Çağlar

“Anayasa Mahkemesinin Kapatılması Söylemleri” Hakkında TBMM’de Basın Toplantısı

Değerli basın mensupları;

Hepinizi saygıyla ve muhabbetle selamlıyorum.

Maalesef popülist-otoriter-zorba anlayış, ülkemizi gün geçtikçe hukuktan ve hukuk devletinden uzaklaştırdı.

Kuvvetler ayrılığı ve yargı organlarının bağımsızlığı fiilen kaldırıldı.

Toptancı bir anlayışla, binlerce hakim ve savcının meslekten çıkarılması sonucu, görevi başındaki çoğu hakim ve savcı kendileri de benzer sonu yaşamamak için “Kanunlara ve vicdanlarına” göre değil, “iktidarın istek ve ihtiyaçlarına” göre karar vermeye itildi.

Aksi şekilde davrananlar sürülerek, açığa alınarak yahut da tenzili rütbe yapılarak cezalandırıldı. İktidarın istek ve emirlerini yerine getirenler ise terfi ettirilerek önemli görevlere getirildi.

Bu yolla, Hâkim ve Savcılar Kurulu yargıyı baskı ve tehdit altında tutma düzeneği kurdu.

Sonuçta; siyasetin ağır baskısı neticesinde bir milyondan fazla vatandaşımız hakkında terör suçlarından dolayı soruşturma açıldı, yüz binlerce insan hakkında kovuşturma yürütüldü ve mahkûmiyet kararları verildi.

Cumhurbaşkanına hakaret suçundan yürütülen soruşturmalarda ve verilen cezalarda patlama yaşandı.

Yargıtay, iktidarın operasyon aracı haline geldi.

Hükümeti denetlemekle görevli Danıştay da adeta tamamen hükümetin emrine girdi. İmar davaları, çevre davaları, yönetmelikler hakkında açılan davalar hep iktidar lehine sonuçlanır hale geldi.

OHAL komisyonunun verdiği hukuksuz ret kararları dahi idari yargı tarafından hukuka uygun bulundu. Böylece iktidarın kurduğu düzen hiç sarsılmadan devam etti.

 

Kıymetli Basın Mensupları,

Bu süreçte Anayasa Mahkemesi iktidardan bir nebze de olsa bağımsız kalabilmeyi başardı. Eksiklikleri olsa da hukuk devleti çizgisinde kararlar verdi.

Fakat bu sefer de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları ilk derece mahkemeleri tarafından uygulanmadı!

Bugün insanlar, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen ceza evlerinde keyfi olarak tutulmaktadırlar. Osman Kavala, Ahmet Altan, Ayhan Bilgen ve daha niceleri iktidarın baskı ve korkusuna direnemeyen hakim ve savcılar yüzünden halen cezaevindedirler.

Sn. Enis Berberoğlu’nun haksız yere düşürülen milletvekilliği Anayasa Mahkemesi ihlal kararına rağmen bir süre geri verilmedi. Mahkeme’nin ancak ikinci kararı sonrasında Berberoğlu milletvekilliğine dönebildi.

Şimdi de Kocaeli milletvekili Sn. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliği, yargı ve TBMM araçsallaştırılarak hızlı bir şekilde düşürüldü.

Tüm bunlar yargı mercilerinin göze batan muhalifleri cezalandırma aracı haline geldiğini göstermektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Demirtaş kararı üzerine, Cumhurbaşkanı’nın “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları bizi bağlamaz. Biz karşı hamlemizi yaparız. İşi bitiririz” sözü durumu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.

 

Saygıdeğer Arkadaşlar,

Anayasa Mahkemesi de diğer yargı organları gibi zaten iktidarın tehdit ve baskısı altındadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 4-5 yıldır Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı atamalar neticesinde Anayasa Mahkemesinin siyaseten önem taşıyan kararlarında bir yön değişmesi yaşandı. Evrensel hukuk referanslı özgürlükçü anlayıştan, yürütmenin taleplerini önceleyen anlayışa doğru bir değişim gerçekleşti.

Anayasa Mahkemesi önceki içtihatlarını hiçe sayarak hükümetin istekleri doğrultusunda kararlar vermeye başladı.

İçişleri Bakanı, Anayasa Mahkemesi başkanına terör örgütü üyesi iması yaparak aba altından sopa gösterdi.

Cumhurbaşkanı ve Bahçeli, Anayasa Mahkemesi’ni kapatmayı veya yetkilerini tırpanlamayı açık açık söyleyebildiler.

Bu siyasi baskılar yetmezmiş gibi evrensel hukuk kriterlerinden çok uzak soruşturmaların savcısı olarak bilinen İrfan Fidan, önce Yargıtay üyesi yapıldı. Sonra Yargıtay’da cübbesini bile giymeden kendisini hiç tanımayan Yargıtay üyeleri tarafından Anayasa Mahkemesi’ne aday olarak seçildi. Cumhurbaşkanı da onu Anayasa Mahkemesi üyeliğine atadı. Herkesin gözü önünde bir tiyatro sergilendi.

 

Değerli Arkadaşlar,

Dün Anayasa Mahkemesi’nin HDP’nin kapatılmasına ilişkin iddianameyi eksik bularak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına iade etmesi ise yine mahkemenin hedefe konulmasına sebep oldu. Karara tepki gösteren Sn Bahçeli “HDP’nin kapatılması kadar Anayasa Mahkemesi’nin de kapanması artık ertelenemez bir hedef olmalıdır” diyerek hukuku ve demokrasiyi hedef aldıklarını artık açıktan dile getirdi. Anayasal kurumları doğrudan hedef aldı.

Sn Bahçeli’nin açıklamaları, demokratik bir siyasi partinin liderinin değil, adeta anayasal düzeni ortadan kaldırmak için yemin etmiş bir hareketi hatırlatmaktadır.

Bu çağrı; demokratik bir hukuk devleti ve anayasanın üstünlüğünün korunması için vazgeçilmez olan ve kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyen Anayasa Mahkemesi’nin, iktidarın güdümü altına alınması arzusunun bir sonucudur. Anayasal düzene ciddi bir tehdittir.

Malumunuz küçük ortağın HDP’nin kapatılması için çağrıda bulunması, Yargıtay’ın harekete geçmesi için yeterli olmuştu.

Tabii talimatla yargıya yön vermeye alışmışlar. Bu hukuk bilmezlik, bu güç nereden gelmektedir?

Ülkenin anahtarını size kim verdi?

 

Kıymetli Basın Mensupları,

Anayasa Mahkemesi gibi ülkenin en yüksek yargı merciini dahi emellerini gerçekleştirmede bir araç gören, kendini hukukun üzerinde konumlandıran bu anlayışın tek derdi, ülkeyi tarihin tozlu sayfalarında kalan hukuk tanımaz 90’lardan da geriye götürmek ve darbeci bir zihniyetle ülkeyi yönetmektir.

Her ne kadar hukuk tanımaz tavırlar ile Anayasa Mahkemesi kaldırılsın nidaları atılsa da Anayasa Mahkemesi hukuk devletimizin ayakta kalan son direğidir.

Anayasa Mahkemesi herhangi bir mahkeme değildir ki kapatılabilsin.

Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile kanunların Anayasa’ya uygunluğunu denetleyen ve aykırı bulduğunda ise iptal eden tek yetkili mahkemedir.

Siyasi parti kapatma davalarını ise yine demokratik toplum düzeninin şartlarına ve hukuka göre değerlendirir.

Tabii iktidar koalisyonu istiyor ki bütün kurumlar onların talimatlarına göre hareket etsin. Yasamayı ne hale getirdikleri ortada. Yargının son kalesi ağır saldırı altında.

Zannediyorlar ki Anayasa Mahkemesi’ne de boyun eğdirirlerse saltanatları hep sürecek.

İşte o zaman belki istedikleri olacaktır.

Tek parti, tek lider ve onu destekleyen makbul vatandaşlar…

 

Değerli Arkadaşlar,

Gelinen noktada artık hakkın ve hukukun kalan son kırıntılarına da tahammül edemeyen iktidar koalisyonu, bilerek ve isteyerek ülkeyi felakete doğru sürüklemeye çalışmaktadır.

Keyfiliğe alışan ortakların tek korkuları güçlerinin sınırlandırılmasıdır. Emirlerinin yerine getirilmemesidir. Kuvvetler ayrılığı, denge ve denetleme, hesap verme onları çok rahatsız eder. Zannediyorlar ki tek doğru kendileri. Onlar dışında herkes diken.

Oysa gücün paylaşılmadığı, dengelenip denetlenmediği yönetimler, toplumlarını yoksulluğa ve açlığa mahkûm eder.

Herkes hukuk devletinden ve demokrasiden uzaklaşmayı cebindeki paranın her geçen gün daha fazla erimesinden ve hayat pahalılığından anlayabilir.

Evrensel bir kuraldır! Ne kadar az hukuk, ne kadar az demokrasi, o kadar pahalı hayat!

 

Kıymetli Basın Mensupları,

Hatırlayacaksınız Sn Bahçeli, zamanında ülkede yoksulluğun çok arttığını, öyle ki anne babaların çocuklarına ‘püskevit’ bile alamadığını söylüyordu.

Ona göre; ülkede yolsuzluk ve rüşvet öylesine artmıştı ki AK Parti hortumu doğrudan kendisine bağlamış ülkenin kaynaklarını sömürüyordu.

Aradan geçen yıllar sonra bugün ekonominin geldiği hal ortada…

Atıl iş gücü olarak ifade edilen geniş tanımlı işsizlik oranı %29’a ulaştı.

Yüksek enflasyon nedeniyle her geçen gün alım gücümüz düşüyor.

Yolsuzluk ise öylesine yaygınlaşmış durumda ki 20li yaşlardaki gençler bile bu düzenden menfaat sağlayabiliyor. Lüks arabalarda kokain çekebiliyor ve sistem öyle bir bataklığa dönüşmüş ki, dikkat dahi çekmiyorlar.

Tüm bunları Sn Bahçeli görmüyor, duymuyor.

Bunlara sesi çıkmıyor.

Çünkü Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi deyip uyguladıkları keyfi yönetimle iktidar partisi, küçük ortağına mecbur ve muhtaç olmuş durumdadır.

Aralarında menfaat ortaklığı kurdular.

Küçük ortak adeta vesayet makamı olmuş kritik konularda iktidar partisine yasaklar koymaktadır.

İktidar partisinin demokratik mekanizmaları işletmeden ülkeyi yönetmesinde ona destek vermektedir.

Sokakta çete gruplarıyla siyasetçi ve gazeteci dövmek sıradan olaylar haline geldi.

Maalesef bu saldırılar ile bütün gazeteci ve siyasetçilere gözdağı verildi.

Şimdi de şu parti kapatılsın, eğer onu kapatmazsa Anayasa Mahkemesi kapatılsın diyorlar.

Bu işin sonu nereye gidecek?

Bahçeli’nin Anayasa Mahkemesi’nin kapatılması çağrısı tehlikeli gidişatın köşe taşlarından birisidir.

Bu söylem öylesine söylenmemiştir.

Bütün vatandaşlarımızı bu söylemin arkasındaki asıl amacın yani Türkiye’yi yaşanabilir olmaktan çıkarma gayretinin farkında olmaya çağırıyoruz.

Demokrasi ve Atılım Partisi, DEVA Partisi olarak bu karanlık tabloyu bitirecek programımız ve liyakatli ekibimiz hazır.

Bizler kuvvetler ayrılığının ve hukukun üstünlüğünü esas alan, demokrasinin güçlendiği ve evrensel standartlarda bir özgürlük anlayışının hâkim olduğu bir Türkiye ideali için mücadele etmeye hazırız.

Türkiye’nin demokrasiye ve atılıma ihtiyacı var.

Ve biz hazırız.

 

Hepinizi saygıyla selamlar, hayırlı günler dilerim.

İKTİDAR ‘LEBALEB’ KONGRELER YAPMAKTAYKEN BARO SEÇİMLERİNİ KEYFİ BİÇİMDE ENGELLEMEKTE

Pandemi önlemleri gerekçe gösterilerek uygulanan ve baro seçimlerini de kapsayan keyfi kısıtlamalar, avukatların anayasal hakları olan seçme ve seçilme haklarını ellerinden almaktadır. İktidar baro seçimlerine dair pandemiyi bahane ederek illerde 2. baroların kurulma yeterliğine kavuşmasını ve mevcut TBB Başkanı’nın bu sayede yeniden seçilmesi amaçlamakta ve seçimleri keyfi olarak geciktirmektedir.

Anayasa’nın 129. maddesi uyarınca; kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu olan baroların organları, avukatlar tarafından yapılacak seçimle belirlenir. Avukatlık Kanunu’nun 82. maddesinin açık hükmüne karşın, 2020 yılı Ekim ayında yapılması gereken baroların genel kurulları, İçişleri Bakanlığı’nın pandemi tedbirlerine ilişkin genelgesi gerekçe gösterilerek İl Hıfzıssıhha Kurullarınca ertelenmiştir.

Kademeli normalleşme adımları kapsamında İçişleri Bakanlığı’nca yayımlanan genelgede ise; baro genel kurullarının çok yüksek riskli illerde yapılamayacağı, diğer illerde ise kişi başına 8 m2’lik bir alan bulundurma koşulu ve 300 kişiyi aşmayacak şekilde yapılabileceği ifade edilmiştir. İl Hıfzıssıhha Kurulları genelge doğrultusunda bu tedbirlerin uygulanmasına karar vermiştir.

Çok yüksek risk grubunda yer alan illerde, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları tarafından düzenlenecek genel kurul dâhil kişilerin bir araya gelmesine neden olan her türlü etkinliğin ertelenmesi ve diğer illerde de 300 kişi sınırı getirilmesi nedeniyle baro seçimlerine dair fiili bir yasak konulmuştur. Ancak pandemi tedbirleri açısından önemli olan bu kısıtlamaların makul bir şekilde alınacak önlemlerle çözüme kavuşturulacağı açıktır.

Avukatlar zaten yargı faaliyetleri devam etmesi nedeniyle her gün binlerce kişinin yoğun bir sirkülasyonla bulunduğu adliyelerde, icra dairelerinde, karakollarda ve cezaevlerinde mesleki faaliyetlerine devam etmektedirler. Öte yandan herkesin gözleri önünde iktidar partisi ‘lebalep’ kongreler yapmaktayken, baroların genel kurullarını yapmalarının engellenmesi kanun önünde eşitlik ilkesine aykırıdır.

Anayasa 129. maddesi ve Avukatlık Kanunu’na göre anayasal ve yasal zorunlulukların yerine getirilmesi ve hâlihazırda oldukça geciken baroların olağan genel kurul toplantılarının bir an evvel yapılması yargının kurucu unsuru olan avukatların en temel hakkıdır. Bu minvalde DEVA Partisi olarak iktidara, baroların ve avukatların üzerinden elini çekmesini ve İçişleri Bakanlığı’nın genelgesinde siyasi partiler gibi kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının genel kurullarının da toplantı yasakları ve kısıtlamalardan müstesna tutulması gerektiğini hatırlatırız.

“İstanbul Sözleşmesi, Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu Teklifi”ne İlişkin TBMM’de Basın Toplantısı

Değerli basın mensupları;

Hepinizi saygıyla ve muhabbetle selamlıyorum.

Öncelikle tüm vatandaşlarımızın ve sizlerin baharın müjdecisi olan Nevruz Bayramını kutluyorum. İktidarın hukuksuzluklarına ve toplumu germesine ve insanımızı birbirine tahrik etmesine inat Nevruz’un toplumumuza huzur getirmesini umut ediyorum. Hepimiz bu umuda ve birlik inancına son günlerde giderek daha çok ihtiyaç duymaktayız.

Malumunuz ülkemiz karanlık bir dönemden geçmektedir. Son yıllarda adeta savaş açılan hukuk devleti ve demokrasi ilkeleri bugün çok ciddi manada tahrip edilmiştir. Ülkemiz popülist-otoriter-despot bir anlayışla yönetilmektedir.

Son günlerde ise iktidar tamamen freni patlamış şekilde ülkeyi uçuruma doğru sürüklemeye çalışmaktadır. Son bir haftada her sabah hukuk devletinin son izlerinin de ortadan kaldırılmaya çalışıldığı farklı bir gündemle uyanıyoruz.

Bir hafta içerisinde Sn. Gergerlioğlu’nun vekilliği meclis ve yargı marifetiyle düşürülmüştür. Bu hukuksuzluk yetmezmiş gibi 90’lardan utanarak hatırladığımız bir sahneyle, Ömer Faruk Bey sabah vakti abdest alırken, terlikleriyle uydurma bir soruşturmayla Meclis’te gözaltına alınmıştır. Ülkenin en köklü insan hakları derneğinin eş başkanı gözaltına alınmıştır.

Yine bir gece vakti operasyonuyla sadece görevini yaptığı için Merkez Bankası Başkanı’nı görevden almıştır.

Tüm bunların üzerine bir de kadınları şiddete karşı korumayı amaçlayan İstanbul Sözleşmesinden, gece vakti Cumhurbaşkanı kararı ile çıkılmıştır.

İktidar artık hukukla bağını tamamen koparmıştır. İşte iki gündür ekonominin tepetaklak olmasının asıl nedeni de Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğuna içeride ve dışarıda kimsenin artık inanmamasıdır.

Ekonominin bu hale gelmesinin tek müsebbibi tüm yetkileri tek elde toplamaktan, hukuku ayaklar altına almaktan, yargıya emir ve talimat vermekten en ufak bir rahatsızlık duymayan Cumhurbaşkanı’dır.

 

Saygıdeğer Basın Mensupları,

İstanbul Sözleşmesi Türkiye’nin öncülüğünde hazırlanan, ilk imzacı olduğumuz ve iktidarın yakın zamana kadar ‘sessiz devrimleri’ arasında saydığı bir sözleşmedir.

Vaktiyle Sözleşme’yi destekleyenlerin bugün sözleşmeye karşı çıkması siyasette yükselen düşman arama anlayışının açık tezahürüdür.

Sözleşme’ye karşı çıkanların bu Sözleşme metnini okuduklarından ve anladıklarından ciddi şüphe duyuyorum.

Çünkü iddia edildiği gibi sözleşme, aile yapımıza ve değerlerimize aykırı bir içeriğe kesinlikle sahip değildir. Ancak sabahtan akşama kadar kin ve nefret diliyle milletimize hitap edip şiddet kültürünü egemen kılmaya çalışanların makiyavelist anlayışlarına elbette aykırıdır.

Sözleşme, kadınlar öncelikli olmak kaydıyla hiçbir ayrım gözetmeden herkesin aile içi şiddetten korunmasını amaçlamaktadır. Kadına şiddet milletimizin değeri değildir, asla da olamaz.

Kadın – erkek eşitliği Anayasa’nın emridir ve demokrasi ve refahın şartıdır. 2021 yılında bunları konuşmak zorunda kalmak zulümdür.

İstanbul Sözleşmesi devlete yüklediği sorumluluklar kapsamında kadınların her türlü şiddete ve ayrımcılığa karşı korunması için güçlü bir mekanizma kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Şiddete karşı kadını korumak devletin en öncelikli görevidir demektedir.

Her gün kadınların öldürüldüğü ülkemizde, şiddetle mücadele araçlarını tamamen hukuksuz bir kararla işlevsizleştirmek şiddete destek ve ortak olmaktır.

Sözleşme Türk aile yapısıyla bağdaşmıyorsa neden onaylanmıştır? Çünkü o dönemde kendisini hukukla bağlı kabul eden bir iktidar vardı. Ne yazık ki bugün tek kişinin keyfi yönetiminden ibaret iktidar anlayışı kendisini hukukun üstünde görerek uluslararası hukukla bağlı olmaktan ve sorumluluklarından kaçmak adına bu sözleşmeden çıktığını belirtmiştir.

Kadın cinayetlerinin giderek artış gösterdiği bir dönemde sözleşmeden imzanın çekilmek istenmesi; kadın cinayetleri, kadına yönelen şiddet ve cinsiyet ayrımcılığı gibi konularda tablonun daha da kötüleşmesine yol açar.

Maalesef bu çekilme kararı kadınların hukuki kazanımlarını ve kadın mücadelesinin verdiği emekleri yok saymaktır.

Bu karar tamamen hukuksuzdur. Hukuka aykırı bir kararnameye dayanılarak bu Sözleşmeden çıkılması hiçbir şekilde geçerli değildir.

 

Değerli Arkadaşlar,

İstanbul Sözleşmesi’nin yasama yetkisi gasp edilerek, Cumhurbaşkanı kararı ile feshedilmesi uluslararası hukuka ve Anayasa’ya aykırıdır.

Cumhurbaşkanı’nın İstanbul Sözleşmesi’ni feshetme yetkisi yoktur. Bu tek taraflı fesih işlemi bizzat Anayasa’yı ve TBMM’yi yok saymaktır.

Anayasa’nın 90. maddesinde bir anlaşmanın yürütme organı tarafından imzalanmasından sonra TBMM tarafından çıkarılacak bir kanunla onaylanacağı öngörülmüştür.

İstanbul Sözleşmesi TBMM tarafından çıkarılan 6251 sayılı kanun ile kabul edilmiştir ve bu kanun halen yürürlüktedir. Yürürlükte olan bir kanun ancak usulde paralellik ilkesi gereğince nasıl yürürlüğe girdiyse aynı usul ile geri alınabilir.

Bu nedenle, İstanbul Sözleşmesi’nin öncelikle TBMM tarafından bir kanunla geri alınması, ardından ise onaylamayı yapan Cumhurbaşkanı’nın onaylama işlemini bir karşı işlemle geri alması gerekmektedir.

Her iki işlem iç hukuk gereğince usulen tamamlandıktan sonra uluslararası yükümlülük yerine getirilerek sözleşmenin 80. maddesi kapsamında öngörülen geri çekilme usulleri tamamlanabilir.

Mevcut hukuk sistemi içinde Cumhurbaşkanı’nın 9 No’lu kararnamesine dayanarak fesih yetkisinin kullanıldığı iddiası hukuken kabul edilemez.

Amacımız, kadına yönelik şiddetle ve kadına yönelik ayrımcılıkla mücadele etmekse, bu sözleşmeden imzayı çekmek yerine, sözleşmenin devlete yüklediği yükümlülüklere odaklanılmalı ve bu yükümlülükler etkin bir şekilde yerine getirilmelidir.

Aksi durum kadınların hayatını hiç saymaktır ki, iktidar zaten sırf kendi düzenini korumak için vatandaşlarını gözden çıkarmıştır.

DEVA Partisi olarak, Kadın Politikaları Başkanı Elif Esen Hanımefendi başkanlığında “DEVA Yaşatır” kampanyası başlattık. Kadınların ve çocukların yaşam hakları için yok hükmündeki bu karar hakkında, DEVA Partisi adına Elif Hanım ile 81 ilden Kadın Çalışmaları Başkanlarımız davayı açmıştır.

 

Değerli Arkadaşlar,

Uzun bir dönemdir gündeme alınmadan bekletilen Güvenlik soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu Teklifi Genel Kurul’da bugün görüşülmeye başlanacaktır.

Kanun teklifi; güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının kimler hakkında yapılacağını, araştırma konusu edilecek bilgi ve belgelerin neler olduğunu, bu bilgi ve belgelerin ne şekilde kullanılacağını, hangi mercilerin soruşturma ve araştırma yapacağını, değerlendirme komisyonunun yapısını, veri güvenliği ile verilerin saklanma ve silinme sürelerini düzenlemektedir.

Geçmiş dönemde vatandaşlarımız güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması hususlarında ciddi sorunlar yaşamışlardır. Özellikle memuriyete alımlarda hak ettikleri halde bu sistemden dolayı atanamayan vatandaşlarımızın sayısı bir hayli fazladır. Bu durum, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen düzenlemeden kaynaklandığı kadar, uygulamadaki keyfilikler, şeffaflıktan uzak raporlar ve kurumların takdir yetkisinin genişliğinden de kaynaklanmıştır.

Ne yazık ki teklif hazırlanırken, bu eksiklikler dikkate alınmamıştır. Anayasa Mahkemesi’nin geçmişte güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasına dair iptal ve bireysel başvuru kararlarında belirtilen gerekçelerin önemli bir kısmı da dikkate alınmamıştır.

Devletin güvenliği ile doğrudan ilişkili olan ve gizlilik gerektiren mesleklerde memuriyete giriş için böylesi bir güvenlik soruşturmasından geçilmesini gerekli buluyorum. Ancak bu meslek gruplarının açıkça ifade edilmemesi geçmişte Anayasa Mahkemesi tarafından iptal gerekçesi olarak kabul edilmiştir.

Fakat, teklifte mesleğe alınacak herkes için; geniş bir kapsamı olan arşiv araştırmasının zorunlu kılınması ve keyfi bir şekilde bir komisyona bırakılmasını doğru bulmuyorum.

Genel Kurul’da yapılacak görüşmelerde arşiv araştırmasında aranan verilerin bu komisyon tarafından olası kötüye kullanılmasına karşı koruyucu düzenlemelere yer verilmesi şarttır. Arşiv araştırmasında öngörülen veriler bakımından hangi suçların kamu görevine girmeye engel oluşturacağı açıkça belirlenmeli, beraat veya takipsizlik kararı verilen kişilerin maruz kalabileceği keyfi uygulamalara karşı koruma sağlanmalı ve suçlar arasında bir ayrım veya derecelendirme yapılmalıdır.

Diğer taraftan hakkında güvenlik soruşturması yapılacak personelin, 1. derece yakınlarının da kapsam içerisine sokulması uygulamada örnekleri ciddi şekilde görülen, düşman hukukuna kadar gidebilecek sonuçlar doğuracaktır. Suçların şahsiliği ilkesi ve masumiyet karinesi gereğince bu hükmün tekliften çıkarılması gerekir.

Ayrıca yine güvenlik soruşturması yapılacak personelin kapsamının Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile genişletilebileceğine yönelik teklifte yer alan düzenleme de hukuki belirlilik ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Kanunda hangi personellerin kapsamda olduğunun sınırları açıkça çizilmeli, bu kapsam dışına hiçbir şekilde çıkılmamalıdır.

Dolayısıyla teklifin, raporları değerlendiren komisyon için daha şeffaf kriterler belirlemesi, keyfilikten uzak belirli bir sınır çizmesi gerekir.

Bu kapsamda vatandaşlarımız hakkında tutulan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması raporlarının şeffaf bir şekilde tutulması ancak Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında vatandaşlarımıza içeriğindeki bilgilerin iletilmesi ile bu belgelere karşı dava açma yolunun açıkça düzenlenmesi ile mümkün olacaktır.

Maalesef teklifte bu olumsuzluklar için de bir güvence bulunmamaktadır. Söz konusu değişikliklerin, Genel Kurul’da yapılan görüşmeler sırasında dikkate alınması gerekir.

 

Kıymetli Basın Mensupları,

Ekonomik olarak ciddi bir krizin ortasındayız. Yerli ve yabancı yatırımcının Türkiye’yi yönetenlere güvenmemesi ile enflasyon, işsizlik, yolsuzluk, yoksulluk ve açlık Türkiye’nin en temel sorunları olarak karşımızda duruyor.

Bu karanlık tablonun sorumlusu demokrasiyi, insan haklarını ve adaleti ayaklar altına alan, Türkiye’yi yasaklara, yolsuzluklara ve yoksulluğa mahkûm eden yönetim anlayışıdır.

Böylesi bir dönemde iktidarın gündemi milletimizin gündeminin çok uzağındadır. Tüm gücümüzle vatandaşlarımızın evlerine ekmek götürmesini, çocuklarımızın temel ihtiyaçlarının karşılanmasını ve işsizlik başta olmak üzere ağır ekonomik sorunların çözülmesini sağlamaya yönelik politikaların hayata geçirilmesini sağlamak zorundayız.

Bunun için ise öncelikle hukuka bağlılığın tekrar tesisi gerekir. Çünkü hukukun olmadığı yerde düzenden ve güvenden bahsedilemez. Düzen yok olursa birlikte yaşamda, ekonomide, toplumsal huzur ve güven de yok olur.

Hukukla bağlı olmak için de keyfiliklerden vazgeçilmesi, hesap verilebilirliğin sağlanması ve başta Cumhurbaşkanı olmak üzere herkesin hukuka uyması gerekir.

Ancak iktidar keyfi yönetimin tadını almıştır. Tekrar hukuka dönmesi ve hukukla bağlı olmayı kabul etmesi imkansızdır.

DEVA Partisi olarak tüm mücadelemiz yapılacak ilk seçimde bu iktidarı sandığa gömmek ve Türkiye’yi bu karanlıktan çıkarmaktır. Hedefimiz Türkiye’de; keyfilikten uzak, evrensel standartlarda bir demokrasi ve hukuk anlayışını egemen kılan, şeffaflığı ve liyakati ilke edinmiş bir yönetim olarak iş başına gelmektir.

Hepinizi saygıyla selamlar, hayırlı günler dilerim.

Kamu Hizmetine Girme Hakkı Keyfi Olarak Engellenemez!

Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Fişlemeye Dönüşmemeli

TBMM Genel Kurul gündemine gelmesi beklenen Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanun Teklifi; memuriyete giriş ve kamu atamalarında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılmasına ve elde edilecek verilerin kullanılmasına ilişkin temel ilkeleri belirlemesi nedeniyle tüm vatandaşlarımızı doğrudan ilgilendiren bir düzenlemedir.

Kanun teklifi; güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının kimler hakkında yapılacağını, araştırma konusu edilecek bilgi ve belgelerin neler olduğunu, bu bilgi ve belgelerin ne şekilde kullanılacağını, hangi mercilerin soruşturma ve araştırma yapacağını, değerlendirme komisyonunun yapısını, veri güvenliği ile verilerin saklanma ve silinme sürelerini düzenlemektedir.

Ne yazık ki teklif hazırlanırken, bir hukuk devletinde olması gereken birçok koruma mekanizması göz ardı edilmiş, Anayasa Mahkemesi’nin geçmişte güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasına dair iptal ve bireysel başvuru kararlarında belirtilen gerekçelerin önemli bir kısmı da dikkate alınmamıştır.

Teklif metninde Anayasa Mahkemesi kararlarına ve Anayasa’ya aykırı olan hususlar şunlardır:

  1. Teklifte arşiv araştırmasının ilk defa veya yeniden kamu görevine atanacak herkese yapılması öngörülmektedir. Söz konusu araştırmanın milli güvenlik konusunda ciddi tehditler yaşayan ülkemizde kamuya alımlarda herkese yapılması önemlidir. Ancak teklifte; arşiv araştırmasında öngörülen veriler bakımından hangi suçların kamu görevine girmeye engel oluşturacağı açıkça belirlenmemiş, beraat veya takipsizlik kararı verilen kişilerin maruz kalabileceği keyfi uygulamalara karşı koruma sağlanmamış ve suçlar arasında herhangi bir ayrım veya derecelendirme yapılmamıştır.
  2. Teklifte güvenlik soruşturmasında kullanılacak bilgi ve belgelerin çerçevesi belirli ve açık bir şekilde çizilmemiştir. Güvenlik soruşturmasının hukuken suç isnadı oluşturmayacak olgulara veya kişisel tespitlere dayandırılması keyfi uygulamalara yol açabilir. Söz konusu soruşturmanın kapsamının olası keyfiliklere karşı koruyucu önlemler içerecek şekilde, öngörülebilirlik ve şeffaflık ilkeleri çerçevesinde çizilmesi gerekir. Ayrıca kapsamın içerisine 1. derece kan ve sıhri hısımların da dahil edilmesi hukuken doğru değildir.
  3. Teklifte, milli güvenlik ile ilgili istihbarat faaliyetleri kapsamında elde edilen ve kişinin kamu görevine kabul edilmemesine dayanak teşkil eden şahsi bilgiler, idari kararla birlikte hakkında güvenlik soruşturması yapılan kişiye verilmemektedir. İlgili kişi söz konusu bilgileri mahkeme aşamasında dahi öğrenememektedir. Kişi hakkında verilen olumsuz kararın gerekçelerinin kişiye bildirilmemesi ve gizli bilgi ve belgelerin dava aşamasında dahi öğrenilememesi savunma hakkını ve şeffaflık ilkesini zedeleyecektir.
  4. Teklif, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılacak kişiler hakkında elde edilen bilgi ve belgelerin kullanılış şekli, bu bilgilere itiraz usulü, verilerin silinmesine ilişkin izlenecek usul, süresinde silinmeyen bilgilere yönelik güvenceleri içermemesi nedeniyle özel hayatın gizliliği ve kişisel verilerin korunması hakkına aykırıdır.
  5. Teklifte, kanunda yer alan hususların ayrıntısının belirlenmesi Cumhurbaşkanı’nca yürürlüğe konulacak bir yönetmeliğe bırakılmıştır. Böylesi bir yönetmeliğin ilerleyen dönemde güvenlik soruşturması yapılacak kişileri, soruşturmanın kapsamını genişletmesi, teklifte düzenlenen bazı hukuki korumaları gevşetmesi ve uygulamada keyfiliklere yol açması muhtemeldir.

DEVA Partisi olarak, vatandaşlarımız arasında ayrımcılık yapılmasına karşıyız. Liyakat ve işin gerekleri hususunu karşılayan her vatandaşımızın kamu hizmetine girme hakkının olduğuna inanıyoruz. Ülkemizin, devletin güvenliğini koruma bahanesiyle makbul vatandaş oluşturma anlayışının egemen olduğu 90’lar Türkiye’sine yeniden dönmemesi için yapılan düzenlemenin bir hukuk devletinde olması gereken şekliyle açık ve belirli korumaları içermesi, şeffaflık sağlaması, yargısal mekanizmaları öngörmesi diğer taraftan da güvenlik bakımdan kuşkuya yer vermeyecek bir dengede olması gerekmektedir.

Bu minvalde, söz konusu kanun teklifi TBMM Genel Kurulu’nda görüşülürken:

  1. Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılacak kişiler hakkında elde edilen bilgi ve belgelerin kullanılış şekli, bu bilgilere itiraz usulü, verilerin silinmesine ilişkin izlenecek usul, süresinde silinmeyen bilgilere yönelik güvencelere koruyucu düzenlemelere yer verilmesi,
  2. Arşiv araştırmasında aranan verilerin komisyon tarafından olası kötüye kullanılmasına karşı koruyucu düzenlemelere yer verilmesi,
  3. Güvenlik soruşturması için gerekli bilgilerin açık ve belirli bir şekilde düzenlenmesi ve 1. derece kan ve sıhri hısımların bu kapsamda tutulmaması,
  4. Kamu idaresinin kararına dayanak teşkil eden şahsi bilgi kişiye savunma için verilmesi hususuna teklifte yer verilmesi,
  5. Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasına ilişkin idari ve yargısal başvuru yollarının açıkça düzenlenmesi,
  6. Yönetmelikte düzenlenecek hususların sınırının net ve belirli bir şekilde çizilmesi, hukuki öngörülebilirlik ve vatandaşların hukuk güvenliği açısından zorunludur.

IRKÇILIK ANCAK EŞİTLİKÇİ VE ÇOĞULCU POLİTİKALAR İLE AŞILIR!

1960’ta Apartheid uygulamalarını protesto etmek için bir araya gelen 69 Güney Afrikalı göstericinin polis tarafından öldürüldüğü 21 Mart, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1966 yılında “Uluslararası Irk Ayrımı ile Mücadele Günü” olarak ilan edilmiştir. Aradan geçen 55 yıla rağmen bugün ırkçılıkla mücadele konusunda bir ilerleme kaydedilememiş ve maalesef ırkçılık, tıpkı geçmişte olduğu gibi halen hayatın her alanında kendini göstermeye devam etmektedir.

Bugün, Batı Avrupa’dan Yeni Zelanda’ya dek hemen her coğrafyada ırkçı motivasyonla işlenen suçlar ve terör saldırıları gözle görülür şekilde artmıştır. Tüm coğrafyalarda masum insanları etnik kökeni, dini, dili ve rengi ile zulme maruz bırakan düşmanlığın her gün biraz daha tırmanıyor oluşu, dünya çapında ortak bir mücadeleyi mecburi kılmaktadır. Azınlıkta kalanların hakları demokratik hukuk devletinin prensipleriyle teminat altına alınmadığı ve kaynaklara eşit erişim imkânı tesis edilmediği sürece ırkçı, ayrımcı uygulamaların sonu gelmeyecektir. Irkçılık kurumsal versiyonları ile ayrımcılığa dayalı üstünlük öğretilerini gelecek nesillere aktaracak ve bu durum çok kültürlü bir yaşam için büyük bir tehdit oluşturmaya devam edecektir. Bu noktadan hareketle bütün milletler büyük bir samimiyet ve özgüven içerisinde geçmişleriyle yüzleşmeli ve gelecekte çok etnisiteli, çok kültürlü bir millet olarak birlikte yaşam inşa edebilmek için mücadeleden çekinmemelidir.

Günümüzde ırkçı zihniyetteki aşırı sağcı partilere olan desteğin artması, bu partilerin iktidar ya da iktidar ortağı olması pek çok merkez partinin de söylemlerini olumsuz etkilemektedir. Bu örnekte de görüldüğü gibi ırkçılık karşıtı toplumsal bilincin kaybedilmesi kaygı vericidir. Özellikle siyasi partilerin ırkçı bir dil kullanmaktan çekinmeden oluşturdukları söylemler başta medya olmak üzere geniş halk kitlelerini etkisi altına alarak nefret söylemlerini arttırmaktadır. Hrant Dink Vakfı tarafından yayımlanan Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2019 Raporu ülkemizde ırkçı motivasyonla yapılan nefret söylemlerinin ürkütücü seviyede olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu kapsamda ‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ araştırmasıyla, 2019 yılında ulusal, etnik ve dinî grupları hedef alan 4364 köşe yazısı ve haber metni yayımlandığı tespit edilmiştir. Bu metinlerde, 80 farklı grup hakkında 5515 adet nefret söylemi içeriği tespit edilmiştir. Bu durum kutuplaşmadan beslenen bir siyasi dilin toplumda yol açtığı derin tahribatın en büyük kanıtıdır. Toplumu kutuplaştıran siyasi söylemlerin yerini birlikte yaşama kültürümüze katkı sunacak toplumumuzun tüm fertlerini kucaklayan barışçıl bir dile bırakması elzemdir. Ayrıca ırkçı saiklerle gerçekleştirilen her türlü uygulamaya karşı caydırıcı cezalar öngörülmeli ve yargılamalar en kısa sürede tamamlanmalı, belli gruplara yönelik nefreti teşvik eden propaganda ve nefret dilinin önüne geçilmelidir. Fakat kutuplaşmadan beslenen mevcut muktedir anlayışın barışçıl bir söylem geliştirmek bir yana, bunlarla mücadele etmek gibi bir kaygısı olmadığı ortadadır.

Ülkemizde giderek dozu artan farklı etnik unsurlara, dini topluluklara, mezheplere ve göçmenlere yönelik tırmandırılan nefret dalgasını ve linç girişimlerini görmezden gelemeyiz. Özellikle kötü koşullarda çalıştırılarak sömürülen, yoksullukla mücadele eden göçmenlerin bir de ırkçılıkla karşı karşıya kalması ülkemizin insan hakları konusunda eksiklerini ortaya koymaktadır. Bu noktadan hareketle farklılıklarıyla zenginleşen ve bu zenginlikler etrafında katılımcı, demokratik ve müreffeh bir Türkiye’yi inşa etmek için ırkçılık ve azgın milliyetçilik ile mücadele etmek en büyük zorunluluğumuzdur.

Uluslararası Irk Ayrımı ile Mücadele Günü’nde devlet yöneticileri, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar olarak her türlü ayrımcılığı ortadan kaldırmaya ve daha yaşanabilir toplumlar oluşturmaya yönelik temennilerimi sunuyor, bu vesileyle ırkçılık kurbanı tüm insanları saygıyla yâd ediyorum.

 

 CUMHURBAŞKANI’NIN İSTANBUL SÖZLEŞMESİNİ İPTAL ETME YETKİSİ YOK!

 CUMHURBAŞKANI’NIN İSTANBUL SÖZLEŞMESİNİ İPTAL ETME YETKİSİ YOK!

TEK TARAFLI FESİH İŞLEMİ ANAYASAYI VE TBMM’Yİ YOK SAYMAKTIR!

İstanbul Sözleşmesi’nin yasama yetkisi gasp edilerek, Cumhurbaşkanlığı kararı ile feshedilmesi uluslararası hukuka ve Anayasa’ya aykırıdır. Cumhurbaşkanı’nın tek başına İstanbul Sözleşmesi’ni feshetme yetkisi yoktur.

22 Mayıs 1969 tarihli Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 42/2. maddesine göre: “Bir andlaşmanın sona erdirilmesi veya feshedilmesi veya taraflardan birinin andlaşmadan çekilmesi ancak andlaşmanın veya bu sözleşmenin hükümlerinin uygulanması sonucu meydana gelebilir. Aynı kural bir andlaşmanın yürürlüğünün askıya alınması hususunda da geçerlidir.”

Bu hükme göre; bir devletin daha önce imza atmış olduğu bir uluslararası andlaşmadan çekilebilmesi ancak sözleşmede sona erme veya fesih için öngörülen usule uyularak gerçekleştirilebilir.

İstanbul Sözleşmesi’nin Fesih başlıklı 80. maddesine göre; “Her taraf istediği zaman Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildirimle bu sözleşmeyi feshedebilir. Bu tür fesihler bildirimin Genel Sekreter tarafından alınmasından sonraki üç aylık sürenin sonunu izleyen ayın ilk gününde yürürlüğe girer.”

Öte yandan usulde paralellik ilkesi gereğince iç hukukta bir uluslararası anlaşma nasıl yürürlüğe girdiyse, aynı usul ile geri alınabilir. Anayasa’nın 90. maddesinde bir anlaşmanın yürütme organı tarafından imzalanmasından sonra TBMM tarafından çıkarılacak bir kanunla onaylanacağı veya reddedileceği öngörülmüştür.

Bu nedenle, İstanbul Sözleşmesi’nin Anayasa’nın 90. maddesi gereğince öncelikle TBMM tarafından bir kanunla geri alınması, ardından ise onaylamayı yapan Cumhurbaşkanı’nın onaylama işlemini bir karşı işlemle geri alması gerekmektedir. Her iki işlem iç hukuk gereğince usulen tamamlandıktan sonra uluslararası yükümlülük gereğince sözleşmenin 80. maddesi kapsamında öngörülen geri çekilme usulleri tamamlanabilir.

Mevcut hukuk sistemi içinde Cumhurbaşkanı’nın 9 No’lu kararnamesine dayanarak fesih yetkisinin kullanıldığı iddiası da hukuken kabul edilemez. Cumhurbaşkanı’nın, meclisin işlemi olmaksızın tek yanlı bir idari işlemle sözleşmeyi feshetmesi mümkün değildir.

Diğer taraftan usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırı oldukları gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. İptali için Anayasa Mahkemesi’ne dava dahi açılamayacak bir konuda Cumhurbaşkanı’nın kendi kendine TBMM’nin kabul ettiği uluslararası sözleşmeyi feshetme yetkisi olamaz.

Manşet Gazetesi -Söyleşi: “Ben Değişmedim, Değişen AK Parti Oldu”

  1. Sayın vekilim sizi şahsen biz tanıyoruz fakat okuyucularımız için yine kısaca sormak isteriz. Sizin ağzınızdan sizin cümlelerinizle Mustafa Yeneroğlu kimdir?

1975 yılında Bayburt’ta doğdum. 1 yaşındayken Almanya’nın Köln şehrine geldim. Eğitim hayatım Köln’de geçti. Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezunum. Evli ve üç çocuk babasıyım.

Yaklaşık 27 yıl boyunca yurt dışındaki sivil toplum çalışmalarına aktif olarak katıldım. Avrupa’daki Türklerin ve Müslümanların meseleleri, din özgürlüğü, ayrımcılık, Türk vatandaşlarının yurt dışındaki sorunları; azınlıklar, yabancılar ve vatandaşlık hukuku, göç ve diaspora politikaları, yurt dışı kültür, eğitim ve din politikaları ile ilgili çalışmalar yaptım. Avrupa’da artan İslam düşmanlığı ile ilgili siyasi ve hukuki çalışmalarda aktif olarak yer aldım, yüzlerce davayı takip ve koordine ettim.

30 Ekim 2019 tarihinde AK Parti’den istifa etmemin ardından da 9 Mart 2020 tarihinde kurulan DEVA Partisine kurucu üye olarak katıldım. Şu anda DEVA Partisi’nin Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanlığı görevini yürütmekteyim.

  1. Mustafa Yeneroğlu’nu buradaki seçmen AKP adayı olarak seçti. Neden (daha sonra) parti değiştirip başka partiye geçtiniz?

Ben AK Parti’nin yurt dışındaki vatandaşlarımızla da paylaştığım ve bizzat yazıp savunduğum programı çerçevesinde adaylığı kabul ettim ve toplumun karşısına çıktım. Ayrıca Ak Parti’nin programı, toplumda herkesin huzurunu ve hukukun üstünlüğünü ve demokrasiyi esas alan bir program idi. Maalesef Sn. Cumhurbaşkanı Ak Parti’yi köklerinden kopararak demokrasiyi ve hukuku ezen, temel hakları ayaklar altına alan, kendisi gibi düşünmeyenleri düşmanlaştıran ve kriminalize eden bir yolu partinin yazılı programına tercih etti. Bu sürece karşı partinin içinde 3 yıl mücadele ettim, kimsenin sesini çıkarmadığı bir ortamda ben MKYK üyesi olarak bu olmazsa olmaz olan ilkeleri savundum. Ümidim kaybolunca hayatı boyunca Almanya’da da hukuksuzluklarla ve ayrımcılıkla mücadele eden bir insan olarak ilkelerimi partime tercih etmek zorunda kaldım. Dolayısıyla ben değişmedim, değişen Ak Parti’yi kurucu kimliğinden koparan Cumhurbaşkanı. Ben ise dün hangi değerleri nasıl savunuyorsam, bugün de aynı şekilde savunuyorum. Unutulmamalı ki milletvekilleri Anayasa’ya göre sadece kendi seçmenini değil bütün milleti temsil eder ve demokrasi ve hukukun üstünlüğüne sadık kalacağına namusu ve şerefi üzerine yemin eder. Yeminimin gereği neyse o noktadayım.

Ama maalesef bugün AK Parti çok farklı bir kulvara geçmiş durumda. Avrupa’da bilinen birçok aşırı milliyetçi ve otoriter partinin dilini tercih eden, toplumun önemli bir kesimini ötekileştiren, hukuku, anayasayı yok sayan ve tamamıyla bir kişinin ağzından çıkana bağlı bir gidişatın içerisinde. Bu gidişat, partinin tekil tercihi de değil, milyonlarca insanın hayatını yerle bir ediyor. DEVA Partisi bugün, Türkiye’yi tekrar demokrasi, hukukun üstünlüğü, aklı selim rotasına çekme azmiyle kurulmuş herkesin huzur bulacağı özgürlükçü ve müreffeh Türkiye mücadelesi veriyor.

  1. Mustafa Yeneroğlu geçmişte yurt dışında yaşayan vatandaşlar için nasıl bir çalışma yaptı?

Yurt dışındaki vatandaşlarımız için yaptığımız önemli çalışmalar var. Bir kere her şeyden önce AK Parti bünyesinde büyük oranda benim bireysel inisiyatifimle Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa yurt dışındaki vatandaşlarımıza özel bir seçim beyannamesi hazırladık. Bu beyannameyle maksadımız yurt dışındaki Türk toplumunu diaspora politikaları kapsamında bilinçlendirmek ve aynı zamanda onların meselelerini Meclis’in gündemine almaktı. Böylece diaspora politikalarını ilk kez Türkiye’de bir partinin gündemine alenen sokmuş olduk ve yurt dışı Türklerin meselelerini kuşatıcı bir biçimde ele aldık. Yurt dışındaki vatandaşlarımızın doğrudan faydalandığı, yüzbinlerce gencimizin faydalandığı dövizle askerlik bedelini düşürttük. Ne yazık ki iktidar bu bedeli yeniden yükseltti. Bu çok büyük bir hataydı, çünkü dövizle askerlik bedelinin yüksekliği, gençlerimizin vatandaşlıktan çıkmasını tetikleyen bir durum. Bütün bunların haricinde pasaport harçlarının sıfırlanması, düşürülmesi, yurt dışındaki STK temsilcileriyle düzenli istişareler, izin zamanlarında sınır kapılarındaki mağduriyetleri azaltmak adına ilgili mercilerle yapılan görüşmeler, yabancı mahkemelerin boşanma kararlarının Türkiye’de tanınması gibi birçok konuda münhasıran çalışmalarımız oldu. Yurtdışından getirilen araçların Türkiye’de kalış süresinin, cep telefonlarının kullanım süresinin yükseltilmesi ve vatandaşlık kanununda değişiklik de bu çabalarımızdan oldu. Bütün bunlar ne yazık ki Türkiye’nin türbülanslı gündemi içerisinde bir raddeden sonra “lüks gündemler” olarak görülse de yurt dışındaki vatandaşlarımızın sorunları hâlâ çözüm bekliyor. Her şeyden önce diaspora politikalarının popülizmden arındırılması ve kurumsallaştırılması lazım.

  1. Yurt dışında yaşayan vatandaşların en önemli üç sorunu ve çözümleri nelerdir?

Irkçılık, kültürel kimlik ve anadilin muhafazası ve Türkiye’deki siyaset nezdinde diasporanın elverişli bir siyasi aracı olarak görülmesi yurt dışındaki vatandaşlarımızın en büyük üç sorunu olarak sayılabilir. Irkçılıkla mücadele çok boyutlu bir olgu. Bu mücadele, Türkiye olarak anayasal sorumluluğumuz olan kendi vatandaşlarımıza yönelik etkin koruma mekanizmalarının devreye girmesinden, vatandaşlarımızın ırkçı saldırılar karşısında maddi ve manevi olarak desteklenmesine kadar uzanıyor. Kültürel kimlik ve anadilin muhafazası ile ilgili, mevcut durumda Türkiye’deki iktidar, ne yazık ki yurt dışındaki ülkelerde olumsuz reflekslerle karşılaşacak derecede siyasileştirilmiş adımlar atıyor. Bugün birçok Batı Avrupa ülkesinde Türkiye’den gelen imamlar ya tepkiyle karşılanıyor ya da engelleniyor. Türkiye’nin kamu diplomasisinin araçları olan kurumlar birçok ülkede “gizli ajandalara sahip” kurumlar olarak etiketlenmiş ve tehdit olarak konumlandırılmış durumda. Devletin Türkiye’de toplumsal kutuplaşmayı ayrıştırıcı bir yol benimsemesi, yurt dışındaki vatandaşlarına yönelik tavırlarında da benzer şüphelerin doğmasına yol açıyor. Bu nedenle yurt dışındaki vatandaşlarımızın noktasal sorunlarını ele almanın yanında, bütüncül bir paradigma değişikliğine ihtiyaç var.

  1. Mustafa Yeneroğlu bir dahaki seçimde aday olacak mı? Olacaksa hangi sebepten aday olacak?

Bugün için bunu cevaplandırmak kolay değil. Siyaset dışardan göründüğü gibi değil, çok zorlu ve enerji tüketen bir mücadele gerektiriyor. Özellikle toplumsal kutuplaşmanın had safhada olduğu, siyasetin değerler üzerine bina edilmediği, uzlaşma kültürünün olmadığı bir ortamda siyasete devam edip etmeme kararını almak hiç kolay değil. Bireysel olarak siyasi ikbal benim için hiçbir zaman önemli olmadı. Benim hayatım hukuksuzluklarla mücadele içinde geçti. Bu mücadeleyi siyasi arenada gerçekleştirebildiğim müddetçe buradayım. Türkiye uçuruma doğru sürükleniyor, bu ortamda ülkemizi tekrar demokrasi ve hukukun üstünlüğü rotasına çekmek en öncelikli sorumluluğumuz. Siyasi arenada olmasam dahi toplumda adalet ve hukukun tesisi için mücadeleye her şartta devam edeceğim.

Corona Virüs’e Karşı Aşılanma Sürecinin Gecikmesi Hakkında Soru Önergesi

Sağlık Bakanı Sayın Fahrettin Koca’nın cevaplaması istemiyle TBMM’ye soru önergesi verdik.

30 Aralık 2020’de Sinovac aşılarının ilk partisi gelmiştir. 16 Mart tarihinde yapılan açıklamaya göre; Corona virüs salgınına karşı uygulanan aşı dozu toplam 11.507.367’dir. 2 doz aşı yapılarak aşılanması tamamlanan kişi sayısı ise 3.569.813’dür.

Bu bağlamda;

1- İki buçuk ayda aşılanması tamamlanan kişi sayısı yaklaşık 3.5 milyon kişi olduğuna göre; toplum bağışıklığı için yeterli nüfusun aşılanması ne zaman tamamlanacaktır?

2- 1 Aralık’ta; Aralık ayında 20 milyon, Ocak ayında da 20 milyon olmak üzere Şubat sonuna kadar 50 milyon doz Sinovac aşısının temin edileceği tarafınızca açıklanmıştır. Fakat Mart ayı itibariyle 11.507.367 doz aşılama yapılmıştır. Bahsedilen 50 Milyon doz Sinovac aşısının ne kadarı kullanılmış, ne kadarı sözleşme kapsamında teslim alınmış ve ne kadarı halen temin edilememiştir?

3- Medyaya yansıdığı kadarıyla 20 milyon doz Sinovac aşısının ülkeye geldiği söylenmektedir. Türkiye’de Covid-19’a karşı aşı ile toplum bağışıklığının oluşabilmesi için en az 60 milyon kişinin iki doz aşılanması gerekmektedir. Buna göre en az 120 milyon doz aşıya ihtiyacımız vardır. 120 Milyon doz aşı nasıl temin edilecek?

4- Tarafınızca, 25 Şubat’ta Nisan veya Mayıs aylarında aşılamanın tamamlanacağının söylenmiş olmasına rağmen 11 Mart’taki açıklamanızda 50 milyon kişinin sonbahara kadar aşılanacağına dair hedef verdiniz. Aşılama hedefinde böyle bir erteleme yapılmasının sebebi nedir?

5- Tarafınızca 25 Şubat’ta, Mart sonuna kadar 4.5 milyon doz BioNTech aşısının geleceğinin söylenmesine rağmen bildiğimiz kadarıyla vatandaşlarımıza bir doz bile BioNTech aşısı uygulanmamıştır. Türkiye’ye BioNTech aşısı hiç geldi mi? Gelmediyse neden gelmedi? Geldiyse bu aşılar kimlere uygulanmaktadır?

6- Yerli aşının Faz-3 çalışmaları ne zaman sona erecektir?

MİLLETVEKİLLİĞİNİN HIZLI BİR ŞEKİLDE DÜŞÜRÜLMESİ TBMM TEAMÜLLERİNE AYKIRI OLACAKTIR!

DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı Mustafa Yeneroğlu’nun “Kocaeli Milletvekili Sn. Gergerlioğlu Hakkındaki Mahkumiyet Kararının TBMM Genel Kurulu’nda Okunması” Hakkında Basın Açıklaması

MİLLETVEKİLLİĞİNİN HIZLI BİR ŞEKİLDE DÜŞÜRÜLMESİ TBMM TEAMÜLLERİNE AYKIRI OLACAKTIR

İNSAN HAKLARI MÜCADELESİ VEREN BİR MİLLETVEKİLİ YARGI VE MECLİS ARACILIĞIYLA CEZALANDIRILMAK İSTENMEKTEDİR

 

Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Anayasa’nın 83. maddesinde düzenlenen yasama dokunulmazlığına aykırı bir şekilde yargılamaya devam etmiş ve 2 yıl 6 ay hapis cezasını onayarak, kesinleştirmiştir. 11 Mart 2021 akşamında Meclis’e geldiği belirtilen dosyanın, bu hafta TBMM Genel Kurulu’nda okunması gündemdedir.

Ancak, özellikle Enis Berberoğlu’nun haksız bir vekilliğinin düşürülmesi süreci ve sonrasında yaşanan hukuksuzluklar hala hafızalardayken, Sn. Gergerlioğlu’nun da bilerek benzer bir sürece tabi tutulması Meclis’in itibarını daha da zedeleyecektir.

Sn. Gergerlioğlu’nun yasama dokunulmazlığı yargılama boyunca dikkate alınmamış, hukuka aykırı bir şekilde hakkındaki yargılama sonlandırılmış ve mahkumiyet hükmü kesinleştirilmiştir. Atılı suçun işlenip işlenmediğine dair tüm hukuki tartışmalar bir yana, isnat edilen suçun Anayasanın 14. maddesi kapsamında yer alan istisnai suçlardan olmaması nedeniyle de söz konusu yargılama Anayasa’nın 83. maddesine aykırı bir şekilde sürdürülmüştür.

Sn. Gergerlioğlu daha sonra yaptığı açıklama ile bu karara karşı Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunduğunu bildirmiştir. Bu nedenle Anayasanın 83. maddesine aykırı şekilde yargılanmasına devam edilmesi nedeniyle bireysel başvurusunda ihlal kararı verilmesi ve Enis Berberoğlu ile benzer bir sürecin yaşanması muhtemeldir.

Diğer taraftan vekilliğin düşürülmesi, milletvekili hakkındaki mahkumiyet kararının kesinleşmesi ile değil, bu karara dayanılarak hazırlanan Cumhurbaşkanlığı tezkeresinin Genel Kurul’da okunması ile gerçekleşeceği bilinmektedir. Tezkerelerin okunmasına ilişkin gündemi belirleme yetkisinin ise Başkanlık Divanında ve Sn. Meclis Başkanında olduğu açıktır.

Geçtiğimiz dönemlerde Kemal Aktaş ve Engin Alan hakkındaki tezkereler yasama döneminin sonunda Genel Kurul’da okunmuştur. Yakın zamanda Enis Berberoğlu, Musa Farisoğulları ve Leyla Güven hakkındaki tezkereler dahi Meclise iletilir iletilmez okunmamış, bir süre bekletilmiştir.

Geçmişten beri insan hakları savunucusu olarak bilinen ve haksızlıklarla mücadele eden bir vekilin, insan hakları eylem planının açıklanmasının üzerinden günler geçmişken hukuka aykırı bir karara dayandırılarak ivedi bir şekilde milletvekilliğinin düşürülmesi hukuk devleti iddiasında samimi olunmadığını göstermektedir. Hâlbuki kürsü dokunulmazlığı ve milletvekili dokunulmazlığı milletvekilinin değil parlamentonun itibarını korumak içindir. Gerek kürsü dokunulmazlığı, gerekse kürsü dışı dokunulmazlığın amacı milletvekillerinin endişe duymadan davranabilmesini ve yasama çalışmalarına katılabilmesini sağlamak, neticede kamu yararını gerçekleştirmektir.

Bu minvalde Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru neticesinde hak ihlali kararı vereceği ve Meclis teamülleri dikkate alınarak, Sn. Gergerlioğlu hakkındaki kesinleşmiş mahkeme kararının Genel Kurul’da okunması yasama döneminin sonuna kadar ertelenmesi; insan hakları mücadelesi veren bir milletvekilinin yargı ve meclis aracılığıyla cezalandırılmasına izin verilmemesi gerektiğini TBMM Başkanlık Divanına ve kamuoyunun takdirlerine sunarız.