Çağlar

İçişleri Bakanlığı’na Düzensiz Göç Dalgası ve Sınır Güvenliğine Dair Soru Önergesi

Hükümetin göç politikalarının bulunmaması veya işletilememesi nedeniyle Türkiye, dünyanın çeşitli ülkelerinden düzensiz göçmenlerin yerleşmek üzere hedef ülkesi veya Avrupa’ya transit geçiş yapmak üzere uğradığı bir güzergah ülkesi haline gelmiştir. Türkiye’nin 2014 yılından beri en fazla mülteciyi barındıran ülke olduğu ve milyonlarla ifade edilen düzensiz göçmen gruplarının halen akın akın sınırlardan geçtiği göz önüne alındığında ülkemizin sınır güvenliği ve düzensiz göçle mücadelesinin yetersizliğine dair şüpheler doğmuştur.

Bu bağlamda;

1- Türkiye-İran ve Türkiye-Irak sınırından son iki yılda kaç kişi izinsiz olarak geçmiştir?

2- Afganistan’dan gelen düzensiz göçmenler Türkiye-İran sınırlarını nasıl gruplar halinde geçebilmektedir?

3- Sınırı geçen düzensiz göçmen grupları yurtiçi karayollarında nasıl rahatlıkla ilerleyebilmekte ve batı illerimize kadar ulaşabilmektedir?

4- Türkiye’nin, Afganistan’daki siyasi karışıklık nedeniyle oluşması beklenen ve milyonlarla ifade edilen düzensiz göç dalgasının hedef veya transit geçiş ülkesi olmasını önlemek üzere herhangi bir önlem alınmış mıdır?

5- İnsan kaçakçılarının organize ettiği insan kaçakçılığı rotaları tespit edilmiş midir? Eğer kaçakçılık rotaları tespit edilmişse bu rotalardan geçişleri önlemek üzere herhangi bir önlem alınmış mıdır?

6- Son iki yılda İran sınır hattındaki Van, Hakkari, Ağrı ve Iğdır illerinde insan kaçakçılığına karıştıkları gerekçesiyle kaç kişi gözaltına alınmıştır? Gözaltına alınanlardan kaçı Türkiye, kaçı yabancı ülke vatandaşıdır?

Tarım ve Orman Bakanı’na Orman Yangınlarına Dair Soru Önergesi

Ülkemizin çeşitli yerlerinde çıkan orman yangınlarına müdahalede yetersiz kalınmıştır. Birçok yerde orman yangınları halen devam etmekte ve birçok farklı bölgede de yeni yangınlar çıkmaktadır. Orman yangınlarına müdahale faaliyetinin özelleştirilmesi ve Orman Genel Müdürlüğü’nün açtığı söndürme işi ihalelerinde Türk Hava Kurumu (THK)’nun elenmesi nedeniyle yangına müdahalede THK uçak ve pilotlarından yeterince yararlanılmamaktadır.

Bu bağlamda;

1- Tarım ve Orman Bakanlığı’nın mülkiyetinde söndürme uçak ve helikopterleri bulunmakta mıdır? Bulunmaktaysa kaç adet küçük (kıvrak) ve büyük söndürme uçağı ve helikopteri bulunmaktadır?

2- Orman yangını ile mücadelede dünyada kullanılan aşağıdaki teknolojilerin hangileri ülkemizde kullanılmaktadır? Kullanılmayanların ne zaman devreye alınması planlanmaktadır?

-uydu (yangının tespiti ve yayılmasının takibi)

-drone (uçak ve helikopterlerin çalışamadığı geceleri veya dumanlı/ dar alanlarda yangınla mücadele ve ağaçlandırma faaliyetleri)

-robot (itfaiyecilerin güvenliği)

-sanal gerçeklik (yangınla mücadele eğitimleri)

-IoT/ nesnelerin interneti (sensörlerle yangın riski takibi)

3- Çam ormanı yangınlarında helikopter kullanıldığı zaman helikopterin pervanesinin yarattığı rüzgarın yanan çam kozalaklarını çok uzaklara fırlattığı ve bu nedenle oralarda da yeni yangınların başlamasına sebep olduğu iddiası doğru mudur? Eğer bu iddia doğru ise devam eden yangınlara neden söndürme uçağı yerine helikopterlerle müdahale edilmektedir?

4- Orman Genel Müdürlüğü’nün 09.03.2021 tarihinde ilan ettiği 5 adet yangın söndürme uçağı kiralama ihalesinde kiralanacak üç uçağın 10 ton su taşıma kapasiteli, iki uçağın ise 5 ton su taşıma kapasiteli olması şartının öngörüldüğü ve THK uçaklarının su taşıma kapasitesinin 4900 litre olması nedeniyle THK’nın ihaleden elendiği iddiası doğru mudur?

5- Günlük en az 1.5 saat uçuş garantisi verilen söndürme uçağı ihalesinin CMC Savunma Sanayi A.Ş’ye bırakıldığı ve bu firmanın Rusya’dan temin ettiği Beriyev-200 tipi uçaklara ödenen günlük kira bedelinin 442.000 TL olduğu iddiası doğru mudur?

6- Söz konusu ihale sistemi nedeniyle 2 yılı aşkın süredir THK uçaklarının hangarlarda çürümeye terk edildiği iddiası doğru mudur?

7- Dağlık alanlardaki yangına müdahalede küçük (kıvrak) söndürme uçaklarının daha faydalı olabileceği düşünüldüğünde THK’nın ihale dışı bırakılarak, kurumun küçük uçaklarından yararlanılmaması fahiş bir hata ve orman güvenliği açısından büyük bir zafiyet değil midir?

8- Orman yangınlarına sebep olabilecek tehlike ve risklerin tespiti ve yangına sebebiyet veren kriterler açısından ormanlık alanları sürekli izleme çalışmaları yapılmakta mıdır?

9- Yangın riskinin fazla olduğu ormanlık alanlarda risk azaltma faaliyetleri olarak neler yapılmaktadır? Orman içi ve kenarındaki yerleşmelerin de başka yerlere taşınması da dahil olmak üzere ne gibi tedbirler alınmaktadır?

10- Bir orman yangınının erken saptanması, yangının büyümeden denetim altına alınması açısından son derece önemlidir. Bunun için yangın riskinin fazla olduğu alanlarda erken uyarı ve tahmin sistemleri var mıdır? Var ise ne yaygınlıkta bulunmaktadır? Faal olarak kullanılmakta mıdır?

11- Yangına hassas bölgelerdeki yerleşim birimlerinde oturan halk başta olmak üzere, halkın yangınla mücadele konusunda bilinçlendirilmesi için ne tür programlar yapılmaktadır?

12- Orman yangınlarında kullanılmak üzere ormanların belirli yerlerine göletler inşa etme planınız var mıdır?

13- Orman yangınları ile ilgili, ülkemizin içinde bulunduğu tehlike ve riske uygun müdahale kapasitesi (insan, makine, havadan ve karadan söndürme faaliyetleri vs.) oluşturulmuş mudur? Mevcut kapasite, iklim değişikliği, kuraklık, ani sıcaklık değişimleri, artan nüfus vb. risklere karşı revize edilmiş midir?

14- Orman yangınlarında görev yapacak personele yangınla mücadele konusunda gerekli eğitimler yeterli seviyede verilmekte midir?

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na Batman Köylerine Su Hizmetinin Sunulmamasına Dair Soru Önergesi

5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu’nun 6. maddesinin 1. fıkrasının b bendine göre; belediye sınırları içerisinde bulunmayan yerlere su ve kanalizasyon hizmetini götürme görevi il özel idarelerine aittir. 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 57. maddesine göre de belediye tarafından sunulması gereken kamu hizmetlerinde aksama olması ve bu durumun da halkın sağlık, huzur ve esenliğini hayati derecede olumsuz etkilemesi halinde sulh hukuk hakiminin kararı üzerine İller Bankası’ndan sağlanacak mâli kaynak ve belediyenin imkan ve araçlarıyla il valisi tarafından bu kamu hizmetinin oluşturulması gerekmektedir.

Batman ili Kozluk ilçesindeki Yeniçağlar, Karpuzlu, Bacak, Samanyolu, Yenidoğan, Parmakkapı, Kaletepe, İnallı, Yeşilöz, Taşlıdere, Hürriyet, Kavakdibi köylerine Batman İl Özel İdaresi tarafından içme suyu ve tarımsal sulama suyu hizmeti götürülmemiştir. Bu köylerdeki evlere su hizmeti sunulmamıştır. Söz konusu köylere su hizmetinin götürülmemesi nedeniyle köylüler kuyulardan veya yakınlardaki barajlardan su çekebilmek için köyün ortak sayacına bağlanan dinamolar vasıtasıyla sürekli elektrik tüketmek zorunda kalmaktadır. Dinamonun sürekli çalışması nedeniyle yüzlerce bin lira ve milyon lira meblağlarında elektrik faturaları çıkmaktadır. Bu faturaların da ödenememesi üzerine söz konusu köylerin elektriği kesilmiş, elektriğin kesilmesiyle beraber de köylüler dinamoların çalışmasıyla sağlanan su kaynaklarına da ulaşamaz hale gelmiştir. Yakınlardaki bir su kanalından kovayla su almaya çalışan 16 yaşındaki bir gencimiz ise ne yazık ki kanala düşerek boğulmuştur.

Batman valisinin hali hazırda Batman İl Özel İdaresi’nin başı, Batman Belediyesi’nin kayyımı ve Belediye Kanunu’nun 57. maddesine göre de belediyelerce sunulması gereken hizmetlerde aksama olması durumunda bu aksaklığı devlet adına giderme konusunda görevli ve yetkili olduğu göz önüne alındığında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın talimatıyla Batman Valiliği söz konusu köylere su hizmetinin sunulmaması sorununu çözmekle yükümlüdür.

Bu bağlamda;

1- Söz konusu köylere Batman İl Özel İdaresi tarafından neden su hizmeti sunulmamaktadır?

2- Köylüler suya erişebilmek için neden dinamolar vasıtasıyla yüksek miktarlarda elektrik harcamak zorunda bırakılmaktadır?

3- Aşırı yüksek elektrik faturalarında yapılandırma yapılması için girişimde bulunulacak mıdır?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na Saros Körfezine Yapılan Yüzer Depolama ve Gazlaştırma Tesisine Dair Soru Önergesi

Saros FSRU (Floating Storage and Regasification Unit – Yüzer Depolama ve Gazlaştırma Tesisi) Gemi İskelesi yapım süreci; Edirne ili, Keşan ilçesi, Sazlıdere Köyü sınırları içerisinde Saros Körfezi’nin Sazlıdere Köyü ve Gökçetepe Köyü arasındaki sahil bölümüne, Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi (BOTAŞ) Genel Müdürlüğü tarafından 2018 yılında başlamıştır. 850 milyon lira bedelli liman projesi; 100.000 bin ton ağırlık taşıma kapasitesine sahip yüzer LNG depolama ve gazlaştırma gemilerinin bağlanabilmesi amacıyla 270 metre uzunluğunda bir iskele inşasını içermektedir. 52.3 hektarlık alana, dolgu ile inşa edilmesi planlanan limanın yanı sıra römorkörlerin bağlanması için yine dolgu platformlar yapılacaktır.

Bölge halkı tarafından projenin iptali için 3 ayrı iptal davası açılmış, 45 bin imzalı itiraz dilekçesi oluşturulmuştur. Ayrıca change.org sitesinde de 120 bin imza toplanmıştır. Kasım 2019’da düzenlenen 1. ÇED raporu için 10 bilirkişi, projenin aleyhine görüş bildirmiş ve bu ÇED raporu Edirne İdare Mahkemesi tarafından iptal ettirilmiştir. Yürütmenin durdurulması talep edilmiş ancak bununla ilgili nihai bir karar henüz verilmemiştir. 1. ÇED raporunun iptalinin hemen ardından 2. ÇED raporu hazırlattırılmıştır. Bölge halkı projenin çevreye vereceği tahribatın herhangi bir ÇED raporuyla giderilemeyeceğini ve 2. ÇED raporunun da yeterli olmadığını savunarak itiraz sürecini yeniden başlatmıştır. İlk duruşma 4 Ağustos 2021’de gerçekleşecektir. 1. ÇED raporunun iptal edilmiş olmasına ve 2. ÇED raporu hakkında dava sürecinin devam etmesine rağmen BOTAŞ, başladığı FSRU inşaatına büyük bir hızla devam etmektedir. Bu esnada geri dönüşü ve telafisi mümkün olmayacak şekilde çevre tahribatı oluşmaktadır. Özellikle deniz suyuyla ilgili çevre tahribatı bölge halkı tarafından kayıt altına alınmaya devam etmektedir.

Böylesine büyük çapta bir projenin ortak akıl ve istişare ile bölge halkı, ilgili STK’lar ve uzmanların katılım ve rızasıyla gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Sürecin geldiği noktada taşınacak ürünün yüksek risk grubunda olduğu da göz önüne alındığında projeye yapılan itirazlar değerlendirilmeden devam edilmesi geri dönülemez çevre tahribatlarına yol açabilir.

Bu bağlamda;

1- 2. ÇED raporunun da 1. ÇED raporu gibi iptal edilmesi durumunda şu ana kadar doğaya verilmiş olan tahribatın telafisi mümkün müdür? Projenin durdurulması durumunda çevreye verilen tahribat ve oluşacak maddi kayıplar nasıl telafi edilecektir?

2- Saros FSRU Gemi İskelesi için belirlenen alan, 2006 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Saros Körfezi Kültür ve Turizm Geliştirme Bölgesi ilan edilmiştir. Bu özel bölgeye 320 metrelik liman ve 17 km’lik kara boru hattı yapılması üstün kamu yararına aykırı değil midir?

3- Edirne İdare Mahkemesi’nin 1. ÇED raporuna karşı açılan davalarda verdiği 2 ayrı iptal kararı ve üç ayrı davanın bilirkişi raporları neden görmezden gelinmektedir?

Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi Hakkında Basın Toplantısı

Ekranları Başında Bizleri Takip Eden Saygıdeğer Vatandaşlarımız,

Çok Değerli Basın Mensupları,

Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum,

Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmeye devam eden Torba kanun teklifi hakkında görüş ve önerilerimizi sunmak için bugün sizlerin karşısındayım.

Toplamda birbiri ile alakasız 25 madde bulunan teklif ile 18 Kanun ile 2 KHK’da değişiklik yapılması öngörülmektedir. Yıllardır eleştirdiğimiz torba kanunların demokratik kanun yapım tekniği ile bağdaşmadığı açıkken iktidar ne yazık ki bu usulden bir türlü vazgeçmemektedir.

Teklifte içerik olarak ise özellikle bazı maddeler hukuken çok sorunludur. Bunlardan ilki terörle mücadele kapsamında ek gözaltı süreleriyle ilgili olağanüstü yetkilerin 3 yıl uzatılmasıdır. İkincisi şirketlere kayyım atanması hususunda TMSF’nin görev sürelerinin 3 yıl uzatılmak istenmesidir. Üçüncüsü ise terörle iltisaklı olduğu düşünülen kamu görevlilerinin kamu görevinden uzaklaştırılması ve ihracı gibi tedbirler bakımından kurumlara verilen yetkilerin süresinin 3 yıl daha uzatılması öngörülmektedir.

Bu düzenlemeler, ülkede zaten derin ve telafisi zor yaralar açan OHAL sürecinin 3 yıl daha uzatılması anlamına geliyor.

İkide bir yok insan hakları reformu, yok hukuk reformu diye kamuoyunu aldatmaya çalışan iktidar bu teklif ile hukuksuzluk rejimini ve keyfi yönetimini bırakmayacağını açıkça itiraf ediyor.

Kaldı ki teklifin gerekçesinde, yalnızca, söz konusu sürenin terör örgütleriyle mücadele kapsamında duyulan ihtiyaca binaen uzatıldığı belirtilmektedir. OHAL ilanını gerektiren sebebin üzerinden 5 yıl geçmişken, tedbir adı altında hangi ihtiyaçtan bahsedildiğini anlamak mümkün değildir.

Değerli Vatandaşlarımız,

Bilindiği üzere ülkemiz 15 Temmuz 2016’da bir darbe teşebbüsü ile karşı karşıya kalmış ve FETÖ ile etkin bir mücadele gerçekleştirilmesi için OHAL ilan edilmiştir.

OHAL sürecinde tekrar hukuka dönülmesi için gerekli bir zemin hazırlanması gerekirken siyasi kin ve intikam duygularıyla hukuku katleden bir anlayış ne yazık ki ülkeye egemen olmuştur. Bu süreçte şahsen iktidar partisi içinde mücadele verdiğimiz süreçte tekrar hukuka dönülmesi gerektiği çağrılarımız ise ne yazık ki yanıtsız kalmıştır.

Terör suçları bakımından yüzbinlerce soruşturma yürütülmüş, bağımsız ve tarafsız karar veremeyen yargı organlarının haksız ve hukuksuz hükümleriyle terörle mücadele adı altında mağduriyetler yığını ortaya çıkarılmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında oybirliği ile verdiği ihlal kararı, terör suçlarının ne kadar hatalı bir şekilde uygulandığını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Anayasa Mahkemesi, derece mahkemelerinin ve Yargıtay’ın yeterli gerekçe göstermeksizin mahkûmiyet kararı verdiklerini ifade etmiştir.

Bu durum yürütülen davaların çok büyük ekseriyeti için geçerlidir.

Ayrıca KHK sorununa çözüm bulmak yerine yeni ihraçlarla sorunlar derinleştirilmiş, üstüne bir de vatandaşların özel sektörde çalışmalarına dahi engel olunmuştur. Ülkemizin hukuk ve insan hakları yarası, giderek derinleşerek düşman hukuku anlayışı bir hal almıştır.

İktidar, ortaya çıkan tüm bu insan hakları ihlallerine karşı kör, sağır ve dilsiz kalmayı ve çözümsüzlüğü sürdürmeyi tercih etmiştir.

Toplum olarak gerçekten ne kadar büyük bir zulüm, büyük bir dram ile karşı karşıya olduğumuzun yeterince idrak edilmiş olduğunu düşünmüyorum.

Elbette terörle etkin şekilde mücadele etmek, milletin huzuru ve güvenliğini sağlamak hepimizin önceliğidir. Terör örgütleriyle mücadele kararlılıkla yürütülmelidir. Bu mücadele vatandaşının güvenliğinden ve huzurundan sorumlu hukuk devleti anlayışının zorunlu gereğidir. Ancak yürütülen mücadele hukuk sınırları içinde yürütülmelidir.

Terör örgütleriyle mücadele hukuk sınırları içinde olmadığı müddetçe bir topluluğa duyulan kin bizi adaletsiz davranmaya iter. Bu durumda da terörle mücadele edilirken ortaya konan emeklerinde hepsi sonuçsuz kalır.

Kıymetli Basın Mensupları,

Malumunuz 2018 yılında OHAL sona ermeden çok sayıda kanunda değişiklik yapılmış; olağanüstü halde dahi hukuka uygun kabul edilemeyecek bazı uygulamaların olağan dönemde sürdürülmesi imkânı yaratılmıştır, yani aslında OHAL denilen olağanlaştırılmıştır.

Bu kapsamda kanun teklifini değerlendirdiğimizde teklifin 12. maddesi ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamında öngörülen değişiklik ile toplu işlenen suçlarda gözaltı süresi 12 güne kadar uzatılabilecektir. Bunun anlamı OHAL dönemi uygulamalarının 3 yıl daha devam etmesi demektir. İktidarın en çok kullandığı yöntemin, kendine muhalif olan insanları terörize ettiği ve susturmayı amaçladığı dikkate alındığında, bu düzenlemenin ne kadar tehlikeli olduğu daha net bir şekilde anlaşılacaktır.

Bu düzenlemenin kapsamı çok geniştir, gözaltı süresinin uzunluğu, tutukluluğa itiraz, tahliye talepleri ve tutukluluğun incelenmesi gibi işlemlerin dosya üzerinden yapılması gibi hususlar hak kayıplarına ve vatandaşlarımızın mağduriyetine neden olacaktır.

Ayrıca düzenleme, Anayasa’nın 19. maddesinde belirtilen sürelerden fazla olması nedeniyle özellikle kişi hürriyeti ve güvenliği başta olmak üzere pek çok hak ihlalini de beraberinde getirmektedir.

Değerli Arkadaşlar,

Teklifin 19. maddesi ile terör suçları bakımından yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda kayyum atanmasına karar verildiği takdirde kayyumluk görevinin TMSF tarafından yerine getirileceğine ilişkin öngörülen süreler de 3 yıl daha uzatılmak istenmektedir.

Teklifin bu maddesi açıkça bize iktidarın olağan bir hukuk devleti düzeninde ülkeyi yönetemez hale geldiğini göstermektedir.

Organize suç örgütlerinin özel mülkiyete çökmesinin sıradanlaştığını her gün duyuyoruz. İktidar da aynı şekilde OHAL’in bitmesinin üzerinden 3 sene geçmiş olmasına rağmen bu dönemdeki uygulamalarını 3 yıl daha uzatmak istiyor.

Terör örgütlerine aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olduğundan şüphelenilen şirketlere kayyım olarak TMSF’nin atanması teklifi bu çökme mantığının sonucudur.

Olağan hukuk düzeninde mahkemelerce yapılan kayyım atamalarında kayyımlar adeta şirketin sahibi gibi şirketi iyi bir şekilde yönetmekle yükümlüdür.

Fakat TMSF’nin kayyım atandığı durumlarda şirketler genelde çok kötü yönetilmektedir.

Şirketler zarara sokuluyor. Kayyım atanan şirketlerin aslında terör örgütleriyle alakası olmadığı ortaya konulsa bile olan olmuş oluyor.

Şirket sahipleri ise zararları için devlete karşı dava açsa bile bu davalar yıllarca sürüyor. Ve şirket hem bu yargılama sırasında üzerine yapışan yafta ve ettiği zararla kalıyor.

Bir ülkede şirketlerin yönetimine çeşitli mafyatik kişi ve gruplar cebirle veya hükümet haksız bahanelerle el koyabiliyorsa orada yerli ya da yabancı hiç kimse yatırım yapmaz.

Bu keyfi yönetim anlayışıyla yurtdışından yatırım çekebilir miyiz?

Mümkün olabilir mi?

Aziz Milletim,

Teklifin 22. maddesi ile terör örgütleri ya da illegal oluşumlarla ilgisi olduğu değerlendirilenlerin kamu görevinden ihraç gibi tedbirlerin süresi de üç yıl uzatılmak istenmektedir.

Türk hukukunda, kamu görevlilerin görevden uzaklaştırılması ya da görevine son verilmesine ilişkin kapsamlı düzenlemeler varken, OHAL mevzuatına sığınmak kamu görevlilerini sürekli olarak baskı altında bırakmak, yakıştırma ve yetersiz gerekçelerle görevlerine son vermek ve sindirmekten başka bir anlam ifade etmemektedir.

Öte yandan bir hukuk devletinde, haksız bir şekilde görevine son verilen kişi tabii olarak görevine iade edilir ve bu haksızlık karşısında tazminat alabilir. Bu, Anayasa’nın, “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.” şeklindeki hükmünde somutlaştırılmış temel bir prensiptir. Oysa, getirilmeye çalışılan düzenlemeler ile iktidar en az üç yıl daha hesap verebilir olmaktan çıkmak istemektedir.

Sevgili vatandaşlarım,

Buradan iktidara sesleniyorum.

Hukuka aykırı ve keyfi bir şekilde terör örgütü üyesi olma veya suç işleme kastı olmayan insanlara üyelikten cezalar verilmesi ve kamu görevinden uzaklaştırılması gibi uygulamalara son verilmelidir.

Anayasa ve tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelerde yer alan yükümlülüklere aykırı bir şekilde OHAL’i kalıcılaştırma çabasından vazgeçilmelidir.

FETÖ’nün illegal amaçlarına bilerek ve isteyerek dahil olan ve bu kapsamda suç işleyen kişilerin hukuk kuralları ve geçmiş içtihatlar ışığında cezalandırmak elbette kaçınılmaz bir zorunluluktur. Ancak suç işleme saikiyle örgüte destekleri olmayan insanlara terörist muamelesi yapmak zulümdür. Terör örgütü üyeliğinden hüküm giyen birçok insandan çok daha fazla örgüte yardım edenler bakan olabilecek, milletvekili olabilecek ama üç beş sohbete katıldığı için, legal bankaya para yatırıp legal sendikaya üye olunduğu için terör örgütü üyesi olunacak. Böyle bir zalimlik olabilir mi?

Sonra zalim deyince zorba deyince kızıyorlar.

Bu zorbalık değil de nedir?

Bu olanlar zalimlik değil de nedir?

Ne kadar büyük zalimlik olduğunu anlayabilmeniz için illa bu zulüm bizzat kendi başınıza mı gelmesi gerekiyor?

İnsanlar hangi suçu işlemiş olurlarsa olsun onlara fiilleriyle ölçülü ceza verilmesi ve cezalarını çektikten sonra topluma yeniden uyum sağlamalarının sağlanması ceza politikasının da insanlığın da gereğidir.

Milyonlarca insanı, çocukları ve aileleriyle birlikte düşman gösteren ve hayattan küstüren hareketlere derhal son verilmelidir.

Söz konusu hesap vermezlik düzeni derhal sonlandırılmalı ve ülkenin daha fazla yoksullaşmasına, milletimizin daha fazla fakirleşmesine engel olunmalıdır. Her şey normale dönsün ki yüksek enflasyon da işsizlik de fakirlik de son bulsun.

Unutulmamalı ki nerede keyfi bir yönetim varsa orada fakir bir halk vardır.

Sonuç olarak söz konusu 3 madde komisyon görüşmelerinde tekliften çıkartılmalıdır.

DEVA Partisi olarak, bu hukuksuz düzenin sürdürülmesine elbette karşıyız. Hukukun üstünlüğüne olan inancımızın ve bağlılığımızın gereği olarak, anayasa ve evrensel ilkeler ışığında insan onuruyla yaşamanın önündeki tüm yapısal ve yasal engelleri kaldıracağız.

Hepinize iyi günler diliyorum.

Cumartesi Anneleri Hakkında Basın Açıklaması

Evladının Akıbetini Sormak Suç Değil Haktır!

Gözaltına alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamayanlardan, kimliği belirsiz saldırılarda hayatlarını kaybedenlere dek son 30 yıldır sayısız faili meçhul cinayette hayatını kaybeden ve akıbeti belli olmayan insanlar için 1995 yılından bugüne dek aileleri ve yakınları seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Evlatlarına, eşlerine, kardeşlerine ne olduğunu öğrenmek ve suçluların adalet karşısına çıkmasını sağlamak için her hafta oturma eylemleri yapıyorlardı. Ta ki düzenleyecekleri 700. oturma eylemi 2018 yılında yasaklanıp sert ve hukuksuz bir müdahaleyle dağıtılana ve haklarında dava açılana dek.

İktidarın her alanda uyguladığı baskının sonucunda bireysel görüş açıklamanın bile suç olabildiği ülkemizde toplu olarak yapılmak istenen görüş açıklamaları da maalesef büyük engellerle karşılaşmaktadır. Toplumun kendisini ifade etme şekillerinden birisi olan toplantı ve gösteri yürüyüşleri iktidarın baskısı ile hukuk dışı yollarla engellenmektedir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşleri, ifade özgürlüğünün en bariz görünümlerinden biri ve demokratik bir düzenin en önemli göstergelerindendir. Günümüzde toplantı ve gösteri yürüyüşlerine iktidar tarafından getirilen kısıtlamalar hukuki çerçeveyi aşmaktadır. Aynı şekilde valilikler ve kaymakamlıklar kanunda yer alan kısıtlama hükümlerini keyfi bir biçimde kullanarak hakkın özüne zarar vermek suretiyle bu hakların kullanımını engellemektedir.

Herkes önceden izin almaksızın silahsız ve saldırısız gösteri ve yürüyüş yapma hakkına sahiptir. Sırf bildirim yapılmadığı gerekçesiyle toplantı ve gösteri yürüyüşünün hukuka aykırı olduğu sonucuna varılamayacağı ve kolluk güçleri yahut mülki amirlerin yasaklamaları, yasa dışı ilan etmeleri, dağılın uyarısı yapmalarının barışçıl bir toplantı veya gösteriyi suç haline getirmeyeceği de mahkeme içtihatlarıyla sabittir.

Silahsız ve saldırısız olarak düzenlenen ve barışçıl amaçlar doğrultusunda yapılan toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin tamamı anayasaya ve yasalara uygundur. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu çeşit toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin kamu idareleri tarafından yasaklanmaması ve devletin bu toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katlanması gerektiğini açıkça ifade etmektedirler.

Ülkemizde bu çerçevede toplantı ve gösteri yürüyüşleri ile ilgili olarak uygulanan yasakların çoğunluğu hukuktan uzak siyasi yasaklardır. Gösteri ve yürüyüşler için söz konusu olan bildirim şartı, kamu idaresinin toplantı ve gösteri yürüyüşünün sağlık bir şekilde yapılmasının sağlanması, gerekli düzenlemelerin yapılması için getirilmiş bir durumdur. Ancak maalesef ki uygulamada tam tersi bir durum ile karşı karşıyayız. Kamu idaresi, vatandaşlarımızın toplantı ve gösteri hakkını kullanmasını kolaylaştırmak yerine var gücüyle engellemek için çabalamaktadır.

Bu çerçevede “Cumartesi Anneleri”nin kaybolan yakınlarını ve faili meçhul cinayetlerin faillerinin bulunması amacıyla düzenlemek istedikleri 2018 yılındaki 700. Cumartesi Anneleri Haftası Etkinliği kapsamındaki basın açıklaması ve oturma eylemine polis müdahalesi sonucu haklarında açılan kamu davası da hukuktan uzak, hak kullanımı engelleme amacıyla yürütülen bir davadır.

Bu etkinlik barışçıl amaçlar doğrultusunda ve silahsız saldırısız olarak düzenlenen, sadece bir basın açıklaması ve oturma eylemini içeren bir etkinliktir. Dolayısı ile bu etkinliğin mülki amirlerce yasaklanması açıkça hukuka aykırıdır. Bunun yanında haklarınca ceza davası açılması ise ayrı bir hukuksuzluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu vesileyle, DEVA Partisi olarak, toplumun her kesimi gibi Cumartesi Anneleri’nin de gösteri ve toplantı yapma hakkını savunduğumuzu; anayasamızda yer alan temel hakların en geniş biçimde kullanımını teminat altına alacağımızı tüm kamuoyuna ifade ediyoruz.

Dünya Hukuk Günü Hakkında Basın Açıklaması

Toplumsal Huzur ve Refahın Sağlanabilmesinin Olmazsa Olmaz Şartı Hukuk Devletidir

Bugün 10 Temmuz 1967’de Cenevre’de düzenlenen Hukuk Yoluyla Dünya Barışı konferansının yıldönümü vesilesiyle ülkemizde ilan edilen “Dünya Hukuk Günü”.

Türkiye bugünü hukuk devletinin yok sayıldığı ve hukukun üstünlüğü ilkesinin ayaklar altına alındığı, yargı bağımsızlığının yok edildiği, savcıların soruşturma açmak için iktidardan işaret beklediği tam bir hukuksuzluk düzeni içerisinde yönetilen bir ülke olarak geçirmektedir. Ve ne yazık ki, organize suç örgütlerinin el üstünde tutularak devleti yönetenlerle iş birliği yapabildiği, yasalara uygun olarak namusuyla iş yapmak isteyen yatırımcıların mülkiyetlerine yasadışı örgütlerce ‘çöküldüğü’, devletin ihalelerinin hep aynı şirketlere verildiği, imar düzenlemeleriyle belirli müteahhitlerin zengin edildiği bir 3. Dünya ülkesi haline gelmiştir.

Toplumun bütün kesimlerinin içinde bulunduğumuz durumdan hoşnutsuzluğu, gençlerimizin başka ülkelerde gelecek hayalleri kurması, güvenli ekonomik ve hukuki zeminin olmaması nedeniyle yerli ve yabancı yatırımın ülkemizden uzaklaşması Türkiye’nin her geçen gün nasıl bir çıkmaza doğru sürüklendiğinin en açık işaretidir.

Elbette adaletin olmadığı yerde huzur da ekmek de yoktur. Türkiye’de işsizliğin ve her geçen gün artan yoksulluğun sebebi zaten bu hukuk tanımaz iktidardır.

Toplumlar ancak farklı fikirlerin özgürce ifade edilebilmesi ve farklı yaşam biçimlerinin bir arada var olabilmesinden doğan sinerji ile gelişebilirler. İnsanı insan yapan en temel haslet olan düşüncenin ve düşüncelerini özgürce ifade etmenin önündeki her türlü engel kalkmadıkça Türkiye içine girdiği bu girdaptan kurtulamayacaktır.

İnsan kaçırma, işkence ve kötü muamelenin sıradanlaştığı ve hatta en üst düzey yöneticiler tarafından dahi teşvik edildiği, toplumun baskı altına alındığı, her itiraz edenin susturulduğu, her farklı sesin ‘terörist’ veya ‘vatan haini’ ilan edildiği bir ülkede hak-hukuk-özgürlükten söz edilemeyeceği gibi herhangi bir ekonomik iyileşme de beklenemez.

Şeffaf bir yönetim demokrasilerin ön şartıdır. Kapalı devre çalışan ve propaganda araçlarıyla toplumu sürekli manipüle eden bir iktidar toplumda çatışma ve huzursuzluktan başka bir sonuç üretemez.

Herkesin huzur içinde yaşadığı, barışın ve birlikte yaşama idealinin toplumda yeşerdiği müreffeh bir ülkeyi tesis edebilmek için hukukun üstünlüğüne sahip çıkmak temel bir gerekliliktir. Dini, dili, etnik kimliği, inancı, düşüncesi ve yaşam biçimi ne olursa olsun toplumun tüm farklılıklarıyla birlikte güven içinde bir arada yaşayabilmesinin yegâne formülü gerçek bir özgürlükçü hukuk devletinin varlığıdır.

Bu minvalde yatırımcıların sermayelerini Türkiye’ye yeniden gelme isteği duyacağı bir zemin oluşturmak, kurumsallığı, şeffaflığı ve her adımda tam bir öngörülebilirliği ve elbette hukuk devletinin tüm gereklerini tesis etmek zorundayız.

1967 yılında Cenevre’de düzenlenen “Hukuk Yoluyla Dünya Barışı” konferansı vesilesiyle bu günü “Dünya Hukuk Günü’’ ilan eden tek ülkeyiz. Bir şeyleri ilan etmekte gösterdiğimiz maharetimizi uygulamada da hakkıyla göstereceğimiz günler DEVA Partisi iktidarı ile idealimizdir.

Saglık Bakanlığı’na Şişli Etfal Hastanesi Soru Önergesi

Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi, üstün tıbbi nitelikleriyle özellikli, seçkin bir kamu hastanesidir. Tüm branşlarda faaliyet gösteren, tam teşekküllü bir hastane olarak ve yetkin bazı servisleri sayesinde Türkiye’nin her yerinden hasta kabul etmektedir. Sağlık alanında kendi ekolünü ve kültürünü yaratmış, buradan binlerce uzman hekim, ebe, hemşire, sağlık teknisyeni ve personeli yetişmiştir. 36.525 metrekarelik arazisinin mülkiyetinin Temmuz 2018 tarihinde Sultan Beyazıt Han Veli Vakfı’na devredilmesi ve deprem riskine karşı yapının dayanıksız olması gerekçe gösterilerek hastanenin yıktırılması sürecinin başlatılması bu hastaneden nitelikli, ücretsiz sağlık hizmeti alan bölge sakinlerini endişeye sevk etmiştir.

Bu bağlamda;

1- Bölünerek iki farklı lokasyona taşınan Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi, yerinde, yeniden kamu hastanesi olarak inşa edilecek midir? Yeniden inşa işlemleri için nasıl bir takvim öngörülmektedir, ne kadar zamanda tamamlanması planlanmaktadır? Planlama yapılırken bölge halkının mağduriyetini asgariye indirecek önlemler düşünülmüş müdür?

2- 36.525 metrekarelik arazide yapılması planlanan projeye ilişkin bölge halkına bilgi verilip görüşlerine başvurulacak mıdır?

3- Şişli Hamidiye Etfal Hastanesi’nin kapatılması halinde her bir dakikanın büyük önem taşıdığı acil durumlarda, insanların oldukça uzak bölgelerdeki hastanelere gitmek zorunda kalacak olması ve İstanbul trafiğinin insafına bırakılacak olmasının yaratacağı riskler dikkate alınmış mıdır?

4- 1960 yılından bu yana Hazine’nin mülkiyetinde olan Şişli Hamidiye Etfal Hastanesi ve arazisi, hastanenin yapım tarihiyle uyuşmayan, tarihi, mimari ve mülkiyet hakkı açısından hiçbir illiyet bağı belirlenemeyen mazbut Sultan Beyazıt Han Veli Vakfı’na neden devredilmiştir?

5- Şişli Hamidiye Etfal Hastanesi’nin bulunduğu 36.525 metrekarelik arsanın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği nazım imar planında “sağlık alanı” olarak öngörüldüğü ve bu arsanın da Sultan Beyazıt Han Veli Vakfı’na devredildiği dikkate alındığında Şişli Hamidiye Etfal Hastanesi’nin yerine özel bir hastane mi yapılacaktır?

6- Şişli Hamidiye Etfal Hastanesi’nin yerine aynı mahiyette bir başka kamu hastanesi yapılmaması halinde bölge insanının sağlık hizmetlerine kolay erişim imkanının ortadan kalkması ve en az iki toplu taşıma aracıyla yeni hastanelere ulaşabilir olması durumunda Kamu Hizmetlerinin Sunumunda Uyulacak Usul ve Esaslara İlişkin Yönetmelik’in 3. maddesindeki kamu hizmetlerinin ilk kademede ve vatandaşa en yakın yerde sunulması ilkesi ihlal edilmiş olmayacak mıdır?

İçişleri Bakanlığı’na Polis İntiharlarına Dair Soru Önergesi

Ağır çalışma şartları, amirlerin uyguladığı baskı, mobbing, tehdit ve mâli sıkıntılar nedeniyle birçok polisimiz intihar etmiştir. 05.07.2021 tarihi itibariyle 2021 yılının ilk 6 ayında 47 polis memurunun intihar ettiği medyaya yansımıştır.

Polisleri intihara sevk eden sorunların çözümü için adım atılıp atılmadığı konusunda şüpheler mevcuttur. Ayrıca intihar eden polis sayıları resmi olarak paylaşılmamaktadır. Acil bir önlem planı oluşturulması ve polislerin çalışma şartlarının iyileştirilmesi zorunludur.

Bu bağlamda;

1- Son 5 yılda intihar eden polis memurlarının sayısı kaçtır?

2- İntihar eden polis memurlarının intihar sebepleri araştırılmış mıdır? Araştırılmışsa polis memurlarının intihar sebepleri nelerdir? Araştırılmamışsa neden araştırılmamıştır?

3- Polis memurlarının intihar sebepleri araştırılmışsa bu sebeplerin ortadan kaldırılması için herhangi bir çalışma yapılmış mıdır?

4- Emniyet teşkilatı içerisinde üstlerin astlarına uyguladığı iddia edilen mobbing ve baskının tespiti ve bunlarla mücadele için herhangi bir çalışma yapılmış mıdır?

5- Polislere psikolojik destek sunmak üzere Polis Rehabilitasyon Merkezleri kurulacak mıdır?

6- Polislerin ve ailelerinin sosyal güvenlik hakları ve mâli açıdan desteklenmesi için herhangi bir çalışma yapılmış mıdır veya hangi çalışmalar planlanmaktadır?