Türkiye-Almanya İşgücü Anlaşması’nın 59. Yıl Dönümü: Diasporayı Destekleyen Kapsayıcı Politikalara İhtiyacımız Var

30 Ekim 1961 yılında Almanya ile imzalanan işgücü anlaşması bundan 59 yıl önce bugün, Almanya’daki en büyük göçmen topluluğu olan Türk toplumunun ülkedeki mevcudiyetinin ilk adımı olmuştur. Bu yıl 59. senesini geride bıraktığımız Almanya’ya yönelen işçi göçü, ülkemizin dış göç tarihinde geniş bir yer tutmaktadır. Yarım asrı geçen sürede Almanya’daki Türkler artık Almanya’nın aslî unsurları hâline gelmiştir. Temelde Almanya’nın işgücü açığını kapatmak üzere göç eden Türkler, günümüzde Almanya’nın farklı alanlarında yer edinerek toplumsal hayatı aktif olarak etkilemektedirler. Sayıları yaklaşık 3,5 milyona ulaşan Almanya’daki Türkler, sadece nicel olarak değil nitel anlamda da hem Türkiye’ye hem de Almanya’ya katkı sunmakta, kökleri her iki ülkede de sağlam, mümtaz bir topluluk olarak değer üretmektedirler. Beşinci nesle ulaşan Türkler, Almanya’da siyasetten ekonomiye, kültürden sanata, edebiyattan tarihe birçok alanda Türkiye ile Almanya arasında da görünmez fakat sağlam bir köprü inşa etmektedirler.

Göçün üzerinden geçen 59 yıl, Türk ve Müslüman nüfusa yönelik gerçekleştirilen ırkçı saldırılara da sahne olmuştur. Yakın geçmişte giderek artan bu saldırıların bir benzeri de 19 Şubat 2020’de dokuz göçmen kökenli insanın hayatını kaybettiği, çoğunlukla Türk müşteri kitlesine sahip iki farklı mekânda meydana gelen Hanau saldırısıdır. Alman Federal Hükümeti’nin açıklamasına göre 2020 yılının ikinci çeyreğinde yani Mayıs ile Ağustos ayları arasında toplam 188 İslam düşmanlığı suçu kayıtlara geçmiştir. Aynı süre zarfında Almanya’da kayıtlara geçen 15 cami saldırısı olmuştur. Bütün bunlar, ne yazık ki ırkçı şiddetle oluşmuş buzdağının yalnızca görünür kısmıdır. Maalesef kurumsal ırkçılıkla mücadele konusunda Almanya üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmemektedir.

Tüm bu olumsuz örneklere rağmen Alman ve Türk toplumunun çok büyük çoğunluğunun ahenk içerisinde, sosyal hayatta birçok soruna karşı birlikte mücadele ettiği gerçeği de unutulmamalıdır. Tüm insanlığın uzun süredir mücadele ettiği pandemi sürecinde de Almanya’daki Türkler, gönüllülük faaliyetleri kapsamında yardıma ihtiyacı olan insanların yanında olmaya çalışmışlardır. Bu husus, Almanya’daki vatandaşlarımızın birlikte yaşama kültürünün inşasına yönelik çok kıymetli bir örnektir.

Bunun yanı sıra artık kronikleşen sorunların çözümü için Almanya’da bulunan vatandaşlarımızın ana dil Türkçeyle ilişkilerini geliştirmeleri, Müslüman toplumun ötelenen kurumsal haklarını elde etmeleri için destekleyici bir rol üstlenen, onları araçsallaştırmayan, öznelliklerini destekleyen ve tüm renkleri kucaklayan kapsayıcı politikaların geliştirilmesi gerekmektedir. Bu hususlarda sivil toplumun daha etkin olması ve her iki ülkeye de azami iş birliğine yönelik bir yaklaşım benimsetmesi gerekmektedir. Bu süreç başta sivil toplum olmak üzere her iki ülke için de olumlu imkanlar oluşturacaktır.

Bu farkındalıkla, yurtdışındaki yurttaşlarımızın sıkıntılarını giderecek ortak çözümler geliştirmemiz ve Türk diasporasını sadece seçim zamanlarında değil, anayasal bir sorumluluk olarak daima gündemimizde tutmamız elzemdir. Her şeyden önce yurtdışındaki vatandaşlarımız ile ilgili yeterli bilgiye sahip olmamız gerekir. Almanya’ya göç yarım asrı çoktan aşmış olmasına rağmen yurtdışındaki Türk toplumu ile ilgili ülkemizde nitelikli araştırmalar hâlen yapılmamaktadır. 6 milyonluk diasporaya rağmen üniversitelerimiz bünyesinde nitelikli Diaspora Araştırma Merkezleri kurulabilmiş değildir. Türkiye’nin İslam düşmanlığı ile ilgili mücadele söylemleri, kullanışlı günübirlik sloganlar ötesine geçememektedir. Bilakis iktidarın İslam düşmanlığı ile mücadele ediyorum iddiasıyla kullandığı popülist söylemler, Batı dünyasında yaşayan vatandaşlarımızı daha fazla zora sokmakta, daha fazla ötekileştirilmeye mazur bırakmaktadır. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yurtdışı din hizmetleri olmak üzere, yurt dışı vatandaşlarımıza yönelik çalışan kurumların politikaları ivedilikle ve ciddiyetle gözden geçirilmelidir,

Bu bilinçle, Türkiye-Almanya İşgücü Anlaşması neticesinde başlayan bu süreçte, başta ırkçı saldırılar sonucu hayatını kaybetmiş yurttaşlarımızı ve bugünün tarihini alın terleriyle yazmış birinci kuşağın değerli büyüklerini yeniden anıyorum. Meclisimiz öncelikli olmak üzere, ülke kamuoyumuzu yurt dışında yaşayan vatandaşlarımıza daha fazla kulak vermeye davet ediyorum.

Fransa’da Müslümanlara Yönelik Kurumsal Irkçılık Derhal Son Bulmalıdır!

Son yıllarda Avrupa genelinde aşırı sağın yükselişe geçmesiyle artan Müslüman karşıtlığı; toplum huzurunu bozan sayısız ırkçı söylemi, ötekileştirmeyi ve hukuksuzluğu da beraberinde getirdi. Günden güne daha radikal bir hâl alan ötekileştirici politikalar, Avrupa’daki Müslüman toplumunu, yaşamlarının her alanında tehdit eder seviyeye gelmiştir. Avrupa’da yaşanılan terör olaylarının veya bireysel suçların Müslümanlara karşı hâlihazırda var olan ön yargıları daha da derinleştirdiğine şahit oluyoruz. Müslüman toplumunu asla temsil etmeyen aşırıcı söylem ve eylemler, Müslüman azınlığın tamamına mal edilmekte, güvenlikçi politikalarla azınlıkların hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmaktadır.

Fransa’da 2020 yılının başından bugüne dek, “radikal İslamcılık ile mücadele” adı altında, 73 cami, özel okul ve işyeri kapatılmıştır. Radikalleştikleri gerekçesiyle 200’ün üstünde yabancı sınır dışı edilmekle tehdit edilmiştir. Marketlerde bulunan helal gıda reyonları dâhi hükümet yetkililerine rahatsızlık vermekte, mesnetsiz iddialarla gıdaya erişim özgürlüğünün önüne geçilmeye çalışılmıştır. Görülüyor ki, herhangi bir standardı olmayan “radikal” etiketler ile Fransa’daki Müslüman toplumunun gündelik yaşamına hukuksuz müdahaleler olmakta ve bunlar günden güne artmaktadır.

Fransa İçişleri Bakanı Gérald Darmanin’ın, son 20 yıldır Müslümanları hedef alan ırkçılık ve ayrımcılıkla mücadelede rol alan, Fransa İslamofobi’ye Karşı Kolektifi’ni (CCIF) feshetme çağrısı ve benzeri yapılanmaların sesini kısma çabası; var olan toplumsal huzursuzluğu tırmandırmaya yönelik kışkırtıcı bir harekettir. Toplumsal huzur ve barış yolunda çaba gösteren sivil toplum kuruluşlarını engellemek, Fransa’nın korunacağını iddia ettiği “cumhuriyet değerleri” ile bağdaşmamaktadır. Liberal demokratik toplumlar, yapısal ırkçılıkla mücadele edip azınlıkların temel hak ve özgürlüklerini de garanti altına aldıkları müddetçe bu iddiayı yerine getirebilirler.

Tüm bu yaşanılanlar, Fransa’da devlet eliyle gerçekleştirilen kurumsal ırkçılığı gözler önüne sermektedir. Bu noktada, Fransız Hükümetini ırkçılığın önünde durmayı suç saymak ve barışçıl Müslüman azınlığın temel haklarını baltalamak yerine insan hakları ve temel özgürlüklere bağlı kalmaya ve Müslümanlara yönelik baskıyı sonlandırarak gerekli hoşgörü ortamını oluşturmaya davet ediyorum.

YABANCI ÜLKELERLE OTOMATİK BİLGİ PAYLAŞIMI HAKKINDA BİLGİLENDİRME

Çok taraflı uluslararası anlaşma kapsamında Türk bankalarında hesabı bulunan ve yurt dışında ikamet eden vatandaşlarımızın banka hesap bilgilerinin meskûn oldukları ülkelerle paylaşılması hususu yurt dışındaki Türk toplumunu tedirgin etmektedir. Bugüne kadar defaatle uyarmamıza rağmen hükümet yetkilileri vatandaşlarımızın mağdur olmaması için gerekli adımları atma ve bilgilendirme noktasında ilgisiz ve yetersiz kalmıştır. Bu hususta Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Berat Albayrak’a soru önergemizi[1] vermiş bulunmaktayız. Ayrıca konunun takipçisi olmayı sürdüreceğimizi de kamuoyuna bildiririz.

Uzun süredir yaptığımız çağrıların kısmen karşılık bulmasıyla birlikte Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından 25 Ağustos 2020 tarihinde “Finansal Hesap Bilgilerinin Vergi Konularında Karşılıklı Olarak Otomatik Değişim Standardı Bilgilendirme Rehberi”[2] adı altında bir bilgilendirme broşürü yayınlanmıştır. Fakat bu bilgilendirmeye rağmen Almanya, Hollanda, Belçika, Avusturya ve Fransa gibi Türk diasporasının büyük çoğunluğunun yaşadığı ülkelerle otomatik bilgi paylaşımın ne zaman yapılacağı hususu belirsizliğini korumaktadır. Bu belirsizlik durumu, bu ülkelerde yaşayan insanlarımızı haklı endişelere sevk etmektedir. Türkiye’nin sorumlu davranarak bu ülkelerle otomatik bilgi paylaşımı sonrası yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın mağdur olmaması için ayrıntılı bir bilgilendirme yapması gerekmektedir.

Bu anlaşmanın, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımıza yönelik önemli etkileri olacaktır. Bu noktada, yurt dışındaki vatandaşlarına karşı Anayasal sorumluluğu bulunan Türkiye’ye önemli görevler düşmektedir. Bu doğrultuda yetkili makamlar, prensip olarak hangi ülkeyle vatandaşlarımızın bilgileri paylaşılacaksa, o ülkede yaşayan tüm vatandaşlarımızı bilgi paylaşımının başlatılmasından iki yıl önce ayrıntılı olarak bilgilendirmelidir. Türk diasporasının zor duruma düşmemesi için gerekli tedbirlerin alınması, vatandaşlarımızın kuşatıcı bir biçimde bilgilendirilmesi, karşılaşabilecekleri problemlerin izah edilmesi ve endişelerinin giderilmesi mutlaka sağlanmalıdır. Ayrıca Türkiye’nin hayati derecede dövize ihtiyacı olduğu bu günlerde otomatik bilgi paylaşımının Türkiye’ye etkisi uzmanların katkısıyla etki analizi yapılarak kamuoyu ile paylaşılmalıdır.

Tüm bunların yanı sıra, otomatik bilgi paylaşımına girecek vatandaşlarımızın da dikkate alması gereken çeşitli hususlar vardır. Buna göre yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız konuyu yakinen takip etmeli, resmî açıklama ve süreçleri ihmal etmemelidir. Aynı şekilde vatandaşlarımız, bankalarda bulunan hesap bilgilerinin güncel olup olmadığını kontrol etmeli ve gerekli güncellemeleri mutlaka yapmalıdır. Vatandaşlarımız vergi beyannamelerine dikkat ederek gelirlerinde değişiklik olması halinde ne gibi yükümlülüklerle karşılaşacaklarını mutlaka kontrol etmelidir. Ayrıca halen yurt dışında ya da Türkiye’de ikamet eden herhangi bir kişi veya yakını ile ortak hesabı olanların bu hesapları yeniden değerlendirmeleri faydalı olacaktır. Otomatik bilgi paylaşımında esas olan, yerleşiklik yani yaşanılan yerdir. Yaşam merkezindeki vergi yükümlülüğünün adres değişikliği ile ortadan kalkmayacağı bilinmeli ve aksi bir tutumun daha büyük sorunlara yol açabileceği vatandaşlarımız tarafından göz ardı edilmemelidir.

 

Otomatik Bilgi Paylaşımı hakkında daha detaylı bilgi edinmek için aşağıda yer alan değerlendirme notumuza ulaşabilirsiniz:

https://www.mustafayeneroglu.com/wp-content/uploads/2020/10/Otomatik-Bilgi-Paylaşımı-Değerlendirme-Notu.pdf

 

[1] https://www.mustafayeneroglu.com/wp-content/uploads/2020/10/Soru-Önergesi-1.pdf

[2] file:///C:/Users/60809/Downloads/Finansal_Hesap_Bilgilerinin_Rehberi%20(5).pdf

İBB Gaziosmanpaşa Sahnesi’nde Oynanacak Olan Bêrû Adlı Tiyatro Oyununun Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı Tarafından Yasaklanmasına İlişkin Soru Önergemiz

İBB Şehir Tiyatroları Gaziosmanpaşa Sahnesi’nde oynanacak olan Bêrû adlı tiyatro oyununun Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı tarafından yasaklanmasına ilişkin soru önergemizi İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu tarafından cevaplandırılması maksadıyla TBMM Başkanlığı’na sunduk.

 

 

Soru önergesi’nin word dosyasına buradan ulaşabilirsiniz

İnfaz paketi bir özel af yasasıdır, Anayasa Mahkemesi kamu vicdanını yaralamıştır

Kamuoyunda ‘İnfaz Paketi’ olarak bilinen kanun değişikliklerinin şekil bakımından iptali talebinin Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmesi kamu vicdanını yaralamış, millet iradesinin tecelli ettiği TBMM’nin iradesini sakatlamıştır. Toplumsal uzlaşma aranmadan getirilen bu düzenleme; eşitlik ilkesine, Anayasa’ya ve Anayasa Mahkemesi’nin içtihatlarına aykırıdır.

Anayasa Mahkemesi; Anayasal düzenin, demokrasinin ve hukuk devleti olmanın gereklerinin böylesine hiçe sayıldığı bir dönemde, Anayasa’nın üstünlüğünü koruma görevi ve sorumluluğunu yerine getirememiştir.

Yeterli meclis çoğunluğuna ulaşamayan AK Parti ve MHP koalisyonunun oylarıyla ‘infaz değişiklikleri’ adı altında çıkartılan özel af maalesef Anayasa Mahkemesi’nde 7’ye karşı 9 oyla şekil yönünden onaylanmıştır. Böylece yasama organının iradesi gasp edilmiştir.

Özel af yasasına Meclis’in beşte üç çoğunluğu karar verebilir

Kanun değişikliğiyle yasalaşan infaz paketi, açık bir özel af yasasıdır. Anayasa’nın 87. maddesine göre, özel af çıkarılmasına ancak TBMM’de, üye tam sayısının beşte üç çoğunluğuyla karar verilebilir. TBMM İçtüzüğü’nün 92. maddesine göre de af içeren kanun teklifinin kabul edilebilmesi için teklifin tümü oylanırken aynı nitelikli çoğunluk aranmalıdır.

Bu şartlar, suçluların cezaevlerinden tahliye edilmesinin önemli toplumsal ve siyasal sonuçlar doğurması nedeniyle düzenlenmiştir. Ceza politikalarının amaçları; toplumun huzurunu sağlamak, suç işlenmesini önlemek, suçluları ıslah etmek ve toplum vicdanını onarmaktır.

Cezanın hafifletilmesi veya ortadan kaldırılması af demektir

Bu infaz paketiyle, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un geçici 6. maddesiyle 30 Mart 2020’den önce işlenen ve istisna tutulan suçlardan olmayan bütün suçlarda denetimli serbestlik süresinin 1 yıl yerine 3 yıl olarak uygulanması getirilmiştir.

Geçici 6. madde, TCK’nın 65. maddesine göre özel bir af kanunudur. Çünkü maddenin birinci ve ikinci fıkralarında öngörülen denetimli serbestlik koşulları, bazı hükümlülerin cezaevinde geçirmesi gereken süreleri hafifletmekte hatta tamamen ortadan kaldırabilmektedir. Bu hükümler, cezanın infaz şekline yönelik değil, doğrudan cezanın kapsamına ve mahiyetine ilişkindir.

Bu karanlık günleri en yakın zamanda aşacağız

Bir kez daha en güçlü şekilde ifade ediyoruz: Türkiye’nin bu karanlık günleri en yakın zamanda aşacağına, hukukun üstünlüğüne inanmış ve demokrasiyi özümsemiş yöneticilerle birlikte yasama-yürütme-yargı erklerinin uyum içinde birbirinden bağımsız çalışacağına inanıyoruz.

Bitlis Dere Üstü Islah Projesi’ne İlişkin Soru Önergesi

Bitlis il merkezinden geçen Bitlis Deresi “Dere Üstü Islah Projesi” çalışmaları kapsamında, şehir merkezinde yapılan idari düzenlemeler hakkında Çevre ve Şehircilik Bakanı Sayın Murat Kurum tarafından cevaplandırılması için TBMM Başkanlığına sunduğumuz soru önergemiz aşağıda yer almaktadır.

Avusturalya Türk Toplumu, Türkiye- Avustralya İlişkilerinin En Önemli Taşıyıcısıdır

5 Ekim 1967 tarihinde, Türkiye ve Avustralya arasında imzalanan işgücü anlaşması ile iki ülke arasında yeni bir dönem başlamıştır.

1967 yılında imzalanan anlaşma kapsamında ilk göç kafilesi 1968 yılında Avustralya’ya ulaşmıştır. Farklı meslek ve yaş gruplarından oluşan bu kafile, yeni göç hikayelerinin başlangıcına vesile olarak Türkiye-Avustralya ilişkilerinin seyrinde yepyeni bir sayfa açmıştır. 1967 yılı bu anlamda sadece işgücü anlaşması açısından değil aynı zamanda iki ülke arasında kurulan diplomatik ilişkilerin de başlangıcı olması hasebiyle büyük öneme sahiptir.

Avustralya’ya yönelik göç, birçok farklı alanın yanı sıra Avustralya siyasi ve sosyal tarihi açısından da önemli bir adım olmuştur. ‘Beyaz Avustralya’ politikasının terk edilmesi, Türkiye’den yönelen göçler ile gerçekleşmiştir.

Daha önce Batı Avrupa ülkelerine çalışmaya giden Türkler, bu sefer ülkelerinden çok uzakta bir coğrafyaya giderek alın teri dökmüşler, kendileri ve ülkeleri için büyük fedakarlıkta bulunmuşlardır. Bu açıdan ilk nesil göçmenlerin gösterdiği fedakârlık, vatandaşlarımızın her türlü zorluğa rağmen hayata tutunma çabasının en güzel örneklerinden birisidir. Bunun sonraki nesiller için bir motivasyon kaynağı olması da en büyük temennimdir.

Anlaşmanın imzalandığı o tarihten bugüne değin Avustralya’daki Türk toplumu 150 bini aşan nüfusu ile ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda Avustralya’ya önemli katkılar sunmaktadırlar. Anavatanları ile olan bağlarını sürdürme konusunda da duyarlılık gösteren toplumumuz, kurdukları 140’ı aşkın sivil toplum kuruluşu ve 40’a yakın camiyle dayanışma içinde değerlerini korumaya devam etmektedirler.

Öte yandan genç neslin Türkçe öğrenimi konusunda yönlendirilmesi ve buna ilişkin çalışmalar yapılması elzemdir. Avustralya’nın ve Türkiye’nin bu konuda sağladığı imkanlar daha da artırılmalıdır. Bu minvalde, Avustralya Hükümetinin Sydney ve Melbourne’deki üniversitelerde Türkçe bölümü açmasını önemsemekteyiz.

Bu duygu ve düşüncelerle, 5 Ekim 1967 tarihinde Türkiye ve Avustralya arasında imzalanan işgücü anlaşmasının 53. Yılında, ülkedeki Türk diasporasını saygıyla selamlıyor, bu zorlu göç hikâyesinde göstermiş oldukları fedakârlıklar için şükranlarımı sunuyorum.

Bireysel Başvuru Hakkını Değil, Temel Hak İhlallerini Kaldırın!

AK Parti-MHP koalisyonunun Anayasa Mahkemesi’ne göz dikmesi, vatandaşlarımızın kamu gücü karşısında en temel haklarını etkin bir şekilde kullanabilmesine imkan tanıyan bir yargı organına dönük bir saldırıdır. Bu saldırı önlenemezse insan hakları ihlalleri daha da derinleşecek ve ülkemiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bugünkünden bile yoğun biçimde şikayet edilecektir.

Hak ihlalleri Türkiye’nin yüz karasıdır

İnsan hakları ihlallerinin yoğunluğu, Türkiye’nin acı bir gerçeği ve yüz karasıdır. 2016 yılından 2020 Haziran ayına kadar geçen süre zarfında Anayasa Mahkemesine yaklaşık 220.000 bireysel başvuru yapılmıştır. Anayasa Mahkemesinin resmî istatistiklerine göre, esastan incelenen başvuruların %91,8’inde hak ihlali olduğu karara bağlanmıştır. Bu veriler, bugün Türkiye’de insan hakları ihlallerinin sıradanlaştığının açık bir tespitidir. İktidar koalisyonunun Anayasa Mahkemesini hedef almasının sebebi de budur.

Oysa demokratik bir düzende, vatandaşlarımızın insan onuruna yaraşır bir hayat sürebilmesi için devlet gücünün hukukla bağlı olması şarttır. Bunun için iktidarın etkin hukuki araçlarla denetlenmesi gerekir. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı, gün geçtikçe daha fazla otoriterleşen iktidar gücüne karşı vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlüklerini korumaya çalışmaktadır.

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı, toplumun kendi anayasasına sahip çıktığının göstergesidir.

Üstünlerin hukukuna son vereceğiz

İşkence, kötü muamele, basın yasakları, tutuklamalar, KHK’lar, kayyumlar ve diğer tüm hukuksuzluklar Türkiye’nin rutini olamaz. Bireysel başvuru hakkının tartışmaya açılması, hukukun üstünlüğünün hiçe sayıldığının ve insan haklarının iktidar tarafından ayak bağı olarak görüldüğünün en açık kanıtıdır. Bu durumda ortadan kaldırılması gereken bireysel başvuru hakkı değil, bireysel başvuruyu zorunlu kılan temel hakların sistematik ihlalidir.

Özgür ve demokratik bir Türkiye’de insanımızı hak ettiği refah seviyesine ulaştırmak amacıyla üstünlerin hukukuna son verip, hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi için tüm gücümüzle çalışıyoruz. Biz hukuka inanıyoruz, her koşulda hukukun üstünlüğünü savunuyoruz.

Çünkü Türkiye, insan hakları ihlalleriyle, işkencelerle, yasaklara, kayyumlarla ve baskılarla yönetilen üçüncü sınıf bir ülke olmayı hak etmiyor.

KARARNAME İLE İLETİŞİM BAŞKANLIĞI, PROPAGANDA BAKANLIĞI’NA DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞTÜR

66 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle görev ve yetkileri yeniden düzenlenen İletişim Başkanlığı, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde merkezi ve stratejik bir konuma yerleştirilmektedir. İletişim Başkanlığı’na stratejik iletişim ve kriz yönetimine ilişkin politikaları belirleme ve faaliyet alanlarındaki tüm kamu kurum ve kuruluşları arasındaki koordinasyonu sağlama yetkisi verilerek, ülke çapında faaliyet gösterecek bir propaganda mekanizmasının altyapısı oluşturulmuştur.

2018 yılında Anayasa’ya aykırı bir şekilde 14 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile İletişim Başkanlığı’na verilen basın kartı düzenleme yetkisi 66 sayılı Kararname ile İletişim Başkanlığı’nın Basın ve Yayın Dairesi Başkanlığı’na verilmiştir. Mevcut haliyle yerli ve yabancı basın mensuplarının gazetecilik mesleklerini yürütebilmeleri için ihtiyaç duydukları basın kartının, İletişim Başkanlığı tarafından verilmesi; birçok yerli ve yabancı gazetecinin hukuka aykırı olarak basın kartlarını almalarına engel olmakta ve basın özgürlüğünü ciddi manada ihlal etmektedir. Anayasa’ya göre temel hak ve hürriyetler ancak kanunla sınırlandırılabilir. Basın hürriyetine getirilebilecek sınırlamaların ancak kanunla getirilebilmesine rağmen basın kartı için aranan şartların Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ve yönetmelikle düzenlenmesi hukuka aykırıdır. Ayrıca Anayasa’nın 104. maddesine göre, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Anayasa’nın ikinci kısmının ikinci bölümünde yer alan kişi hakları ve ödevlerine ilişkin bir düzenleme yapılamaz. Basın kartı düzenleme yetkisi doğrudan basın özgürlüğüne ilişkin bir düzenlemedir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenmesi açıkça Anayasa’ya aykırıdır.

Öte yandan, kararname ile kurulan Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi Başkanlığı, stratejik iletişim politikalarını belirlemek ve yapılmak istenen algı operasyonlarını belirleyerek her türlü manipülasyon ve dezenformasyona karşı faaliyette bulunmakla görevlendirilmiştir. Yazılı, görsel ve sosyal medyada hükümet aleyhine yapılan haber ve yorumların İletişim Başkanlığı tarafından manipülasyon ve dezenformasyon olarak değerlendirileceği ve karşı algı operasyonuna tâbi tutulacağı açıktır. Geçmişte de MGK bünyesinde Toplumsal İletişim Başkanlığı (TİB) gazeteciler hakkında andıçlar hazırlar, gazete ve televizyonlara eleman yerleştirir ve propaganda faaliyeti organize ederdi. Avrupa Birliği sürecinde 2005 yılında kaldırılan TİB‘in Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi olarak hortlatılması, iktidarın 90’lı yılların Türkiyesi’ne geri dönme çabasını göstermektedir.

İletişim Başkanlığı; basın kartı başvurularını değerlendiren, ülke çapında teşkilatı kurulan, finansmanı sağlanan ve algı operasyonlarıyla mücadele ederek stratejik iletişim politikası üreten bir kamu kurumu olarak adeta Propaganda Bakanlığı şeklinde revize edilmektedir. Böylece İletişim Başkanlığı; kimin gazetecilik yapacağına, hangi haberin veya yorumun manipülasyon olduğuna karar verecek ve gündemin vatandaş tarafından hükümetin istediği şekilde algılanması için aldatıcı politikalar geliştirecek şekilde kurgulanmıştır. Böylelikle İletişim Başkanlığı adeta Propaganda Bakanlığı’na dönüştürülerek ifade, basın ve çalışma özgürlüğü daha fazla baskı altına alınacak, gazeteciler sürekli olarak tehdit altında tutulacaktır. Yeni düzenleme ile Cumhurbaşkanlığı’nın hâlihazırda demokrasi ve hukuk devletini hedef alması yetmiyormuş gibi Cumhurbaşkanlığı bünyesinde bir birimin bağış toplaması da artık işten bile değil.

Çoğulcu, Katılımcı ve Özgürlükçü Bir Demokrasi için Mücadele Ediyoruz!

Türkiye’de demokrasinin yozlaştığı bir dönemde, 15 Eylül Uluslararası Dünya Demokrasi Günü’nü kutluyoruz. Ne yazık ki çoğulcu yapımızın ve toplumsal barışın bilinçli olarak zedelendiği, temel hak ve özgürlüklerin ciddi biçimde sınırlandırıldığı ve giderek fakirleştiğimiz günlerden geçmekteyiz.

Ülkemizde demokrasi ayaklar altına alınmış, iktidar şahsileşmiş, yasama, yürütme ve yargı tek bir elde toplanmıştır. Kuvvetler birliğinin açıkça egemen olduğu ülkemizde TBMM yetkisizleştirilmiş, yargı bağımsızlığı ile denge ve denetleme mekanizmaları ortadan kaldırılmıştır.

Öte yandan toplumdaki farklı düşünce, inanç ve yaşayışları bünyesinde barındıran çoğulcu yapımıza ve toplumsal barışa olan inanç azalmıştır.

DEVA Partisi olarak iktidara geldiğimizde, demokrasinin önünde acil çözüm bekleyen;

  1. Özgürlük, eşitlik ve adalet ilkeleri doğrultusunda tüm vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlüklerini en geniş anlamda kullanmalarını sağlayacağız.
  2. Açık ve demokratik toplumun şartlarının oluşmasını sağlayarak, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki tüm engelleri kaldıracağız.
  3. Basının görevini bağımsız bir şekilde ve kaygı duymaksızın yerine getirdiği, güvenli, çoğulcu ve elverişli bir ortam oluşturacağız.
  4. Alevi vatandaşlarımızın başta cem evlerine ilişkin talepleri olmak üzere inanç, düşünce ve davranış temelinde birikmiş sorunlarının çözüme kavuşturulması için gerekli adımları atacağız.
  5. Kürt sorununu demokratik zeminde ve özgürlükleri genişleterek temel haklar çerçevesinde çözeceğiz.
  6. Etnik, dini, mezhebi ve kültürel çeşitliliğimizi dikkate alarak daha kapsayıcı bir vatandaşlık anlayışı geliştireceğiz.
  7. Cinsiyet ayrımına yol açan mevzuatı yeniden düzenleyerek, devletin bütün eylem, işlem ve kararlarında cinsiyet eşitliğini hakim kılacağız.
  8. Toplumsal talepleri merkeze alan, tüm farklılıkları değerli gören toplumsal sözleşme niteliğindeki katılımcı, çoğulcu ve özgürlükçü bir anayasayı hayata geçireceğiz.
  9. Sivil toplumun güçlendirilmesi ile STK’ların ifade özgürlükleri ve bağımsızlıkları için mücadele edeceğiz.

Bu minvalde, kuvvetler ayrılığı esasına ve hukukun üstünlüğüne dayanan, yargının tarafsız ve bağımsızlığı ile birlikte hukuk güvenliğinin en üst düzeyde sağlandığı, özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu demokrasinin hâkim olduğu bir Türkiye inşa etmeyi hedeflediğimizi belirterek, 15 Eylül Uluslararası Demokrasi Günü’nü kutluyor, bu anlamlı günün ülkemize barış, huzur ve adalet getirmesini temenni ediyorum.