Göçün 56. Yıl Dönümü: “Türkiye-Avusturya İlişkileri Karşılıklı Popülizme Terkedilmemelidir”

“1964 yılında imzalanan Türkiye-Avusturya İşgücü Anlaşması ile Avusturya’ya giden vatandaşlarımız ve nesilleri, yarım asrı aşan bir süreç içinde misafir işçilikten Avusturya’da yerleşik vatandaşlığa uzanan bir süreçte bugün 300 bine yakın bir nüfus oluşturmaktadır. Almanya, Fransa ve Hollanda’dan sonra dördüncü büyük Türk göçmen nüfusa sahip Avrupa ülkesi olan Avusturya’da yurttaşlarımızın yarısı yaşadıkları ülkenin vatandaşıdır.

İki ülke arasında insani bir köprü vazifesi gören Türk toplumu; kültürel, ticari ve siyasi ilişkileriyle Türkiye-Avusturya arasındaki bağı da kuvvetlendirmektedir. Avusturya, 2002-2018 tarihleri arasında ülkemizde gerçekleştirmiş olduğu yaklaşık 10 milyar dolarlık yatırım ile toplam sıralamada üçüncü ülke konumundadır. Türkiye’nin Avusturya’da doğrudan yatırım yapmış yaklaşık 30 firması olup, Avusturya’daki yatırımları 800 milyon dolara ulaşmıştır. Ağırlıklı olarak perakende, lokantacılık, inşaat gibi sektörlerde faaliyet göstermekte olan girişimcilerimiz, 10 binden fazla çalışanı istihdam etmektedir.

Ekonomik ilişkilerimizin daha canlı olması gereken Avusturya, koronavirüs salgını ile mücadelede yurttaşlarımızın toplumsal birliktelik mesajını da en güzel şekilde verdiği ülkelerden biridir. Tüm dünyayı etkisi altına alan salgın tehdidi karşısında Avusturya’daki Müslüman toplumu çok kıymetli bir dayanışma örneği sergilemektedir. Birçok sivil toplum kuruluşumuz Avusturya’da dışarı çıkma kısıtlamalarının başlamasından bu yana risk grubundaki yaşlı ve hastalara yönelik yardım çalışmaları yürütmektedir. Bu çalışma ile din, dil, etnisite ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın, hasta ve yaşlıların gıda, bakım, ilaç gibi ihtiyaçları giderilmektedir. Bu çalışmalar, Türkiye kökenli insanların Avusturya toplumundaki katkılarını gözler önüne seren örneklerden sadece biridir.

Öte yandan son yıllarda siyaseti tamamen etkisi altına alan İslam ve göçmen karşıtı politikalar, başta Türkler olmak üzere Avusturya’da yaşayan 800 bin Müslümanın hayatını birçok alanda olumsuz etkilerken, onları sözlü ve fiziki ırkçı saldırıların da hedefi haline getirmektedir.

Yakın zamanda Salzburg Üniversitesi tarafından bin 200 kişiyle yapılan çalışma, Avusturya halkının İslam ve Müslüman karşıtlığının 2. Dünya Savaşı öncesi dönemlerde Yahudilere karşı sergilenen tutumlarla büyük benzerlik taşıdığını gösteriyor. Araştırmada “Müslümanların dinlerini yaşamaları sınırlandırılmalıdır” diyenlerin oranı yüzde 51; “Müslümanlar Avusturya’da herkesin sahip olduğu haklara sahip olmamalılar” diyenlerin oranı ise yüzde 45’tir. Yüzde 79 gibi büyük bir çoğunluk ise Müslümanları, devlet tarafından mutlak bir şekilde gözetim altında tutulması gereken bir grup olarak görüyor. Bu önyargılar doğrultusunda adım atan hükümet ise maalesef hukuk devletini zorlayan ideolojik bir yaklaşımla tüm Müslümanları zan altında bırakacak kurumsal çalışmalara yöneliyor.

Yine benzer şekilde Avusturya’da 20 yıldır ırkçı olayları rapor eden sivil toplum kuruluşu Irkçılık Karşıtı Çalışma ve Sivil Tepki (ZARA) Derneği Irkçılık Raporuna göre, 2018 yılında Avusturya’da 1920 ırkçı saldırı kaydedilirken; geçtiğimiz yıl bu sayı 1950’ye yükselmiştir. Bu verilerin, sadece ihbar üzerine kayda geçenler olduğu düşünüldüğünde gerçek sonuçların çok daha ürkütücü boyutta olduğu aşikârdır. 1999 yılında kurulan derneğin 20 yılda kayıt altına aldığı toplam ırkçı olay sayısı ise 18 bin 90’dır.

Gitgide artan popülist dil ve siyasilerin de kullandığı İslam karşıtı söylemler, ötekileştirici iklimi besleyen ve saldırılara zemin hazırlayan en önemli unsur olarak dikkat çekmektedir. Bu tarz aşırı sağcı siyasal eylemlere en yakın örneklerden biri de Sebastian Kurz’un Entegrasyon Bakanı olarak görevlendirdiği Susanne Raab’ın “Burka yasağı” gibi ülke içinde belki en fazla birkaç kişiyi ilgilendirebilecek bir meseleyi araçsallaştırarak Avusturya’daki aşırı sağcı ajandaya sahip çıkmasıyla görülmüştür. Aynı şekilde geçtiğimiz yıl okullarda kız öğrencilere yönelik başörtüsü yasağı uygulanması kararı aldıklarını ifade eden hükümet ortağı Kurz’un üstenci tavrı, “dini cemaatlerin temsilcileri ile bu konunun görüşülmeyeceği” ifadesinde de vurgulanmıştır. Bu durum, sağ popülist retoriğin anti-demokratik söylemlerle iç içe ilerlediğini ortaya koyan en bariz örnektir. Oysa İslam Cemaatinin Avusturya’da 1912’den beri kamu tüzel kişiliği statüsünde olması, Müslümanların kamusal alana katılımıyla ilgili geniş imkanlar sunmaktadır. Ancak Kurz hükümeti bu fırsatı değerlendirmek yerine okul karneleri olayında da görüleceği gibi İslam Cemaatine yönelik ayrımcılık yapmaktadır.

Tüm bunlara rağmen şu açıkça bilinmelidir: Avusturya, aşırı sağcılardan ibaret değildir. Son günlerde artan ırkçı ve İslam karşıtı söylemler karşısında ülkedeki demokratların mücadelesi artık çok daha büyük bir anlam ifade etmektedir ve edecektir. Hiç şüphe yok ki yarım asrı aşkın bir zamandır Avusturya’da yaşayan insanlarımız, toplumsal birlikteliği sürdürmeye; demokrasiye katma değer sunmaya devam edecektir.

Avusturya’da yaşayan vatandaşlarımızın daha fazla ötekileştirilmemesi noktasında Türkiye’nin de önemli sorumlulukları vardır. Karşılıklı popülizm sebebiyle Türkiye-Avusturya Kültürel İşbirliği Anlaşması yapılamamıştır. Avusturya Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dışlanmasının en önemli sebeplerinden birisi de, iktidarın bu alanda ortaya koyduğu politikasızlıktır. Uzun vadeli projeksiyonlara dayanan nitelikli siyaset yerine ortaya konulan hamaset ve genellemeci anti-batı diline kurban edilen ilişkilerimiz, aynı zamanda Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımızı ve kurumlarımızı da ciddi manada köşeye sıkıştırmaktadır. Yurt dışında yerleşik insanlarımızı hala “gurbetçi” şeklinde nitelendiren anlayışın terkedilmemiş olması, haklarını korumamızın devletimizin anayasal bir vecibesi olduğu hususunun hala daha idrak edilmemiş olması hem oradaki vatandaşlarımızı zayıflatmakta hem de ikili ilişkilerimizin gelişmesini engellemektedir. Avusturya Büyükelçiliğimizdeki kadroların 2/3’sinin boş olmasının, aynı şekilde konsolosluklarımızdaki kadroların yarısının ısrarla boş bırakılmasının bir izahı olmayıp; bu kadroların tamamlanması, devletin vatandaşlarımıza karşı sorumluluğunun bir gereğidir.

Bu düşüncelerle Türkiye-Avusturya İşgücü Anlaşması’nın 56. yıl dönümünde, birinci nesli saygıyla anıyor; tüm zorluklara rağmen çok kültürlülüğe katkı sunan tüm insanlarımıza şükranlarımı iletiyorum.”

Dünya Basın Özgürlüğü Günü: Basın Hürdür, Sansür Edilemez!

Dünya Basın Özgürlüğü Gününü, basın ve halkın bilgi alma özgürlüğünün iktidar baskılarıyla giderek sınırlandığı karanlık bir dönemde kutluyor olmanın üzüntüsü içerisindeyiz.

Demokratik bir toplumda bağımsız ve eleştirel basın, demokrasinin temel taşlarından ve güvencelerinden biri olup, özgür ve çoğulcu bir kamuoyunun oluşumu için şarttır. Toplumun gerçeğe ulaşma hakkı, ancak farklı görüşlerin hoşgörü ortamında tartışılması ve yayılması ile mümkündür. Ne var ki, özgür basının iktidar tarafından baskılanarak kısıtlanması, insan haklarına dayalı demokratik hukuk devleti ilkesine aykırı olup, toplumun iktidarı denetleme imkânını da ortadan kaldırır. İleri demokrasilerde ötekinin sesini daha çok koruma üzerine politikalar geliştirilir. Yöneticiler ve siyasiler; basının ifade, eleştiri ve ithamına karşı hoşgörülü davranarak, bu eleştirilerin topluma ulaşma yollarını da engellemeye çalışmazlar. Aksine farklı fikir ve görüşlerin toplumda özgürce gelişimini sağlarlar.

Ne yazık ki, bizim gibi otoriter ülkelerde ilk baskılanan özgürlükler ise ifade ve basın özgürlükleridir. Türkiye’nin basın ve ifade özgürlüğü açısından içinde bulunduğu karanlık tablo, uluslararası insan hakları kuruluşlarının rapor ve verilerinde açıkça ifade edilmektedir. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün Dünya Basın Özgürlüğü Endeksine göre; 180 ülke içinde 154. sırada yer alan Türkiye, dünyada en fazla profesyonel basın mensubunun cezaevinde olduğu ülkedir. Maalesef 2019 yılında; Avrupa Konseyine üye ülkeler arasında tutuklanan gazetecilerin büyük ekseriyeti Türkiye’dendir. Ayrıca AİHM’nin ifade özgürlüğü açısından en fazla ihlal kararı verdiği ülke yine bizim ülkemizdir.

Raporlardaki hızlı düşüşün sebepleri arasında, ülkemizde son yıllarda basın mensuplarına yönelik fiziksel saldırıların yaşanması, haber içerikleri ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle açılan soruşturmalar ve tutuklama kararlarının giderek artması yer almaktadır. Keza mahkemeler, hukuki dayanaktan yoksun olmasına rağmen keyfi olarak birçok habere ve internet sitesine erişim engeli kararı vermeye devam etmektedir. Kamu görevlileri engel kararları verilmesini teşvik etmekte, bakanlar sosyal medyada sanal takip yapamadıkları için Anayasa Mahkemesini ayak bağı olarak görmekte, RTÜK muhalif basın organlarına keyfi cezalar kesmektedir. Ne yazık ki kanunlaşan Ceza İnfaz Paketi, cezaevinde tutuklu ve hükümlü olarak bulunan onlarca basın mensubunu anayasaya aykırı bir şekilde kapsam dışı bırakmıştır. Ayrıca, internet ve sosyal medya ile ilgili özgürlükleri daha da fazla kısıtlayacak kanun düzenlemelerinin hazırlıkları sıklıkla gündeme gelmektedir.

Diğer taraftan tüm otoriter yönetimlerde olduğu gibi ülkemizde de koronavirüs salgın sürecinde, basın ve medya üzerindeki baskı ve kontrol daha da artmıştır. Oysa böyle bir dönemde güvenilir bilgiye erişim; halk sağlığından, ekonomideki panik etkisine kadar birçok konuda büyük bir öneme sahiptir. Ancak hükümet, ülkedeki eleştirileri bastırmak ve vatandaşların gerçek bilgiye ulaşmasını engellemek amacıyla; koronavirüs salgını hakkında yapılacak yayınlarda kamu düzenini tehlikeye atacak bahanesiyle basının eleştirel haber ve yorumları yayımlamasını yasaklamış, haberlere erişimi engellemiş, gazetecilere daha fazla soruşturma açtırmış ve kanallara RTÜK aracılığıyla yüklü cezalar verdirmiştir.

Türkiye’deki siyasal anlayış, basını; kendi gibi olanın kutsandığı, farklı olanın hukuku maşa gibi kullanılarak susturulduğu ve cezalandırıldığı tek sesli bir hale getirmeye çalışmaktadır. DEVA Partisi olarak, basın özgürlüğünün, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir devlet için öneminin bilincindeyiz. Bu bilinç ve sorumlulukla, Türkiye’nin bağımsız, özgür ve çoğulcu bir basına ve medyaya kavuşması için gerekli adımların acilen atılması için mücadele vermenin bir demokrasi mücadelesi olduğunun altını çizmek isteriz. Bilvesile ülkemizde ve dünyanın her köşesinde çoğu zaman büyük fedakârlıklarda bulunarak, yoğun baskı altında çalışan tüm gazeteci ve basın mensuplarının Dünya Basın Özgürlüğü Gününü kutluyoruz.

Anayasa Mahkemesi’nin 3 OHAL Düzenlemesini İptal Etmesiyle İlgili Değerlendirme

Türkiye, OHAL’in üzerinden iki sene geçmesine rağmen normalleşme ve demokratikleşme sürecine girememiştir. Aksine iktidar ülkeyi OHAL anlayışı ile yönetmekte ısrar etmektedir. Bu ortamda Yüksek Mahkemenin, olağanüstü hâl döneminde çıkarılan üç düzenlemeyi temel haklar ve demokratik toplumun gereklilikleri açısından anayasaya aykırı bulması önemlidir. Anayasa Mahkemesinin bu kararını memnuniyetle karşılıyoruz.

Kararlar ile; polise sanal takip yetkisi verilmesi, terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı olduğu iddia edilen medya kuruluşlarının lisans başvurularının otomatik olarak reddedilmesi ve işe alınacak sözleşmeli personel hakkında güvenlik soruşturması yapılmasını öngören düzenlemeler iptal edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen hükümlerden ilki, polise verilen sanal takip yetkisidir. Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’na eklenen düzenleme ile polise, sanal ortamda işlenen suçlarda internet abonelerine ait kimlik bilgilerine ulaşma, sanal ortamda araştırma yapma yetkisi verilmiş idi. Demokratik bir hukuk devletinde; sanal ortamda işlenen suçlar da dahil olmak üzere soruşturmayı başlatma ve soruşturma işlemlerini yapma yetkisi polisin değil, CMK gereğince Cumhuriyet Savcısınındır. Anayasa Mahkemesi polise verilen bu geniş yetkiyi, zorunlu bir toplumsal ihtiyaca karşılık gelmediği, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve kişisel verilerin korunması hakkına aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etmiştir.

Mahkeme ayrıca, ortakları ile yönetim kurulu başkan ve üyelerinin terör örgütlerince iltisaklı veya irtibatlı olduğu Millî İstihbarat Teşkilâtı veya Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından bildirilen medya hizmet sağlayıcı kuruluşlarının lisans başvurularının RTÜK tarafından otomatik olarak reddedilmesini öngören kuralı anayasaya aykırı bulmuştur. Anayasa Mahkemesi, söz konusu kuralı; olası keyfilikleri önleyecek yasal güvenceleri içermemesi ve başvuruları değerlendiren idare ile işlemleri denetleyecek mahkemelere takdir yetkisi verilmemesi neticesinde ifade ve basın özgürlüklerini orantısız olarak sınırlandırdığı gerekçesiyle iptal etmiştir.

Mahkeme son olarak, kamu iktisadi teşebbüslerine sözleşmeli olarak işe alınacak personel hakkında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılmasına yönelik kanun hükmünü iptal etmiştir. Demokratik bir toplumda kişisel verilere ilişkin kanuni düzenlemeler, güvenlik soruşturmasına ve arşiv araştırmasına konu edilecek bilgi ve belgelerin niteliği, kullanım alanları, saklanma şartları ve bu yetkinin kötüye kullanımını önlemeye yönelik tedbirler ayrıntılı olarak düzenlenmelidir. Bu kapsamda Anayasa Mahkemesi söz konusu hükmü, kişisel verilerin keyfi olarak işlenmesinin sınırlarını açıkça çizmediği ve olası kötüye kullanmalara karşı yeterli güvence sağlamadığı gerekçesiyle iptal etmiştir.

Anayasal bir devlette, olağanüstü dönemlerde dahi keyfi bir yönetime izin verilmez. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasadan almayan bir yetkiyi kullanamaz. Temel hak ve özgürlükler sadece olağanüstü halin gerektirdiği durumlarda ve ölçülü olarak kısıtlanabilir. Maalesef Türkiye’de olağanüstü halin kaldırılmasının üzerinden iki yıl geçmesine rağmen normalleşme süreci yaşanamamış, aksine olağanüstü halden kalan kurallara yenileri eklenmiştir.

Unutulmamalıdır ki, normalleşme süreci ancak anayasaya sadakatle; mahkemelerin ve yüksek mahkemelerin anayasanın üstünlüğüne sahip çıkması ile gerçekleşebilir. DEVA Partisi olarak, iktidarın anayasasızlaştırma ve hukuksuzlaştırma politikasına karşı, Anayasa Mahkemesinin hukukun üstünlüğünü ve temel hak ve özgürlükleri koruma görevi çerçevesinde verdiği bu kararları memnuniyetle karşılıyor, bu görevi bundan sonra da layıkıyla yerine getireceğini umut ediyoruz.

 

DEVA Partisi Resmi Açıklamasına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Türkiye’de yargı, hak ihlallerini ağırlaştıran bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır

Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye’de İnsan Hakları 2019 Değerlendirmesi’ne göre Türkiye’de temel hak ve özgürlükler yaygın bir şekilde ihlal edilmektedir. Rapor, hukuk devletinden, insan hak ve özgürlüklerinden ve yargının tarafsız ve bağımsızlığından ne kadar uzaklaştığımızı gözler önüne sermekte. Demokratik bir toplumda temel hak ve hürriyetlerin teminatı olarak işlemesi gereken yargı, ne yazık ki ülkemizde hak ihlallerini ağırlaştıran bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır.

Rapora göre, Türkiye’de binlerce kişi, uluslararası hukukta tanımlanmış bir suç işlediklerine ilişkin hiçbir delil olmaksızın, sadece cezalandırma amacı taşıyan, uzun süreli tutuklu yargılamalarla cezaevinde bulunmaktadır. Demokratik bir toplumun temel taşlarından olan ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü kısıtlanmış; meşru olmayan gerekçelerle barışçıl toplanma hakkı ciddi şekilde zedelenmiştir. Cezaevinde onlarca gazeteci ve medya çalışanı tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır. Yapılan kanuni düzenleme ile internet siteleri içerikleri RTÜK denetimine tabi tutularak, devletin internet içeriklerinde kısıtlama yapma yetkisi genişletilmiştir. Muhalefetteki siyasetçiler terörle ilişkilendirilerek veya cumhurbaşkanına hakaret gibi suçlamalardan dolayı yargılanmaktadır. Aynı şekilde, birçok insan hakları savunucusu hukuki dayanaktan yoksun halde tutuklu yargılanmaktadırlar. Yargı üzerindeki siyasi baskı nedeniyle, AİHM kararları dahi uygulanmaksızın, tutuklama ve cezalar devam etmiştir.

Olağanüstü hâl dönemi sona erdirilmiş olsa da valilere tanınan geniş yetkilerle barışçıl toplanma hakkı sınırlandırmaları uygulanmıştır. Tüm bunlara ilaveten, ağır işkence ve zorla kaybetme iddiaları bulunmaktadır. Türkiye, FETÖ ile haklı mücadeleyi kararlı bir biçimde sürdürürken; aynı örgütün mağdurları olan insanlara daha ağır bir mağduriyet yaşatmaktadır. Hakkında soruşturma açılmamış veya takipsizlik ya da beraat alan KHK’lılar dahi mahkemeler tarafından görevlerine iade edilmemektedir. Diğer taraftan on binlerce akademisyen, asker, polis ve öğretmen bırakın kamuyu özel sektörde bile çalışamadıkları için aileleri ile birlikte ekonomik sıkıntılarının yanında bir de ötekileştirmeye maruz bırakılmaktadır. Bu çerçevede, KHK’larla işlerini kaybetmiş ancak yargı kararlarıyla suçsuz bulunmuş veya haklarında idari ve adli bir soruşturma bulunmayan kişilerin hak ve itibarlarının iadesi ile ilgili düzenlemelerin ivedilikle yapılması gerekir.

Maalesef, 2020 yılının ortalarına yaklaştığımız günlerde bu insan hakları tablosu daha da bozulmuştur. Toplumsal yaşam; farklı düşünce, inanç ve yaşayışları bünyesinde barındıran bir çoğulluğa sahiptir. İfade, basın ve toplantı özgürlükleri, demokratik toplumun temellerinden olup, toplumun gelişmesi ve vatandaşlarımızın kendini geliştirmesi için vazgeçilmezdir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün varlığı; yolsuzluk, adaletsizlik, ayrımcılık, kayırma ve hukuksuzlukların ortaya çıkarılması ve kamuoyu vicdanında yargılanması açısından hayati önem taşımaktadır. DEVA Partisi olarak, düşünce ve ifade özgürlüğünün kullanılmasını engelleyecek her türlü uygulamanın karşısındayız.

Evrensel bir değer olan insan hakları anlayışını etkili bir şekilde koruyabilmek için demokratik hukuk devletlerine düşen yükümlülük; her şartta ve her dönemde ulusal ve uluslararası normların kendilerine yüklediği sorumluluklara uymaktır. Bugün gelinen noktada, raporun da belirttiği üzere, Türkiye’nin en büyük sorunu yürütmenin yargı organları üzerindeki ağır baskısıdır. Türkiye bu baskıcı zihniyetle ve keyfi adaletsizliklerle yönetilemez. Yargı bağımsızlığını teminat altına alan bir güçler ayrılığı düzeni kurarak bugün otoriter sistem örnekleri arasında adı geçen Türkiye’yi güçlü bir demokrasi haline getirme sorumluluğu taşıyoruz. DEVA Partisi olarak hedefimiz; ortak akıl ve uzlaşma ilkelerine dayanan, vatandaşlarımızın farklılıklarına ve değerlerine saygı duyan, hukukun üstünlüğünü tesis etmiş, özgürlükçü ve demokratik bir Türkiye’dir. Türkiye’nin bu karanlık tablosunun iyileşmesi, toplumun her kesiminin ortak mücadelesi ile mümkün olacaktır.

DEVA Partisi Resmi Açıklamasına buradan ulaşabilirsiniz.

Zorla Kaçırma, Alıkoyma ve İşkence İddiaları Etkin Olarak Soruşturulmalıdır

Türkiye’nin insan hakları tablosu son yıllarda giderek kötüleşmektedir. Ülkemizin, hukuk devletinden, hukukun üstünlüğünden ve insan haklarından uzaklaşarak baskılar, ötekileştirmeler ve ağır insan hakkı ihlalleri ile gündemde olmasına maalesef ki üzülerek tanıklık ediyoruz. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 29 Nisan 2020’de yayımladığı “Türkiye: Zorla Kaybetme Vakaları ve İşkence” isimli raporuna göre ülkemizde, 2017 yılından itibaren 16 kişi zorla kaçırıldığı, alıkonulduğu ve işkenceye maruz kaldığı belirtilmektedir. Rapora göre; halen tutuklu bulunan ve duruşma sırasında “Devlet tarafından kaçırıldığı, zorla kaybedildiği ve işkence gördüğü” yönünde ifade veren Gökhan Türkmen, iddiasına göre bu ifadesinden sonra cezaevinde istihbarat personeli tarafından ziyaret edilmiş ve ifadesini geri çekmesi yönünde kendisi ve ailesi baskı görmüştür. Ankara Cumhuriyet Savcılığı ise bu iddialara karşı 3 kez takipsizlik kararı vermiştir. Ayrıca Yusuf Bilge Tunç 8 aydan fazla bir süredir kayıp olduğu iddia edilmesine rağmen halen bulunamamaktadır.

Bu rapor ülkemiz adına utanç tablosudur. 21. yüzyılda zorla kaybettirme ve işkence iddiaları ağır ithamlardır. İnsan hakları evrensel hukuku, zorla kaybedilmeyi ve işkenceyi ağır bir suç olarak görür ve her koşulda yasaklar. Bu yasak gereğince devlet, bu tür vakaları engelleme, zorla kaybedilme iddialarını etkili olarak soruşturulma ve sorumluların yargılanmasını sağlama yükümlülüğü altındadır. Hukukun üstünlüğüne dayanan ve insan haklarını korumayı amaçlayan bir devlette, zorla alıkonulma, zorla kaybedilme ve işkence suçları ağır insanlık suçu olarak kabul edilir ve etkin olarak sorumluları soruşturularak adalete teslim edilir. Ne yazık ki Beyaz Toros’ları yargılayacağız diye çıkılan yola, bugün Siyah Transporter’lerle devam ediliyor. Değişen sadece araçların modernleştirilmesi oldu!

Türkiye’de birkaç yıldır gündemde olan ve etkin olarak soruşturulmayan bu suçlamalar maalesef göstermektedir ki, devlet sorumluların ortaya çıkması için değil, ortaya çıkmaması için mücadele vermektedir. Hukuk devletinde işkence, insan kaçırma olamaz; yapanlar çıkarsa etkin soruşturulur. Ama adeta herkes somut verilerle ortaya konulan iddiaları görmezden gelip vahşete susabiliyor. İnsanlığa karşı işlenen suçlara gözleri kapatıp kulakları tıkayınca gerçekler ortadan kaybolmuyor! Geçmişte ‘işkenceye sıfır tolerans’ olarak ifade edilen politikanın gereği olarak dile getirilen iddiaların araştırılarak tespit edilmesi ve sorumluların da bir an önce adalete teslim edilmeleri en öncelikli görev olmalıdır.

Bu minvalde, halen kayıp olan Yusuf Bilge Tunç’un nerede olduğuna dair etkin bir soruşturmanın acilen yapılması, Gökhan Türkmen hakkında iddialara yönelik kapsamlı bir soruşturmanın hızla başlatılması, kendisi ve ailesinin daha fazla baskıya maruz kalmamasını sağlamak devletin en asgari yükümlülüğüdür. Ayrıca diğer kayıp iddialarına ve işkencelere ilişkin de etkin soruşturmaların yapılması insan hakları ve hukuk devleti için kaçınılmazdır.

HRW’nin “Türkiye: Zorla Kaybetme Vakaları ve İşkence” Adlı Raporu

YARGI FAALİYETLERİNİ DURDURMA SÜRESİNİN 15 HAZİRAN’A UZATILMASIYLA İLGİLİ DEĞERLENDİRME

Ülkemizde koronavirüs salgını ile mücadele kapsamında alınan tedbirlerin yanında, sosyal izolasyonun sağlanabilmesi adına bir takım tedbir kararları da alınmaktadır. Bu kapsamda, 7226 sayılı Kanunun Geçici 1. maddesiyle, 30 Nisan’a kadar durdurulmuş yargı faaliyetlerine ilişkin süreler, Cumhurbaşkanının 27 Nisan’da yapmış olduğu açıklama ile 15 Haziran’a kadar uzatılmıştır. Adliyelerdeki dava, icra, şikâyet, itiraz bildirim süreleriyle ilgili erteleme tedbiri, virüsün yayılımını engelleme gayesi taşımakla beraber, doğacak olumsuz neticeler bakımından devletin acilen müdahalesini gerektirecek niteliktedir.

Öncelikle tutuklu ve acil işler dışında tüm yargılama faaliyetlerinin, icra işlemlerinin ve kamu davalarının açılmasının 45 gün daha ertelenmesinin, Türkiye’de hem iş yükü hem de adalet ve hak arama yönünden zaten sorunlu olan yargıya ilişkin aksaklıkların daha da derinleşmesine yol açacağı unutulmamalıdır. Bu nedenle alınan erteleme kararının makul sürede yargılanma hakkını ve adalete erişim hakkını zedelemeyecek şekilde alternatif önlemlerle yeniden düzenlenmesi gerekir.

Diğer taraftan, alınan bu kararla; barolara kayıtlı 130 bin civarında avukat, avukatlara bağlı olarak çalışan icra takip elemanı ve onlar bünyesinde çalışan 100 binlerce insan mağdur olmuştur. Avukatların takip ettikleri dosyalar ve icra işlemleri üzerinden geçimlerini sağladıkları dikkate alındığında, ortalama 90 gün boyunca maddi olarak gelir elde edememeleri avukatların üstesinden gelemeyecekleri kadar ağır sonuçlar doğuracaktır. Geçimini maaşına, yargılamalara ve icra işlerine bağlamış on binlerce avukat; adliyelerin kapalı olması nedeniyle, büyük endişe taşımaktadır. Avukatların endişelerini gidermek ve ekonomik olarak avukatları destekleyici tedbirler almak devletin asli sorumluluğudur.

Bu minvalde;

  1. Yargılamalara ve duruşmalara ilişkin erteleme tedbiri yerine alternatif tedbirler getirilmelidir. Örneğin, kademeli olarak sosyal mesafe tedbirlerinin, duruşma salonları için de uygulanması sağlanarak, sadece tarafların ve avukatların katılımı ile duruşmaların yapılması yahut da 15 Haziran’a kadar duruşmaların daha da gecikmemesi için alternatif olarak SEGBİS üzerinden, avukatların ve tarafların online katılımı ile gerçekleştirilmesi sağlanabilir. Ayrıca nöbetçi hâkim uygulaması yerine, hakimlerin online olarak yargılama işlemlerine katılabilmesi sağlanmalıdır.
  2. İcra takibi ve işlemlerinde icra dairelerine gitmeden UYAP üzerinden yapılabilecek her türlü işlem serbest bırakılmalı, böylece fiili icra işlemleri dışında diğer taleplere ve sorgulamalara imkân tanınmalıdır.
  3. Erteleme tedbirinin bitiminden kısa süre sonra başlayacak olan adli tatil, yapılacak geçici bir yasal düzenleme ile sadece bu seneye mahsus olmak üzere kaldırılabilir. Böylece vatandaşlarımızın hak aramalarının ve adalete erişiminin gecikmesinin önüne geçilmiş olacaktır.
  4. Ekonomik tedbirlere ilişkin alınacak önlemlerle, stajyer avukatlara karşılıksız belirli bir ücret ödenmesi, kısa çalışma ödeneği olarak sağlanan geçici gelir desteğinin tüm sigorta ile çalışan avukatları kapsayacak şekilde düzenlenmesi, bağımsız çalışan avukatlara ise belirli bir süre asgari gelir desteği, kira ve varsa personel giderleri ödenmesi gerekir. Keza avukatlara belirli bir şart koşulmaksızın faizsiz kredi verilmesi, SGK prim borçları, beyanname, vergi ödeme vb. mükellefiyetlerin ertelenmesi, KDV oranlarının indirilmesi, CMK ve Adli Yardım ödeneklerinin acilen ödenmesi gibi tedbirlerin de ivedilikle yapılması zorunludur.

Toplum olarak salgınla mücadele ettiğimiz şu günlerde, yargı faaliyetlerinin ertelenmesi yerine alternatif çözümlerle zaten topallayan yargının daha da gecikmesinin önüne geçilmelidir. Bunun yanında, avukatların yargı sistemindeki önemi dikkate alınarak, avukatları destekleyici ekonomik tedbirlerin daha fazla ertelenmeden ilgili bakanlıklar ve TBMM nezdinde yapılacak düzenlemeler ile sağlanması Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 5. maddesinde düzenlenen devletin “insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlama” yükümlülüğünün bir gereğidir.

TBMM’nin Açılışı’nın 100. Yıl Dönümü Özel Gündemli Toplantısı Konuşması

Saygıdeğer Başkan,

Çok Kıymetli Milletvekilleri, Değerli Bakanlarımız, televizyonları başında bizleri izleyen Saygıdeğer Vatandaşlarımız,

Milli iradenin temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 100. yılını anmak ve Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutlamak üzere bir araya geldiğimiz bu özel oturumda, DEVA Partisi adına, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

23 Nisan 1920’de büyük bir sorumluluk bilinciyle açılan, çatısı altında gururla bulunduğumuz Yüce Meclis; istiklal için, hürriyetler için verilen müstesna mücadelenin çıkış noktasıdır. Milletin ve vatanın zor günlerinde, yurdumuzun dört bir yanından gelen, farklı görüşlerin bir arada, omuz omuza verdiği bu mücadeleye önderlik eden başta Mustafa Kemal Atatürk’ü, Birinci Meclisin her bir üyesini ve aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyorum.

Sayın Milletvekilleri,

Birinci meclisin kürsüsünün arkasında ‘Onların işleri istişare iledir’ ayeti asılıydı. Kurtuluş Savaşı’nın en zor zamanlarında, temel hak ve hürriyetlerin ihlaline ve kanun hakimiyetinin tesis edilmemesine dair ağır eleştiriler yapılabiliyordu. Bugün, 100 yıl sonra çok daha ilerde olmamız gerekirken bırakın istişareyi, milletimizin yarısından fazlasının oyunu alan belediye başkanlarımızı terör örgütleriyle ilişkilendirebilecek hazin bir haldeyiz.

İlk Meclisin Mersin mebusu Selahattin Bey “şahıs hakimiyeti yerine kanun hakimiyeti” ilkesinin önemini vurgulayarak “Yüce meclis görüşme ve tartışma makamıdır, onay makamı değildir. Meclisin şahsına hürmet edilmelidir.” diyordu. Bugün meclise onay makamı olarak dahi ihtiyaç duymayanlar var.

Koronavirüs nedeniyle alınan birçok tedbir kararının temel hakları sınırlandırdığı açıkken ve bu sınırlamalara yasal zemin hazırlamak zorunlu iken, bu durumda dahi meclisin çalıştırılmaması nasıl izah edilebilir?

Değerli Milletvekilleri,

Unutmayalım ki, yasama yetkisi; aslidir, devredilemez ve hiçbir şekilde kesintiye uğratılamaz.

Bu sebeple meclisin çalışmalarına ara verilmesini kesinlikle reddediyorum. Bu denli önemli kanun tekliflerinin aynı günde komisyondan geçirilip genel kurula getirilmesinden, çuval kanun paketleriyle yasama yetkisinin işlevsizleştirilmesinden, anayasaya aykırı kanunların meclisten geçirilmesinden, ülkemizin kararnameler – son dönemde ise genelgeler ile yönetilmesinden ve sonsuz adaletsizliklerden dolayı üzüntü duyuyorum.

Değerli Milletvekilleri,

Çocuklarımıza kısır çekişmelerin hakim olduğu, hukukun ayaklar altına alındığı topallayan bir meclis, topallayan bir demokrasi bırakmamalıyız.

Bugün milletvekili olarak birlikte görev yaptığımız tüm arkadaşlarımızı yüz yıl önce birinci meclisle nasıl başladığımızı, yüz yıl sonra nerede olduğumuzu, önümüzdeki yüzyılda çocuklarımıza nasıl bir Meclis hediye edeceğimizi düşünmeye ve meclisi yeniden sistemin merkezine oturtmak için birlikte mücadele etmeye davet ediyorum.

Bu duygularla herkesin Bayramını kutluyor, kurucu meclisimizin bizlere emanetini, çocuklarımıza en iyi şekilde teslim edeceğimize olan umudumla, herkese saygılarımı sunuyorum.

Siyasi parti temsilcilerinin konuşmalarından sonra yayını kesen TRT’yi de milletimizin takdirine bırakıyorum.

Son olarak; bu gece başlayacak olan Ramazan ayının ülkemiz, milletimiz, İslam alemi ve insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Teşekkür ediyorum.

“TBMM’nin Açılışı’nın 100. Yıl Dönümü Özel Gündemli Toplantısı” Genel Kurul Konuşmasına buradan ulaşabilirsiniz.

AHVAL NEWS MURAT AKSOY İLE SÖYLEŞİ

Son günlerde Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, yerel yönetimlerin koronavirüsle mücadelede konusunda halka doğrudan ulaşmasından, ihtiyaç sahiplerine yardımı ilk elden dağıtmasında fazlasıyla rahatsız.

Yerel yönetimlerin bu çabasını FETÖ ve PKK’yla kıyaslayacak kadar rahatsız.

İnsan anlamaya çalışıyor neden?

Rahatsız olan yerel yönetimlerin sadece muhalefet partilerinden olması mı rahatsızlık nedeni yoksa başka bir endişe ve korku mu?

Devletin bir parçası olan sürekli devlet tarafından denetlenen yerel yönetimlerden korkmanın anlamı ne?

AK Parti’de nasıl bir değişim yaşandı?

Bu değişimi taşıyan kadrolar kimler?

Bütün bunları yakın zaman kadar AK Parti’de siyaset yapan ve istifa eden İstanbul Milletvekili ve DEVA Partisi kurucusu Mustafa Yeneroğlu ile konuştuk.

Bu arada tüm okuyucularımızın ve çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun. Nice 100’üncü yıllara…

1) Siz Almanya’da yaşarken AK Parti tarafından siyasete davet edilip, siyasete girdiniz. Sonraki süreçte istifa ettiniz. Ne değişti, siyasete girdiniz partiyle ile bugünkü AK Parti arasında?

Hayatımın büyük ekseriyetini Almanya’da geçirdim. Çok genç yaşlarda Almanya’daki Türk toplumunun Müslüman cemaatin meseleleriyle ilgilendim, bu sorumluluk bilinciyle sivil toplum kuruluşlarında aktif oldum. Orada Müslüman toplumun bir hak mücadelesi var. Müslümanların diğer dinî cemaatlerle eşit kurumsal haklara sahip olmasından tutun, ayrımcılık karşısında etkin bir şekilde korunmaya, İslam ve Müslümanlara yönelik kültüralist söylemler üzerinde bina edilen entegrasyon politikalarının sorunlu yanlarına kadar özelde Almanya, genelde ise Batı Avrupa’daki Türkiye kökenli Müslümanların ciddi sorunları mevcut. Benim siyasete girmek gibi bir beklentim ya da arzum hiç olmadı. Nitekim 2011’de böyle bir teklifi kabul etmedim. Sonra 2014’de Yurtdışı Türkler Başkanlığı teklif edildi ancak YTB ile birlikte bu alanda çalışan tüm kamu kurumlarının kuşatıcı koordinasyonu kabul görmedi. Bu sebeple uzak durdum. 2015 yılında Türkiye’de siyasete girmem teklif edildiğinde, bu teklifi, bahsettiğim sorunları Türkiye’de parlamentoya taşımak ve yurt dışındaki vatandaşlarımızın sorunlarına geniş bir siyasi konsensusla çözüm üretebilmek adına bir fırsat olarak gördüm. Türkiye-AB ilişkilerini tekrar canlandırmakta ve benzersiz olan Türk-Alman ilişkilerinin iyileştirilmesinde rol alma olasılığı beni heyecanlandırmıştı.

Yoğun seçim dönemleri arasında Milletvekili olarak ilk senem, bu konuda bir akıl geliştirmek ve devletin kronikleşmiş hatalı yaklaşımlarını tashih etmeye çalışmakla geçti. Bu esnada gelişen şartlar ve yurt dışından yeterince göremediğim, Türkiye’deki insan hakları ihlalleri, demokratik standartların durumu gibi hayati hususları görmezden gelip, noktasal olarak yurt dışındaki vatandaşlarımızın sorunlarına odaklanmak; gerisiyle hiç ilgilenmemek gibi bir yaklaşımı mümkün kılmadı. TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı olarak incelediğim binlerce dosya, dinlediğim binlerce vatandaş, tanık olduğum binlerce hak ihlali, beni dehşete, ama aynı zamanda da ağır bir telaşa düşürdü. İnancım ve temsil ettiğim değerler gereği şahit olduğum hak ihlallerini görmezden gelemezdim. Bu ihlalleri üreten siyasi mekanizma ve yaklaşımların düzeltilmesi konusunda ciddi çaba sarf ettim. Bir taraftan hak ihlallerine karşı içeride ve zamanla dışarıda da sesimi yükseltiyor, diğer tarafta aklı selimin hakim geleceğine dair ümidimi muhafaza etmeye çalışıyordum. 2018 yılında MKYK’ya girdikten sonra orada gördüğüm ümidimi ciddi manada kırdı. Parti’nin siyasi yönelimi müzakere edilemiyordu, en fazla Genel Başkana çekingen sorular sorabilirdiniz. Bu zamanla dışlamaları ve ağır hakaretleri beraberinde getirdi. Biz örneğin İstanbul seçimlerinin ne öncesini, ne ortasını ne de sonrasını MKYK’da müzakere edemedik. Ak Parti’nin kuruluş felsefesini tamamıyla ters yüz eden politikaları sorgulamak ihanetle suçlanabiliyordu. 3Y olarak ifade edilen ‘yoksullukla, yolsuzlukla ve yasaklarla’ mücadeleyi bayraklaştıran parti artık bunlarla anılır olmuştu. Karar mekanizmalarında adı görünen arkadaşların büyük ekseriyeti bunları görüyor fakat tek tük noktasal itirazın da ağır hakaretlerle bastırılmasının şahidi olarak hedef olmamak için sesini çıkarmıyordu. Tayyip Erdoğan ortak akıl, ehliyet ve liyakat, vesayetlere karşı mücadele, özgürlükçü ve çoğulcu toplum düzeni diye yola çıkan bir partiyi tek adam aklı, dar menfaatçi kadro, vesayetçi, devletçi, tek tipçi toplumu savunan ve özgürlüklere savaşa açan aşırı sağ kültüralist ve popülist bir partiye dönüştürdü. Ve maalesef mütedeyyin muhafazakar kesimi de ciddi manada dönüştürdü. Dolayısıyla şahsi çabamın mevcut siyasi konstellasyon içerisinde bir sonuç doğurmayacağına kesinkes kanaat getirmenin sonucunda ağırlaşan hukuksuzluklara, hatta zalimliklere ortak olmamak için MKYK’dan da istifa ettim. Arzu ederse partiden de istifa edeceğimi belirttim. Benim açımdan son ikazdı. Sayın Cumhurbaşkanı partiden de istifa etmemi isteyince gereğini yaptım. Netice itibarıyla aslında ben Ak Parti’den uzaklaşmadım, Ak Parti yola çıkarken yazdığı programını inkar ederek inandığı tüm değerlerden ve ilkelerden, yani kendinden uzaklaştı. Tayyip Erdoğan büyük bir ümitti, Türkiye’nin çok ötesinde ümide çığır açan bir siyasetçi olarak tarihe geçme imkanı varken, maalesef Orban, Bolsonaro, Modi, Trump ve Putin gibi patrimonyal liderlerle birlikte anılacak. Camia tüm değerlerinin içinin bu süreçte tüketilip boşaltıldığını fark edemedi ama zamanla edecek. Şimdilik alternatifsizlik ve korku siyaseti duygu ve düşünce dünyasında yıkımı engelliyor ama bu gelecek ve maalesef uzun sürecek.

2) Koronavirüsle mücadele sürecinde merkezi iktidar, yerel yönetimlerin halka doğrudan yardım etmesi konusunda çok yasaklayıcı davranıyor. Neden?

Ülkece olağanüstü günlerden geçiyoruz. Bu dönemde belediyeler önemli bir sosyal belediyecilik ve dayanışma örneği gösteriyor. Anayasanın 127. maddesi, belediyeleri açıkça idari teşkilatın içerisinde düzenlemiş. Belediye Kanununun 15’inci, 18’inci ve 38’inci maddeleri belediyelerin bağış kabul edebileceğini yazıyor. Büyükşehir Belediyeleri Kanununun 28. maddesi de aynı yetkiyi Büyükşehirlere veriyor. İçişleri Bakanlığı tarafından bir genelge ile anayasaya ve kanuna aykırı olarak bu yardımlaşmanın engellenmesi, milletimizin yarısından fazlasının oy verdiği belediye başkanlarının icraatlarını terör örgütlerinin eylemleriyle ilişkilendirmek, hukuk adına gerçekten çok ürkütücü. Hukuksuzluğun paralel yapıların üreme ortamı olduğunu unutmamak gerekir.

Belediyelerin siyasi iktidardan yardım konusunda daha başarılı olma ihtimalinden dahi korkulması, ne yazık ki adeta acı bir mizah örneğidir. Böylesi bir, ancak “biz yardım ederiz, siz edemezsiniz” anlayışının ülkeye hayrı olmaz. Millete hizmet, kimsenin tekelinde değilken; belediyeleri kendine rakip görmek, kutuplaştırma siyasetinin devamı olarak milleti cezalandırmaktır. Mahallinde gerekli ihtiyaçları tespit edip, ekipleri ile organize olabilen yerel yönetimleri sürece dahil etmek hatta desteklemek gerekirken, devre dışı bırakmak, ihtiyaç sahiplerini mağdur etmekten öteye geçemez. Yardımlaşmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde “Güçlüyüm, kanun benim” anlayışı, Türkiye’ye her zamankinden daha çok zarar verir.

3) Koronavirüsle mücadele konusunda iktidarı nasıl buluyorsunuz?

Hızla yayılan bir küresel salgından söz ediyoruz. Konunun teknik ve bilimsel boyutu elbette çok önemli. Bu nedenle Bilim Kurulu’nun oluşturulması ve Sağlık Bakanı öncülüğünde her gün gelişmelerin ve tedbir önerilerinin tartışılması doğru bir yöntem. Bununla beraber, krizden ne kadar etkilendiğimiz ve bu etkinin nasıl asgari düzeyde tutulabileceği konusunda bir başarıdan söz etmek çok güç. Şeffaflık ve haber alma özgürlüğü demokrasilerde hayati kavramlardır. Resmî açıklamalarda vakaların coğrafi dağılımı geç paylaşıldı, demografik dağılımı ise hiç öğrenemedik.  İlk vakanın çok geç açıklandığı, vefat sayısının büyükşehirlerdeki resmi ölüm sayısındaki artışa kıyasla düşük göründüğü yönündeki iddialara, doğru veya yanlış olsunlar, tatmin edici yanıtlar almış değiliz.

‘Ekonomik İstikrar Kalkanı’ adında, işini ve gelirini kaybeden vatandaşlara çok cüzi miktarda yardım sağlarken konut kredisi almanın kolaylaştırılması gibi salgınla ilgisi olmayan ve uçak biletlerinden alınan verginin düşürülmesi gibi salgınla mücadeleyi sekteye uğratacak maddeler içeren bir paket açıklandı. Son derece yetersiz bir paketti diyebilirim. Buna ilaveten, ülkenin yedek akçeleri olan rezervlerin eritilmiş olmasının ve üretim ve istihdam konusunda yaşanan zorlukların üzerine salgının etkileri eklenince devletin hesap numarası paylaşarak toplumsal dayanışma çağrısında bulunması gibi bir sonuç doğdu.

Ayrıca, yeni koronavirüs salgınının etkilerini azaltmak adı altında iktidar partisi tarafından getirilen kanun tekliflerinin büyük bir kısmı salgınla mücadele kapsamı dışında maddeler içeriyordu. Hızla ve tartışılmadan meclisten geçirilen kanun değişikliği paketleri, salgın döneminde bile önceliği halkın sorunları değil kendi çıkar hesapları olan bir iktidarı işaret ediyor. Bundan en çok zarar gören elbette halkımız oldu.  Diğer tarafta çok az kişinin üzerinde durduğu diğer bir gerçek şu ki, en fazla ihtiyacın olduğu zamanda meclis 1,5 aylığına kapatılırken, temel haklara müdahale eden sayısız tedbirin yasal zemini olmaksızın uygulanması. Yani anayasasızlaştırma süreci çok güçlü adımlarla sürdürülüyor.

Bir de Bakan istifası gibi önemli bir olay oldu bu dönemde, hükümet içerisinde ve kurumlar arasında koordinasyonsuzluğu ispatlayan bir olaydı. Parantez olarak; en başarısız anda nasıl kahraman olunabileceğini ve trol ordularının bir camiayı yönlendirmedeki gücünü de bu arada görmüş olduk. Aslında siyasi sosyoloji açısından da başta bahsettiğim Ak Parti’nin değişimi hafta sonu yaşananlarla da tahkim edilmiş oldu. O olay gerçekten Ak Parti tarihi için de çok önemli bir olaydı.

4) Son yıllarda özellikle düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda çok gerileme olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünce ve ifade özgürlükleri demokratik bir toplumda yaşamsal değerdedir. Çünkü farklı görüş ve düşüncelerin serbestçe ifade bulması ile fikirlerin yarışması ve toplumun buna göre siyasi tercihini kullanması demokrasinin şartıdır. Özgür basın, kamunun gözetleyicisi olarak demokratik toplumun vazgeçilmez unsurları olan şeffaflık ve hesap verilebilirliğin sağlanmasının da ön koşuludur. Bu yüzden ileri demokrasilerde ötekinin sesini daha çok koruma ve savunma üzerine politikalar geliştirilir. Demokratik bir toplumda ifade özgürlüğüne verilen ehemmiyet siyasi sorumluluğa da yansır. İleri demokrasilerde bu bilinçle yöneticiler ve siyasiler; ifade, eleştiri ve ithama karşı toleranslı davranır ve bu eleştirilerin topluma ulaşma yollarını da engellemeye çalışmazlar. Bu tutum, siyasi adap ve kültürün de gereğidir.

Maalesef bizim gibi ülkelerde ilk baskılanan özgürlükler ise ifade, düşünce ve basın özgürlüğü oluyor. Cezaevlerini cumhurbaşkanına hakaretten ve toplumu kin ve düşmanlığa sevk etmekten doldurmak, erişim engeli ile internet sitelerini ve haberleri yasaklamak ifade özgürlüğü yönündeki en büyük engeldir. Dünyadaki en fazla profesyonel basın mensubunun cezaevinde olduğu ülke Türkiye. AİHM’de geçtiğimiz yıl ifade özgürlüğünü ihlal eden ülkeler arasında ilk sıradayız. Son yıllarda uluslararası kuruluşların demokrasi, hukuk devleti ve özgürlüklere ilişkin endekslerinde son sıralarda, giderek de geriliyoruz. Ne yazık ki, hukuk devleti buruk bir anı olarak geçmişte kaldı. Ama bu olumsuz insan hakları tablosunu değiştirmek de elimizde. Amacımız ve mücadelemiz Türkiye’yi, en kısa zamanda, farklı görüş ve düşünceler ile zenginleşen, çoğulcu ve özgürlükçü demokratik bir ülke haline getirmek.

5) İnfaz Yasası konusunda ne düşünüyorsunuz?

İnfaz Paketinin demokratik bir hukuk devletinin hakkettiği bir infaz sistemi oluşturmasını beklemiyorum. Hükümetler düzenli aralıklarla cezaevindeki doluluk oranını azaltmak amacıyla benzer düzenlemeleri sürekli yapıyor Türkiye’de. Doluluk oranı ise artarak devam ediyor, bu yüzden kanunun kısa süreli bir tedbirden öteye gidemeyeceği aşikâr. Bunun tek bir nedeni var, kadim toplumsal sorunların üzerine gidilmiyor, temel haklara saygı duyulmuyor ve adalet ve yargı sisteminde ciddi sorunlar var. Ve bu sorunlar, kanun yapmakla değil; ancak ve ancak yürütmeden yargıya giden telefonları engelleyerek ve kuvvetler ayrımını sağlayarak çözülebilir.

Temel çıkmazların ötesinde kanunun en büyük eksiği, parti olarak bizim de mücadele verdiğimiz nokta, belirli suçların kapsam dışında bırakılmasıydı. İçi boşaltılmış terör kavramının, mahkemeler tarafından maksadı aşacak şekilde yorumlanması nedeniyle terör örgütü üyeliğinden yaftalanan, şiddeti övüp teşvik etmemekle beraber terör örgütü propagandası yapmakla suçlanan, düşünen ve yazan insanlar ve gazeteciler haksız yere cezaevinde kaldı. Bu durum anayasamızda ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde düzenlenen eşitlik ve ayrımcılık yasağına da açıkça aykırı. Ayrıca suçlu olduğu mahkeme kararıyla ispatlanmamış tutukluların da tahliye olmaması diğer önemli bir eksik. Bu yasa demokratik bir toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak, o yüzden başta anayasaya aykırılıkları nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceği ya da kapsamının genişletileceği kanısındayım. Keşke partimizin, kamuoyunun ve akademisyenlerin eleştirileri dikkate alınmış olsa ve adil, eşit ve demokratik bir topluma yakışır bir düzenleme yapılabilseydi.

Tahliye edilen suçlularla ilgili önemli bir sorun ise; bu suçlular, herhangi bir deradikalizasyon tedbirine maruz kalmadılar. Topluma yeniden entegre olmak konusunda bir önlemle karşılaşmadılar. Şiddet uygulayanların bu yöndeki temayüllerinin azalması için herhangi bir strateji uygulanmadı. Hapishane, suçluyu izole etmek dışında toplumsal barışın tesisi için aynı zamanda suçluyu ıslah etmek amacı taşır. Böyle bir ıslah stratejisi olmadan, bu insanların salınması, bütünlükçü bir bakışın olmadığını gösteriyor.

6) Son olarak Deva Partisi’ne katıldınız. Neden?

Bağımsız milletvekili olarak çalıştığım dönemde birçok konuda gündemdeki gelişmelerle ilgili düşüncelerimi dile getirdim. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, adalet ve insan hakları gibi temel değerlere her zaman inandım ve tutarlılık içerisinde savundum. Toplumda bu değerlerin daha da güçlenmesi adına tek kişinin yapabilecekleri sınırlı. DEVA Partisi sıkışmış olan siyasete önemli bir cevap niteliğini taşımaktadır. Siyasetten ümidini kesen insanların sayısı ciddi manada artmış, %37 gibi ciddi bir orada çıkmıştır. Biz madem mevcut partileri rahatlıkla tercih edilemez buluyorduk, bu durumda sorumluluk üstlenmeli ve milletimize yeni bir alternatif sunmalıydık, klasik sağ ve sol kategorilerinin üzerinde toplumun gerçek sorunlarına eğilen bir yaklaşım biçimi bizimkisi. Biz birlikte yaşama inanan, özgürlükçü, çoğulcu ve katılımcı demokratik Türkiye idealine inanan herkesin partisi olma iddiasına sahibiz. Ülkedeki sorunların tanımı, nedenleri ve neler yapılması gerektiği konusunda ortaklaşan ve samimi bir şekilde çaba sarf eden çoğulcu bir kadromuz var. Şahsen ben de dayanışma içerisinde bir ekip ile Türkiye’de ihtiyaç duyulan olumlu değişikliklerin gerçekleşmesine katkıda bulunabileceğimi düşünerek ciddi katkıda bulunabildiğim programı ile de tamamıyla örtüşebildiğim için Partinin kuruluşunda yer almaya karar verdim.

Türkiye’de demokratik kurumların yerleşik ve güçlü hale getirilmesi hayati bir konu. Hak ve özgürlükler, toplumsal huzur, bilimsel gelişme ve ekonomik kalkınma gibi hemen her alanda sorunların çözümü güçlü demokrasi konusu ile kesişir. DEVA Partisi de bu anlayış üzerine kurulu idealist ve yenilikçi bir hareket. Şu an DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanlığı görevini yürütüyorum. Türkiye’de eşit bir şekilde tüm vatandaşların haklarının korunması ve adalet sisteminin işleyişindeki sorunların giderilmesi gereğini vurguladı hep DEVA Partisi. O kadar kutuplaşmış ve birbirine çelme takan bir toplumsal yapıya gelmişiz ki, herkesin huzur bulabileceği bir Türkiye hayalim var. Önümüzdeki dönemde de bunun mücadelesini vereceğiz.

7) Bugün 23 Nisan. Yüz yıl öncesinden bugüne bakınca ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle tüm vatandaşlarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutluyorum. 23 Nisan 1920 tarihinde büyük bir sorumluluk bilinciyle açılan Birinci Büyük Millet Meclisi; istiklal için, milli iradeyi temsil edebilmek için, hürriyetler için, ülkemizin geleceğini bizzat belirleyebilmek için verilen müstesna mücadelenin çıkış noktasıdır. Milletin ve vatanın zor günlerinde, Anadolu’nun dört bir yanından gelen, farklı görüşlerin bir arada, omuz omuza verdiği bu mücadeleye önderlik eden başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, ilk Meclisin her bir üyesini ve aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.

Şahıs otokratlığına muhalif, ilk Meclisin Mersin mebusu Selahattin Bey mecliste yaptığı bir konuşmasında, “Şahıs hakimiyeti yerine kanun hakimiyeti” ilkesinin önemini vurgulayarak “Yüce meclis görüşme ve tartışma makamıdır, onay makamı değildir. Meclisin şahsına hürmet edilmelidir.” diyordu. Bugün geldiğimiz noktada, meclise onay makamı olarak dahi ihtiyaç duymayanlar var. Koronavirüs nedeniyle alınan birçok tedbir kararının temel hakları sınırlandırdığı açıkken, bu sınırlamalara yasal zemin hazırlamak için dahi meclisin çalıştırılmaması hukuken izah edilemez. Şahsım adına, milletimizin bize ihtiyaç duyduğu böyle bir dönemde meclisin çalışmalarına ara verilmesini kesinlikle reddediyorum.

Ahval News Söyleşi Metni

Ahval News Söyleşi

TBMM’DE KABUL EDİLEN CEZA İNFAZ PAKETİ İLE İLGİLİ DEĞERLENDİRME

Kısmi bir özel af yasası olan “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” maalesef TBMM Genel Kurul’da kabul edilmiş ve bugün Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Üzülerek belirtmeliyim ki teklif, Meclise sunulduğu ilk günden itibaren gerek Partimizin gerekse diğer partilerin, kamuoyunun ve akademisyenlerin yoğun eleştirileri dikkate alınmadan, AK Parti ve MHP’nin oyları ile kabul edilmiştir. Çok açıkça ifade ediyorum: Bu infaz paketinin demokratik bir hukuk devletinin hakettiği bir infaz sistemi oluşturmasını beklemeyelim. Paketin amacına dair kamuoyunun büyük çoğunluğunun üzerinde ittifak ettiği bir husus var ki; bu paketin mevcut ceza infaz sistemini modernleştirme amacı taşımaktan uzak olduğudur. Görünen yönüyle 90 binden fazla kişinin tahliyesini sağlayarak cezaevi doluluk oranını azaltmak, gizlenen yönüyle ise bazı suçluların tahliyesini sağlamak hedeflenmektedir. Geçmişteki benzer uygulamalar dikkate alındığında, birkaç yıl sonra tekrar aynı tartışmaların içerisinde olacağımızdan da ne yazık ki eminim.

İnfaz Paketinin “Yargı Reform Paketi” adı altında hazırlandığını ve amacının “hukuk sistemimizi toplumsal ihtiyaçlara cevap verecek şekilde adil hale getirmek” olduğunu hatırlatmak isterim. Nitekim hukukun üstünlüğünü esas alan bir yargı paketinde olması gereken temel yaklaşım, adil yargılamayı korumak olmalıdır. Ne var ki, infaz paketi, sayısız kişinin yargılama sürecinde sadece temel haklarını kullanmalarından dolayı Terör Kanunu kapsamında soruşturma açılmasını, tutuklanmasını ve mahkûm edilmesini gözetmemiş, daha da üzücü olanı bu yüzden mahkûm olan kişilerin cezaevinden çıkmasını da sağlamamıştır. Ayrıca kanun, cezaevlerinin doluluk oranını azaltma amacı taşısa da ceza infaz sistemine bütüncül bir çözüm getirme perspektifi ile hazırlanmadığı için kısa süreli bir tedbirden öteye maalesef geçemeyecektir. Bunu anlamak için geçmiş uygulamalara bakmak yeterlidir. Bir taraftan işledikleri suç bakımından toplumun vicdanını yaralayacak kişilerin cezaevlerinden çıkarılmasıyla toplumun huzuru bozulacak, diğer taraftan da boşalan cezaevleri mevcut cezalar ve adil olmayan yargılamalar nedeniyle tekrar doldurulacaktır. Son olarak Covid-19 nedeniyle öne çekildiği söylenen bu teklif, başta tutuklular olmak üzere, salgın hastalık tehlikesi bakımından ağır risk altındaki kişiler açısından da kanun önünde eşitlik ilkesini dikkate almamıştır.

Özellikle belirli suçların kapsam dışı bırakılması, Anayasamızın 10. maddesinde düzenlenen “eşitlik” ilkesine ve AİHS’nin 14. maddesinde düzenlenen “ayrımcılık” yasağına aykırıdır. Hukukun hakikati, demokratik toplumun gerekliliklerinden farklı bir şey değildir. Demokratik toplumun gereklilikleri ise evrensel hukuk ilkeleri ve anayasamız üzerinde yükselir.  Hukuk, özellikle de mevzuatımız, bu hakikatle uyum ve ahenk içinde olduğu ölçüde meşruiyet kazanır. Bu bakımdan infaz kanunu; adil ve eşit olmaktan uzak, anayasaya ve evrensel hukuka aykırı ve meşruiyet açısından sorunludur.

Modern ceza adalet sistemlerinde, cezaların caydırıcı olabilmesi için ceza miktarları değil; cezaların adil ve eşit olarak infaz edilebilmesi gerekir. Asıl hedef; infazın, suça ve suçun türüne göre uygulanması değildir. Suçluya, suçlunun tehlikeli olup olmamasına, iyi halli olup olmamasına ve toplum için tehlikeli olup olmamasına göre yapılmasıdır. Nitekim, bu kanun ile yolsuzluk yapanlar, devlet malını zimmetine geçirenler, çete ve mafya liderleri, hırsızlar ve gaspçılar cezaevinden tahliye olacak ve toplum için tehlike olmaya devam edeceklerdir. Oysa “cebir ve şiddet içeren bir eylemi olmayıp, katıldığı örgütün terör örgütü olduğunu bilmeyen ve bu vasfı desteklemeyen, ancak buna rağmen terör örgütü üyeliğinden yaftalananlar, “terör örgütü üyesi olmamakla beraber, terör örgütüne yardım edenler”, “şiddeti övüp teşvik etmemekle beraber terör örgütü propagandası yapmakla suçlananlar”, tweet atanlar, basın özgürlüğü kapsamında tutuklanan gazeteciler haksız yere cezaevinde kalacaklardır.

Diğer taraftan ülkemizde sivil toplumun gelişmesi için uğraşan aydınlar ve hala haklarında bir hüküm verilmemiş, yani hukukun temel ilkesi olan masumiyet karinesine göre henüz masum olanlar, bu kanundan yararlanamayacaktır. Masum olan bir kişinin haksız yere cezaevinde kalması adaletin tecellisi değildir. Umardım ki Peygamber Efendimiz’in “afta hata edilmesi, cezalandırmada hata edilmesinden daha iyidir” hadisine riayet ederek, tutuklu ve hükümlüler arasında, hükümlülerin de kendi arasında ayrım yapılmadan, özellikle içi boşaltılmış terör tanımı ile cezaevinde kalan, tutuklu bulunan kişiler de bu aftan ve infaz paketinden yararlanabilsin.

Bu minvalde demokratik bir toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olan bu yasanın, başta hukuk devleti ve eşitlik ilkesi olmak üzere, anayasaya aykırılıkları nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceği ya da kapsamının genişletileceği aşikardır.

YÜKSEKÖĞRETİM KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ DEĞERLENDİRMESİ

AK Parti tarafından “Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” 8 Nisan 2020 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulmuştur. 28 Maddelik Kanun Teklifi ile mevzuatta yapılması öngörülen değişiklikler ve getirilen yeni düzenlemeler incelendiğinde COVID-19 salgınının yüksek öğretime olumsuz etkilerini ve öğrencilerin ihtiyaçlarını gidermeye yönelik iki madde yanında üniversitelerle ve akademisyenlerle ilgili çeşitli konularda 26 maddede değişiklikler öngörülmüştür.

Öncelikle teklifin; üniversitelerin bilimsel özerkliğine ve öğretim üyelerinin akademik özgürlüklerine öncelik veren, onları koruyan, anayasal bir hak olan bilimsel özgürlüğe sahip çıkan bir yaklaşımla hem devlet hem de vakıf üniversitelerinin dünya sıralamalarında olmaları için gerekli teşvikin yapıldığı bir düzenleme olmasını isterdik. Maalesef karşılaştığımız tablo ülkenin acı tablosunu burada da karşımıza çıkartıyor. Açıkça görüldüğü gibi teklifin amacı tüm öğretim görevlilerini otoriteye tabi hale getirerek disipline olmayanları keyfi olarak cezalandırma ve esasında özerk olan vakıf üniversitelerinin alanlarını daha da sınırlandırarak gerekli görüldüğü an faaliyetlerini sona erdirip el koymaktır.

Bu kapsamda teklifin en sorunlu düzenlemelerinden biri, öğretim elemanlarının disiplin sorumluluğuna ilişkin olarak Yükseköğretim Kanununun 53’üncü maddesinde yapılmak istenen değişiklikleri içeren 7’nci maddesidir. Madde gereğince; mevcut uyarma, kınama, aylıktan veya ücretten kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması veya birden fazla ücretten kesme, üniversite öğretim mesleğinden çıkarma, kamu görevinden çıkarma için belirlenen fiil ve hâllere Devlet Memurları Kanunundan yeni ilaveler getirilmiştir. Eklenmesi teklif edilen fiillerden birisi kınama cezası verilmesi öngörülen, “Görevi sırasında amirine sözle saygısızlık etmektir”. Bu kavram ölçüsü ve sınırı belirli olmamasından dolayı keyfi yorumlamalar doğurabilecek nitelikte bir düzenlemedir. Ayrıca Rektörün ya da dekanın eleştirilmesi dahi bu kavramın içine rahatlıkla sokulabilir. Diğer taraftan 657 Sayılı Kanun’dan doğrudan alınan başka sakıncalı bir düzenleme “Özürsüz veya izinsiz olarak bir yılda toplam 20 gün göreve gelmeme” durumu için üniversite öğretim mesleğinden çıkarma cezasının öngörülmesidir. Oysa AYM tam bir yıl önce benzer bir düzenlemeyi “Anayasa’nın…. öğretim elemanları yönünden diğer kamu görevlilerine nazaran daha güvenceli bir personel rejiminin öngörüldüğü” gerekçesiyle iptal etmiştir. Buna rağmen üniversiteleri amaçlarına aykırı bir biçimde adeta devlet dairesine dönüştürecek anlayışla soyut, akademik özgürlük ve güvencelerden uzak nitelikte ve keyfi sonuçlar doğuracak bir düzenleme teklif edilmiştir. Kanun gerekçesinde de belirtildiği gibi Devlet Memurları Kanunu’nun öğretim elemanları için esas alınması bile başlı başına ürkütücü anlayışı ortaya koymaktadır.

Aynı şekilde “kamu görevinden çıkarma” cezasına eklenen “Terör örgütlerinin propagandasını yapmak, bu örgütlerle eylem birliği içerisinde olmak veya yardım etmek, kamu imkân ve kaynaklarını bu örgütleri desteklemeye yönelik kullanmak ya da kullandırmak.” düzenlemesi son derece sakıncalı sonuçlar doğuracak, birçok akademisyenin ifade özgürlüğünün engellenmesine neden olacaktır. Unutulmamalıdır ki, demokratik bir toplumun temel değerlerinden olan akademik özgürlük gereğince, öğretim elemanlarının eleştirel ve bağımsız düşüncenin varlığı sayesinde toplumu bilgilendirmeleri ve özgür bir tartışma ortamına zemin hazırlamaları elzemdir. AYM kararlarında üniversite özerkliği vurgusuyla öğretim üyelerinin devlet memuru statüsünde olmadığı, disiplin suçlarının da aynı olamayacağını belirten kararına karşılık bu düzenleme, terör tanımının kapsamını daha da genişlemekte, geniş ve ucu açık ifadelerle hukuki belirlilik ilkesine aykırı bir düzenleme yapmaktadır. Nefreti ve şiddeti övmediği, savunmadığı müddetçe kimsenin terör örgütünün propagandası suçundan cezalandırılmaması gerekirken bu ülkede yıllardır bu hukuksuzluklara karşı mücadele verilmektedir. Bu maddenin Genel Kurul görüşmeleri sırasında demokratik hukuk devleti esaslarına göre düzeltilmesini, aksi takdirde zaten AYM tarafından iptal edileceğini bekliyoruz.

Teklifin diğer tartışmalı maddesi ise özellikle Şehir Üniversitesini ve diğer vakıf üniversiteleri doğrudan etkileyecek olan 13’üncü maddedir. Düzenlemeye göre; 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun Ek 11’nci maddesinde yapılacak değişiklikle; geçici olarak faaliyeti durdurulan vakıf üniversitesi YÖK’ün kararıyla kapatılabilecektir. Söz konusu düzenleme ile nokta atışı yapılarak, vakıf üniversitesinin nasıl kapatılacağı, kurucu vakfa ne olacağı, sahip oldukları mülklere nasıl sahip çıkılacağı ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Bildiğimiz üzere, kanunlar nesnel olur; kişiye ya da bir kuruma özel kanun yapılmaz. Ancak siyasi irade Şehir Üniversitesinin faaliyet iznini iptal edeceğini çok önceleri açıkça ortaya koymuş, siyasi hesaplaşmasına hukuku araçsallaştırarak kanun olarak meclise sunmuştur. Bu kanun ile yürütme, AYM kararlarında, “YÖK’ün, üniversiteleri denetlemeye ilişkin kuralları hem üniversiteler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmalıdır. Ayrıca keyfi uygulamalara karşı koruyucu önlemler içermesi de gereklidir. Aksine bir düzenleme, merkezi idarenin üniversitelerin bilimsel özerkliğine keyfi şekilde müdahalede bulunmasına imkân tanır ki, bunun Anayasa’nın 130. maddesiyle bağdaşması mümkün değildir.” şeklinde ortaya konulan çerçevenin aksine tüm vakıf üniversitelerini kontrolü altına almayı amaçlamaktadır. Açılan bu yol Şehir Üniversitesi dışında da birçok keyfi uygulamaya yasal meşruiyet sağlamaktadır. Anayasaya aykırı bu düzenlemeye tüm vakıf üniversitelerinin de tepki göstermesi gerekir.

Ülkemizin menfaati adına üniversitelerin bilimsel özerkliğine ve öğretim görevlilerinin akademik özgürlüklerine sahip çıkmak dururken, teklifte sözü geçen değişiklikleri kabul etmek hukuka ve üniversitelere verilecek en büyük zarar olacaktır. DEVA Partisi olarak bilim insanlarımızın daha özgür ve üretken olduğu, gençlerimizin daha donanımlı bireyler olarak iş hayatına atıldığı ve üniversitelerin dünya sıralamalarının başında yer aldığı bir Türkiye için kanun teklifinde yer alan 7’nci ve 13’üncü maddelerinin çıkarılmasını, Üniversitelerin gelişiminin önünde en büyük engel olan Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) kapatılmasını ve yükseköğretim sisteminin, kurumsal özerklik, akademik özgürlük ve performansa dayalılık ilkeleri çerçevesinde yeniden düzenlenmesi gerektiğini vurgulamak isteriz.

TBMM Genel Kurul Konuşma Metni

TBMM Genel Kurul Konuşması