Çağlar

8. Yargı Paketi Hakkında Basın Toplantısı

Ekranları Başında Bizleri Takip Eden Saygıdeğer Vatandaşlarımız,

Çok Değerli Basın Mensupları,

Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum,

Bugün Genel Kurul’da görüşülmeye başlanacak 8. Yargı Paketine ilişkin DEVA Partisi olarak görüşlerimizi sunmak için karşınızdayım.

Yargı paketinin hayırlara vesile olmasını dilemek isterdim. Ancak sorunların asıl kaynağına inmekten uzak, günü kurtarma amacı taşıyan ve yüzeysel değişiklikler içeren bu paket, mevcut sorunlara pansuman tedbir olabilecek nitelikte bile değildir.

Ülkemizin içinde bulunduğu ve giderek daha da derinleşen demokrasi, hukuk devleti ve yargı krizlerinin gölgesinde önümüze getirilen bu paket de yapısal sorunlarımızın hiçbirini görmemektedir ki çözüm ortaya koyabilsin.

Kendimizi kandırmaya gerek yok.

Türkiye her geçen gün gittikçe hukuk devletinin en asgari şartlarının dahi sağlanmadığı, kuvvetler ayrılığının ve yargı bağımsızlığının görmezden gelindiği zorba bir anlayışla yönetilmektedir.

Temel hakların yok sayıldığı ve anayasanın dahi araçsallaştırıldığı tarif etmekte zorlandığımız despotizmin hakim olduğu bir dönemden geçmekteyiz.

İktidarın yargıyı kontrol altına alarak vatandaşlarımızın üzerinde bir sopa olarak kullandığı acı örnekleri her gün görmekteyiz.

Sayısız masum insan sırf Cumhurbaşkanı böyle istiyor diye hukuka aykırı bir şekilde cezaevlerinde tutulmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmamaktadır.

Anayasa Mahkemesi üyelerinden sonra Danıştay üyelerinin de açık şekilde Sn. Cumhurbaşkanı ve Devlet Bahçeli tarafından hedef gösterildiği bir ülkede yargı paketi ile iktidar sadece göz boyamaya çalışıyor.

İktidarın işine gelmediği durumlarda var olan kanunlara hatta Anayasa’ya uymamayı yargıya dayattığı bir ortamda, böyle yasal ‘iyileştirmelerden’ bir beklentiye girmek elbette ki abesle iştigaldir.

8 yargı paketi değil, 100 yargı paketi de hazırlasalar hepsi işlevsiz ve yetersiz kalacaktır.

Kuvvetler ayrılığının değil, kuvvetler birliğinin açık olarak uygulandığı, onun bile keyfi bir biçimde uygulandığı; yürütmenin yanında yasama ve yargının da Cumhurbaşkanı’nın talimatlarını beklediği ortadayken önümüze sunulan paketlerin vatandaşlarımıza da ülkemize de hayırlar getirmesi imkansızdır.

Değerli basın mensupları,

Öncelikle belirtmek isterim ki iktidarın yargı paketinde özellikle laf cambazlığı yaptığı bir husus var: O da Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının gereğinin yerine getirilmesi.

Sanki Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımayan kendileri değilmiş gibi yargı paketinin gerekçesi Anayasa Mahkemesi kararlarına atıflarla dolu. Atıf yapmayı biliyorlar ama karara uymaya gelince ortada yoklar.

Yahu bu Anayasa Mahkemesi kararları atıf yapmak için değil uyulsun diye var, adalet yerini bulsun diye var, madem atıf yapacak kadar değerli görüyorsunuz, kararlara uysanıza…

Ancak değerlendirmeme öncelikle teklifte pansuman tedbirler düzeyinde düzenlemeler ile başlamak istiyorum.

Teklif ile istinaf ve temyiz süreleri gerekçeli kararın tebliğinden itibaren başlamakta, istinaf süresi ise iki haftaya çıkarılmaktadır.

Ev hapsine karşı tazminat talep edilebilmesi düzenleme altına alınmakta, haksız tedbirlerden dolayı istenen tazminatların bir kısmı için Tazminat Komisyonuna başvurulabilmesinin önü açılmaktadır.

Ayrıca kaçak sanık hakkında “ceza verilmesine yer olmadığı kararı” verilememesi düzenleme altına alınmaktadır.

Son olarak ise emeklilerin bayram ikramiyesinin 2.000 TL’den 3.000TL’ye çıkartılması öngörülmektedir.

Özellikle yargı ile hiçbir ilgisi olmayan emeklilere ilişkin bu düzenleme, kanunun belki de en çok gündem olan ama bir taraftan da içler acısı halimizi ortaya koyan bir düzenlemesidir.

Ülkemizde bugün emekli aylığı alanlar ölüm aylığı ve sürekli iş göremezlik maaşı alanlarla birlikte 16 milyonun üstünde. Ayrıca Türkiye, gün geçtikçe yaşlı nüfusu artan bir ülke.

2007-2016 yılları arasında ortalama bir emekli maaşı, asgari ücretin yüzde 20 üzerindeydi. Bugün ise ortalama bir emekli maaşı asgari ücretin yüzde 25 altına düşmüş durumda.

Yılların emeğini tarlada, fabrikada, kamuda, üniversitelerde vermiş olan emeklilerimiz “Yıllarca emek verdim, çalıştım, primimi ödedim, rahat döneme erdim” diyemiyor. Birçok insan saat 5’te Et ve Süt Kurumu önünde ucuz et alabilmek için sırada bekliyor.

Emeklilerimiz bugün markete gittiğinde canının istediğini değil sadece en asgari ihtiyaçlarını  seçerek alabiliyor, faturalar çok gelmesin diye doğalgazı kısıyor, ilaçları bitince eczaneye rica minnet borç yazdırıyor.

Ne yazık ki dünya ekonomisindeki payımız yıllar içerisinde eridi, şahlanma dönemi naraları sonucu hepimizin payına da gün geçtikçe artan yoksulluk düştü.

Türkiye’nin tek kazananı en zengin yüzde 5’lik kesim… Tek mutlu olanlar da sanırım sadece onlar.

İşte böyle bir dönemde, yargı paketinin içerisine emeklilerimize fazladan 1.000 TL vermelerine şükretmemizi bekliyorlar.

Aziz Milletim,

Diğer bir husus, paket ile icra ve iflas hukukundan ceza muhakemesi kanununa, Tazminat Komisyonundan HAGB sistemine ve özel verilerin işlenmesine kadar birçok konuda, 17 kanunda değişiklik yapılmaktadır.

İktidar ne yazık ki yıllardır eleştirdiğimiz torba kanun usulünden bir türlü vazgeçmemektedir.

Birbirinden tamamen alakasız, birden fazla konunun ve kanunun bir torbaya dahil edilmesi; demokratik kanun yapım tekniği ile bağdaşmadığı gibi “hukuki belirlilik”, “hukuk güvenliği” ve “nitelikli kanun yapımı” bakımından “hukuk devleti” ilkesine aykırıdır.

Teklifte Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu bazı kararlara rağmen, kararların arkasından dolanarak iptal edilen maddelerle aynı ya da çok benzer düzenlemeler yapılmaktadır.

Bu durum, Anayasanın 153. maddesine yani Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ilkesine aykırılık teşkil etmektedir.

Örnek vermemiz gerekirse, örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme düzenlemesini Anayasa Mahkemesi “kuralın kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarını önleyecek şekilde belirli ve öngörülebilir nitelikte olmadığı ve bu yönüyle kanunilik şartını taşımadığı sonucuna ulaşılmıştır” diyerek suçta ve cezada kanunilik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle iptal edilmiştir.

Ancak yapılmak istenen düzenleme neredeyse mevcut düzenlemenin aynısıdır. “Örgüt adına işlenen suç” kavramının içi mahkemeler tarafından doldurulacaktır. Dolayısıyla bu durum, hukuki belirlilik ilkesine ve Anayasa’nın 38. maddesine aykırı olacaktır.

Anayasa Mahkemesi’nin iptal gerekçesi karşılanmadan, kanunilik ilkesi ve öngörülebilirlik, belirlilik ve bilinirlik şartlarını taşımadan her somut olaya göre kapsamının yorumlanabileceği şeklinde değerlendirilmektedir.

Venedik Komisyonu’nun ilgili maddeye ilişkin değerlendirmesi de dikkate alındığında bu suçun müstakil bir suç olarak düzenlenmesi yerine ağırlaştırıcı neden olarak düzenlenmesi yahut Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarındaki değerlendirmeler esas alınarak, tıpkı örgüt üyeliği kriterleri gibi örgüt adına işlenen suçlar için de bazı kriterlerin belirlenmesi gerekmektedir.

Hangi suçların, hangi durumlarda bu kapsama alınacağı açıkça yazılmalıdır. Aksi halde yapılan değişiklik, Anayasa Mahkemesi kararının gereğini taşımayacağı gibi uygulamada yeni mağduriyetler yaratmaya devam edecektir.

Benzer durum, HAGB için de geçerlidir. Düzenleme birbiriyle çelişkili uygulamalar ortaya çıkartacak itiraz ve istinaf yollarını içermektedir. Bu bakımdan, Anayasa Mahkemesi kararında belirtilen Anayasa’ya aykırılık devam etmektedir.

Değerli Arkadaşlar,

Teklifte vurgulamak istediğim diğer bir husus, paket paket düzenlemeler yapılsa da bırakın Anayasa Mahkemesi kararlarının gereklerinin yapılmasını teknik konularda bile özensizliğin göze çarpıyor olmasıdır.

Örneğin 33. madde.

Maddedeki istihdam kavramı o kadar belirsiz ki güvence verdiği iddiasının ardında açık seçik bir güvensizliği dayatıyor.

Eklenmek istenen üçüncü fıkranın (f) bendinde yer alan “istihdam” ifadesi, iş görüşmelerinde elde edilen özel nitelikli verilerin açık rıza olmadan işlenebilmesine imkân tanımakta…

Yeni mezun bir genç arkadaşımız, iş sahibi olma umuduyla özel şirketlerin hükmündeki bir uygulamaya kişisel bilgilerini verecek. Adresini, mezun olduğu okulu, sağlık bilgilerini onların bilgisine sunacak.

Fakat bu bilgiler, iş başvurusunun olumlu ya da olumsuz sonuçlanmasını ya da işten ayrılma durumunda silinip silinmeyeceğini göz önünde bulundurmayan bir belirsizlikle her türlü kötü maksatlı kullanıma açık olacak.

Dolayısıyla istihdam kavramıyla ne kastedildiğinin açık ve net şekilde belirtilmesi ya da bu kavramın çıkarılması gerektiğinin altını çizmek istiyorum.

Benzer şekilde, kanun teklifinin 5. maddesi ile Türk Medeni Kanunu’nda hapis cezası alan hükümlünün kısıtlanması öngörülmektedir. Ancak Medeni Kanun sisteminde, böyle durumlarda yasal temsilci olarak kayyım değil, vasi atanması gerekir. Dolayısıyla Genel Kurul görüşmelerinde bu ifadenin vasi olarak düzeltilmesi gerekmektedir.

Değerli Basın Mensupları,

Değinmek istediğim diğer bir husus ise Kişisel Verilerin Korunması Kanununda yapılmak istenen değişikliklere ilişkin.

Teklifle özel kişisel verilerin rızaya gerek olmadan işlenmesi ve yurt dışına aktarılması konusunda açık rıza kuralına önemli istisnalar getirilmektedir.

Bu istisnaların gerçekleşip gerçekleşmediğine nasıl karar verileceği, hangi verilerin nasıl işleneceği, hangi verilerin ne şekilde yurt dışına aktarılacağı ve bu durumda vatandaşlarımızın verilerinin korunması için gerekli güvencelere kanun teklifinde yer verilmemiştir.

Dolayısıyla, bu güvenceler sağlanmadan yapılan tüm düzenlemeler, vatandaşlarımızın kişisel verileri için açık bir tehdittir; umarım genel kurulda bu düzenlemeler teklif metninden çekilir ve bütüncül olarak tekrar gözden geçirilerek gündeme alınır.

Son olarak ise teklifin 22. maddesi ile TMSF’nin kayyum olarak atandığı şirketlerdeki yöneticilerin her türlü hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluktan muaf tutulması öngörülmektedir. Yani bu yöneticilere sorumsuzluk zırhı verilmek istenmektedir.

Bir hukuk devletinde yerine getirdikleri görev her ne olursa olsun kimseye hukuka aykırı fiillerinden dolayı sorumsuzluk tanınamaz. Bu durum başta hukuk devleti ilkesi olmak üzere Anayasa’ya aykırıdır.

TMSF tarafından el konulan şirketlere kayyum olarak atanan kişilere böylesine bir sorumsuzluk zırhı verilmesi, bu şirketlerin bu kişiler tarafından arpalığa çevrilmesine ve her türlü suistimalin yapılabilmesine; birilerinin hukuksuzca zenginleşmesine, milletin malının birilerinin cebine girmesine sebep olacaktır.

Herkes üstlendiği görevin sorumluluğunu da üstlenmelidir. Konulan kurallar da suçu örtmeye ya da teşvik etmeye değil, adaleti sağlamaya yönelik olmalıdır.

TMSF bir şirkete el koyacak, başına bir kayyum atayacak ama o kayyum her türlü yetkiyle şirketi yönetecek fakat hiçbir şeyden sorumlu tutulamayacak.

Değerli Basın Mensupları,

Aziz Milletim,

Malumunuz 2019 yılında, “Yargı Reformu Strateji Belgesi” kapsamında belli hedefler kapsamında ilk yargı paketi hazırlandı.

O dönemde de yargıya güven zayıftı ve yargıdaki devasa sorunların çözülmesine, bir yenilenmeye ve normalleşmeye yönelik kamuoyunda büyük iddialarda bulunuldu.

Ancak o dönemde bugünle mukayese ettiğimizde önemli bir fark vardı. O da o dönemde Cumhurbaşkanı hukuk devletinin altını oymaya başlamış olsa bile, açıktan reddetmiyordu. Bugün iktidar ortağı ile birlikte kuvvetler ayrılığını yok sayıyor, yargı bağımsızlığı ise fiilen yürürlükten kaldırılmış durumda.

2019’dan bugüne, sekizincisi getirilen yargı paketleri, yargıdaki gerçek sorunlara kör ve sağır. O sebeple yasalaşmaları kimsenin dikkatini dahi çekmedi.

2021’in Nisan ayında şatafatlı bir tanıtımla ilan edilen İnsan Hakları Eylem Planı’nın üçte ikisi hâlâ uygulanmış değil.

Dolayısıyla önümüze getirilen yargı paketleri, ne yazık ki hukuksal çürümüşlüğün üzerini örtmekten, günü kurtarma çabasından başka bir şeyi ifade etmiyor.

Oysa hukuksuzluğun geldiği noktada günü kurtarmak bile imkânsız artık…

Bu nedenle buradan iktidara seslenmek istiyorum.

Madem bu paketleri hazırlıyorsunuz siz de bizim kadar farkındasınız ki yargıda sorunlar artık dramatik düzeyde.

Gelin burada ülkemizin öncelikli olarak çözüme kavuşturulması için gereken en azından şu sorunlarını çözüme kavuşturalım.

  1. Hukukun üstünlüğü ilkesine dönün, kuvvetler ayrımı ilkesine riayet edin, yargı bağımsızlığını sağlayın, hak ve özgürlüklere saygı duyun.
  2. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının tamamının gereklerini yerine getirin.
  3. Avukatlık mesleğine ve avukatların ekonomik koşullarına dair ısrarla görmezden gelinen sorunları çözün. Bu sorunların başında avukat ya da yargı mensuplarını nitelikli bir şekilde yetiştirmesi gereken hukuk fakültelerinin durumu geliyor. Her yere, onlara bir kapasite sağlanıp sağlanmayacağını düşünmeden hukuk fakültesi açıldı. Tabir-i caizse merdiven altı fakülteler bile hukuk eğitimi verdiği iddiasında. Bu bağlamda hukuk eğitiminde niteliği sağlayın. Bugün istinaf mahkemelerinde ve artık Yargıtay ve Danıştay’da yayınlanan gerekçeli kararın birçoğu dahi lisans eğitiminde verilmesi gereken en asgari hukuk formasyonundan uzaktır.

Öte yandan CMK ödemelerinde KDV’ni kaldırın ya da %1’e düşürün.  CMK ücretleri için enflasyon verileri dikkate alınarak ara artışlar yapın. Kamu hizmeti unsuru dikkate alınarak adli yardım kapsamında verilen avukatlık hizmetlerinde KDV’ni kaldırın veya %1’e düşürün, avukatların ekonomik sorunlarının giderilmesi içim önlemleri acil olarak hayata geçirin.KHK dramına son verin. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yalçınkaya kararında ortaya konulan tespitler ve kararın diğer yargılamaları da ilgilendiren etkisi dikkate alınarak devam eden yargılamaları bu esaslar çerçevesinde karara bağlanmasını sağlayın. Sonuçlanan dosyalarda da yeniden yargılamanın önünü acilen açın. Bu mağduriyetleri en azından sonlandırın.

4. Yargı paketine ağır hasta çocuğu olan anneler için sağlanan infaz erteleme hakkının babalar için de uygulanmasına dair düzenlemeyi alın.

5. Anne-babanın aynı anda tutuklu ya da hükümlü olması durumlarında çocuğun etkilenmemesi için ebeveynlerden bir tanesinin küçük çocuğun yanında olması için gerekli düzenlemeleri yapın.

6. Tamamıyla insani bir diğer hüküm, hasta mahpuslar bakımından tam teşekkülü devlet hastaneleri tarafından verilen cezaevinde kalamaz raporları sonrası kişiyi derhal tahliye edin. İnsanlığımızın asgari gereğini yerine getirmek adına bu hükmü de derhal gündeme getirilmesi elzemdir.

7. Bunun yanında, ülkemizdeki hukuksuzluğun normalleştirilmesinden ayrı düşünülmeyecek bir sorunu daha gündeme getirmek istiyorum. İdare ve gözlem kurulları …

Bu kurullar kimi zaman kendilerini yargı konumuna koyacak bir keyfilikle hareket eder durumda. Neredeyse kendi başlarına hareket ediyorlar.

Bu keyfiliği engellemek için idare ve gözlem kurul raporlarının somut değerlendirmelerle yapılması adına gerekli yasal düzenlemelerin yapılması aciliyet arz ediyor.

Değerli basın mensupları,

Aziz vatandaşlarımız,

Mevcut iktidar koalisyonu artık Türkiye’nin taşıyamayacağı bir yük haline gelmiştir.

Adaletsizliği ilke edinmiş, memlekete kavga ve kaostan başka bir şey getirmeyen; kabadayılıkla, mafyavari hareketlerle, ağza alınmayacak sözlerle, korkutmayla, tehditle iş yapmayı devlet adamlığı zanneden ve suç örgütlerinin yuvası haline gelmiş bir zihniyet son yıllarda maalesef tüm devlet kurumlarının adeta çürümesine ve kamu düzeninin sarsılmasına sebep olmuştur.

Bireysel menfaatini milletin menfaatinin önünde tutan; ne adaletten ne demokrasiden, ne de ekonomiden anlayan iktidar ortakları göz göre göre milletin refahına ve huzuruna kasteder bir hale gelmiş durumdadır.

Türkiye’yi hukukla, adaletle, sevgiyle, hoş görüyle; bilimle, akılla; yatırımla, istihdamla; bollukla, bereketle yönetecek kadrolar maalesef uzun yıllardır ülke yönetiminde söz sahibi değildir.

Önümüzdeki yerel seçimler iktidar ortaklarına bir ders vermenin; sayın Genel Başkanımızın ifadesiyle iktidara bir sarı kart göstermenin en etkili yolu olacaktır.

Yerel seçimler inşallah milletimizin adalete, demokrasiye, huzura ve refaha dair talebinin; yeniden üreten bir Türkiye’ye, yeniden çalışan bir Türkiye’ye, yeniden demokrasi ve hukuk devleti yolunda ilerleyen bir Türkiye’ye dair özlemini dile getirdiği bir seçim olacaktır.

Yerel seçimler, inşallah tüm Türkiye’nin dertlerine DEVA bulma yolunda atacağı ilk adım olacaktır.

Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

İsveç’in NATO Üyeliğine Kabulü Hk. TBMM Genel Kurul Konuşması

Sayın Başkan,

Saygıdeğer Milletvekilleri,

Aziz Milletimiz,

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

İsveç’in NATO üyeliğine kabulü hakkında DEVA Partisi adına söz almış bulunuyorum.

Ülkemiz her alanda olduğu gibi dış politikada da oldukça hassas bir dönemden geçiyor.

Bir yanda gündemde çok yer almasa da tüm şiddetiyle devam eden Rusya-Ukrayna savaşı; diğer yanda İsrail’in dünyanın gözleri önünde Filistin’de uyguladığı insanlık suçu.

Irak ve Suriye gibi komşularımızda bir türlü tesis edilemeyen istikrar ve gün geçtikçe daha fazla uzaklaştığımız demokrasi ve hukuk devleti kriterleri. Bu gidişatın neticesi olarak hem siyasi hem de ekonomik istikrarını sürdürmekte zorlanan, gün geçtikçe daha fazla fakirleşen millet ve ülke.

Hepimiz biliyoruz ki ancak işleyen bir demokrasi ve istikrarlı bir hukuk devletinin üstüne inşa edilen doğru bir dış politika, o ülkenin hem yakın komşularına hem de kendi vatandaşlarına barış ve huzur olarak geri dönecektir.

Maalesef bugün Türkiye bölgesinde güçlü, saygın, sözü dinlenen ve krizlerin arabulucusu olabilecek kadar güven veren bir ülke konumunda değildir.

Bunun en güçlü örneği Gazze’de yaşanan büyük insanlık trajedisi karşısında etkisiz halimizdir.

İsrail topyekün Filistin halkına yönelik kitlesel katliam yaparken iktidara sormak istiyorum: Neden İsrail’in insanlığa karşı suçları karşısında Uluslararası Adalet Divanına başvuran ülke biz olmadık, madem başvuruda bulunmadık bu davaya neden müdahil dahi olmadık?

Kayıtlara geçmesi adına yineliyorum: UAD Statüsü gereği bugün dahi Güney Afrika’nın açmış olduğu davaya müdahil olabiliriz.

İktidarı söylemlerinin gereğini yapmaya ve bu davaya müdahil olmaya davet ediyorum.

Değerli Arkadaşlar,

Ülkemiz uzun zamandır hem Avrupa Birliği ile hem de Amerika ile dengeli bir ilişki kuramıyor.

Kısa vadede al-ver ilişkisine dayalı kazanımlar, orta ve uzun vadede, ortak değerlere ve ilkelere dayanmadığı sürece sürdürülemez, sürdürülemiyor da.

İsveç konusunda da bunu görüyoruz. 16 Kasım’da komisyona sunulan ardından geri çekilen, geçen bu süreçte yaşanan kamuoyu önünde yaşanan pazarlıklarla, art arda sıralanan ve bugün iktidarın hatırlamak istemediği çok daha büyük laflarla bugün gelinen noktada İsveç’in NATO üyeliğini görüşüyoruz.

Öncelikle belirtmek isterim ki, DEVA Partisi olarak, NATO’nun açık kapı politikasını desteklemekteyiz. NATO’nun sağlamış olduğu caydırıcılığın kritik önemde olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla bu ittifakın, önümüzdeki dönemde de güçlenerek yoluna devam etmesinin Türkiye’nin dış politikadaki hedeflerinden biri olmasını önemsiyoruz.

Ancak, yaşanan bu süreçte Türkiye’nin terörle mücadelesine verilen somut desteklerin ve güvenlik kaygılarımızın giderilmesine yönelik somut adımların atılması konusunda da süreci yakından takip ediyoruz.

Görünen o ki Avrupa Birliği ile gümrük birliğinin güncellenmesini ve vize serbestisinin sağlanması konusunda hala bir taahhüt alınmış değildir.

Türkiye-AB ilişkilerinin artık “mecburi angajman” ve restleşme döneminden çıkarak tekrar “iş birliği” sürecine girmesinin Türkiye için acil bir gereklilik olduğunu vurguluyoruz.

Diğer yandan ABD ile ilişkilerimizin önemi tartışmasızdır. Ancak, bu ilişkiler son yıllarda hep kötüye gitmiştir.

ABD ile ilişkilerimizin tekrar düzelmesi ulusal menfaatlerimizin bir gereğidir. ABD’nin özellikle milli güvenliğimiz ile ilgili birçok yanlış tutumu karşısında çok etkisiz olduğumuz da bir gerçektir.

Değerli Arkadaşlar,

DEVA Partisi olarak, İsveç’in NATO üyeliğini destekliyoruz.

NATO’nun birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için maddesi gereğince topyekûn bir güvenlik sisteminin içerisinde yer almış oluyoruz böylece. İsveç’le ilgili olası risklerin Türkiye muhatabı haline de gelmiş oluyor. Ama bunun tersi de geçerli.

Yani Türkiye ile ilgili bir risk oluştuğunda da İsveç de bunun tarafı haline geliyor.

Bu kapsamda İsveç’le ilgili prensibimiz; İsveç üzerine düşeni yaptı mı, yapmadı mı?

Terörle mücadelede İsveç hükûmetinden somut adımların atılmasını istiyoruz.

Ayrıca bizim kutsallarımıza hakaret ve saldırılar konusunda daha ciddi bir tutum ortaya koymasını bekliyoruz.

Son olarak İsveç’in, Avrupa’nın ve NATO İttifakının güvenliği kuşkusuz önemlidir. Ancak, bu dönemde hiçbir ülkenin ve ittifakın güvenliği Gazze’nin ve Filistin halkının güvenliğinden daha üstün olamaz.

Bu çerçevede, biz İsveç’in üyeliğine olumlu yaklaşırken, Avrupa ülkelerinin ve NATO üyelerinin Gazze’deki mezalim karşısında insan haklarından ve uluslararası hukuktan yana daha net ve kararlı bir tutum ortaya koymalarını bekliyoruz.

Hepinizi DEVA Partisi adına saygı ile selamlıyorum.

6 Şubat Depremleri Sonrasında Çocukların Kaybolmasına İlişkin İddialar Hk. Soru Önergesi

Geçtiğimiz günlerde katılmış olduğunuz Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Koordinasyon Kurulu Toplantısı’nda depremlerde kaybolan çocuklar iddiasına ilişkin açıklamalarda bulunarak “6 Şubat depremlerinde 1912 çocuğumuzdan bir tanesi bile kayıp değil” şeklinde bir açıklama yaptığınız kamuoyuna yansımıştır.

Yapılan bu açıklamanıza karşı Deprem Mağdurları ve Kayıp Yakınlarıyla Dayanışma Derneği depremden sonra (DEMAK) kendilerine 142 kayıp çocuk başvurusu yapıldığını, bu 142 başvurunun depremden etkilenen Kahramanmaraş, Hatay, Gaziantep, Adıyaman ve Malatya illerinden geldiğini ve en fazla başvurunun ise Hatay ilinden yapıldığını belirtmiştir.

Yine aynı konuda çocuklarını kaybeden pek çok ailenin bulunduğu, bu acılı ailelerin de çocuklarının bulunması için hükümete çağrıda bulunduğu sosyal medyadan ve haberlerden bilinmektedir.

Bu kapsamda;

  1. 6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen depremler sonrasında Bakanlığınıza kaç çocuk hakkında kayıp başvurusunda bulunulmuştur?
  2. Depremler sonrasında kayıp çocuklarla ilgili Bakanlığınızca hangi çalışmalar yapılmıştır?
  3. Eğer bir çalışma ve rapor söz konusu ise bu hususlar kamuoyu ile paylaşılmış mıdır? Paylaşılmamış ise çalışmaların veya raporların sonuçları nelerdir?
  4. Bakanlığınız haricinde bu konuda ayrıca çalışma yapan başka Bakanlıklar söz konusu mudur?
  5. Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Koordinasyon Kurulu Toplantısı’nda depremlerde kaybolan çocuklar iddiasına ilişkin yaptığınız açıklamayı hangi çalışma sonucuna göre yaptınız?
  6. Bakanlığınızca, kayıp çocuğu olduğunu iddia eden aileler ile bir araya gelme planınız var mıdır?
  7. Bakanlığınızca kayıp olmadığı iddia edilen çocukların kimlik tespitleri yapıldıktan sonra aileleri ile bu durum paylaşılarak ailelere çocuklarının bulunduğu bildirilmiş midir? Bildirildi ise neden aileler çocuklarının kayıp olduğunu halen iddia etmektedirler?

Meclis Başkanı’nın Meclis’in Olağanüstü Toplanması Talebimizi Reddetmesi Hk. TBMM’de Basın Toplantısı

Ekranları Başında Bizleri Takip Eden Saygıdeğer Vatandaşlarımız,

Çok Değerli Basın Mensupları,

Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum,

Bugün sizlere, Parti Sözcümüz ve Genel Başkan Yardımcımız İdris Bey ile beraber Meclis Başkanının 9 Ocak’ta Meclis’in olağanüstü toplanması talebimizi reddetmesiyle birlikte Anayasa’yı ve meclis İç tüzüğünü yok sayması hakkında DEVA Partisi adına değerlendirmelerde bulunacağız.

Öncelikle belirtmek isterim ki ülkemiz derin sorunların içinde boğulurken Yargıtay’ın ikinci kez Anayasa Mahkemesi’nin kararını reddetmesi ve Hatay Milletvekili Can Atalay’ı tahliye etmemesi bir hukuksuzluğun çok ötesinde adeta hukuk devletine karşı bir kalkışma niteliğindedir.

Öyle ki, bu sorun çözüme kavuşmadığı müddetçe ülkemizde Anayasa’nın ve hukuk devletinin varlığından hele de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin itibarından söz etmemiz mümkün değildir.  

Anayasa’nın ve Anayasa Mahkemesi kararlarının esas alınmadığı bir ülkede keyfilik hakim olur ki bu durumda demokrasi ve hukuk devleti anlamını yitirir, hiç kimse de hukuki olarak güvende olamaz.

Orwell’in meşhur sözünü hatırlatıyorum: “Aslında hiçbir şey yasa dışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu.

Türkiye maalesef tam da bu durumu yaşıyor.

Cumhurbaşkanı Anayasa’yı tanımıyor, Meclis Başkanı Anayasa’yı tanımıyor, Yargıtay Anayasa’yı tanımıyor.

Bu tam bir keyfilik düzenidir. Bunun kimseye ama kimseye, meşruiyetini Anayasa’dan alan bu makamlara da faydası olmayacaktır.

Bu gidişat Türkiye’yi yeni belirsizliklere savuracaktır.  

Bu nedenle tüm milletvekilleri olarak bir araya gelerek bu soruna derhal bir çözüm bulmamız gerekiyor.

Bildiğiniz üzere bu sorumlulukla, Meclis’te temsil edilen 8 siyasi parti olarak, Anayasa’nın 93. ve İçtüzüğün 7. maddeleri gereğince 9 Ocak’ta Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni olağanüstü toplantıya çağırdık.

Ancak bu talebimiz, TBMM Başkanlığı tarafından “Meclis’in ara verme ve tatilde olduğu yönünde alınmış bir karar olmadığı ve bu süreçte meclisin hukuken çalışmalarını sürdürdüğü” gibi anlamsız ve kabul edilemez gerekçelerle reddedilmiştir.

Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş’un vermiş olduğu bu kararı kabul edilemez buluyoruz. Meclis Başkanı’nın böyle bir yetkisi yoktur.

Bu karar açıkça Anayasa ve İçtüzük’e aykırıdır.

Meclis’in; adı ne olursa olsun çalışmalarına ara verdiği bir dönemde ülke gündemi ne olursa olsun toplanamayacağı, ülke gündemine yön veremeyeceği gibi bir yorum yapmakta, yasama yetkisinin sürekliliği ilkesini göz ardı etmektedir. 

Sayın Kurtulmuş, bu kararı ile 230 milletvekilinin iradesini ve muhalefetin haklarını da görmezden gelmektedir. Temel hakları ihlal edilen bir milletvekilini ilgilendiren bir durumda dahi Meclis’in itibarını ve hukukunu savunmayı da reddetmektedir.

Meclis bir araya gelerek kendi meselesi olan bu durumu görüşemeyecekse; ne kendi hukukuna ne yasamanın hukukuna ne bir milletvekilinin hukukuna ama hepsinin ötesinde milletin hukukuna sahip çıkamıyor demektir.

Değerli Arkadaşlar,

Meclis’in olağan ve olağanüstü toplantılarının usul ve esasları Anayasa’nın 93. maddesi ile İçtüzük’ün 5, 6, 7 ve 54. maddelerinde ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.

İçtüzüğün 5. maddesinde ‘tatil’ şu şekilde tanımlanmış: “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çalışmalarının belli bir süre ertelenmesidir.

Yine, 6. maddede ‘ara verme’ ise “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin on beş günü geçmemek üzere çalışmalarını ertelemesidir.” olarak tanımlanmış.

Yani her iki maddeye göre Meclis, toplantıda olmadığı günlerde çalışmalarını ertelemektedir.

Öte yandan Meclis’in çalışmalarını ertelediği bu dönemlerde doğacak olağanüstü gereksinimlere ve ihtiyaçlara göre, Anayasa’da ve İçtüzük’te belirtilen belirli şartlarda olağanüstü toplantı yapması mümkün kılınmıştır.

Anayasa’da ve İçtüzük’te belirtilen şartlar ise; Cumhurbaşkanı’nın, Meclis Başkanı’nın ve Parlamento’nun 120 milletvekilinin talebi olarak belirlenmiştir. Yani meclis başkanı ve yürütmenin başı olan cumhurbaşkanının yanında bu yetki muhalefet partilerine de verilmiş, muhalefetin ülke gündemine göre olağanüstü durumlarda mecliste toplantıya çağırma hakkı Anayasa’da ve İçtüzük’te koruma altına almıştır.

Ayrıca bu toplantı çağrısında bulunulması halinde Meclis Başkanı’na bir takdir yetkisi de tanınmamış; Başkan, toplantıyı en geç yedi gün içerisinde yerine getirmekle mükellef tutulmuştur.

Yani Meclis Başkanı bu yasal durumu beğenmeyebilir ama yok sayamaz.

Bilindiği üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmalarına 27 Aralık 2023 tarihinden 16 Ocak 2024 tarihine kadar ara vermiştir.

Meclis Başkanı, bu durumu istediği kadar “Meclisin toplantı yapmama kararı” aldığı şeklinde yorumlasa da sonuç değişmemektedir.

Çünkü Meclis’in ara verme veya Genel Kurul’un belli günlerde toplanmamasına dair verdiği kararlar, birer Parlamento kararıdır ve bunlar, farklı kelimelerle ifade edilmiş olsa da doğurduğu hukuki sonuç itibarıyla aynı nitelikte yasama işlemleridir.

Her iki kararda da Genel Kurul’un çalışmalarını ertelemesi yani toplanmaması kararlaştırılmaktadır. Bu nedenle de her iki durumda da olağanüstü toplantının şartlarını ve şeklini düzenleyen Anayasa’nın 93’üncü maddesi ve İçtüzük’ün 7. maddesi geçerlidir.

Bu nedenle Sayın Kurtulmuş’un vermiş olduğu bu karar, hukuki dayanaktan yoksundur.

Kıymetli Basın Mensupları,

Diğer taraftan bu karar, meclis teamüllerine de aykırıdır. Bunun birçok örneği vardır. Mesela benzer bir durum yakın geçmişte, 2 Ocak 2020 tarihinde yaşanmıştır.

Dönemin Meclis Başkanı Sn. Şentop, meclisin toplanmama kararı aldığı bir dönemde Anayasa’nın 93’üncü maddesi ve İçtüzüğün 7. maddesine dayanarak Genel Kurulu toplantıya çağırmış, alınan kararla Meclis çalışmalarını yürüterek Libya tezkeresini kabul etmiştir.

Sayın Şentop’un meclis tutanaklarında geçen ifadesi şu şekildedir: “Anayasa ve İçtüzük, tatilde ve ara vermede Meclis Başkanı’na bu yetkiyi veriyor. Genel Kurul’un toplanmama kararı ise tatil ve ara vermeye göre daha basit ve onun içinde bir parça olan bir karar. Tatil veya ara vermede Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni toplantıya çağırma yetkisini veren Anayasa’nın 93 ve İçtüzük’ün 7’nci maddeleri, Genel Kurul’un toplanmama kararı üzerine onu toplantıya çağırma yetkisini de Meclis Başkanı’na vermektedir.”

Evet, aynen böyle. Anayasa’nın 93. ve İçtüzük’ün 7. maddeleri, Sn. Şentop’un da doğru olarak belirttiği gibi, ister adı ara verme olsun isterse de toplanmama kararı olsun meclisi toplantıya çağırma yetkisini Meclis Başkanı’na da vermektedir.

Bu maddeler Meclis Başkanı’na bu yetkiyi nasıl veriyorsa aynı şekilde yeter sayıda milletvekiline, yani bizlere de bu yetkiyi tartışmasız şekilde vermektedir.

Bu yetki üzerinde Meclis Başkanı’nın bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. Meclis Başkanı bu çağrıya uymak, 7 gün içinde toplantıyı yapmak zorundadır.

TBMM kayıtlarına bakıldığında 1983 yılından bu yana iktidar ya da muhalefet çağrıları olmuş, 46 olağanüstü toplantı gerçekleşmiştir.

Ancak ne yazık ki bu sefer gerçekleşemedi.

Meclis çatısı altında zaten iktidarın belirlediği gündemin dışına çıkamadığımız bir dönemde muhalefetin olağanüstü toplantıya çağırma hakkının da elinden alınması millet iradesine saygısızlıktır.

Muhalefetin bu yetkisini, 8 siyasi partinin, 230 milletvekilinin iradesini, çağrısını göz ardı etmek muhalefetsiz bir meclis anlayışını ortaya çıkarır. Buna kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur.

Meclis Başkanı meclisin ülke gündemini ilgilendiren olağanüstü durumlarda toplanmasını ve olaylara müdahale gücünü engelleyemez.

Tüm bu nedenlerle, İçtüzüğün 7. maddesinin bir gereği olarak bu olağanüstü toplantı bir an evvel gerçekleşmelidir.

Değerli vatandaşlarımız,

Aziz Milletim, 

Can Atalay seçilmiş bir milletvekilidir. Oysa Anayasa Mahkemesi’nin ikinci ihlal kararına rağmen cezaevinde bulunmaktadır.

Ancak mesele sadece Can Atalay değildir. Olanlar bunun çok ötesine geçmiştir, bu mesele yeri Parlamento olan Can Atalay’ı çoktan aşmıştır.

Mesele Anayasa’nın geçerliliği, mesele kanunların geçerliliğidir; eğer kanunların geçerliliği daha fazla sulandırılıp yok sayılırsa o zaman Yasama’nın da anlamı kalmaz.

Bugün Anayasa’nın 153. maddesini açıkça tanımayıp fiilen kendi paralel yargı düzenini oluşturanlara karşı durmazsak, belki de yarın buna fırsatımız olmayacaktır.

İşte bu nedenle Meclis Başkanı Sayın Kurtulmuş’u ve AK Partili milletvekillerini hukuka uymaya, millet iradesine saygılı olmaya ve Anayasa’yı tanımayan, Yasama’ya parmak sallayanlara karşı Meclis’i bir an evvel toplantıya çağırmaya davet ediyoruz.

8 siyasi parti olarak, talep ettiğimiz olağanüstü toplantı bir an evvel yapılmalıdır.

Can Atalay’ın derhal tahliye edilmesi için Meclis Başkanı üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir.

Türkiye’yi savrulduğumuz bu dipsiz hukuksuzluklardan çıkarmalıyız.

DEVA Partisi adına hepinizi saygı ile selamlıyorum.

10 Ocak Gazeteciler Günü Sebebiyle Gazetecilerin Maruz Kaldığı Baskılar Hk. Soru Önergesi

18 Ekim 2022 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan 7418 sayılı Basın Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un; yasaklar ve sınırlamalar getiren maddeleri 18 Ekim 2022 tarihi itibarıyla, Basın İlan Kurumu ve ilanlarla ilgili düzenlemeleri ise 1 Nisan 2023 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kamuoyunda Dezenformasyon Yasası olarak bilinen yasanın yürürlüğe girmesinden itibaren gazetecilere yönelik gözaltılar, tutuklama ve idari para cezaları artmıştır. Bunun yanında son zamanlarda iktidarın rahatsız olduğu haberlere yönelik olarak Sulh Ceza Mahkemeleri tarafından doğrudan erişim engelleri getirilerek vatandaşlarımızın haber alma özgürlüğü engellenmektedir.

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) verilerine göre; bu düzenleme kapsamında son bir yıl içerisinde en az 33 gazeteci hakkında sansür yasası kapsamında soruşturma açılmış, 6 gazeteci gözaltına alınmış, 4 gazeteci tutuklanmıştır. Bu verilere ek olarak; Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’nin 2023 Dava İzleme Raporu’na göre 314 gazeteci toplam 154 davada sanık olarak yargılanmış ve bu davaların 133’ünü gazetecilik faaliyeti nedeniyle açılan davalar oluşturmuştur. Sonuç olarak Türkiye, Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) tarafından hazırlanan 2023 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 165’inci sıraya kadar gerilemiştir.

Merdan Yanardağ, Barış Pehlivan, Tolga Şardan gibi gazeteciler haksız yere cezaevinde kalmış ve yargılanmıştır. Güncel bir örnek olarak ise geçtiğimiz günlerde kamuoyuna yansıyan bilgilerde, “Sarallar” olarak bilinen suç örgütü üyelerinin yargılandığı davayı haberleştiren Gerçek Gündem editörü Furkan Karabay, “terörle mücadelede görev almış kişiyi hedef gösterme” ve “iftira” suçunu işlediği iddiasıyla tutuklanmış, dün ise serbest bırakılmıştır.

Bu bağlamda;

  1. Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un yürürlüğe girmiş olduğu tarihten günümüze kadar kaç gazeteci gözaltına alınmış, tutuklanmış veya hakkında idari para cezası uygulanmıştır?
  2. TCK’nın 217/A maddesi kapsamında 2022 ve 2023 yılları arasında kaç kişi hakkında soruşturma açılmış, bu soruşturmaların kaçı kamu davasına dönüşmüş ve dava sonuçlarına göre kaç dava mahkûmiyetle sonuçlanmıştır?
  3. Gazetecilik faaliyetini icra ederken kaç gazeteci kolluk kuvvetleri tarafından darba maruz kalmıştır?
  4. 2020, 2021, 2022 ve 2023 yılları arasında kaç tane habere erişim engeli getirilmiştir?
  5. Bakanlığınızca 2021 yılında hazırlanan İnsan Hakları Eylem Planı kapsamında ‘İfade ve Basın Özgürlüğüne İlişkin Standartların Yükseltilmesi’ başlığı altında vaat edilen “İfade özgürlüğünün en geniş şekilde teminat altına alınması amacıyla ilgili mevzuat uluslararası insan hakları standartları doğrultusunda gözden geçirilecektir.” maddesi kapsamında hangi çalışmalar yapılmıştır?

Irak’ın Kuzeyinde ve Pençe-Kilit Harekatı Bölgesinde Bulunan Üsler Hk. Soru Önergesi

Irak’ın kuzeyinde 22.12.2023 tarihinde bölücü terör örgütü mensupları tarafından ve yine Pençe-Kilit Harekâtı bölgesinde 23.12.2023 tarihinde geçici üs bölgesine sızmaya çalışan bölücü terör örgütü mensupları tarafından gerçekleştirilen saldırı neticesinde toplamda 12 askerimiz şehit olmuştur. Basına yansıyan haberlerde; söz konusu saldırı ve sızma olaylarının gerçekleşmesinde ülkemize ait üs bölgelerinin çadırlarının kara battığı ve tipi sebebiyle görüş mesafesinin çok düşük olduğu iddia edilmektedir. Öte yandan PKK’nın saldırı için yoğun yağışı, sisli ve puslu havayı beklediği ve sızma için hareket halinde olduğu görüntülerin de bulunduğu belirtilmektedir.

Bu bağlamda,

  1. Irak’ın kuzeyinde ve Pençe-Kilit Harekâtı bölgesinde bulunan üslerimizde yoğun kar yağışı, sisli ve puslu havaya karşı hangi önlemler alınmıştır?
  2. Şehitlerimizin verildiği Şehit Piyade Uzman Çavuş Alpay Aras-3 Operasyonu kapsamında Sur Tepe Geçici Üs Bölgesi’nde harekât icra eden 1/Dağ ve Komando Tugayı’mızın yoğun karın altında yetersiz koşullardaki çadırlarda kaldıkları, üs bölgesinin ise güvenlik ve lojistik olarak sorunlu bir bölgede yer aldığı iddiaları doğru mudur? Doğru ise bu konuda bir inceleme başlatılmış mıdır?
  3. Irak’ın kuzeyinde ve Pençe-Kilit Harekâtı bölgesinde bulunan diğer üslerimizde lojistik anlamda sorunlu ve yoğun karın altında yetersiz koşullardaki çadırlarda görev yapmakta olan askerlerimiz var mıdır? Diğer üsler için gerekli önlemler alınmış mıdır?

2024 Yılı Bütçe Görüşmeleri Hk. Genel Kurul Konuşması

Sayın Başkan,

Saygıdeğer Milletvekilleri,

Aziz Milletimiz,

Hepinizi DEVA Partisi adına saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine sabır niyaz ediyor, teröre ve terör örgütü PKK’ya lanet olsun diyorum.

Değerli Arkadaşlar,

Hükümetin nasıl bir bütçeye sahip olduğunu ve öngörülerinin ne derecede güvenilir olduğunu görmek için kendi hedefleri ile ulaştığı neticeleri mukayese etmek yeterlidir.

Ak Parti; Cumhuriyetin 100. Yılı için milli gelirde 2 trilyon dolar, kişi başına gelirde ise 25 bin dolar hedeflemişti, ulaştığı ise bunların yarısı.

2024 bütçesi de temelde adalete dayanmadığı için güven vermekten, istikrara katkıda bulunmaktan çok uzaktır.

Başka bir netice beklemek de beyhudedir çünkü hükümet rasyonel zemine dönmenin dışında bir seçenek olmadığını bilmesine rağmen, rasyonel olanın gerekliliklerini yapmayı ısrarla reddediyor.

Peki neden milletimiz böyle bir bütçeye mahkûm edildi?

Sn Cumhurbaşkanı özeleştiri kültürünü ve yanlışlarla yüzleşmeyi zaaf olarak kabul ettiği ve nasıl olsa hamasi propaganda ve otoriter baskılarla hazin manzarayı bastırmayı başardığı için öncelikle sorulması gereken bu soruyu kendine sorma gereği duymuyor.

Türkiye’nin çok gerisinde olan Bulgaristan ve Romanya’nın dahi refah düzeyinin son yıllarda bizi neden geçtiği gerçeği ile yüzleşmek istemiyor.

Cumhurbaşkanı geçen gün asrın doğa felaketi olan son yaşadığımız depremlerin 104 milyar dolar tutarında bir maliyet ortaya çıkardığını belirtti.

Ama bizzat kendi el emeği göz nuru olan asrın ekonomik felaketini belirtmeyi unuttu. Sadece kur korumalı mevduat ile milletin sırtına 140 milyar dolara varan bir enkaz bıraktı. Son altı ayda ise daha önce yaptıklarının tam tersini yaparak faizleri 5 katına çıkartarak bu enkazı azaltmaya çalıştı ama halen enkazın mali büyüklüğü deprem felaketi kadar.

Şimdi ise bu yanlışların bedelini milyonlarca fakir, fukaraya, çiftçiye, memura ve emekliye ödetiyor. Orta sınıfı çökertti.

Yıllarımız kaybolup gitti.

Değerli Milletvekilleri,

Maalesef bu gidişat düzelmez; neden mi?

Çünkü Cumhurbaşkanı ülkeyi fiilen Anayasasız yönetmeye çalışıyor. 

Çünkü Cumhurbaşkanı biliyor ki güçlü olduğu sürece ne dese ve ne yapsa yeterince alkış alacak.

2021’de meclis grubunda dönemin Bakanı Sn. Lütfi Elvan’ı haksız yere azarlarken de alkışlanıyordu, şimdi tam Lütfi Elvan Bey’in yaptığını yapan Sn. Mehmet Şimşek’i desteklerken de alkışlanıyor.

Yarın görevden aldım dese yine alkışlanacak.

Demek ki sorumluluk neymiş?

Kurumsal olarak hukuk devletine dönmek, denge denetim mekanizmalarını tekrar tesis etmek. Bireysel olarak da yanlışa yanlış demek ve hakkın hatırını Cumhurbaşkanı’nın bilime ve adalete aykırı talimatlarından üstün tutmak!

Aziz Milletim,

Demokratik hukuk devleti kendi kendini koruyamaz, onu koruyan ve savunan bireylere ve kurumlara ihtiyaç duyar.

Demokratı az olan bir demokrasi yaşayamaz!

Değerli Arkadaşlar,

AK Parti’li arkadaşlar mutlu ve müreffeh bir Türkiye hedefine giden yolu bilmiyorlar mı?

Elbette biliyorlar.

Unutanlara hatırlatayım.

Ak Parti’nin 2002 yılındaki Kalkınma ve Demokratikleşme programını okuyun lütfen.

Programda ne diyor,

Herkes özgür olmadıkça kimse özgür değildir.” Sayfa 7.

 “…hukukun hakim olmadığı bir toplumda demokratik rejimden bahsedilemez.” Sayfa 20.

Kanunları hukuka, hukuku evrensel adalet ve insan hakları esaslarına dayandırmadıkça, Türkiye gerçek bir hukuk devleti olamaz ve uluslararası camiada saygın bir yer edinemez.”

“Bir toplumdaki en önemli güven unsuru, toplum içinde yaşayan bireylerin kendi hak ve özgürlüklerine saygı duyulduğuna olan inançlarıdır. Bu inanç tüm sosyal ve iktisadi dinamikleri harekete geçiren güçtür.” Sayfa 13

Şeffaf ve yolsuzluklardan arınmış bir düzen ancak adaletin işlemesiyle mümkündür.” Sayfa 21.

“Anayasal Devlet anlayışı, devlet yönetiminde egemen olmalıdır.” Sayfa 59.

Değerli Milletvekilleri, lütfen elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün!

Bugün ülkemizde hukuk hakim mi?

İnsanlar kendi hak ve özgürlüklerine saygı duyulduğuna güven duyabiliyorlar mı?

Bugün kanunlar hukuka, hukuk evrensel adalet ve insan hakları esaslarına dayanıyor mu?

Şeffaf ve yolsuzluklardan arınmış bir düzenimiz var mı?

Bırakın Anayasal devleti, bugün kanun devletinden bahsedebilir miyiz?

Aziz Milletim,

Bir ülkede Anayasa Mahkemesi başkanı terör örgütlerine hizmet etmekle suçlanıyorsa,

Anayasa iktidarın talimatı ile yargı tarafından yok sayılıyorsa,

Parlamento kendi hukukuna ve vekiline dahi sahip çıkamıyorsa,

Masum insanlar, düşman hukukuyla yargılanıp hapislerde çürüyorsa,

Dünyada ne kadar mafya, çete ve uyuşturucu kaçakçısı ülkemize dolmuşsa,

Askerlerimizin hangi şartlarda ve hangi olası tedbirsizlikler sebebiyle şehit olduklarını yeterince sorgulayamıyorsak,

Güven de gelmez, ekonomi de düzelmez.

Türkiye’yi hukukta, adalette, demokraside, özgürlüklerde dünya sıralamasında en dibe düşüren bir iktidarın, ülkemize ekonomide “şampiyonlar ligine” çıkarması mümkün değildir.

Şampiyonlar ligi için ülke önce hak ettiği gibi yönetilmeli.

Yapılması gerekenler belli! Hukuktan eğitime, sosyal politikalardan yüksek teknolojiye ülkemizin DEVA’sı ortada

Buyurun, hodri meydan!

Hukukun üstünlüğü ilkesine dönün.

Kuvvetler ayrımı ilkesine riayet edin.

Hak ve özgürlüklere saygı duyun.

Ehliyeti ve liyakatı esas alın, emaneti ehline verin.

Aklın ve bilimin gereğini yapın.

Bunları yapın, biz de doğrularınızı alkışlayalım.

İnsan Hakları Günü ve Adalet Bakanlığı’nın 2024 Yılı Bütçe Görüşmeleri Hk. TBMM’de Basın Toplantısı

Ekranları Başında Bizleri Takip Eden Saygıdeğer Vatandaşlarımız,

Çok Değerli Basın Mensupları,

Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum,

Malumunuz, bugün Genel Kurul’da Adalet Bakanlığı’nın 2024 bütçesini görüşeceğiz. 

Diğer taraftan pazar günü, İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden doğan 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nün ilan edilmesinin 75. yıl dönümüydü.

10 Aralık 1948’de, İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan kitlesel katliamların ardından, dünyanın dört bir yanındaki politikacılar ve entelektüeller, tüm insanların devredilemez haklar kataloğuna ihtiyaç duyduğu inancıyla, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul ettiler.

Fakat 75 yıl sonra bugün, tüm dünyada, 1945’ten bu yana görülmemiş düzeyde şiddetli çatışmalar ve katliamlar yaşanıyor.

Herkesin gözü önünde, son yıllarda Yemen’de yüzbinlerce insan katledildi.

Myanmar’da Arakanlı Müslümanlar, Çin’de Uygur Türkleri şiddetli baskı altında asimilasyona tabi. Yüzbinlerce insan toplama kamplarında, en temel insan haklarından mahrum, evlerinden yurtlarından ediliyor, kitleler halinde yok ediliyorlar.

Haftalardır tüm dünyanın gözü önünde İsrail; Gazze’de ve Batı Şeria’da insanlığa karşı suç işliyor, sivilleri öldürüyor ve tüm yaşam şartlarını yok ediyor.

Tüm dünya olan biten bu vahşeti sadece izliyor.

Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği işlevsiz, en fazla kınamakla yetiniyor.

Özellikle ABD’de ve Avrupa’nın birçok ülkesinde Filistin lehine yapılan toplantı ve gösteriler kriminalize ediliyor, gazeteciler ve insan hakları savunucuları susturulmaya çalışılıyor.

Ukrayna-Rusya savaşında Rusya aleyhine uygulanan ambargo ve Birleşmiş Milletler, Avrupa, ABD ve Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından dile getirilen tepkiler ne yazık ki İsrail’in katliamları karşısında yerini sessizliğe bırakmıştır.

Bir yanda engel olamadığımız bu vahşet, diğer yanda çifte standart ve takınılan ayrımcı politikalar bizleri, insan haklarını koruma amacıyla inşa edilen uluslararası kurumları sorgulatır hale getirmiştir.

Ancak her şeye rağmen biliyoruz ki daha adil ve insan onurunu esas alan bir dünya için daha fazla çaba göstermekten başka bir alternatifimiz yok.

Umarım ki dünyanın dört bir yanında Gazze’deki katliamlara karşı sesini yükselten insanların sesleri duyulur ve bu katliamlara bir an evvel son verilir.

Değerli Basın Mensupları,

Ülkemizde de insan hakları açısından tablo son derece kötü.

Bugün sizlerle, küresel insan hakları meselelerinin yanında insan hakları konusunda tarihindeki en kötü dönemlerden birini yaşayan Türkiye’deki 2023 yılındaki İnsan Haklarını değerlendirmek istiyorum.

Ülkemizin geçmişten bu yana insan hakları ile çetin sınavları hep olmuştur. Türkiye hiçbir zaman gerçek anlamda bir hukuk devleti olamamıştır.

Ancak hiçbir zaman böylesine temel hak ve özgürlükleri sınırlandıran ve hatta askıya alan bir dönem de yaşanmamıştır.

Bugün ülkemizde, Anayasamıza göre bağlayıcı nitelikte olduğu tartışmasız olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasına müsaade edilmiyor, yine bağlayıcı olan Anayasa Mahkemesi kararları tanınmıyor. Anayasa’nın açık hükümleri yok sayılıyor.

Yargı bağımsızlığı iflas etmiş durumda. Yargının hiç olmadığı kadar iktidarın gölgesi altında kaldığı bir dönemdeyiz.

İktidarın onayı olmadan yargı karar alamıyor. İktidarın hoşuna gitmeyen kararlar alındığında ise karara imza atan hakimlerin ne vatan hainlikleri kalıyor ne de teröristlikleri.

Nitekim, Avrupa Konseyi’ne bağlı Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO), geçtiğimiz günlerde yayınladığı yolsuzlukla mücadele değerlendirme raporunda yargı bağımsızlığı ile ilgili başta HSK’nın bağımsızlığının sağlanması konusunda Türkiye’nin yine sınıfta kaldığını ortaya koymuştur.

Rapora göre Türkiye, hakim ve savcı alımında siyaset tarafından müdahale edilmesi; hakim ve savcıların etik dışı davranışlarının nesnel ve kamuoyuna açık takibi ve hakimlik teminatının güçlendirilmesi gibi konularda somut adımları halen atmamıştır.

Değerli Arkadaşlar,

Adalet binalarında rüşvet iddiaları artık sıradanlaşmıştır.

Bir tarafta uyuşturucu kaçakçılarının rüşvetle serbest bırakıldığı, diğer tarafta hiçbir suça karışmamış insanların sırf fakir ve nüfus sahibi olmadıkları için çoluk çocuk perişan edildiği sayısız örnek var.

Bir tarafta rüşvet düzenine dahil olan birçok kişi korunurken, diğer tarafta bu rezaletleri haberleştiren birçok gazeteci cezalandırılmaktadır.

Hukuk devleti iddiasındaki bir ülkede olması gereken, bu iddiaların doğruluğunun ve rüşvet düzenine dahil olanların tümüyle şeffaf bir inceleme sonucu tespit edilmesi ve cezalandırılması iken bizde ise birkaç basit sözle süreç geçiştirilmeye çalışılmış, müfettiş atamaktan yani işi soğutmaktan ve olayın unutulmasını dilemekten başka hiçbir şey yapılmamıştır.

İşte böyle bir tablo altında bugün, Genel Kurul’da, Adalet Bakanlığı’nın bütçesini görüşeceğiz.

Kıymetli Arkadaşlar,

Size Roma imparatorunun bir sözünü hatırlatmak istiyorum; Marcus Aurelius diyor ki: “Yasalar örümcek ağına benzer, küçük sinekler ağa takılır kalır. Büyük sinekler ağı deler geçer.

30 Kasım’da İstanbul’da yaşanan bir trafik kazası ve sonrasında yaşananlar ülkemizde hukuk sisteminin ne denli çöktüğünün ve vatandaşlarımızın canının ne denli kıymetsiz olduğunun en bariz örneklerinden biridir.

Türkiye’de arkası güçlü olanın, zengin olanın her işten nasıl sıyrıldığını merak edenler bu olaya bakıp içler acısı halimizi görebilirler.

Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlu, iki çocuk babası Yunus Emre Göçer isimli bir kurye kardeşimize çarpıyor, öldürüyor ve elini kolunu sallaya sallaya ülkeden çıkıp gidiyor.

Savcı ifadesini bile almaya gerek duymuyor. Ya da savcıya birileri bu yönde talimat veriyor.

Sonra yetkililer milletle alay eder gibi açıklama yapıyorlar; tutanak düzenleyen polisler hakkında soruşturma açılmış.

Bu polisler, Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlu hakkında kafalarına göre tutanak düzenleyebilir mi?

Sayın Adalet Bakanı önce bu polislere ve katilin ifadesini bile almadan telefonla serbest bırakan savcıya talimatı kimin verdiğinin üstüne gitsin. Bu milletin canı bu kadar ucuz mu?

Evet, maalesef bugünün Türkiye’sinde vatandaşımızın canı bu kadar ucuz.

Dün gece milyonların gözü önünde Ankaragücü-Rizespor maçında güç sarhoşluğu her haliyle ortaya konuldu. Yaşananlar, Türkiye’de son yıllarda gelinen resmin özetidir. Bu meseleyi sadece bireysel olarak değerlendiremeyiz. Bu yumruk, iktidarın güç sarhoşluğunun yumruğudur. O hakeme inen yumruk, milletimizin tamamına zaten devamlı inmektedir. Türkiye’de nobranlığın, nezaketsizliğin insanlara artık kültür olarak gösterildiği, kaba kuvvetin de ülkemizde artık vatandaşlarımıza tek yol olarak gösterildiği bir ortamda güç sarhoşluğunun bu şiddeti uygulamasından başka yol olamaz.

Dün yaşanan olay, canlı yayında milyonların gözü önünde canlı yayınlanan bir maçta böyle bir durumun tecelli etmesidir. Yoksa bu olay kameralar ardında olsaydı eminim üstü kapatılacaktı ya da mesele birisinin üzerine atılacak ve kapatılacaktı. İktidar böyle açıklamalar yapmayacaktı ve kesinlikle kulüp başkanının tutuklanması da söz konusu olmayacaktı. Önümüzdeki günlerde meseleyi takip etmek zorundayız.

Aziz Milletim,

Yargıdaki bu çürümüşlüğün bir sonucu olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarına göre en çok ihlal edilen hak, adil yargılanma hakkıdır. Şaşırdık mı? Elbette hayır.

Bugün Türkiye’de hiç kimse mahkemelerde adil bir şekilde yargılanacağından emin değildir. Türkiye’de her yerde olduğu gibi adliyelerde de “parası olan”, “adamı olan”, “nüfuzu olan” işini halleder… Olan fakir fukaraya olur.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde şu an Türkiye’den yapılan 30.000’den fazla başvuru var. Türkiye en çok şikayet edilen ülkelerden biri.

Anayasa Mahkemesi’ne göre son 11 yılda, 550 binden fazla vatandaşımız bireysel başvuruda bulunmuş. Benzer nüfusa sahip Almanya’da Anayasa Mahkemesi’ne başvuru sayısı bunun onda biri.

İlk derece, istinaf ve temyiz mahkemeleri Anayasa Mahkemesi’nin içtihatlarını dikkate alsa, bu 550 bin başvurunun büyük bir bölümü olmayacak.

Vatandaş yaygın olarak ‘Adil yargılanmıyorum’ diye feryat etmekte ancak bu hususta gerekli yapısal ve yasal reformlar yapılmamaktadır.  

Anayasa Mahkemesi, Ekim ayında ülkemizde makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiasıyla yapılan başvurulara ilişkin artık elinden bir şey gelmediğini açıklamıştır.

‘Makul sürede yargılanmaya ilişkin ülkede sistematik bir sorun var’ demiştir. ‘Şimdiye kadar 55 bin dosyada ihlal kararı verdim ancak artık daha fazla bu başvurulara bakamayacağım, TBMM gereken yasal düzenlemeyi yapsın’ demiştir.  

Değerli Basın Mensupları,

Ülkemizde kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ihlalleri vahim boyutlara ulaşmıştır.

Bağlayıcı mahkeme kararlarına rağmen, birçok kişi halen içerde tutulmaya devam edilmektedir.

Diğer taraftan, ceza yargılamaları çok uzun sürmekte, özgürlükten mahrum bırakan kararların gerekçesi kanuna uygun olarak açıklanmamakta, özellikle tutukluluğa itiraz ve tahliye talepleri etkili bir şekilde incelenmeden, şablon ifadelerle reddedilmektedir.

Tutuksuz yargılama esastır ilkesi bir yana hukuken yatarı olmayan suçlarda dahi tutuklama kararları verilmektedir.

Bunun en önemli sonuçlarından biri de ceza infaz kurumlarının aşırı kalabalık olmasıdır.

Avrupa Konseyi’nin 2022 Ceza İstatistikleri Raporu’na göre de Avrupa’da 48 ülke arasında en çok tutuklu ve hükümlü Türkiye’de, cezaevleri devamlı dolup taşıyor.

Hiçbir delil olmaksızın kanaatle terörist ilan edilip hapse atılanlar; tarihi şahsiyetlere hakaret ettin, manevi büyüklere hakaret ettin, devlet büyüklerine hakaret ettin denilerek hapse atılanlar; sosyal medya baskısıyla hapse atılanlar…

Tarihte hiç olmadığı kadar insan, hapishaneleri doldurmuş durumda maalesef. Ama bu insanların birçoğu hapiste olmayı hak ettikleri için değil, tanıdığı veya parası olmadığı için hapisteler.

İktidar son yıllarda, ceza adalet sistemimizdeki sorunları kalıcı olarak çözmek yerine, “bizde de hukuk var” demek ve günü kurtarmak adına sadece yüzeysel reformlar yapmaktadır. Daha doğrusu reform yapıyor pozları vermektedir.

Yapılan infaz değişikliklerine rağmen her geçen yıl ceza infaz kurumlarında doluluk oranları artmaktadır.

2020 yılında pandemi nedeniyle İnfaz Kanunu’nda bir değişiklik yapıldı. Değişikliğin yapıldığı Nisan 2020’de toplam cezaevi nüfusu 310 bindi. Değişiklikle 90 bin kişi tahliye edildi, cezaevi nüfusu 220 bine düşürüldü. Ancak henüz ilk yılın sonunda, yani Nisan 2021’de, bu sayı tekrar 314 bini bulmuştu.

1 Ocak 2023 itibariyle ise Türkiye’de cezaevlerinde 341 bin 497 kişi bulunuyordu. Temmuz ayında yürürlüğe giren infaz değişikliği ile 80 bin kişi tahliye edildi, bugün cezaevinde olan insan sayısı 280 bin.

Değerli Arkadaşlar,

Ceza adalet sistemindeki sorunları kalıcı çözümü ancak zihniyet değişimi ve bunun sonucunda hukuk devleti kriterlerine uygun yapısal dönüşümle mümkün olur.

İktidarın böyle bir gündemi ise yok.

Bunun ötesinde ceza infaz sisteminde acil çözüm bekleyen birkaç meseleye değinmek istiyorum:

Yaşı ve hastalıkları nedeniyle ceza infaz kurumunda kalması mümkün olmayan mahpusların salt atılı suçları dikkate alınarak, insan onuruna aykırı bir şekilde tahliye edilmeleri engellenmektedir.

İnsan Hakları Eylem Planı’nda yer almasına rağmen halen hasta mahpusların tahliyesi için tam teşekküllü devlet hastanesi raporu yeterli kabul edilmemekte ve sayısız ağır hastaya zulmedilmektedir.

Her ne kadar geçtiğimiz günlerde Sn. Adalet Bakanı ceza infaz kurumlarında insan onurunun esas alındığını söylese de maalesef gerçekler böyle değildir.

Acilen hasta ve yaşlı mahpuslar için tam teşekküllü devlet hastanesinin raporu yeterli kabul edilmelidir.

Ayrıca, hükümlü annesinin yanında büyüyen çocuklar cezaevi ortamında ağır psikolojik travmalara maruz kalmaktadırlar.

Bu nedenle kaçma ve delil karartma şüphesi olmayan ve küçük çocuğu olan annelerin tutuklanmaması, ev hapsi gibi adli kontrol yöntemlerinin uygulanması gerekmektedir.

Bunun için ayrı bir yasal düzenlemeye de ihtiyaç yoktur.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nda bir adli tedbir olarak öngörülen tutukluluğun cezalandırmaya dönüşmemesi için tutuksuz yargılamanın asıl, tutuklu yargılamanın istisna olduğu ilkesinin ve diğer kanuni şartların sıkı bir şekilde uygulanması yeterli olacaktır.

Ceza infazı açısından ise anne ve babanın aynı anda cezaevinde bulunmasının önüne geçilmesi gerekir.

Ayrıca çocuğun üstün yararı ilkesine uygun olarak, “Babası ölmüş veya cezaevinde olan, 18 yaşından küçük çocuğu bulunan anneler” ile “annesi ölmüş 18 yaşından küçük çocuğu bulunan babalar” hakkında verilen toplam 10 yıl veya daha az süreli hapis cezalarının infazının, toplum güvenliği açısından ağır ve somut tehlike oluşturmayacağının değerlendirilmesi şartıyla, çocuğun 18 yaşını doldurana kadar ertelenebilmesinin sağlanması veya koşullu salıverilme gibi çözümler öngörülmelidir.

Son olarak kişi özgürlüğünü doğrudan etkileyecek nitelikte kararlar veren idare ve gözlem kurullarının yetkilerinin ve değerlendirme ölçütlerinin kanun yerine yönetmelik ile düzenlenmesi doğru değildir.

Temel bir hakka müdahale içeren bu yetkilerin ne şekilde kullanılması gerektiğinin kanunla kesin ve net olarak belirtilmesi gerekmekle birlikte, bu yönde bir yetkinin cezaevleri bünyesinde oluşturulan kurullara verilmesi hukuken sakıncalıdır.

Bu konuda maalesef sayısız keyfi örnekle karşılaşıyoruz.

Fiili infaz süresini tamamlamış olsa da idare ve gözlem kurullarının özellikle adil yargılanma olmaksızın terör suçundan hüküm giyenlere yönelik somut kriterler göz ardı edilerek hükümlünün “iyi halli olmadığına dair” yaptıkları değerlendirmeler sebebiyle mahkumların mahpusluk durumları hukuksuzca devam ettirilmektedir.

Değerli Arkadaşlar,

Ülkemizin kanayan yaralarından bir tanesi de KHK’larla ihraçlardan ve terör mevzuatının keyfi şekilde uygulanması sonucu haksız yargılamalardan kaynaklanan mağduriyetlerdir.

Her iki konu da Türkiye’nin yüzleşmesi ve acilen çözüme kavuşturması gereken ciddi birer sorundur.

Birbirinden ağır, tarifsiz acılar yaşanmaktadır. Bu hukuksuzlukların bir an evvel sonlandırılması hukuk devletini bırakın, insanlığın asgari gereğidir.

Yalçınkaya kararında AİHM, süregelen silahlı terör örgütü yargılamalarındaki kronikleşen sorunlara dikkat çekmiştir. Sorunun sistematik ve yapısal olduğunu özellikle vurgulamıştır. Biz de bu sorunu yıllardır dile getiriyoruz.

Mahkeme, iktidara kararın gereklerinin yerine getirmesi ve somut adımlar atması gerektiği şeklinde karar vermesine rağmen halen bu konuda bir adım atılmamaktadır. Dilerim ki yargı paketinde bu konuda bir düzenlemeye yer verilir.

Hukuka dönüşün sağlanması ve toplumsal huzurun yeniden tesis edilmesi için hızlı bir şekilde bu soruna çözüm bulunmalıdır.

Ayrıca beraat eden, takipsizlik alan, hakkında soruşturma bulunmayan kişiler görevlerine iade edilmelidir.

Yeni yılın başında bu konudaki kanun teklifimi meclise sunacağım.

Kıymetli Arkadaşlar,

Ülkemizde barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşleri bazı valiliklerce kalıcı şekilde engellenmiş durumdadır. Bazı illerde ise şehrin uzak köşelerinde ve ulaşımın kısıtlı olduğu mekanlarda gösteri yapılmasına izin verilmektedir. Barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşlerine izin verilmemesi, verilse bile gerçekte hakkın ana amacının yok sayılması ve fiilen kullanılmasının engellenmesi demokratik bir toplumda asla kabul edilemez.

Değerli Arkadaşlar,

Ülkemizde her gün en ağır hukuksuzluklar yaşanırken kanuni görevi “insan haklarını korumak ve geliştirmek, ayrımcılığı önlemek, kişilerin eşit muamele görmesini sağlamak, işkence ve kötü muameleyle etkin mücadele etmek” olan bir kamu kurumumuz var, adı TİHEK, açılımı Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu.

Bu belirttiğim görevini yerine getirmesi için bu kuruma 2024 bütçesinde 179.492.000 (yüz yetmiş dokuz milyon dört yüz doksan iki bin) Türk lirası tahsis edilmiş. Personel sayısı 181!

Peki bu kurum görevini yerine getiriyor mu? Elbette hayır.  Düşünün ki sadece bir tabela kurumu olarak varlığını sürdüren bu yapıya gün geçtikçe daha fazla yoksullaşan vatandaşlarımızın vergileri ile 180 milyon lira ayrılmış.

Bırakın kurumun asli görevini yerine getirmesini, o kadar kayıtsız ki kanuna göre mecburi olmasına rağmen meclise yıllık raporunu bile gönderme gereği duymuyor. 

Değerli Basın Mensupları,

Türkiye insan haklarının ve hukuk devletinin her başlığında sınıfta kalmıştır.

Öte yandan hepimizin günlük hayatta deneyimlediği üzere ülkemiz, derin bir ekonomik kriz ile boğuşuyor. Genç işsizliği, emeklilerin yoksulluğu, fahiş miktarda artan kiralar ve barınma sorunları katlanarak büyüyor.

18-24 yaş aralığındaki her 3 gencimizden 1’i hiçbir şey yapmıyor.

18-24 yaş arası gençlerimizin üniversitelerde veya nitelikli meslek eğitiminde olması gerekirken yüzde 67’si eğitim alamıyor.

Gençlerimizin yüzde 33.6’sı çalışıyor, yüzde 33.5’luk kesimi ise ne eğitim alabiliyor ne de çalışıyor. 

14 milyon emeklinin 8 milyonu yoksulluk sınırının altında, bunların 1,5 milyonu açlık sınırının altında yaşıyor.

On yıllarca çalışmış, vergisini ödemiş emeklilerimiz, geçinemediği için tekrar çalışmak zorunda bırakılıyor. “İkramiye” adı altında kendilerine verilen 5 bin liraya, ki asgari ücretin yarısı dahi değil, sevinecek durumda bırakıldılar.

Aslında şimdiye kadar anlattıklarımın özeti olarak şunu ifade etmek istiyorum, böyle bir tabloyla karşı karşıya olan bir millet mutlu olabilir mi?

Dünya Mutluluk Endeksi’nde 137 ülke arasında 106. sıraya kadar düştük. Endekste, Irak, İran’dan da geride yer alıyoruz.

Dünyanın ilk 20 ekonomisi arasında, bizim kadar mutsuzu yok.

Cumhurbaşkanı diyor ya: “Nereden nereye”.

Aynen öyle: “Nereden nereye”.

İşte ne kadar hukuk, o da kadar ekmek ve refah, o kadar da huzur ve mutluluk.

Tekrar hukuk devleti rotasına dönmediğimiz müddetçe daha da fakirleşecek, daha da mutsuz bir ülke olacağız.

Değerli basın mensupları,

Kıymetli Vatandaşlarımız,

Biz DEVA Partisi olarak, insan haklarının olmadığı yerde huzur ve refahın olamayacağını çok iyi biliyoruz.

Zengin ve huzurlu bir ülkeye giden yol sadece adaletten geçmektedir.

Bu nedenle, insan haklarını milletimiz için lüks gören tüm anlayışları reddediyoruz.

Bu hukuksuz düzeni sona erdirecek, herkes için hukuk ve adalet anlayışını benimseyecek, demokratik ve adil bir düzen için, insan onurunu esas alan ortak bir yaşam için çalışıyoruz.

Adil bir Türkiye ve adil bir dünya için daha fazla çabalamaktan, daha fazla mücadele etmekten başka bir alternatifimiz yok.

Bu nedenle, vakit İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni yeniden canlandırma, kötülüklere karşı daha fazla direnme, daha fazla mücadele etme, insan onurunu ve adaleti yüceltme vaktidir.

Son olarak, bugün Genel Kurul’da Adalet Bakanlığı’nın 2024 bütçesi görüşülüyor. Ümitlenecek bir tablo olmasa da bakanlık bütçesinin ülkemize hayırlı olmasını diler, aktardığım karneden gerekli derslerin çıkarılmasını ve 2024 yılında ülkemizde adaletin ve yargı bağımsızlığının yeniden tesisi için gerekli adımların atılmasını temenni ederim.

Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum.

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü Hk. Basın Açıklaması

“İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabulünü kutlamak için bir neden yok çünkü her yerde insan hakları ayaklar altında eziliyor”

DEVA Partisi İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü nedeniyle yaptığı açıklamada “Adil bir Türkiye ve adil bir dünya için daha fazla çabanın bir alternatifi yok; vakit İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni yeniden canlandırma, kötülüklere karşı daha fazla direnme, daha fazla mücadele etme, insan onurunu ve adaleti yüceltme vaktidir.” ifadelerini kullandı.

DEVA Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü dolayısıyla yazılı bir basın açıklaması yaptı.

Yeneroğlu açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

‘Kitlesel katliamların küllerinden doğan İnsan Hakları Bildirisi bugün de kitlesel katliamların ağır saldırısı altında’

“İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden doğan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi bugün, 75 yıl sonra, yine kitlesel katliamların ağır saldırıları altında. İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan kitlesel katliamların ardından, dünyanın dört bir yanındaki politikacılar ve entelektüeller, tüm insanların devredilemez haklar kataloğuna ihtiyaç duyduğu inancıyla 75 yıl önce bugün, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul etti. Sadece birkaç devlet çekimser oy kullandı.

Ancak bugün, kabulünden 75 yıl sonra, kutlama yapmak için bir neden yok. Çünkü dünyanın her yerinde insan hakları ayaklar altında eziliyor, milyonlarca kurbanın verildiği savaşlar sürüyor. Tüm dünyada, 1945’ten bu yana görülmemiş düzeyde şiddetli çatışmalar yaşanıyor. Herkesin gözü önünde son yıllarda Yemen’de yüzbinlerce insan katledildi, haftalardır İsrail Gazze’de ve Batı Şeria’da insanlığa karşı suç işliyor, sivilleri öldürüyor ve tüm yaşam şartlarını yok ediyor. Tüm dünya olan biten vahşeti sadece izliyor; Birleşmiş Milletler ve devletler topluluğu işlevsiz, en fazla kınamakla yetiniyor. Yani kitlesel katliamların küllerinden doğan İnsan Hakları Bildirisi bugün de kitlesel katliamların ağır saldırısı altında.

Bunların ötesinde dünyanın her bölgesinde artan gerilimlerle, sosyo-politik kutuplaşmayla, eşitsizliklerle ve iklim krizinin varoluşsal tehdidi ile karşı karşıyayız.”    

‘Türkiye de maalesef insan haklarının sadece kağıt üzerinde var olduğu bir ülke’

“Türkiye de insan hakları konusunda tarihindeki en kötü dönemlerden birini yaşamaktadır. Adeta her gün, ‘insan hakları’ kavramının siyasi amaçlar doğrultusunda nasıl eğilip büküldüğüne millet olarak şahitlik ediyoruz. Bağlayıcı nitelikte olduğu tartışmasız olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasına müsaade edilmiyor, yine bağlayıcı olan Anayasa Mahkemesi kararları tanınmıyor. Adeta her gün ülkenin farklı bir yerinden ölen, kaybolan, işkence gören, susturulan, protesto hakkını kullanmak isterken şiddete maruz kalan, barınamayan, yoksulluğa mahkûm edilen insanların haberlerini izliyoruz. Adil yargılanma hakkı olmadığı için cezaevinde suçsuz yere yatan sayısız insanın sesini duyuyoruz.

Yargıda rüşvet iddialarının ortaya saçıldığı bu dönemde, rüşvet düzenine dahil olanlara dokunulmazlık zırhı sağlanmakta, bunu haberleştiren gazeteciler tek tek gözaltına alınarak konunun kamuoyu gündemine taşınması da engellenmek istenmektedir.”

‘DEVA Partisi olarak, insan haklarını milletimiz için lüks gören tüm anlayışları reddediyoruz’

“Biz DEVA Partisi olarak, insan haklarının olmadığı yerde huzur ve refahın da olamayacağını çok iyi biliyoruz. Zengin ve huzurlu bir ülkeye giden yol sadece adaletten geçmektedir. İnsan haklarını milletimiz için lüks gören tüm anlayışları reddediyor ve bu hukuksuz düzeni sona erdirecek, herkes için hukuk ve adalet anlayışını benimseyecek, demokratik ve adil bir düzen içerisinde insan onurunu esas alan ortak bir yaşam kurmak için çalışıyoruz.

Adil bir Türkiye ve adil bir dünya için daha fazla çabanın bir alternatifi yok; vakit İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni yeniden canlandırma, kötülüklere karşı daha fazla direnme, daha fazla mücadele etme, insan onurunu ve adaleti yüceltme vaktidir.”