Demokrasi sandığa indirgenmiştir.

Demokrasiden uzaklaştıkça fakirleşmekteyiz.

Ne kadar az demokrasi, o kadar çok yoksulluk.

 

8 Kasım 2007’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ilan edilen “Uluslararası Demokrasi Günü”, her yıl 15 Eylül’de devletleri demokrasilerini gözden geçirmeleri ve iyileştirmeleri konusunda teşvik etme amacı taşımaktadır. Bu tarih iktidarın; çoğulculuk, insan onuru, temel hak ve özgürlüklere saygı gibi demokrasinin temel gereklilikleri açısından hepimize hesap verme zamanıdır.

İleri demokrasilerde bireyin devlet karşısında güçlendirilmesi ve temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması; kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi temel ilkelerin varlığına bağlıdır. Öte yandan demokratik toplumun çoğulcu yapısı; eşitlik, sosyal adalet, medyada çoğulculuğun sağlanması, örgütlenme, ifade ve düşünce özgürlüklerini şart koşmaktadır.

Türkiye’de iktidarın demokrasiyi hızla sandığa indirgediği ve demokratik toplumun temel gereklerini görmezden geldiği açıktır. İktidar “devlet benim” anlayışı ile tüm gücü elinde toplayarak yozlaşmış; demokrasinin kalbi olması gereken TBMM etkisizleştirilmiş, medyanın çok sesliliği ortadan kaldırılmış ve hukukun üstünlüğünden üstünlerin hukukuna geçilmiştir. Devlet gücünü kullananların insan haklarını ayak bağı olarak gördüğü, hukuku üstün, yargıyı bağımsız tutmak yerine kendisine bağladığı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Demokrasiden uzaklaştıkça, fakirleşmekteyiz.

Ülkemiz uluslararası demokrasi endekslerinde en gerilere düşmüş; Benin, Gambia ve Haiti gibi 3. dünya ülkelerle aynı kategoride yer almaktadır. Freedom House’un “Dünyada Özgürlükler 2020” raporuna göre özgür olmayan ülke kategorisinde yer alan Türkiye, 195 ülke arasında 146. sırada, son 10 yılda dünya genelinde özgürlüklerin en çok gerilediği ikinci ülkedir.

Elbette bu gerilemenin asıl nedeni iktidarın devletin birey için var olduğu gerçeğini unutması, uzlaşmayı ve hoşgörüyü esas almak yerine ötekileştirmeyi ve kutuplaştırmayı tercih etmesi ve bu nedenle çoğulcu yapımızı kendisine düşman olarak görerek, toplumsal barışı tehdit etmesidir.

Kendisi gibi düşünmeyen kişilerin huzur ve barış içerisinde yaşamasını, düşüncelerin özgürce ifade edilmesini, sivil toplumun özgürce örgütlenebilmesini kendisine tehdit olarak görmesidir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ifade özgürlüğü hakkında en çok ihlal kararı verdiği ülke 2020 yılında da Türkiye olmuştur. Oysa ifade özgürlüğü bir yönüyle “ötekinin” özgürlüğü, demokrasinin ön koşuludur. Farklı görüşlerin toplumda özgürce yaşamasının garantisidir.

Bugün ülkemizde yüzlerce gazeteci haber yaptıkları için terörist olarak yargılanmakta, sokak ortasında şiddete maruz kalmakta ve açıkça tehdit edilmektedir. Tarafsız olması gereken TRT, Anadolu Ajansı, Basın İlan Kurumu, RTÜK vb. kamu kurum ve kuruluşları iktidarın bir aparatı haline gelmiştir. Gazeteci, yazar ve düşünürlerin yanı sıra Twitter’da görüşünü açıklayan sıradan vatandaşlar dahi kendilerini bir anda gözaltında bulmaktadır.

Dünyada, vatandaşları en zengin ve en mutlu olan ülkeler ileri demokrasinin ve sosyal adaletin yaygın biçimde sağlandığı ülkelerdir. DEVA Partisi olarak “özgürlük, eşitlik, katılımcılık ve çoğulculuk” temelleri üzerine kurulu bir demokrasi anlayışının savunucusuyuz.

Bu nedenle hep beraber, tüm renklerimiz ile birlikte Türkiye’yi yeniden birleştirecek, ötekileştirme hissi doğuran tüm uygulamalara son vereceğiz. İnsanların düşünceleri, etnik kökenleri ve inançları gereği korkusuzca yaşayabilecekleri özgür bir Türkiye oluşturacağız.

Bu minvalde; her geçen gün yeni birini yaşadığımız anti-demokratik uygulamaların karşısında olduğumuzu ve artık ülke demokrasimizin en çetrefilli problemlerinin bir DEVA’sı olduğunu belirtir; hayal ettiğimiz demokratik ve özgürlükçü yönetim anlayışına sahip olacağımız günlerde buluşmayı temenni ederek 15 Eylül Uluslararası Demokrasi Gününüzü kutlarım.

Connect with Me: