Leyla Zana’ya Yönelik Küfürler

Bu toprakların vicdanı, on yıllardır süregelen bir inkârın, kimlik krizlerinin ve PKK terörünün yarattığı derin travmaların arasında sıkışıp can çekişiyor.

Bugün tribünlerden yükselen ve bir kadının, bir annenin, bir halkın hafızasındaki önemli bir simge olan Leyla Zana’nın haysiyetini hedef alan o galiz küfürler, aslında hepimizin ortak geleceğine savrulan birer zehirli oktur.

Bir ismin fikirlerine katılmamak, politik duruşunu en sert biçimde eleştirmek demokratik bir haktır; ancak bu eleştiriyi bir linç şölenine dönüştürmek, ne vatanseverlikle ne de Anadolu kültürünün o kadim “ana ve kadın” hürmetiyle bağdaşır.

Terörün bu coğrafyada bıraktığı acılar ne kadar gerçek ve yakıcıysa, sivil siyasetin ve “sözün” alanını küfürle daraltmak da o kadar büyük bir yıkımdır. Siyasetçilerin bu utanç verici tabloları kınamak yerine, gazoz şişeleri arkasına saklanarak bu nefrete selam çakması, kendi çürümüşlüklerini bir “başarı” gibi pazarlama girişimidir.

Oysa biz biliyoruz ki; hakaret fikir değildir, ırkçılık bir siyaset biçimi olamaz ve binlerce kişiyle bir kadına sövmek asla cesaret değildir. Barış, herkesin her söylediğini onaylamak değil; şiddetin ve küfrün yerine konuşma iradesini koyabilmektir.

Eğer bugün bir kadının onurunu, bir halkın dilini ve hafızasını koruyamazsak; yarın hangi değer üzerine “biriz ve beraberiz” diyebiliriz? İnsanlık tribündeki gürültüde değil, vicdanın o vakur sessizliğinde ve karşısındakini “kutsamadan ama sövmeden” dinleyebilme erdeminde kazanılır. Dolayısıyla bu nefret dilini ve bu linç kültürünü reddetmek sadece Leyla Zana’nın hukukunu savunmak değil, Türkiye’nin bir arada yaşama umuduna sahip çıkmaktır.

Yazıyı okumak için tıklayınız.

Facebook
Twitter
LinkedIn
Benzer İçerikler: