdir.

Son 16 yıldır büyük bir gelişim sürecine giren, tüm dünyaya yardım elini uzatan yeni bir Türkiye var. Güçlü Türkiye’nin mimarı AK Parti olarak yurt dışındaki insanlarımızın ihtiyaçlarının da farkındayız. Çözüm yolları için gerekli vizyona ve alt yapıya sahibiz. Geçtiğimiz dönemlerde bu anlamda çok önemli mesafeler kat ettik. Türkiye artık yurt dışındaki vatandaşını görüyor, anlıyor, dinliyor. Onların sorunlarını, taleplerini konuşuyor, çözüm üretiyor ve uygulamaya geçiyor.

Yazının tamamı için tıklayınız.

Gazete kupürü için tıklayınız.  (1)

Gazete kupürü için tıklayınız.  (2)

Yurt dışında emekli olan ve Türkiye’ye araç getirmek isteyen vatandaşlarımızın merak ettiği hususlar

Yurt dışından getirilen araçların Türkiye’de kalma süresi 2 yıldır. Bu imkânı değerlendirecek olan kişilerin Türkiye’ye giriş tarihinden geriye doğru bir yıl içerisinde 185 gün yurt dışında bulunmuş olmaları gerekir. Ancak yurt dışından emekli olanlar için bir istisna söz konusudur. Buna göre yurt dışında emekli olduktan sonra Türkiye’ye ilk defa araç getirecek kişiler için yurt dışında yerleşik olma şartının tezahürü olan 185 gün ilgili ülkede yaşama şartı aranmamaktadır.

Aynı şekilde aracı için aldığı 24 aylık izin süresinin tamamını kullanmadan aracıyla yurt dışına çıkan emekli bir vatandaşımızın geri kalan sürelerini kullanmak üzere taşıtıyla yeniden Türkiye’ye giriş yapması durumunda da 185 gün şartı dikkate alınmamaktadır. Bu kişinin aracına, aracın sahip olduğu geri kalan izin süresi verilmektedir.

Ayrıca, aracı için 2 yıllık iznin tamamını kullanmış veya 185 gün şartını yerine getirmeyen Avrupa Birliği ve Avrupa Serbest Ticaret Birliği ülkelerinde yerleşik kişilerin araçlarına da yılda bir defaya mahsus bir aylığına süre verilmektedir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur!

“Avrupa ile ilişkiler sil baştan” [Gerçek Hayat Dergisi]

AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu “Gerçek Hayat Dergisi”nden Sevda Dursun’un sorularını yanıtladı. Türkiye-AB ilişkilerine dair değerlendirmelerde bulunan Yeneroğlu, “Önümüzdeki iki yılda Türkiye-AB ilişkileri için orta vadede belirleyici bir perspektifin netleşmesi kuvvetle muhtemel. İster istemez takvim bunu dayatıyor zaten. Özellikle 2018 kritik bir yıl. AB Komisyonu bu yıl Nisan’da İlerleme Raporu olarak bilinen Ülke Raporunu yayınlayacak. Haziran’da AB zirvesi var, sonrasında Avusturya Dönem Başkanlığı gerginliklere sebep olabilir. Dolayısıyla 2018 içinde gündemde bazı temel hususlarla ilgili yol alamazsak 2019 yılına bu gündemlerle gireceğiz. Oysa 2019’da iki taraf da kendi iç gündemine daha fazla yoğunlaşmak zorunda kalacak, çünkü seçim yılı. Türkiye’de 3 önemli seçim var, AB kurumlarında da seçim yapılacak. Bu tarafların iç gündemlerinin öne çıkacağı manasına gelir ki önemli konuları mümkün mertebe 2018 yılının ilk üç çeyreğinde sonuçlandırmak ortak menfaatin gereği.” dedi.

Söyleşinin tam metni aşağıda yer almaktadır.

Referandum sürecinde kopma noktasına gelen Avrupa ülkeleri ile ilişkiler, son günlerde olumlu yöne doğru seyrediyor. Başta Almanya ve Hollanda olmak üzere Türk hükümet yetkililerinin referandum seçim çalışmalarını engellemesi, karşılıklı olarak sert söylemlere sebep olmuştu. 2017’nin sonuna gelindiğinde, olumlu mesajlarla yeni bir yola girildi. Türkiye’nin bu ilişkilerdeki tek şartı, teröre verilen desteğin çekilmesi. 2018’in ilk ziyaretini Fransa’ya yapan Erdoğan, Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği açısından yeni bir döneme girildiğinin altını çizdi. AK Parti İstanbul Milletvekili, Anayasa Komisyonu ve AKPM Türk Grubu üyesi Mutafa Yeneroğlu ile Türkiye ile AB ülkeleri ilişkilerini analiz ettik. Yeneroğlu’na göre bu sene kritik bir yıl. Bu yıl bazı temel hususlar halledilemezse, 2020 öncesi hiçbir adım atılmaz. Bunların başında Gümrük Birliği’nin güncelleştirilmesi ve vize muafiyeti geliyor.

Referandum sürecinde gerilen Avrupa ile Türkiye ilişkileri, 2018 itibariyle düzelme yoluna girdi diyebilir miyiz?

Önümüzdeki iki yılda Türkiye-AB ilişkileri için orta vadede belirleyici bir perspektifin netleşmesi kuvvetle muhtemel. İster istemez takvim bunu dayatıyor zaten. Özellikle 2018 kritik bir yıl. AB Komisyonu bu yıl Nisan’da İlerleme Raporu olarak bilinen Ülke Raporunu yayınlayacak. Haziran’da AB zirvesi var, sonrasında Avusturya Dönem Başkanlığı gerginliklere sebep olabilir. Dolayısıyla 2018 içinde gündemde bazı temel hususlarla ilgili yol alamazsak 2019 yılına bu gündemlerle gireceğiz. Oysa 2019’da iki taraf da kendi iç gündemine daha fazla yoğunlaşmak zorunda kalacak, çünkü seçim yılı. Türkiye’de 3 önemli seçim var, AB kurumlarında da seçim yapılacak. Bu tarafların iç gündemlerinin öne çıkacağı manasına gelir ki önemli konuları mümkün mertebe 2018 yılının ilk üç çeyreğinde sonuçlandırmak ortak menfaatin gereği.

Nedir bu önemli konular, biraz açabilir misiniz?

Türkiye açısından Gümrük Birliğinin güncelleştirilmesi ve vize muafiyeti konuları en önemli başlıklar. AB İlerleme sürecinde gerçekçi olmak gerekir. 2019 seçimleri öncesi AB tarafı ilerleme konusunda başka hususları öne sürecek olsa da kendi iç sorunları nedeniyle adım atmakta çok zorlanacaktır. AB son 13 yılda 14 üyeden 28 üyeye çıktı, ancak küresel aktör olarak zayıfladı ve sorunlarını artırdı. Kendi sınırlarını korumakta yetersiz, ortak bir savunma konsepti geliştirememiş ve etkin bir göç yönetimi oluşturamamış noktada. Ayrıca artan aşırı sağ ve parlamentolara yerleşen ırkçı akımlar Avrupa’nın geleceğini sorgulatıyor. AB bünyesindeki eksen kayması örtülmeye çalışılıyor olsa bile örneğin, 2018 yılında AB dönem başkanlığını aşırı sağ partilerin dâhil olduğu iktidarlar üstleniyor. İlk altı ay Bulgaristan hükümeti, ardından ikinci yarıyılda da Avusturya hükümeti görevde. Aslında çok manidar bir gelişme ile karşı karşıyayız. Netice itibarıyla iç siyasi risklerin öne çıkabileceği 2019 yılına girmeden bu yıl kritik virajları almamız lazım. Aksi takdirde birçok önemli konuda 2020 öncesi adım atılmaz.

Tek tek ele aldığımızda öncelikle ABD ile yılbaşı öncesi karşılıklı olarak tüm vize kısıtlamaları kaldırıldı. Üstelik Kudüs oylamasından sonra. Bunu nasıl okumalıyız?

ABD kendi konsolosluk personelinin Türk yargısı karşısında dokunulmazlığı varmış gibi davranıp irrasyonel bir tepki gösterdi. Ölçüsüz bir tepki olduğunu anlamış olmalı ki kararını düzeltti.

Almanya ile ilişkiler son yıllarda neredeyse kopma noktasına gelmişti. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 2018 Almanya-Türkiye ilişkilerinden umutlu olduğunu söylüyor. Nasıl bir düzelme bekleyebiliriz?

Gerçekten özellikle son iki yıl çok gergin geçti. Çok boyutlu ve tarihî derinliğinin yanında en önemli dış ticaret ortağımız ve 3 milyon vatandaşımızın yaşadığı Almanya ile ilişkililerimizin çok özel olması sebebiyle sorunlarımızı da rasyonel bir zeminde ele almamız gerekir. Almanya’da genel seçimler öncesi yürütülen kampanyalar ve federal parlamentoda grubu bulunan partilerin programlarını dikkate aldığımızda başta AB tam üyelik süreci ve Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden konular olmak üzere birçok temel anlaşmazlığın var olduğu unutulmamalı. Son haftalarda retorik düzeyde bir yumuşama olsa da önceki söylemsel gerginliğin sebep değil sonuç olduğu dikkatten kaçmamalı. Bilateral ilişkinin normalleşmenin ötesinde kalıcı olarak olumlu seyirde devam etmesi ölçülebilir gelişmelere bağlı.

Nasıl gelişmeler bunlar?

Güven tesis edici somut adımlar önemli. PKK’nın paravan örgütlerine karşı zorunlu hukuki yaptırımların Almanya tarafından ötelenmemesi, FETÖ ile ilgili özellikle doğrudan darbe girişimine dâhil olan subayların iadesi hususunun ciddiyetle ele alınması, AB üyeliği, gümrük birliği ve vize serbestisi konularında taahhütlere aykırı frenleyici tutum yerine Almanya’nın aktif rol üstlenmesi gibi birçok konu var. İlk önce yeni hükûmetin kurulmasını beklemek gerek. Tekrar büyük koalisyon kurulabilecek mi yoksa düşük ihtimal da olsa Almanya yeniden seçime gitmek zorunda kalacak mı, Ocak ayı içinde netleşir. İlişkilerin iyileşmesi için iki taraftaki kamuoyunun bu süreci aktif olarak desteklemesi önemli. Türkiye-Almanya Hükûmetlerarası İstişare Toplantısı’nı canlandırmayı başarırsak, süreç normalleşmiş demektir.

Erdoğan “Biz düşmanı azaltmaya, dostu çoğaltmaya mecburuz. Ne Almanya’yla problemimiz var ne Hollanda’yla ne de Belçika’yla. Tam tersine oralarda iş başında olanlar benim eski arkadaşlarım” dedi. Erdoğan bu mesajları olumlu sinyaller aldığı için mi verdi?

Sayın Cumhurbaşkanımız alınan herhangi bir sinyalden ziyade doğru olanın altını çiziyor. Türkiye’yi edilgen bir ülke olarak görmekten vazgeçip göz hizasında stratejik ortak olarak doğru konumlandıranlar Türkiye’den hep fayda göreceklerdir. Nasıl Türkiye saydığınız ülkelerin güvenliği ve iç istikrarı konusunda hassas ise, bu ülkeler de kendi bünyelerinde Türkiye karşıtı suç ve terör örgütlerine karşı kararlı tutum içinde olmalılar. Bunların ötesinde menfaat çakışmaları da var tabii. Ancak ortak kazanımlara odaklanırsak farklı düşündüğümüz konularda daha kolay yol alabileceğiz.

Aile Bakanımız Fatma Betül Sayan Kaya’nın Hollanda’da gördüğü muameleden sonra bozulan ilişkiler, Başbakan Rutte’nin “zeytin dalı” uzatması sonucunda düzelme yoluna mı girdi?

Dal çok güçlü değildi gibi. Çok üzücü olaylar yaşandı. Hollanda tarafından özür mahiyetinde bir adım Türkiye’nin iki adım atmasını sağlayacaktır. Biz Hollanda ile ilişkilerimizin bu düzeyde olmasını istemeyiz. 500 bine yakın vatandaşımız Hollanda’da yaşadığı gibi çok güçlü ekonomik ilişkilerimiz var. Diğer tarafta dört partili koalisyon hükûmetinin nispeten zayıf olması ve Mart 2018’de gerçekleştirilecek yerel seçimlerde ırkçı partinin güçlenmesi olasılığı bizleri hem ülkede yaşayan azınlıklar hem de AB’nin geleceği adına kaygılandırıyor.

Kudüs meselesinde AB ile Türkiye’nin ABD’ye karşı ortak cephede yer alması, Trump’a karşı ortak bir tavır gibi oldu. Trump etkisi ve bu ortak tavır başka konularda da kendini gösterir mi?

Trump, 70 yıla dayanan transatlantik paktı zora sokan ve AB ülkelerinin başta savunma alanı olmak üzere kendilerini sorgulamalarını sağlayan söylemlerini sürdürüyor. ABD ile Rusya arasındaki gerilimin daha fazla artmasından AB üyeleri endişe duyuyor, çünkü kendilerini doğrudan etkileyecek bir komşuluk ortamı ve tehdit hissinde olan Doğu Avrupa ülkeleri var. Diğer tarafta AB’nin orta vadede küresel bir aktör iddiasını ancak Türkiye ile çok güçlü ortaklık ile sürdürebileceği genişçe paylaşılan bir kanaat. Kudüs konusunda Trump’ın adımına karşı endişelerimize ortak olan Batı ülkeleri ile ortak bir dili yakalamamız yol alabilmemiz için belirleyici olacaktır.

Özellikle Avrupa ile ilişkilerde, Türkiye iyi olduğu zaman iyi, Türkiye zor durumda olduğu, içerde ve dışarda birçok sorunla uğraştığı zaman kötü bir sürece girildiği söylenebilir. Neden böyle oluyor?

İyi derken, AB’ye tam üyelik müzakerelerinin başlangıcı olan Ekim 2005 yılından sonra AB tarafının fasılların açılmasında çok hevessiz olduğu bir gerçek. Ayrıca açılanların kapatılmasında da sadece bir faslın kapatılmış olması örneğinde görüleceği gibi gayet isteksiz olduğunu unutmamak gerekir. İyi veya kötü tanımları yerine, iki taraflı ilişkilerdeki doğal ve kalıcı menfaat çakışmalarını esas alıp pragmatist çözüm arayışları tüm tarafların tutumlarını belirliyor demek daha doğru olur.

Türkiye’nin Rusya ve AB harici ülkelerdeki açılımına dair bir okuma yapacak olursak, Türkiye-AB ilişkisi muhtaçlık tezinden kurtuluyor mu?

Bu soruya cevap mahiyetinde haritaya ve ekonomik verilere bakmamız yeterli. Ayrılamaz komşuyuz, ihracatımızın nerdeyse yarısı AB ülkelerine gidiyor. Yine son yıllardaki birçok olay gösterdi ki Türkiye-AB ilişkisi ayrıştırılması karşılıklı krizlere yol açabilecek yoğunlukta birbiriyle bütünleşmiş bir ortaklık düzeyinde zaten. Rusya’ya gelince; herkesle iyi ilişkiler kurmamız dış politikamızın temel dinamiği. Diğer tarafta Rusya ile de stratejik menfaatlerimizin örtüştüğü konular olduğu gibi örtüşmeyen hususların da olduğu unutulmamalı.

Erdoğan’ın Fransa ziyareti ikili ilişkiler açısından nasıl bir öneme sahip?

680 bin insanımızın yerleşik olduğu ve AB dışında 3. büyük ticaret ortağımız olan Fransa ile ilişkilerimiz 500 yılı aşkın bir geçmişe sahip. Macron döneminde ilişkilerimiz daha çok ekonomik merkezli ve ticaret hacmimizin artırılmasına yönelik başarılı bir süreç olabilir. Ayrıca AB bünyesinde yükselen ırkçılık ve İslamofobiye karşı Macron önemli bir aktör ve müttefik. Ortadoğu’daki gelişmelerde de aynı düşündüğümüz noktalar yoğun. Türkiye’nin AB sürecinin ivme kazanması konusunda Macron şimdiye kadar net bir tutum içinde olmadı. Türkiye’yi daha çok ekonomik ve stratejik müttefik olarak konumlandırdığı kanaati daha ağır basıyor. Gümrük Birliğinin güncellenmesi konusunda aktif olabileceğini düşünüyorum.

Dergi kupürü için lütfen tıklayınız.

“Otomatik Bilgi Paylaşımı” ile ilgili merak edilen hususlar

AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Türkiye, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) tarafından geliştirilen ‘Vergi Konularında Karşılıklı İdari Yardımlaşma Sözleşmesi’ ile ilgili yurt dışında yerleşik olan vatandaşlarımızın sorularını yanıtladı.

-Bu anlaşmanın hazırlanmasındaki amaç nedir?

Uluslararası bir kuruluşun, yani Türkiye’nin üye olduğu Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) içeriğini belirlediği bir sözleşmeden bahsediyoruz. Bu sözleşmenin temel gayesi ülkeler arasında vergi kaybı, vergi kaçakçılığı ve zararlı vergi rekabeti ile mücadeledir. Dolayısıyla sadece Türkiye’ye özgü, Türkiye’yi ilgilendiren bir durum değil. Gündemde olan sözleşme, OECD bünyesinde yaklaşık on yıl öncesinde başlayan bir sürecin gelinen son noktasıdır. Dünya çapında 115 ülkenin dâhil olduğu bir süreçten bahsediyoruz. Bu süreçte örneğin, 2009 yılında OECD bünyesinde Vergi Amaçlı Küresel Şeffaflık ve Bilgi Değişimi Forumu oluşturulmuştu. Sonrasında da 3 Kasım 2011’de Cannes da “Vergi Konularında Karşılıklı İdari Yardımlaşma Sözleşmesi” ilgili ülkeler tarafından imzalandı.

Türkiye, bu Forumun vergi amaçları yönünden bilgi verme kapasitesiyle ilgili ilerleme raporlarında eksik not aldığı için uluslararası finans kuruluşları Türkiye’ye kredi sağlamayı askıya alacaklarını açıkladılar. Türkiye’nin uluslararası şeffaflığı ve güvenilirliği açısından bu riskli bir durumdu. Türkiye riski ortadan kaldırmak için anlaşmaya taraf olmuştur. Dolayısıyla sözleşmeye taraf olma noktasında bir bakıma uluslararası zorunluluk söz konusudur.

Niçin konunun arka planı hakkında bilgi veriyorum? Bize ulaşan şikâyet ve eleştirilerden anladığım, özellikle yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızda otomatik bilgi paylaşımı meselesinin aniden gelişmiş ve sadece kendileriyle ilgili bir mesele olarak algılanmış olması. Tabi burada insanlarımızın vaktinde ve yeterince bilgilendirilmesi gerektiğini görüyoruz.

-Anlaşma kimleri (gerçek ve tüzel kişiler) kapsıyor?

Anlaşma Türkiye’de mukim olmayan kişi ve kurumların mali hesaplarına ilişkin bilgilerin karşılıklı paylaşımını öngörüyor. Burada vatandaşlıktan ziyade ikamet dikkate alınıyor. Fakat farklı vesilelerle daha önce de belirttiğim gibi bu bilgi paylaşımın hangi ülkelerle ve nasıl yapılacağı henüz netleşmiş değil. Her iki husus için Bakanlar Kurulu kararı gerekiyor. Bakanlar Kurulu karar verdikten sonra da geriye değil, ileriye dönük bir süreç işleyecektir.

-Otomatik bilgi transferi nasıl gerçekleşecek?

Türkiye’deki banka ve sigorta şirketi gibi finansal kuruluşlar Türkiye’de mukim olmayan yerli veya yabancı kişi ve kurumların mali hesaplarına ilişkin bilgileri Maliye Bakanlığına, daha somut bir ifadeyle Gelir İdaresi Başkanlığına, Maliye Bakanlığı da diğer ülkelerin mali otoritelerine bildirecek. Bu arada anlaşmanın yürürlüğe gireceği tarihten öncesine, yani 1 Temmuz 2017 öncesine dair bir bildirim zaten mümkün değildir. Teknik olarak da hazırlıklar bakımından en erken 2019 öncesi ve geriye dönük bir bildirime ihtimal vermiyorum.

Nasıl ki bilgiler Türkiye’den bu şekilde aktarılacaksa, diğer ülkelerden de Türkiye’ye bu yöntemle ulaştırılacak. Dolayısıyla tek taraflı bir bilgi paylaşımı söz konusu değil. Uygulama somut olarak nasıl olacak? Şu aşamada bununla ilgili detaylı bilgi verme durumunda değiliz. Çünkü biraz önce ifade ettiğim gibi bilgilerin nasıl paylaşılacağı ve hangi ülkelerle hangi tarih itibarıyla paylaşılacağı henüz karara bağlanmış değil. Ancak yurt dışındaki vatandaşlarımız bilsinler ki; yasal menfaatlerinin korunması konusunda gereken hassasiyet gösterilmektedir.

-Bilgi akışını hangi kurumlar yapacak?

Türkiye’deki finans kuruluşları, yani teknik ifadeyle saklama kuruluşları, mevduat kuruluşları, yatırım kurumları ve sigorta şirketleri Maliye Bakanlığı ile bilgileri paylaşacak. Yerli finansal kuruluşlarla birlikte yabancı finansal kuruluşların Türkiye’deki şubeleri de bildirim yapmakla mükellef olacaklar. Ancak yurt dışına tüm bilgiler Maliye Bakanlığımız üzerinden çıkacak.

-Bankalar otomatik olarak hesap hareketlerini bildirecek mi?

Sözleşme kapsamında, talep üzerine bilgi değişimiyle otomatik bilgi değişimine yer veriliyor. Bu bilgi paylaşımının nasıl olacağı henüz resmiyet kazanmış değil.

-Bildirecekse bu bildirim hangi hesapları kapsıyor? Hangi hesaplar otomatik bildirim kapsamında? Hangi hesaplar ilgili ülkenin talep etmesi üzerine bildirilecek?

Finansal hesaplar, mevduat hesapları ve saklama hesaplarıyla ilgili dönem sonu bakiyenin bildirimi yanında faiz ve temettü gelirleri ile kısıtlı bilgi paylaşımı olacak. Ancak ilgili kişi örneğin, faiz ve temettü geliri sebebiyle yaşadığı ülkede vergiye tabi ise Türkiye’de ödediği vergi ile mahsuplaşma imkânı da var.

-Emekli hesapları da bu kapsamda yer alıyor mu?

Hayır, emeklilik hesapları kapsam dışıdır.

-Bu bildirimler kira ve diğer ticari faaliyetleri de kapsıyor mu?

Hayır.

-Vergi dairelerine yapılan ödemeler gibi işlemlerin bilgi transferi de söz konusu mu?

Hayır.

-Ülkeler talep etse bile Türkiye hangi hesaplarla ilgili bilgi vermek zorunda değildir?

Soruya cevap mahiyetinde bazı hususları hatırlatmak isterim. Uluslararası sözleşmenin içeriğinde neyin paylaşılacağına ilişkin genel bir çerçeve ortaya konulmuş. Türkiye bazı çekinceleriyle birlikte sözleşmeye taraf olmuş. Ülkelerin ve bilgi paylaşımında uygulamanın netleştirilmesinin ardından otomatik veya talep doğrultusunda paylaşılacak bilginin ne olduğunu her iki taraf da bilecek.

-Türkiye anlaşmanın hangi bölümlerine çekince koydu?

Türkiye, bu sözleşmeye taraf olurken koyduğu çekincelerle sözleşmenin Türkiye açısından kapsayacağı vergileri gelir, kurumlar ve katma değer vergileri ile sınırlı tutmuştur. Bu sebeple bildirim sadece finansal hesaplara yönelik olacaktır. Gayrimenkul ve emeklilik gibi konularda da bildirim yapılmayacaktır. Bu çekinceler, yurt dışındaki vatandaşlarımızın menfaatlerinin dikkate alındığını göstermektedir.

-Avrupa’da veya anlaşmaya imza koyan ülkelerde yaşayan ve bu ülkelerde ikamet eden Türk vatandaşları veya Türk kökenliler için bu anlaşma neleri getiriyor?

Anlaşma, bilgisi paylaşılacak kişilerle ilgili ikamet yerini baz alıyor. Yani Fransa’da yerleşik bir Türk vatandaşının, Türkiye’de şayet varsa, örneğin banka hesabındaki bilgilerinin paylaşılmasını ön görüyor. Aynı şekilde mütekabiliyet esası doğrultusunda Türkiye’de yerleşik bir Fransız ile ilgili de Türkiye’nin Fransa’dan bilgi talep etme hakkı bulunuyor. Bu arada banka kayıtlarında Türkiye’de ikameti görünen bir kişinin banka bilgilerinin paylaşımının söz konusu olmadığını da söylemek isterim. Bu noktada ayrıca tüm vatandaşlarımıza ilgili uzmanlardan konunun detaylarıyla ilgili bilgi almalarını tavsiye ederim.

Ansprache bei der Gedenkveranstaltung zum 25. Jahrestag des Brandanschlags in Mölln

Es ist mir eine besondere Ehre, im Namen der Großen Türkischen Nationalversammlung und als Vorsitzender des parlamentarischen Menschenrechteausschusses auch in Vertretung meiner mitgereisten Kollegen Şenal Sarıhan und Ali İhsan Yavuz bei dieser Gedenkveranstaltung zum 25. Jahr des mörderischen Brandanschlags auf die Möllner Familie Arslan das Wort an Sie richten zu dürfen.

Die Brandanschläge in Mölln und später Solingen gehören zu den Ereignissen, die nicht nur uns türkeistämmige Bürger in Deutschland damals tief erschüttert haben.

Die Attentäter von Mölln waren von ihrem Hass so tief überzeugt, dass sie den Anschlag sogar selbst meldeten. Zweimal riefen die beiden Mörder bei der Feuerwehr an, meldeten sich mit Hitlergruß um anschließend ihre für sie offenbar glorreiche Tat zu verkünden. Davor hatten sie zwei von türkischen Familien bewohnte Häuser in der Nacht auf den 23. November 1992 mit Molotow-Cocktails beworfen und in Brand gesetzt. Neun Menschen wurden im ersten der angegriffenen Häuser zum Teil schwer verletzt. Im zweiten Haus kamen die zehnjährige Yeliz Arslan, die vierzehnjährige Ayşe Yılmaz und die 51-jährige Großmutter Bahide Arslan im lichterloh brennenden Wohnhaus auf grausamste Weise ums Leben. Bevor Bahide Arslan starb, hat sie zwei ihrer Enkel das Leben gerettet. Einen hat sie in ihrer Verzweiflung aus dem Fenster heruntergeschmissen, einen anderen hat sie in einen nassen Laken gewickelt und unter einen Tisch gelegt. Nur so konnten sie überleben und sind Gott sei Dank heute unter uns.

Die Familie Arslan wurde Opfer eines grenzenlosen Hasses, der sich damals in der neu wiedervereinigten Republik wie ein Flächenbrand überall im Land ausbreitete und sich seine Opfer unter den schwächsten der Gesellschaft suchte. Die Amadeu Antonio Stiftung spricht von mindestens 192 Todesopfern rechter Gewalt seit 1990. Erst nach der Selbstanzeige der NSU sorgte der öffentliche Druck erstmals dafür, dass die Thematik „rassistische Gewalt“ ernster genommen wurde. So entschied sich das Bundeskriminalamt zusammen mit allen 16 Landeskriminalämtern, mehr als 3.300 unaufgeklärte versuchte und vollendete Tötungsdelikte zwischen 1990 und 2011 noch einmal auf ein mögliches rechtsextremes Tatmotiv zu prüfen. Schließlich wurden bei 745 Tötungsdelikten und –versuchen (mit insgesamt 849 Opfern) Anhaltspunkte für ein rechtes Tatmotiv gefunden.

Tief in mein Gedächtnis eingebrannt hat sich die damalige Reaktion von Bundeskanzler Helmut Kohl. Er hatte bei der Trauerfeier für die Opfer von Mölln nicht teilgenommen. Später erklärte sein Sprecher, die Bundesregierung wolle nicht in einen „Beileidstourismus“ verfallen. Ich war damals 17 Jahre alt, fühlte mich von diesen Worten betroffen, begriff die Tragweite jedoch erst einige Jahre später.

Auch jetzt, 25 Jahre nach dieser schrecklichen Nacht sind die Wunden dieser Stadt und seinen Bewohnern, allen voran der Familie Arslan, nicht verheilt. Auch nach nunmehr einem Vierteljahrhundert können wir die Tat und die Motive der inzwischen wieder auf freien Fuß gesetzten Täter nicht rational erfassen. Was für einen Sinn sollte dieser feige Mord von unbescholtenen Bürgern dieses beschaulichen Ortes haben.

Herbert Grönemeyer sagt in einem seiner erfolgreichsten Lieder: „und der Mensch heißt Mensch weil er vergisst, weil er verdrängt.“ Nun wir vergessen und verdrängen tatsächlich und Anlässe wie der heutige erinnern uns. Wir wissen aber auch, dass seit den schrecklichen Brandanschlägen das Leben für die Hinterbliebenen der Opfer sich sehr schwierig gestaltet hat. Deshalb geht es mir heute selbstverständlich nicht darum, ihren Schmerz noch zu vergrößern. Aber ich denke, er wäre für Sie – 25 Jahre nach den Anschlägen – ein stückweit erträglicher, wenn unsere Gesellschaft diese immerwährende Mahnung verinnerlicht hätte und wir Hand in Hand jeder Form von Rassismus und Fremdenfeindlichkeit jegliche Basis entzogen hätten. Mit allein im letzten Jahr mehr als 1.000 Anschlägen auf Flüchtlingsheime und Moscheen und zahllosen Übergriffen auf vermeintlich fremd aussehende Menschen bedrückt es mich, festzustellen, dass die schreckliche Geschichte der Familie Arslan in Mölln, zu vielen in der Gesellschaft scheinbar nichts gelehrt hat.

Wie sonst wäre es zu erklären, dass es trotz der dramatischen Geschichte dieser Stadt und dem Mahnmal in der Mühlenstraße es möglich ist, das eine unverhohlen rassistische Partei wie die AfD hier über 9% der Stimmen bei den letzten Bundestagswahlen für sich verbuchen konnte. Selbstverständlich möchte ich den vielen Initiativen und Institutionen, die sich schon seit Jahrzehnten für ein aktives und gleichberechtigtes Miteinander und gegen Rassismus engagieren, nicht Unrecht tun. Aber wir alle stehen in der Verantwortung zu verhindern, dass das gesellschaftliche Klima von Scharfmachern, diesmal nicht mit Glatze und Springerstiefeln, sondern mit Anzug und Krawatte, vergiftet wird. Insbesondere wir politisch Verantwortlichen müssen uns der rassistischen und fremdenfeindlichen Propaganda der sogenannten populistischen Parteien beherzt entgegenstellen und müssen uns davor hüten, ihre giftigen Argumente in irgendeiner Form zu adaptieren. Im Schulterschluss mit der überwältigenden Mehrheit unserer Gesellschaft gilt es den Feinden der Menschlichkeit und des sozialen Friedens deutlich zu machen, dass wir diesem antiquierten braunen Gedankengut keinen Millimeter Spielraum mehr einräumen werden.

Das sind wir den Opfern der Anschläge von Mölln und auch Solingen, den Opfern der NSU-Terroristen, den Menschen die hier seit Jahrzehnten friedlich leben, den Menschen die hier Zuflucht vor Krieg und Terror gefunden haben und auch der hier anwesenden Familie Arslan schuldig.

Gerade der Rechtsstaat ist diesen Situationen mehr denn je gefordert!

Er schuldet Opfern und Hinterbliebenen Gerechtigkeit, er schuldet Aufklärung und Antworten auf offene Fragen. Die Täter von Mölln wurden gefasst und ihrer Strafe zugeführt. Doch wissen wir, dass Ermittlungserfolge wie diese leider nur Ausnahmen sind. Die Aufklärungsquote von rassistisch motivierten Straftaten ist auf einem erschreckend niedrigen Niveau. Die Gründe hierfür sind vielfältig, wie wir insbesondere nach dem Bekanntwerden des NSU-Komplexes mit Staunen erfahren durften. Ich möchte hier nicht auf die endlosen Fehler und Ungereimtheiten in diesem Kontext eingehen, das würde hier den Rahmen sprengen.

Ein Zitat aus dem Abschlussbericht des NSU-Untersuchungsausschusses des Thüringer Landtages möchte ich dennoch vorlesen. Ich meine, es veranschaulicht das Problem, vor der wir stehen. Darin steht: „Die Häufung falscher oder nicht getroffener Entscheidungen und die Nichtbeachtung einfacher Standards lassen aber auch den Verdacht gezielter Sabotage und des bewussten Hintertreibens eines Auffindens der Flüchtigen zu. Die Geschichte der von 1998 bis 2003 von allen daran Beteiligten betriebenen bzw. nicht betriebenen Fahndung ist im Zusammenhang betrachtet ein einziges Desaster.“

Die Verfasser weisen in dem knapp 2.000-Seiten-Bericht auf das Problem hin. Es heißt: struktureller bzw. institutioneller Rassismus.

Anstrengungen in diesem Bereich lassen leider noch zu wünschen übrig und sind deutlich ausbaufähig. Mit großer Sorge beobachte ich etwa, dass die meisten Handlungsempfehlungen des Untersuchungsausschusses des Bundestages nach wie vor nicht umgesetzt wurden. Wir würden uns sicher deutlich besser fühlen, wenn wir wüssten, dass in diesem Bereich alles Menschenmögliche unternommen worden ist.

Meine Damen und Herren,
ich verneige mich nochmals vor den Opfern des Brandanschlags von Mölln und bete um die Gnade unseres Schöpfers. Den Hinterbliebenen wünsche ich Kraft und Geduld, den unvorstellbaren Schmerz, der die Familienangehörigen das ganze Leben begleitet, zu ertragen und bedanke mich nochmals bei Ihnen und den Veranstaltern für die geschätzte Aufmerksamkeit.

‘Mazlum gurbetçi’ – ‘bilinçli diaspora’ [Star – Açık Görüş]

Gurbetçi kavramı bir dönem sosyolojik gerçeklikle tamı tamına örtüşen bir tanımlamaydı. Yüz binlerce insan ‘gurbete’ gitmişti. Yaşananlar, dramlar, acılar ve sevinçler dünyası Türkçe’de farklı kitlesel tecrübelerle de derin kök salmış bu kavramla ifade ediliyordu. Bununla birlikte geride bırakılan 50 yılı aşkın tarihi süreç bu kesimi gurbetçilikten farklı bir noktaya getirdi. Tam da bu noktayı ifade etmek için yeni kavramsallaştırmalara ihtiyaç var. Bu kapsamda diaspora kavramı kayda değer bir alternatif sunuyor.

İşgücü anlaşmalarıyla başlayan ‘gurbet’ hayatında zamanın akışıyla şartlar da değişti. Yeni ülke, kalıcı yaşam koşulları, farklı kimlikler ve aidiyetin gelişti-rildiği bir noktaya evrildi. Ancak özellikle de Türkiye’den bu kesime yönelik yapılan tanımlama genel itibarıyla ‘gurbetçi’ ifadesinde takılı kaldı. Her ne kadar da günümüzde yurtdışında yaşayan insanlarımız içerisinde bireysel olarak ve grup sosyolojisi itibarıyla bazı kesimlerce ‘gurbetçilik’ mefhumu geçer-liliğini koruyormuş gibi gözükse de, tarihsel gelişim doğrultusunda gelinen son nokta bu kesime yönelik ülkemizde kullanılan tanımlamanın yeniden ele alınması gerektiğini gösteriyor. Bu noktada diaspora kavramı siyaset, medya ve akademide ilgili aktörlerin ele alması gereken bir kavram olarak duruyor.

Diaspora, yakın geçmişe kadar, geleneksel olarak başta Ermeni ve Yahudi diasporası olmak üzere farklı politik unsurlar bağlamında olumsuzlanan bir kavram olarak kullanılageldi. Son yıllardaki akademik çalışmaların hakkını teslim etmek gerekirse de Türkiye’de kamuoyu nezdinde bu kavramın yeniden üretilmesi ihtiyacı ortada.

Zira bu kavramı kısır bir anlama hapseden hâlihazırdaki olumsuz algı, bugün çoğunluğu Batı Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli topluluğa yönelik bakış açımızı da belirliyor, dar kalıplar içinde sınırlandırıyor. “Gurbetçi” terimi üzerinden devam eden nostaljik yaklaşım, yurtdışında yerleşik, kalıcı ve asli unsur hâline gelen insanlarımızın, anavatana yönelik tasavvurlarının yanı sıra kendine has ortak özelliklerini göz ardı ederken potansiyelini de perdeliyor.

Ulus-ötesi ağların gelişmesiyle birlikte diaspora kavramını yeni bir kimlik ve bilinç olarak tanımlayan yaklaşımları göz önünde bulundurmak gerekiyor. Diaspora, günümüzde yeni bir bağlama kavuşmuş durumda. Daha da önemlisi bu bağlam içinde kalkınmadan değerler üretimine kadar geniş bir iletişim ve ilişkiler ağının önemli bir parçası olarak değerlendiriliyor. Bu kapsamda diasporaları, bugünün önemli ve etkin sivil toplum öğeleri olarak da görmek gerekir.

En nihayetinde bakış açısı itibarıyla bu noktaya gelebilmek için diaspora kavramına yakından bakmak ve “Türk Diasporası”na da buradan bir pencere açmak yerinde olabilir.

Yazının tamamını okumak için lütfen tıklayınız.

Gazete kupürü için lütfen tıklayınız.

Ülkemizin göç hareketliliğine bütüncül bakışın kurumsallaşması [Milliyet – Düşünenlerin Düşüncesi]

Göç, ülkemiz için Cumhuriyet tarihi boyunca gündemde olan bir olgu. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması sonucu soydaş ve akraba birçok insan Anadolumuza göç etti. 1960’lı yıllardan sonra ise daha çok gurbete gidişler başladı. 1980’lere kadar yoğun bir şekilde süren göçler sonucu, vatandaşlarımız başta Batı Avrupa olmak üzere dünyanın farklı ülkelerinde yeni hayatlar kurdu. Gelinen son durum itibarıyla bugün yurt dışında 6 milyona yakın insanımız yaşıyor. Gittikleri ülkelerde toplumsal ilişkileriyle, siyasal katılımlarıyla, ticari yapıları ve kültürel dokularıyla farklı ve kalıcı alanlar oluşturan bu göçmenler ve nesilleri ülkemizde çok da fazla görülmeyen ancak fazlasıyla dikkate alınması gereken bir gerçeklik.

Son yıllarda AK Parti ile birlikte ülkemizde yurt dışındaki vatandaşlara yönelik onların menfaatlerini savunan, dil, kültür, eğitim birikimini önceleyen bir söylem gelişmiş durumda. Bununla birlikte özellikle üçüncü nesil gençlerimize yönelik bu söylemlerin kuşatıcı bir biçimde somut uygulamalara dönüşmesi ve yeni nesillerin Türkiye ile olan bağını güçlendirecek, yurt dışındaki iş adamlarımızın ülkemiz ile işbirliğini ve ticaret hacmini artıracak, ayrımcılık ve İslam düşmanlığı ile etkin mücadele edecek yapıları ve ilgili ülkelerle işbirliğini geliştirecek politikaları daha fazla uygulamaya geçirmek şart.

Yazının tamamını okumak için lütfen tıklayınız.

Gazete kupürü için lütfen tıklayınız.