Yasama Yılı Açılışı Hk.

Çok Değerli Basın Mensupları,

Ekranları başında bizleri izleyen Değerli Vatandaşlarımız,

Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum.

Malumunuz, 1 Ekim’de, 27. yasama döneminin son yasama yılının açılışını yapacağız.

Yeni yasama yılının ülkemiz ve milletimiz için hayırlara vesile olmasını tüm kalbimle dilemek isterdim fakat bugün tamamen işlevsizleştirilmiş bir meclisin hayırlara vesile olmasını beklememiz, ne yazık ki en hafif tabirle hayalperestliktir.

1 Ekim’de demokratik niteliğini yitirmiş, Cumhurbaşkanının kuvvetler ayrılığını yok sayan anlayışı ve tahakkümü altında olan bir meclisin yasama yılı açılışını yapacağız.

Bugün bırakın anayasal bir devlet olmayı, anayasalı bir devlet olma iddiasının dahi can çekiştiği bir ülkenin Meclisinden sesleniyorum sizlere.

Bu nedenle, kimse kendisini boşuna kandırmasın.

Bugün TBMM, toplumsal sorunların tartışıldığı, en doğru olanın arandığı, uzlaşma kültürünün egemen olduğu bir işlev görmekten çok uzaktır.

Meclis, siyasi denetim, bütçe ve temsil işlevleri bakımından etkinliğini tamamen kaybetmiştir.

İktidar, kuvvetler ayrılığını açıkça reddetmektedir. Cumhurbaşkanı, Anayasa’ya aykırı olarak tüm gücü elinde toplamış, “Devlet Benim” anlayışı ile hem yürütme hem yasama hem de yargı konumundadır.

Bu şartlar altında varlığını devam ettirmeye çalışan bir Meclis’ten ne vatandaşlarımıza ne de ülkemize bir hayır gelmeyeceği ortadadır.

Değerli Arkadaşlar,

Sizlerle, Denge ve Denetleme Ağının “TBMM 27. Dönem 5. Yasama Yılı Performans Değerlendirme Raporu”ndan bazı veriler paylaşmak istiyorum. TBMM’nin geçtiğimiz yılki içler acısı karnesini çok güzel biçimde özetliyor maalesef.

Geçtiğimiz yıl, iktidar ve muhalefet partileri toplamda 789 kanun teklifi vermiş. Ancak AK Parti dışındaki partiler tarafından verilen kanun tekliflerinin hiçbiri tabii ki Genel Kurul’da görüşülmemiştir.

İktidar, birbiriyle alakasız farklı konuları düzenleyen “torba kanun” uygulamasından geçtiğimiz yıl da vazgeçmemiş. Kabul edilen 83 kanundan, 52’si zaten uluslararası anlaşmanın uygun bulunmasına ilişkin. Geriye kalan 31 kanundan 18’i ise torba kanun. Bu torba kanunlarla toplamda en az 199 farklı kanunda değişiklik yapılmış.

Düzenlenen konuların farklılığı ve hızla yürütülen komisyon ve genel kurul görüşmeleri yüzünden tepki göstermeye fırsat bulamadığımız önemli değişiklikler gerçekleştirilmiştir.

Torba kanun çıkarmanın bu şekilde çuval kanun olarak sıradanlaşması; iktidarın, meclisi, Külliye’de kimin hazırladığı belli olmayan ve mecliste kabul edenlerin nerdeyse tamamının muhtevasından haberleri olmadan kanun tekliflerini onaylayan bir noter olarak gördüğünü de ortaya koymaktadır.

Geçtiğimiz yasama yılında, kanunların ortalama kabul süresi sadece 20 gündür. Yani meclise sunulmasından kabulüne kadar geçen süre 1 ay bile değil. Oysa Fransa’da bu sayı; ortalama 305, Birleşik Krallık’ta ise 294 gün.

Milletvekilleri, geçtiğimiz yasama yılında 15 bin 969 yazılı soru önergesi verirken, soru önergelerinin yalnızca 1422’si zamanında cevaplanmış, 4715’i ise süresi geçtikten sonra cevaplanmıştır. Cevaplanmayan 7334 yazılı soru önergesi vardır. Yani soru önergelerinin neredeyse yarısı cevaplandırılmamıştır. Soru önergelerini en fazla yanıtsız bırakan ise Adalet Bakanı’dır.

Anayasanın 98’inci maddesinin açık hükmünü dikkate almayan Adalet Bakanından adaletin kollayıcısı ve savunucusu olmasını bekleyebilir miyiz? Asla…

Bu rakamlar, yasama organının yürütme organını denetlemesine yönelik kâğıt üzerinde en etkili yollardan biri olan soru önergesinin iktidar tarafından tamamen işlevsizleştirildiğini bizlere göstermektedir.

Meclisin iktidarı denetleme yetkisi neredeyse tamamen elinden alınmıştır.

Saygıdeğer Basın Mensupları,

Bilindiği üzere ülkemiz aylardır bir suç örgütü liderinin ortaya döktüğü korkunç iddialarla çalkalanmaktadır.

Buzdağının görünen yüzü olan bu vahim olaylar bile ülkenin geldiği korkunç durumu gözler önüne sermektedir.

Bu ülkede, suç örgütleri cirit atmaktadır.

İktidar suç örgütlerinden rahatsız değildir, sadece yanında durmayanlardan rahatsızdır.

Türkiye, dünyada kara para aklama üslerinden biri olmuştur.

Bakan seviyesinde uyuşturucu ticaretine göz yumulduğu dahi iddia edilmektedir.

Yargıdan rüşvetle karar çıkarılabildiği iddiaları her gün karşımıza çıkmaktadır.

Kimi zaman kaçak bir gökdelenin yıkılmaması için, kimi zaman da bir suçlunun serbest bırakılması için verilen rüşvetlere dair vahim iddialar mevcut.

Bu vahim iddialara karşı yargı ise sus pus. Yargı düzeni iflas etmiş durumda.

Malumunuz Adalet Bakanlığı istatistiklerine göre 6 yılda silahlı terör örgütü suçundan 1 milyon 768 bin 530 adet soruşturma başlatılmıştır. Bu yargılamalarda böyle bir suç işleme kastı olmayan insanlar yargılanmış, kimisi mahkum edilmiş kimisi de yıllardır süründürülmektedir.

Bu haksız yargılamalar, yargı organları tarafından insafsızca ve vicdansızca sürdürülmeye devam etmektedir.  Elbette bu kadar illegalitenin, hukuksuzluğun olduğu bir ülkede ‘FETÖ Borsası’nın olmaması imkânsız.

Garibanın ezildiği, varlıklı ve güçlü olanların siyasi bağlantıları veya ekonomik gücü ile işini çözdürdüğü içler acısı bir tablo ortaya çıkmıştır.

Ne yazık ki tüm bu yolsuzluk, rüşvet ve nüfuz ticareti niteliğindeki eylemler TBMM tarafından da soruşturulmamaktadır.

Değerli Arkadaşlar,

Malumunuz geçen yasama yılında iktidar ortakları, seçimlerde kaybedeceklerini anladıkları için seçim yasalarında köklü değişiklikler yaptı.

Bu değişikliklerle, kendi oy beklentilerine göre en çok milletvekilini çıkarabilecekleri simülasyona uygun bir seçim sistemi değişikliği yaptılar.

Bu yasama döneminin hemen başında da Meclis gündeminde Basın Kanunlarında değişiklik yapan ve kamuoyunda dezenformasyon veya sosyal medya yasası olarak bilinen bir kanun teklifi var.

Peki ne var bu kanun teklifinin içinde?

Bu kanun teklifi: Milletin desteğini kaybetmiş iktidarın seçime hazırlığının bir parçası…

Gazetecileri, internet haber sitelerini, sosyal medyayı ve elbette tüm vatandaşlarımızı susturma çabasının cisimleşmiş halidir bu kanun teklifi.

Tüm basın, iktidarın pençesine alınmak isteniyor.

Kanun teklifine göre basın kartını görünüşte özerk, özünde iletişim başkanlığının kontrolündeki bir komisyon verecek. Yani kimin gazeteci olup kimin gazeteci olmadığına, “sözde” özerk bu komisyon karar verecek!

“Sözde” özerk bu komisyon tarafından basın kartı verilmeyen gazetecilere ise toplumsal olaylarda polisler tarafından göz açtırılmayacak ve çekim yaptırılmayacak.

Basın kartı olmayan gazetecilere polisin en ağır fiziki müdahalelerde bulunacağı, gözaltına alacağı şimdiden çok belli. Kimi zaman gazeteciler tutuklanacak, mahkûm edilecek.

İktidar da “bunların basın kartı yok, o yüzden gazeteci değiller” diyecek.

İktidarın tüm çabası, kendileriyle uyumlu bir gazetecilik faaliyetini tek meşru gazetecilik türü haline getirmek. Uysal ve gerekirse tetikçilik yapan gazeteci oluşturmak.

Dün akşam Cumhurbaşkanı sadece tarifini yapmadı, örneğini de gösterdi. Yeterince tetikçilik yapmıyorsun diye de birisini uyardı.

 Değerli Arkadaşlar,

Bu kanun teklifi ile iktidar, internet haber sitelerini de kontrolleri altına almak istemektedir.

İnternet haber sitelerinin sorumlularının her türlü bilgilerinin alınarak kayıt altına alınması öngörülüyor. Bu elbette tek başına bir sorun değil.

Fakat hükümetin alışılmış uygulamasını düşündüğümüzde olacaklar çok açık.

İnternet haber sitelerine müdahale edecekler. Haberleri silme baskısı yapacaklar. Alakalı alakasız soruşturmalarla haber sitelerini yıldıracaklar.

İktidar yanlısı internet haber siteleri ise Basın İlan Kurumu’ndan gelen resmi ilanlar ile ayakta tutulacak ve kamusal kaynaklar bunlara aktarılacak.

Tam bir havuç-sopa stratejisi.

Bu kanun teklifi ile sosyal medyada görüşlerini paylaşan vatandaşlarımızı da susturmak istiyorlar.

Kanun teklifinde ‘Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu’ diye yeni bir suç ihdas ediyorlar.

TCK’daki cezai düzenleme ile sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak amacıyla, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimseye 3 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor.

Ancak kişinin endişe, korku ve panik yaratma amacının tespiti oldukça zordur. Bu amacı taşımasa bile kişilerin cezai müeyyide ile karşılaşma tehlikesi kuvvetle muhtemeldir.

Gerçeğe aykırı bilginin özellikleri de yasa metninde çok geniş, soyut ve sınırları belli olmayacak şekilde çizilmiştir.

Suç tamamen muğlak içerikli.

Kime göre neye göre yanıltıcı bilgi olduğu tartışmalı birçok haber ve yorum suç haline getirilmek isteniyor.

Yasa teklifinde öngörülen hapis cezasının üst sınırı 3 yıl olarak belirlendiğinden tutuklama yapılamayacak suçlar kapsamına da girmemektedir.

Buna göre sosyal medyada ifade özgürlüğünü kullanan kişiler, yalan haber yayma gerekçesiyle tutuklanma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaklardır.

Vatandaşların Twitter’da retweet yapması, görüş paylaşması kolaylıkla suç haline gelebilecek ve insanlar yıldırılacak.

Böyle bir düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olduğu açıktır.

İktidarın maksadı, önümüzdeki seçimlere kadar bu hükmü gelişigüzel uygulayarak vatandaşlarımızı sindirip susturmaktır.

Gerçek bir hukuk devletinde huzur ve refah içinde yaşamak isteyen herkes bilmektedir ki Anayasa’ya aykırı bu düzenlemeler ancak despot rejimlerde olur.

Tüm bu yapılanların artık 9 aydan az bir süre kalmış seçimlere etik dışı bir hazırlık olduğu açıktır.

Değerli arkadaşlar,

TBMM gündeminde olan bir diğer husus, Sayıştay tarafından önerilen adaylar arasında Anayasa Mahkemesi’ne üye seçimi yapmak.

Hatırlayacaksınız, hukuka aykırılığı açık birçok davanın savcısı İrfan Fidan önce Yargıtay üyesi yapılmıştı. Sonra Yargıtay üyeleri de İrfan Fidan’la hiç ortak mesai bile yapmadıkları halde onu seçmişlerdi. Cumhurbaşkanı da aslında kendisinin yazıp yönettiği bu sürecin sonunda Fidan’ı AYM üyesi olarak atamıştı.

Mayıs ayında da medyaya bir haber düştü.

Adalet anlayışı ve Anayasa’ya sadakati bakanlığın son yıllardaki ‘hukuk sonradan gelir’ anlayışı ile malum olan  İçişleri Bakan yardımcısı Muhterem İnce, önce Sayıştay üyesi yapılacak sonra Anayasa Mahkemesi üyesi yapılacak diye…

Gerçekten de İçişleri Bakan Yardımcısı Sayıştay üyeliğine aday oldu ve TBMM tarafından Haziran ayı sonunda seçildi.

19 Eylül’de Sayıştay’ın kendi içinde yaptığı seçim sonucunda Anayasa Mahkemesi üyeliğine 3 kişi önerildi, bunlardan birisi de elbette eski İçişleri Bakan Yardımcısı oldu…

İşte şimdi bu ikinci tiyatronun da son perdesindeyiz.

Nasıl ki İrfan Fidan, Anayasa Mahkemesi’ne planlanarak atandı, eski İçişleri Bakan yardımcısı da TBMM tarafından seçilerek aynı şekilde atanacak.

İktidara bağlılığı ve sadakati sebebiyle Anayasa Mahkemesi üyesi olarak atanan ve atanacak kişilerden bağımsızlık, tarafsızlık ve adalet beklemek elbette abesle iştigaldir.

Aziz Milletim,

Tablo ne yazık ki karanlık.

Ancak inanıyorum ki iktidarın tüm çabaları boşa çıkacak.

Türkiye’nin durumu artık gizlenebilir gibi değil.

Hayat pahalılığı, adaletsizlikler, yolsuzluklar, yasaklar artık herkesin malumu…

Hükümet televizyon ve radyoları RTÜK ile kontrol altına aldığı gibi interneti ve sosyal medyayı da kontrol altına almak istiyor.

Anayasa Mahkemesi’ni güdümlü yüksek iktidar mahkemesi yapmak istiyor.

Belki geçici olarak kısmen başarılı da olabilir.

Ama iktidar ne yaparsa yapsın bizler DEVA Partisi olarak aydınlık günlerin ümidiyle tüm gücümüzle çalışıyoruz.

Sizler için, gençlerimiz ve çocuklarımız için haysiyet mücadelesi veriyoruz. Hiç şüphem yok ki ilk seçimlerde artık bu koyu karanlıktan ülkemizi kurtaracağız. Tek gündemimiz ve derdimiz milletimiz için mutlu yarınları inşa etmektir.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Adalet Bakanlığı’nın 2021 Adalet İstatistikleri’ne Yansıyan Silahlı Terör Örgütü Üyeliği Yargılamaları Verileri Hk. Basın Açıklaması

6 Yılda Silahlı Terör Örgütü Suçundan 1 Milyon 768 Bin 530 Adet Soruşturma Başlatılması Akıl Tutulmasıdır!

Adalet Bakanlığı Adalet İstatistikleri 2021 verilerini kamuoyu ile paylaşmıştır. İstatistiklere göre, 2021 yılı içerisinde TCK’nın 314. maddesi kapsamındaki silahlı terör örgütü suçundan başlatılan soruşturma sayısı 191.964’tür. Yani sadece son bir yılda 200 bine yakın terör örgütü üyeliği soruşturması başlatılmıştır. Bu son sayılar da eklendiğinde, 2016 ile 2021 yılları arasında başlatılan terör örgütü üyeliği soruşturmaları 1.768.530 adete ulaşmıştır.

Yargılamalar Toplum Üzerinde Tehdit Olarak Kullanılıyor

Bu istatistikler, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra silahlı terör örgütü yargılamalarının çok büyük bir ekseriyetinin ne kadar hukuksuz olduğunun ve bu yargılamaların toplum üzerinde ceza tehdidi olarak nasıl kullanıldığının en bariz göstergesidir. Nitekim gerçekte TCK anlamında suç oluşturmayan eylemler nedeniyle yani suç işleme kastı olmayan ve suç olarak değerlendirilebilecek herhangi bir eylemi olmayan sayısız insanın yargılanması dolayısıyla söz konusu soruşturma sayıları 2 milyona yaklaşmıştır. 2022 sayıları ile birlikte bu tablo daha da vahim hale gelecektir.

Yüksek Yargı Da Hukuksuzluklara Dur Diyemiyor

Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi de maalesef bu hukuksuzluklara “Dur!” diyememektedir. Bu nedenlerle yargı mercileri de hukuksuz uygulamaları sürdürmeye devam etmektedir. Son yıllarda çıkan AİHM kararları da ülkemizde yapılan yargılamaların hukuktan ne kadar uzak olduğunu göstermektedir.

Hukuk Devletine En Büyük Zararı Düşman Hukuku Vermekte

Siyasi nefretle yargı üzerinde oluşturulan baskı nedeniyle hukuk devletine verilen en ciddi zararlardan biri de ne yazık ki ceza yargılamalarında yaşanmaktadır. Oysa suç örgütleri ile mücadele ancak hukuk zemininde kalarak, adaleti sağlayarak ve insanları hakkaniyetli mücadele esaslarına ve yöntemlerine ikna ederek olur.

İki Büyükşehir Nüfusundan Çok Daha Fazla Terörist Suçlaması Nasıl Olur? 

İki milyona yakın insanın, yani Kocaeli, Gaziantep veya Şanlıurfa nüfusuna yakın sayıda olan bu mesnetsiz soruşturmalara son verilmeli. Hukuka dönülmesi ve haksız şekilde yargılanan kişiler hakkında çözüm yolları geliştirilmesi hukuki ve vicdani bir zorunluluk teşkil etmektedir. Milyonlarca insanın hayatını cehenneme çeviren, inat ve ısrarla sürdürülen bu akıl tutulmasını, bu deliliği bir hukuk devleti kaldıramaz.

15 Eylül Uluslararası Demokrasi Günü Hk. Açıklama

‘Demokrasimizin şanını kurtaracağız’

DEVA Partili Mustafa Yeneroğlu: “Demokrasi, seçim değildir. Demokrasi; temel hak ve özgürlükleri korumaktır. Yolsuzlukların ve usulsüzlüklerin en az olduğu bir düzendir. Demokrasimizin şanını kurtaracağız. Halktan kopan otokratların hevesini kursaklarında bırakacağız. Tam demokratik bir Türkiye kuracağız.”

Dünya Demokrasi Günü vesilesiyle kameranın karşısına geçen DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı Mustafa Yeneroğlu, Türkiye’nin demokrasiyi kaybettiğini savundu. Yeneroğlu şu açıklamalarda bulundu:

‘Tam demokratik bir Türkiye kuracağız’

“Adaletsizliğin, yoksulluğun, yolsuzluğun, yasakların prim yaptığı bir ülkede demokrasinin can çekiştiğini biliyoruz. Çoğulcu ve özgürlükçü bir demokrasiyi tam manasıyla sağlayacağız. Demokrasimizin şanını kurtaracağız. Adaleti hâkim kılacağız. Halktan kopan bu demokrasi ve özgürlük karşıtı otokratların hevesini kursaklarında bırakacağız. Güç sarhoşluğuna son vereceğiz. DEVA iktidarında tam demokratik bir Türkiye kuracağız.”

‘Demokrasi, bir iktidarın seçimle gelmesinden çok daha fazlasıdır’

“Ülkemizin bugüne kadarki en acı kaybı demokrasi oldu. Türkiye, demokrasisini, demokratik değerlerini kaybetti. Demokrasi seçim midir? Hayır, değildir. Demokrasi, bir iktidarın seçimle gelmesinden çok daha fazlasıdır. Mesela demokrasi, seçim sonuçlarını tanımaktır. Yani işinize gelmeyen seçim sonuçlarını görünce oraya kayyum atamak değildir demokrasi.”

‘İktidar televizyonlara kimin çıkacağını belirliyorsa demokrasi yoktur’

“Demokrasi, temel hak ve özgürlükleri korumaktır. 85 milyonun hakkını, hukukunu güven altına almaktır. Mesela bir ülkede iktidar, televizyonlara kimin çıkıp çıkmayacağını belirliyorsa, orada demokrasi yoktur. Hangi vatandaşın ne yazıp çizeceğine müdahale ediyorsa, orada demokrasi yoktur. Sosyal medya ne kadar özgürse, bir ülkede o kadar demokrasi vardır. Yani demokrasi demek, basın özgürlüğü demektir. Demokrasi, ifade özgürlüğü demektir. Demokrasi demek ötekinin hakkını korumaktır. Demokrasi herkesin eşit olduğu düzendir. Farklılıkların korunmasıdır demokrasi.”

‘Halkın sırtından geçinenleri 100 metreden tanımak mümkün’

“Demokrasi, aynı zamanda halkın sırtına binip haksız kazanç elde etmemektir. Yani demokrasi, yolsuzluklar ve usulsüzlükler en kararlı şekilde mücadele edilen bir düzendir. Çünkü halktan daha güçlü zümre yoktur. Çünkü demokrasi, hesap sorabilen vatandaşların düzenidir.  Otokrasiler ve despot rejimler ise dünyanın her yerinde halkın sırtından geçinir. Halkın sırtından geçinenleri her yerde 100 metreden tanımak mümkündür. Lafa gelince ‘Çok milliyetçiyim, vatanı en çok ben seviyorum’ derler. Ama soygun, talan ve yolsuzluk da yine onlardadır.”

‘Demokrasi güçlü Meclis’tir’

“Demokrasi, hepimizi ilgilendiren karar süreçlerine hepimizin temsilcilerinin katılmasıdır. Yani demokrasi, güçlü Meclis’tir, güçlü parlamentodur. Halkın sözünün güçlenmesidir.”

‘Demokrasi yargı bağımsızlığıdır, tahammül rejimidir’

“Demokrasi dediğimiz sistem; yargının kayıtsız ve şartsız olarak bağımsız ve tarafsız çalışmasıdır. Öyle birtakım talimatlarla yargının karar aldığı sisteme demokrasi denmez.  Demokrasi bir tahammül rejimidir. Sizin gibi düşünmeyeni yok sayacaksınız, görmezden geleceksiniz, ona baskı uygulayacaksınız… Ondan sonra da çıkıp ‘Ülkemizde demokrasi var’ diyeceksiniz, öyle mi? Olmaz.”

‘Demokrasi mi yoksa otokrasi mi olduğumuz belli değil’

“Bir Demokrasi Endeksi hazırlıyorlar; ne acı ki ülkemiz bu endekste, 167 ülke arasında 103’üncü sırada. Demokrasi mi, yoksa otokrasi mi olduğu belli olmayan bir durumda. Biz bu utancı Türkiye’mize yakıştıramıyoruz.”

Video linki: https://bit.ly/3S2O13d

Soliris İlacına Rüşvetle Ruhsat Verilmesi ve Geri Ödeme Listesine Alınması Hk. Soru Önergesi

Amerikan ilaç şirketi Alexion’un SOLIRIS (ECULIZUMAB) isimli ilacı henüz Türkiye’de ruhsat alınmadan beş yıl önce (2009) Sağlık Bakanlığı tarafından, yurtdışından getirilecek ilaçlar listesine dâhil edilerek satılmaya başlanmıştır. Daha sonra Soliris isimli ilaca ruhsat verilmiş ve SGK’nın geri ödeme listesine de alınarak kamu finansmanıyla hastaların bu ilacı kullanması sağlanmıştır. Amerika’nın düzenleyici ve denetleyici kurumlarından birisi olan Securities and Exchange Comission (SEC), ilacı üreten şirket olan Alexion hakkında yaptığı inceleme sonucunda Alexion şirketinin Türkiye’de Sağlık Bakanlığı ile yakın bağlantıları olan bir şahıs üzerinden Sağlık Bakanlığı’ndaki karar mercii olan komisyon yetkililerine ve bürokratlara toplam 1.3 milyon dolar rüşvet verdiğini 89214 sayılı ve 2 Temmuz 2020 tarihli işlemiyle karara bağlamıştır. SEC’in bu kararının gerekçesinde Alexion şirketinin Türkiye Sağlık Bakanlığı’nda dağıtılan 1.3 milyon dolarlık rüşvetin, rüşvet veren şirketin yasal defterlerinde tutulmadığı, şirket içi ayrı bir defterde tutulduğu, ödemelerin kimlere yapıldığı ve bu yapılan ödemelerin bağış, ödül, genel giderler gibi kalemler altında tutulduğuna yer verilmiştir. İlaca ruhsat verilmesi sürecinde komisyon üyelerine kişi başı 100.000 dolar, ilacın SGK geri ödeme listesine alınmasında etkisi olduğu düşünülen bir bürokrata ise 13.000 dolar rüşvet verildiği tespit edilmiştir. Rüşvet verilen Sağlık Bakanlığı yetkililerinin kimler olduğu ise söz konusu kararda yer almamıştır.

SOLIRIS’İN, Türkiye’de güncel perakende satış fiyatı 300 mg flakon için 66.889 TL’dir. Tedavi başlangıcında ortalama yaklaşık 1.250.000 TL’lik ilaç kullanılmakta, daha sonra hastalar genellikle ömür boyu ayda yaklaşık 500.000 TL’lik ilaç kullanacaklardır. Dolayısıyla kamu bütçesinden yüklü bir miktar para bu ilacın geri ödemesi kapsamında ödenmektedir.

Bu bağlamda;

1- SOLIRIS (ECULIZUMAB) isimli ilacın etken maddesini içeren, aynı tedaviyi sağlayan muadil başka hangi ilaçlar vardır, bu ilaçlar Türkiye’de ruhsatlı mıdır, geri ödeme listesinde midir ve bu ilaçların fiyatı nedir?

2- Amerika’daki Securities and Exchange Comission (SEC) kararında bahsi geçen ilaç ruhsatı verilmesi ve ilacın geri ödeme listesine eklenilmesi konularında Sağlık Bakanlığı, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu ve SGK’da karar mercii idari makamlardaki bürokratlar ve komisyonlardaki üyeler kimlerdir? SEC kararı üzerine, yetkili makam ve komisyonlar hakkında idari soruşturma başlattınız mı?

3- Amerika’daki Securities and Exchange Comission (SEC) veya Alexion şirketiyle iletişime geçerek Sağlık Bakanlığı ve SGK’dan rüşvet alan kamu görevlilerinin listesini istediniz mi?

4- Amerikan ilaç şirketi Alexion’un yurt içi ve yurtdışı bilimsel etkinlik ve kongrelerde desteklediği Sağlık Bakanlığı ve SGK yöneticisi, personeli var mıdır? Varsa isimleri nelerdir?

5- Amerika’daki Securities and Exchange Comission (SEC)’ın kararı üzerine Sağlık Bakanlığı, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu ve SGK’da rüşvet alan kamu görevlilerini tespit ettiniz mi? Bu kişiler hakkında idari soruşturma başlattınız mı?

6- Amerika’daki Securities and Exchange Comission (SEC)’ın kararına konu olan rüşvet, ve yolsuzluk olaylarının yargı eliyle soruşturulması için Sağlık Bakanlığı olarak savcılığa suç duyurusunda bulundunuz mu?

7- Söz konusu ilaç için bugüne kadar kamu bütçesinden ne kadar ödeme yapılmıştır?

Mardin’de Ölümcül Bölgeye Polis Kurşunuyla Bir Vatandaşın Öldürülmesi Hk. Soru Önergesi

1 Eylül 2022 tarihinde, Mardin’in Midyat ilçesinde iddiaya göre; dur ihtarına uymadığı gerekçesi ile Adem Kara isimli vatandaş ensesinden vurularak, hayatını kaybetmiştir. Olaydan birkaç gün sonra açıklama yapan Mardin Valiliği, Adem Kara’nın kaçmaya çalışması üzerine önce havaya ikaz atışı yapıldığını, kaçmaya çalışmaya devam etmesi üzerine polis memurlarının takibe başladığını, bu sırada bir polisin ayağının kaldırım taşına takılması sonucu silahının ateş aldığını, Adem Kara’nın bu şekilde yaralandığını beyan etmiştir. Olaya ilişkin görgü tanıkları ise olay yerinde 4 polisin olduğunu, Adem Kara’nın yaralı bir şekilde bırakıldığını iddia etmektedir. Polisin silah kullanma yetkisinin şarta tâbi olup, silah kullanılması halinde de öldürücü noktaya ateş edilmemesi gerektiği herkes tarafından bilinmektedir. Bir vatandaşın vefatı ile sonuçlanan ve yaşam hakkının ihlali olan bu durumun tüm gerçekliği ile kamuoyu önünde ortaya çıkması, silah kullanma yetkisinin sınırları aşılarak yeni ölümlere meydan verilmemesi adına, sorumluların tespiti ve cezalandırılmaları amacıyla söz konusu olaya dair aşağıda yer alan soruları sormak gerekmiştir:

1- Adem Kara kaçma girişiminde bulunurken, dur ihtarında bulunulmuş mudur?

2- Neden ölümcül bir bölge olan ensesine ateş edilmiştir?

3- Adem Kara’nın ense bölgesine kaç metre uzaklıktan ateş edilmiştir?

4- Adem Kara’nın yakalanması sırasında olay yerinde görevli kaç polis memuru vardır?

5- Olay sırasında polisler tarafından kaç el ateş edilmiştir? Maktul vatandaşın vücudunda kaç kurşun izi vardır? Olay yerinden kaç adet boş kovan toplanmıştır?

6- Olayda adı geçen polis veya polisler hakkında idari bir soruşturma başlatılmış mıdır?

7- Adem Kara’nın vurulması sonrasında ilk müdahale polisler tarafından mı yapılmıştır?

8- Polis kurşunuyla ölümcül yara alan Adem Kara’nın yaralı halde bırakıldığı iddiası doğru mudur?

Adli Yıl Açılışı Hk. Basın Açıklaması

“İflas Etmiş Bir Yargı Düzeninde Yeni Bir Adli Yıla Başlıyoruz”

DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı Mustafa Yeneroğlu, Adli Yıl Açılışı vesilesiyle açıklama yaptı. Yaptığı basın açıklamasında tüm yargı camiasının adli yılını kutlayan Yeneroğlu, yargının yapısal sorunları nedeniyle gelecek adli yıldan ümitvar olamadığını bildirdi.

Yeneroğlu açıklamasında şunlara değindi;

‘Adli Yıl Açılışında Yargımızın İçler Acısı Hali’

“Ülkemizin demokrasi ve hukuk devleti devleti bakımından çok ciddi bir gerileme ile karşı karşıyadır. Türkiye, 2021 yılı endeksinde hukukun üstünlüğü konusunda Sudan, Rusya, Çin ve Belarus’un dahi gerisinde kalarak 139 ülke arasında 117’inci sırada yer aldı. Çok acıdır ki yine bu endekste Türkiye, temel haklar konusunda sondan 8’inci olarak 133’üncü sırada yer aldı. Nitekim, Türkiye’de yargıya güven 2021 yılında %21’e kadar düşmüştür. Yargı organları, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkelerini rafa kaldırmıştır. Tek kişilik yürütme organı olarak Cumhurbaşkanı yıllardır yüksek yargı organlarını şekillendirmektedir. Gelinen noktada, icraatları ile hukuka aykırı birçok soruşturmanın yürütülmesinde görev alan bir başsavcının önce Yargıtay üyesi yapıldığı, Yargıtay’da mesai yapmadan, bir dosya dahi incelemeden Anayasa Mahkemesi’ne üye olarak atandığı görülmüştür. Yargıtay üyelerinin birlikte mesai yapmadıkları, şahsen tanımadıkları bu kişiye blok halinde oy vermeleri endişe ile izlenmiştir.

İdari davalar, haksız tutuklamalar ve genel olarak ceza yargılaması uygulamaları bir bütün olarak güdümlü bir yargının uygulamalarıdır.

Siyasi saikli yargılamalar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin gündemine de girmiştir. Öyle ki yargı organlarının hukuka değil siyasete tabi olmasının bir sonucu olarak Türkiye, AİHS’i ihlal ettiği gerekçesiyle tarihinde ilk defa yaptırım tehlikesiyle karşı karşıyadır. Uluslararası bir mahkeme nezdinde bile Türkiye’deki yargılamalarda hukukun değil siyasetin etkili olduğu hükme bağlanmış durumdadır.

İstanbul Sözleşmesi’nin feshinin iptali için açılan davada Danıştay’ın vermiş olduğu karar hukuk tarihimize bir ayıp olarak geçmiştir. Danıştay, Cumhurbaşkanlığı Kararı ile uygun bulma kanunuyla uygun bulunmuş ve kanun seviyesindeki bir uluslararası sözleşmenin feshedilebileceği sonucunu doğuran kararı ile özelde hukukçular, genelde ise tüm ülkenin aklıyla alay etmiştir.

“HSK’nin yapısı sorun olmaya devam ediyor”

HSK maalesef ülkemizde yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlama konusunda oldukça kötü bir sınav vermeye devam etmektedir. Kurul tamamen siyasi iktidarın talepleri doğrultusunda yargıyı şekillendirmeye devam etmektedir. İktidarı rahatsız edecek soruşturmalardan itina ile kaçan ama muhalifleri ise anında cezalandıran bir yargı yapısının oluşumun da en önemli unsur HSK yapısıdır.

Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO), Türkiye’ye yapılan ‘yolsuzlukla mücadele’ tavsiyelerini yerine getirip getirmediğini değerlendirerek raporda (HSK) yapısının “Bağımsız ve özerk yargıya ilişkin Avrupa standartlarıyla çeliştiği”ni açıkça ifade etmiştir. Yolsuzluklar başta olmak üzere pek çok konuda HSK sorunları çözmekte olan bir kurumdan ziyade sorunları derinleştiren bir işleve sahiptir.

‘Operasyonel Tutuklamalar ve Kovuşturmalar Cezalandırma ve Yıldırma Amacı Taşıyor’

“İktidar muhaliflere yönelik operasyonel faaliyetlerini savcılar ve sulh ceza hakimlikleri aracılığı ile yürütmektedir. İktidarın hoşuna gitmemesi yönü ile kamuoyunun gündemine taşınan olaylarda hızla gözaltı ve tutuklama kararları verilmektedir. Bu kimi zaman Cumhurbaşkanına Hakaret suçlamasıyla, kimi zaman da toplumsal kutuplaştırmayı körüklemek amacıyla Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama Suçlamasıyla gerçekleşmektedir. Kimi zaman da Ünsal Ban olayında olduğu gibi iktidarı zora sokacak ifşaatların engellenmesi için hızla harekete geçilerek gerçekleştirilmektedir. İktidarın gözünde ceza yargısı iktidarın bir sopasıdır ve iktidar da bunu gönlünce kullanmaktadır. Adli İstatistikler de bunu ortaya koymaktadır. İfade özgürlüğünün haksız soruşturmalarla kısıtlandığı, terör örgütü üyeliği suçunun alelade bir suçmuş gibi kapsamı genişletilerek herkese isnat edilebilir bir hâlde geldiği bir baskı ortamı içerisindeyiz. Bazı hakim ve savcılar iktidarın istediğini yerine getirme karşılığında üst makamlara görevlendirilebilmektedir.”

‘İktidarı İlgilendiren Uyuşmazlıklarda Hak Arama Yolları Kapatılıyor’

“İktidar partisi veya iktidar ortağı partiyi ilgilendiren uyuşmazlıklarda kamuoyunun ve mağdur olan vatandaşların hak arama hürriyeti engelleniyor. Adalete erişim mümkün olmuyor. Şüpheli ölümlerde, iktidara yakın isimler hakkında iddialar olduğu halde bu şüpheli ölümler aydınlatılmamıştır. Şenyaşar ailesine katliam yapan ve kim oldukları da belli olan AK Partililer hakkında adalet tesis edilmiyor. Aradan geçen dört yıla rağmen failler halen yargı organları tarafından kollanıyor. DEVA Partisi Karaman il başkanımıza MHP’nin il başkanlığından belirli bir grubunun saldırdığına dair görgü şahitleri de olmasına rağmen etkin bir soruşturma yürütülmüyor, azmettirenler ve failler hâlen serbestler. İktidarı ilgilendiren rüşvet ve yolsuzluk vakalarında ise hakkında iddialar bulunan kişilerin kişilik hakkı gerekçesiyle çok kısa sürede yargı organlarından haberlere erişim engeli kararları çıkıyor. Hakkında rüşvet ve yolsuzluk iddiaları olan kişiler hakkında suç duyurusunda bulunulduğu takdirde de bu adli soruşturmalar, savcılık dolaplarında tozlu raflar arasında unutulmaya terkediliyor.”

‘Başta Makul Sürede Yargılanma Hakkı Olmak Üzere Adil Yargılanma Hakkı Sıklıkla İhlal Ediliyor’

“Anayasa Mahkemesi’nin 10 yıllık bireysel başvuru istatistiklerine göre; makul sürede yargılanma hakkının ihlali kararları da dahil edildiğinde esastan incelenen bireysel başvuru kararlarının %97’sinde en az bir hakkın ihlal edildiği kararı verilmiştir. İhlal kararlarının %60.6’sı makul sürede yargılanma hakkı, %10’u ise adil yargılanma hakkının ihlali tespitini içermektedir. Anayasa Mahkemesi’nin bu istatistikleri genel olarak yargı düzenimizde makul sürede yargılanma hakkı ve adil yargılanma hakkı ile ilgili yapısal sorunları açıkça ortaya koymaktadır. Avukatların mesleki görev ve yetkilerinin kısıtlanması, sunulan dilekçelerin ve delillerin gereği gibi değerlendirilmemesi, duruşmaların yargılamanın doğru sonuçlanmasını sağlayacak nitelikte yapılmaması bu sonuçların uygulamadan gelen sebepleridir. Ülkenin demokrasi ve hukuk devleti seviyesinin düşmesi sebebiyle yersiz ve haksız işlerin bile yargı önüne gelmesi, yargıdaki personel yetersizliği nedeniyle mahkemelerin iş yükü aşırı artmıştır. Bu durum da mahkemelerin dosyaları gereği gibi incelemeden sonuçlandırmasına yol açmaktadır. Öte yandan, kimi vakalarda rüşvet ve yolsuzluk çarklarının kurulduğu ve ne yazık ki hakim ve savcıların dosya sahipleriyle kişisel ilişki kurdukları, rüşvet karşılığı belirli bir yönde karar aldıkları veya başka mahkemenin görevinde de olsa bu yönde karar alınmasını sağladıkları görülmektedir.”

‘Yargının Asli Unsuru Olan Avukatların Mesleki ve Ekonomik Hakları Her Geçen Sene Kötüye Gitmektedir’

“Avukatlık yargının üç sacayağından birisi olduğu halde avukatların yargılamalardaki etkisi her geçen sene azaltılmaktadır. İktidarın müdahil olduğu ceza ve idari davalarda karşı tarafın hukuki gerekçelendirmesi ne olursa olsun etkisiz kalmaktadır. Siyasi içeriği olmayan davalarda da adil yargılanma hakkı ve makul sürede yargılanma hakkına dair yapısal sorunlar nedeniyle bir avukatın müvekkiline istediği nitelikte hizmet vermesi mümkün olmamaktadır. İlk derece mahkemesinde en az bir yıl süreceği, dosya kesinleşene kadar da iyimser tahminlerle en az 3-4 sene geçeceği bilinen bir yargılama sürecine müvekkiller girmek istememektedir. Öte yandan, avukatlar gittikçe yaygınlaşan şekilde mesleklerini yapmaları dolayısıyla şiddete maruz kalmaktadır. Ne var ki bu şiddet sarmalından çıkılabilmesi için gerekli hiç bir adım atılmamaktadır. Yargıya inancın olmadığı, adaletin yerine gelmeyeceği düşünülen bir yerde serbest meslek olarak hukuk hizmeti sunan avukatların ekonomik olarak tutunması mümkün değildir.

İktidarın yasa zoruyla baroları dizayn etme çabası istenilen sonucu vermemiştir. Avukatların tüm baskılara rağmen iktidarın yanında saf tutmaması ülkemizin hukuk devleti olması yolunda inancımızı pekiştirmiştir.”

‘Hakimlik Savcılık Mesleğine Kabulde Liyakatten Ziyade Sadakate Önem Veriliyor’

“Yargıçların mesleğe kabullerinde sonucu belirleyen sözlü sınavları Adalet Bakanlığı yetkilileri tarafından yapılmakta, her Adalet Bakanı kendi siyasi ve ideolojik görüşü doğrultusundaki kişileri mesleğe alma temayülünü göstermektedirler. Hatta tuz o kadar kokmuştur ki 25-26 Aralık 2021 tarihinde yapılan Avukatlar için Adli Yargı Hâkim ve Savcı Adaylığı Yazılı Sınavından 94,85 puan alarak Türkiye İkincisi dahi mülakatta “Başarısız” bulunmuştur.“

‘Yargının Kökleşmiş Sorunlarını Çözmek İçin DEVA Partisi Olarak Hazırız’

“Yargının sorunları ne kadar kökleşmiş olursa olsun kader değildir. Bu çürümüş yapıyı değiştirmek elimizde. Hukuk devleti yolunda adil bir yargı için en önemli değişiklik iktidar değişikliği olacak. En önemli değişim ülkeyi yöneten zihniyetin yani bu iktidarın topyekûn değişmesi olacak. İktidar değiştiği anda, bizler iktidara geldiğimiz anda yargının üzerindeki baskı bir anda sona erecek. DEVA Partisi olarak açıkladığımız Adil Yargı Eylem Planımızda belirttiğimiz üzere; HSK kapatılmalı ve iki ayrı kurul olarak yapılandırılmalı. Ceza yargılamalarında avukat ile savcı eşitlenmeli, denk bir ilişki olmalı. AYM’nin ve AİHM’in kararları herkes ve bütün yargı organları tarafından istisnasız uygulanmalı. Hakimlik ve savcılığa girişte mülakat kaldırılıp yerine iki aşamalı yazılı sınav getirilmeli. İlkokul müfredatına hukuk ve demokrasi dersleri konulmalı. Kriterlere uymayan hukuk fakülteleri kapatılmalı, hukuk eğitiminde nitelik artırılmalı. Yüksek yargıda farklı kaynaklardan gelen üyeler atanmalı ve çoğulculuk sağlanmalı. Yüksek yargıda cinsiyet kotası uygulanmalı.”

İçişleri Bakanı’nın Yaptığı Suç Duyurusu Hk. Soru Önergesi

Sedat Peker tarafından İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkında 2021 yılı mayıs ayında bazı açıklamalarda bulunulmuştur. Bu açıklamalarda suç örgütü lideri olarak hakkında soruşturma yürütülen Sedat Peker, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun tehlikeli bir durum olduğunda kendisine haber vereceğini yine bu kapsamda kendisine koruma tahsis ettiğini, DYP kongrelerinde Sedat Peker’in adamlarıyla birlikte yer aldığı, FETÖ mensuplarını bir takım görevlere getirdiği, dolandırıcılık suçu işleyenlerle birlikte hareket ettiği, 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra silah dağıttığı, SBK Holding’in sahibi Sezgin Baran Korkmaz’ın yurt dışına kaçışında etkili olduğu, Aleyna Çakır cinayetinde fail Ümit Can Uygun’un cezadan kurtulabilmesi için Adli Tıp raporunun Süleyman Soylu’nun talebi doğrultusunda hazırlandığı, yine Süleyman Soylu’nun oğlu Engin Soylu’nun da Nevzat Kaya’yı Bataklık Dosyası’ndan çıkarmak için 5 milyon dolar istediği, bununla birlikte uyuşturucu ticaretinin de önünü açtığı şeklinde iddialarda bulunmuştur. Bu iddialara karşı, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, yukarıdaki iddiaları reddetmiş öte yandan Sedat Peker’den ayda 10.000 ABD Doları alan bir milletvekili olduğu ve bu kişi ile Sedat Peker’in ilişkili olması nedeniyle bu milletvekilinin adını da Cumhuriyet Başsavcılığına açıklayacağını ifade etmiştir.

Akabinde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu 2021 yılı Mayıs ayı içerisinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak suç duyurusunda bulunduğunu ve ayrıca kendisi ile ilgili olan bu iddiaların da araştırılmasını istediğini belirtmiştir.

Bu bağlamda,

1- İçişleri Bakanı’nın yaptığını iddia ettiği suç duyurusu üzerinden 16 ay gibi bir süre geçmekle başvuru hakkında herhangi bir adli işlem yapılmış mıdır?

2- Adli işlem yapıldıysa soruşturma hangi aşamadadır?

3- Eğer yapılmadıysa bu kadar uzun bir süre geçmesine karşın bu çok ciddi iddialar neden soruşturulmamaktadır? Savcılık tarafından, İçişleri Bakanı’nın suç duyurusunun gereği yerine getirilmiyorsa görevini ihmal eden savcılar hakkında HSK harekete geçecek midir?

4- İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, suç örgütü lideri Sedat Peker’den aylık 10.000 ABD Doları alan milletvekilinin kim olduğu konusunda Cumhuriyet Savcılığına gerçekten herhangi bir bilgi vermiş midir?

Kütüphaneci Alımı Mülakatlarında Usulsüzlük İddiaları Hk. Soru Önergesi

Kültür ve Turizm Bakanlığının 2022 yılında alım ilanına çıktığı 465 Sözleşmeli Kütüphane Memuru alımında her il için ayrı ayrı kontenjanlar belirlenmiş olup, her ilin kontenjan sayısının 3 katı kadar aday, 30 Mayıs 2022–10 Haziran 2022 tarihleri arasında Ankara’da bulunan Milli Kütüphane’de sözlü mülakata davet edilmiştir. Pek çok ilde kadronun 3 katı kadar aday kontenjanına yeterli sayıda başvuru gelmemiştir. Neredeyse her ilde KPSS puanıyla beraber bakanlığın açıkladığı mülakat listesinde ilk sıralarda bulunan 81-75 puan aralığındaki adaylar elenirken; yine pek çok ilde özellikle 72-70 puan aralığında bulunan ve il sıralamasında son sıralarda yer alan adayların asil olarak kazandıkları görülmüştür. Yine aynı şekilde elenen yüksek KPSS puanlı adaylara sistematik bir şekilde 60 ve 65 sözlü puanı verilerek elendiği görülmüştür. Ayrıca bakanlığın kadro alımının her aşamasında liste yayınlamasına rağmen sonuç açıklama aşamasında liste yayınlamaması da adaylar arasında torpil ve referans şüphelerini kuvvetlendirmektedir.

Bu bağlamda;

1- İlk mülakat listeleri açıklandığında, Bilgi ve Belge Yönetimi bölümü dışı 2 kişi, adaylar ve Türk Kütüphaneciler Derneği (TKD) tarafından tespit edilmiş ve bu kişilerin bakanlığa bildirilmesi üzerine bu iki isim güncel listeden çıkarılmıştır. Atanan kişilerin listelerinin açıklanmaması diğer adaylarda, bu konuda bir ihmal olabileceğini düşündürmektedir. Bölüm dışı atanan isimler mevcut mudur?

2- Kültür Memur-Sen’de görevli üst düzey kişilerin ve çeşitli müdür/genel müdür unvanlı yöneticilerin, il bazındaki sıralamalarda son sıralarda bulunan adayların atanmasına referans olduğu iddiası doğru mudur? Bu alımlarda 100 bin TL karşılığında atanan adaylar olmuş mudur? Bu konuyla ilgili herhangi bir soruşturma başlatılmış mıdır?

3- İl için ayrılan kontenjan kadar bile adayın başvurmadığı illerde elenen yüksek puanlı adaylar mevcuttur. Bu illerde boş kalan yaklaşık 100 kadroya, alımlar haricinde yasal usuller işletilmeden personel yerleştirileceği iddiaları doğru mudur?

4- Mülakatı iyi geçmesine rağmen elenen yüksek puanlı adayların bakanlığa gönderdiği itiraz dilekçelerine, TKD Genel Başkanı’nın bu alımda torpil yaşandığı iddiasına ve basında çıkan haberlere karşılık bakanlık içerisinde bir soruşturma başlatıp; elenen yüksek adaylar hakkında bir inceleme gerçekleştirecek misiniz?

Rusya’dan S-400 Alınması Sürecinin İşletilmesinin Dış Politikamıza Etkisi Hk. Soru Önergesi

Rusya Askeri İşbirliği Kurumu Başkanı Dmitry Shugayev, 16.08.2022 tarihinde yaptığı açıklama ile 2. Parti S-400’lerin Türkiye’ye satılacağını ileri sürmüştür. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı’ndan (SSB) yapılan açıklamada ise Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi tedarik sürecinde yeni bir gelişmenin söz konusu olmadığı, mevcut sözleşmenin teknik sürecinin yürütüldüğü bildirilmiştir.

S-400’lerin sevkiyatı yapılan ilk parti hazır sistemlerinin Türkiye’ye gelmesiyle ABD’nin CAATSA yaptırımlarını uygulamaya başladığı ve bu çerçevede parasını ödediğimiz halde F-35 Ana Programı’ndan da çıkartıldığımız malumdur. Hatta daha düşük model savaş uçağı olan F-16 alımlarımız bile şarta bağlanmaya çalışılmaktadır. Hal böyle iken S-400 alım sürecinin halen işletilmesi Türkiye için yeni sıkıntılar doğurabilecektir.

Bu bağlamda,

1- Rusya ile 2. parti S-400 alımı konusunda yeni bir sözleşme yapılmış mıdır?

2- S-400 alımına dair yeni bir sözleşme imzalanmamış olsa bile sözleşme kapsamında S-400’lerin teknik sistemlerinin kurulumuna dair tedarik sürecinin ilerletilmesinin yeni tepkilere ve yaptırımlara yol açabileceği hesaplanmış mıdır?

3- Rusya ile S-400 sistemlerinin kullanıma hazır hâle getirilmesi sürecinin işletilmesi durumu F-16 ve diğer Amerikan modernizasyon kitleri alımımızı etkiler mi?

4- Geçtiğimiz birkaç yılda Rusya’nın askeri konvoyumuzu vurduğu ve onlarca askerimizi şehit ettiği, Kırım’ı ilhak ettiği, hâlihazırda Ukrayna’yı işgal ettiği ve bu ülkeyle savaş hâlinde olduğu göz önüne alındığında; NATO füze ve hava araçlarını etkisiz hâle getirme özelliğine sahip Rus hava savunma sistemlerinin Türkiye’de konuşlanmasının üyesi olduğumuz NATO ve dost ülkeler tarafından nasıl algılanacağı düşünülmüş müdür?

Karaman’daki Kaçak Yapılaşma Hk. Soru Önergesi

Karaman ili Kazımkarabekir ilçesi Subaşı Mahallesi’nde İmar Kanunu’nun 18. maddesi kapsamında parselasyon planları tamamlanmadığı ve dolayısıyla bölgedeki taşınmaz maliklerine yapılaşmaya uygun parsel tapusu verilmediği halde Kazımkarabekir Belediyesi Meclis Üyesi Mehmet Kalaycı 942 Ada, 44 Parsel üzerinde kaçak yapı yapmıştır. Oldukça büyük bir depo niteliğindeki kaçak yapının inşaatı sırasında Kazımkarabekir Belediyesi işçilerinin çalıştırıldığı, belediyenin imkan ve araçlarının kullanıldığı da video ile kayda alınmış ve Karaman’daki bir yerel medya organı olan www.imaret.com’da yayınlanmıştır.

Kaçak yapının belediyeye ihbarı üzerine belediye başkanı şifahen, yapıyı yıktırmayacağını söylemiştir. 11, 12 Ağustos gecesi ise konuyu takip eden DEVA Partisi Karaman il başkanımız ve haberi yapan gazeteci kalabalık bir grubun sopalı saldırısına maruz kalmıştır.

İmar Kanunu m. 18 uygulamasının olduğu yerde düzenleme ortaklık payı kesileceği ve planlama yapılacağı için hiçbir malikin kendisine verilecek arsanın tam olarak koordinatlarını bilmesi mümkün değildir. Buna rağmen belediye meclis üyesi, kaçak depo yaptığı yerin kendisine bırakılacağına emin davranmaktadır. Kaçak yapı inşaatında belediye işçisi ve araçlarının kullanılması ve belediye başkanının kaçak yapıyı yıkmayacağına dair söylemi söz konusu kaçak yapı hakkında Kazımkarabekir Belediyesi’nin ihmal göstererek gerekli işlem ve eylemleri yerine getirmeyeceğini açıkça göstermektedir.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı olarak; Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği m. 67/1. fıkrası uyarınca yerinde denetim yapma ve İmar Kanunu’nun 32. maddesi uyarınca işlem tesis edilmesi için belediyeye bildirimde bulunma yetkiniz vardır. Ayrıca İmar Kanunu m. 32/5. fıkrası Ek Cümle uyarınca belediyenin gerekli işlemleri tesis etmemesi üzerine belediyenin yetkilerini ikame ederek kaçak yapıyı yıkma yetkiniz bulunmaktadır.

Bu bağlamda;

1- Karaman ili Kazımkarabekir ilçesi Subaşı Mahallesi 942 Ada, 44 Parsel üzerinde yapılan kaçak yapıya ilişkin Kazımkarabekir Kaymakamlığı 04.08.2022 tarihinde yapılan şikayet ile ilgili inceleme başlatıp, denetimde bulunmuş mudur? Bu olay dışında buna benzer kaç şikayet yapılmıştır?

2- Kazımkarabekir İlçesinde tespit edilen kaç tane kaçak yapı vardır ve tespit edilen kaçak yapılardan kaçı hakkında yapı tatil tutanağı tutulmuştur?

3- Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı olarak, Kazımkarabekir Belediyesi tarafından göz yumulan kaçak yapılaşmayı engellemek üzere bu ilçede yaygın denetim başlatacak ve gerekli yaptırımları uygulayacak mısınız?