Rusya’da Muhalefet Nasıl Yok Edildi? [Perspektif]

 

Dışarıdan bakıldığında sessizlik kalıcı, hatta sarsılmaz görünüyor. Oysa Rusya’nın yakın tarihi başka bir şeyi de hatırlatıyor. En sağlam görünen sessizlik bile, çatladığı güne kadar sağlamdır. Navalny’nin Alexei Yurchak’tan ödünç aldığı o cümle yalnızca kendisini ebedî sanan Sovyetler Birliği için geçerli olmasa gerek: Her şey sonsuza kadardır, ta ki bir gün, birdenbire bitene dek.

 

Bugün Rusya denildiğinde akla ilk gelenler büyük ölçüde Ukrayna savaşı ve Vladimir Putin’dir. Peki, bu ikisinin dışında kaç kişi bir Rus siyasetçinin adını söyleyebilir? 31 Aralık 1999’dan beri iktidarda olan Putin ve 2004’ten bu yana Dışişleri Bakanlığı koltuğunda bulunan Sergey Lavrov bir yana bırakılırsa, üçüncü bir isim, Rusya’yı yakından izleyenler dışında kimsenin aklına gelmez. Aynı soruyu bu kez Rus muhalif siyasetçiler için sorsak, cevap büyük ihtimalle sessizlik olacaktır. Bu şaşırtıcı değil; çünkü Rusya’da gerçek muhalefet bugün siyasal sistemin dışına itilmiş ve etkisiz hale getirilmiş durumdadır ve bu sonuç, yaklaşık çeyrek yüzyıla yayılan, adım adım işletilen siyasal ve kurumsal bir dönüşümün sonucudur.

Bu dönüşümün en dikkat çekici yanı, kurumların görünürdeki yapısını bozmadan gerçekleşmesiydi. Süreç boyunca demokrasinin bütün unsurları şekilsel olarak yerli yerinde kaldı; düzenli seçimler yapıldı, parlamento çalışmalarını sürdürdü, mahkemeler karar vermeye devam etti, siyasi partiler faaliyet gösterdi, gazeteler yayınlandı. İlk bakışta demokratik düzen ayaktaydı. Oysa bu kurumların her biri zamanla asli işlevinden uzaklaştırıldı; içlerindeki gerçek rekabet adım adım tasyife edildi ve devlet aygıtı tek bir kişide toplanan siyasal iradenin uzantısına dönüştü. Rusya örneği, otoriter bir rejimin yalnızca açık şekilde zor kullanarak değil; mevcut kurumları ortadan kaldırmadan, onları içeriden dönüştürerek de inşa edilebildiğini gösteren en çarpıcı örneklerden biridir.

Putin’in en tanınmış muhalifi Alexei Navalny’nin 2020 Ağustos’unda zehirlenmesi, ardından uydurma suçlamalarla 19 yıl hapse mahkûm edilmesi ve 2024 Şubat’ında Kuzey Kutbu yakınlarındaki bir ceza kolonisinde kuşkulu koşullarda hayatını kaybetmesi, bu uzun tasfiye sürecinin dünyaya yansıyan en belirgin yüzü oldu.

Siyaset bilimi literatüründe bu tür rejimleri açıklamak için en sık başvurulan kavramlardan biri rekabetçi otoriterliktir. Bu düzende demokratik kurumlar yerli yerinde görünür; seçimler yapılır, muhalefet seçimlere katılır, hatta zaman zaman kazanır. Ama oyun sahası öyle eğimlidir ki top sonunda hep aynı kaleye yuvarlanır. Rusya da bir dönem bu kavramla anıldı. Ama bu niteliğini çoktan yitirmişti; daha 2000’lerin ortasından başlayarak muhalefetin kurumlar içinde gerçekten yarışabildiği bir düzen olmaktan çıktı. 2022’deki Ukrayna işgali bu çizginin değil, çok daha ilerideki bir eşiğin aşılmasıydı; rejim bu kez açık baskıyla yönetilen, kapalı bir biçime büründü. Yine de bugünü anlamanın yolu savaşın başladığı tarihten değil, kurumların hâlâ demokratik görünümünü koruduğu ilk yıllardan geçiyor. Çünkü muhalefeti tasfiye eden asıl mekanizma o erken dönemde, kurumlar demokratik görünümünü korurken kuruldu; sonraki bütün baskılar büyük ölçüde bu zemin üzerinde yükseldi.

Bu nedenledir ki Putin’in asıl başarısı, iktidarı kendi şahsında toplamasının çok daha ötesinde; toplumun önemli bir kesimini, özgürlüklerin daralması pahasına da olsa, bunun ülkenin istikrarı için gerekli olduğuna ikna edebilmesiydi. 1990’ların ekonomik ve siyasal krizleri, geniş kitlelerin gözünde demokrasiyi istikrarın karşıtı hâline getirmişti. Kremlin işte bu psikolojik zemini ustaca kullandı; özgürlüğü kaosla, otoriterliği ise güçlü devlet fikriyle özdeşleştirdi. Böylece muhalefetin tasfiyesi, yalnızca devlet gücüne değil, büyük ölçüde toplumsal rızaya da yaslanan uzun soluklu bir siyasal projeye dönüştü.

 

Gücü tek elde toplamanın mimarisi: 2000’ler

Putin’in 2000’de devraldığı öncelikli mesele, dağınık iktidarı tek elde toplamak oldu. 2000’lerin başında atılan adımlar, kendisi dışındaki bütün güç odaklarını birer birer zayıflattı. İlk hedeflerden biri büyük sermayeydi. 2003’te ülkenin en büyük özel petrol şirketi Yukos’un sahibi Mihail Hodorkovski, “vergi kaçakçılığı” suçlamasıyla uzun yıllar hapse mahkûm edildi; şirketi de devlet kontrolüne geçti. Verilen mesaj açıktı; servetini korumak isteyen siyasetten uzak duracaktı. Hodorkovski sıradan bir iş insanı değildi; bağımsız medyaya ve muhalefet partilerine destek veren, muhalefetin mali omurgasını oluşturan isimlerden biriydi. Onun tasfiyesiyle birlikte büyük sermaye ile muhalefet arasındaki bağ da koptu.

Sıra siyasetin kendisine geldi. Seçim manipülasyonlarıyla iktidar partisi Birleşik Rusya, Duma’da koltukların üçte ikisini aşan ezici bir çoğunluğa ulaştı. 2004’te valilerin halk tarafından seçilmesi usulü kaldırılarak bölgeler merkeze bağlandı, parlamento barajı yüzde yediye çıkarılarak küçük partilerin Duma’ya girişi fiilen imkânsızlaştı. Tek tek bakıldığında bunların her biri sıradan, teknik bir düzenleme gibiydi; üst üste gelince iktidarı sınırlayabilecek bağımsız her güç ortadan kalktı. Geriye, rejime alternatif oluşturabilecek her seçeneğin ya tasfiye edildiği ya da maliyetinin göze alınamaz kılındığı, literatürde “dayatılmış mutabakat” olarak adlandırılan bir siyasal denge kaldı. Putin 2008’de koltuğu sadık halefi Dmitri Medvedev’e hiç zorlanmadan bırakabildi; çünkü devrettiği kişi gerçek bir iktidar değil, rekabetin büyük ölçüde silindiği kapalı bir alandı.

Bu dönemde Putin’in asıl yöntemi sert baskı değil, algı yönetimiydi; vatandaşların dünyayı nasıl gördüğünü enformasyon üzerindeki denetim aracılığıyla şekillendiriyordu. Partileri kapatmadan etkisizleştirdi, gazeteleri susturmadan gündemi belirledi. KGB kökenliydi; ama modern otoriterliğin yalnızca baskıyla değil, demokratik kurumların dilini kullanarak da kurulabileceğini çok iyi biliyordu.

 

Ekranın ele geçirilmesi

Bu algı yönetiminin en kritik parçası haberin kendisiydi. İnsanların gerçeklik algısını biçimlendirmek isteyen bir iktidar, önce o gerçekliğin üretildiği ve dolaşıma girdiği mecraları denetim altına almak zorundadır. Medya da bu yüzden, Putin’in Kremlin’deki ilk günlerinden itibaren, en öncelikli hedeflerinden biri oldu.

İlk büyük hamle, bağımsız televizyon kanalı NTV’nin 2001’de devlet kontrolüne geçmesi oldu. Ancak bu, Kremlin için kolay kazanılmış bir zafer değildi. Rejim televizyonda bile muhalif sesleri yıllar içinde tek tek susturmaya çalıştı; ama biri susturulurken bir başkası çıkıyor, cesur gazeteciler izleyiciye ulaşmanın yeni yollarını buluyordu. İnterneti denetlemek ise çok daha zordu ve Kremlin bu mücadeleye geç kalmıştı. Navalny’nin yükselişi bu boşlukta, YouTube’un açtığı yeni kamusal alanda gerçekleşti. Rejim televizyon ekranını kontrol altına aldığını düşünürken, muhalefet kendine yeni bir ekran bulmuştu. Sonraki yılların mücadelesi de büyük ölçüde bu yeni alanı denetim altına alma çabasına dönüştü.

 

Sahnelenen çoğulculuk

Modern otoriter rejimlerin birçoğu muhalefeti doğrudan bastırmak yerine, onun ehlileştirilmiş bir benzerini üretir. Kremlin de bu yöntemi sistemli biçimde kullandı. Ortada birbirinden farklıymış gibi görünen çok sayıda parti ve ses vardı; ama hepsinin ipi aynı elde toplanıyordu. Bunun da bir adı vardı, “siyasi teknoloji”. Devletin açıktan ya da dolaylı biçimde desteklediği partiler, dernekler, düşünce kuruluşları ve televizyon programlarından oluşan bir ağ kuruldu; halkın hoşnutsuzluğu ve öfkesi bu ağ üzerinden denetlenebilir kanallara yönlendirildi. Böylece ortaya rengârenk bir fikir iklimi çıktı. Ama bu çoğulculuğun asıl işlevi, gerçek muhalif sesleri siyasal tartışmanın dışına itmekti.

Bunun siyasal karşılığı, “sistemik” ve “sistem-dışı” muhalefet ayrımıydı. Sistemik muhalefet parlamentoda yer alır, hükümeti eleştirir, hatta zaman zaman sert çıkışlar yapar; ama iş kritik kararlara geldiğinde rejimin yanında saf tutar. Sandıkta ya da söylemde birilerinin sürekli “karşı” çıktığı görülür; oysa oyunun sınırlarını da rollerini de iktidar belirlemiştir. Gerçek rakiplere gelince, onlar ya seçim yarışının dışına itilir ya hapse atılır ya da sürgüne zorlanır. Boşalan yere ise rejimin denetleyebildiği yeni bir muhalefet çoktan yerleştirilmiştir.

 

Rızanın imalatı

Kremlin bir eliyle rakiplerini tasfiye ederken, öbür eliyle kendi toplumsal desteğini güçlendiriyordu. Bu rızanın en güçlü biçimde üretildiği dönüm noktası 2014 oldu. Kırım’ın ilhakından önce çoğu Rus, Putin’e duygusal olarak mesafeliyken ilhak bir anda büyük bir gurur ve aidiyet dalgası yarattı; sıradan bir politikacı, devletin bekası için vazgeçilmez bir lidere dönüştü. Rejimin meşruiyeti büyük ölçüde tek bir adamın popülerliğine ve onun “ulusun kurtarıcısı ve koruyucusu” olduğu inancına dayanıyordu. Bu anlatı da Sovyet döneminden miras kalan, ülkenin sürekli düşmanlarla kuşatıldığı duygusuyla besleniyordu. Böyle bir ortamda muhalefet, çoğunluğun gözünde sıradan bir siyasi rakip olmaktan çıkmış ulusun birliğine yönelmiş bir tehdide dönüşmüştü.

Yine de bu rızayı abartmamak gerekir. Rus taşrasında yapılan saha araştırmaları, sıradan insanların ne rejime gözü kapalı bağlı sadıklar ne de gizli liberaller olduğunu gösteriyor. Çoğu, her yandan sıkıştırılmış, hayata küsmüş insanlar. Sovyet geçmişine duydukları özlem de bir ideolojik tercihten çok, adalet ve dayanışma arayışından kaynaklanıyor. Rejimin toplumda ürettiği şey çoğu zaman gerçek bir inanç değil, çaresiz bir uyumdur. Dolayısıyla sokaktaki halk büyük ölçüde ses çıkarmaya cesaret edemediği için sessiz kalmayı tercih etmiştir. Zaten halk gerçekten rejimin arkasında olsaydı, bunca baskıya ve yasağa herhalde ihtiyaç duyulmazdı.

Bu çaresizliği kalıcı kılan şeye “ebediyet siyaseti” de deniyor. Reform üretemeyen iktidar, sürekli yeni krizler üreterek bu krizlerin doğurduğu duyguları yönetir, toplumu kısa aralıklarla coşku ve öfke arasında savurarak geleceğe dair her umudu bugünün içinde boğar. En derin müdahale ise insanların zihninde “başka bir yol da mümkün” fikrini tümüyle silmektir. Sandığı çalmak kolaydır; asıl zor olan, seçmeni oy verebileceği bir alternatifi hayal bile edemez hâle getirmektir.

 

Dönüm noktası: 2011–2012

Bütün bu düzenin gerçek yüzü, 2011 sonbaharında ortaya çıktı. Putin ile Medvedev’in koltukları kendi aralarında değiştireceklerini adeta bir “iş takası” gibi ilan etmeleri, milyonlarca Rus için açık bir aşağılamaydı; demek ki seçim bir formaliteden ibaretti, her şey çoktan kararlaştırılmıştı. Aralık ayındaki Duma seçiminde yapılan yaygın usulsüzlükler biriken öfkeyi sokağa taşıdı ve Moskova’nın Bolotnaya Meydanı, son on yılların en büyük hükümet karşıtı gösterilerine sahne oldu. O günler rejimin zayıf tarafını da ortaya koydu: seçimli otoriter rejimler çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden çatlar.

Kremlin’in buna verdiği yanıt rejimin karakterini kalıcı olarak değiştirdi. Daha önce açık baskıdan çok ödüllendirmeye ve muhalefeti sisteme eklemlemeye dayanan yönetim, Putin’in 2012’de yeniden devlet başkanı olmasının ardından belirgin biçimde sertleşti. Siyaset bilimi literatüründe buna “önleyici karşı-devrim” deniyor. Eski Sovyet coğrafyasındaki renkli devrimler, Kremlin’i zaten tedirgin etmişti; 2014’te Kiev’deki Maidan ayaklanması ise bu korkuyu daha da derinleştirdi. Getirilen her yeni yasak bu kaygıyla meşrulaştırıldı. “Yabancı ajan” yasaları sivil toplumu kriminalize etti, gösteri düzenlemek ağır cezalara bağlandı, Bolotnaya protestolarına katılanlar yıllar süren davalarla yıldırıldı. Rejim, henüz patlamamış bir isyanı bastırıyormuş gibi davranarak isyanın koşullarını önceden ortadan kaldırdı. Navalny’nin asıl yükselişi de, rejimin ona karşı giderek acımasızlaşması da bu sertleşme döneminde yaşandı.

 

Navalny: tek gerçek istisna

Navalny bir istisnaydı; çünkü insanların gözünde gerçek bir alternatifti. Yolsuzlukla Mücadele Vakfı’nın (FBK) videoları iktidarın saraylarını, yatlarını ve yolsuzluk ağlarını milyonların önüne serdi; ülkenin dört bir yanına yayılan ofis ağı ise neredeyse kapanmış olan siyaset kapısını yeniden araladı. Rejimin ona uyguladığı yönteme siyaset bilimi literatüründe “seçici baskı” deniyor. Rejim herkesi aynı anda ezmez; kimi, ne zaman ve ne ölçüde hedef alacağını hesaplar. Çünkü asıl amaç, toplumun tamamını cezalandırmak değil, geri kalan herkesi sokağa çıkmaktan vazgeçirip “evde tutmak”tır. Korku ölçülü dağıtıldığında hem sokak boşalır hem de dışarıya gösterilecek bir “normallik” görüntüsü korunur.

Navalny’nin başına gelenler bu kalıba bütünüyle uyuyordu. Önce hukuk yoluyla siyaset dışına itildi; 2014’teki uydurma bir dolandırıcılık davasındaki mahkûmiyeti, onu 2018 başkanlık seçiminden men etmeye yetti. Bir yıl boyunca kampanya yürüten bir siyasetçi, sonunda pusulada yer bile alamadı. Sonra sıra örgütüne geldi. Hodorkovski’nin kurduğu Açık Rusya hareketi 2017’de “istenmeyen örgüt”, FBK ise daha sonra “aşırılıkçı” ilan edildi. Ardından yerel siyaset de hedef alındı. Ulusal ve bölgesel seçimlerden dışlanan muhalefet belediye meclislerine yönelince, o alan da kapatıldı. 13 Mart 2021’de Bağımsız Belediye Vekilleri Forumu’na yapılan baskında yaklaşık iki yüz kişi gözaltına alındı; bir sokak gösterisi dışında, post-Sovyet Rusya’da ilk kez bu kadar kalabalık bir siyasal toplantıya topluca müdahale ediliyordu. Son aşama ise fiziksel tasfiyeydi. Ağustos 2020’de Navalny zehirlendi; kullanılan madde, Sovyet ordusunun geliştirdiği Noviçok adlı askeri sinir gazıydı, yani sinir sistemini çökerterek öldüren bir kimyasal silahtı. Şubat 2024’te ise bir ceza kolonisinde hayatını kaybetti.

Bu sürecin en çarpıcı yanı ise Navalny’nin buna verdiği yanıttı. Almanya’da ölümden döndükten sonra önünde güvenli bir sürgün hayatı dururken, Ocak 2021’de başına gelebilecekleri bile bile ülkesine döndü. Havaalanında tutuklanacağını, yıllarca cezaevinde kalacağını biliyordu. Ona göre muhalefetin en büyük gücü ülkeyi terk etmemekti. Rejim onu “yabancı patronların ajanı” diye damgalamaya çalışırken, o aynı topraklarda kalarak bu propagandayı boşa çıkarmaya çalıştı. Uçaktan iner inmez kelepçelenmesi, rejimin en çıplak yüzünü de gösterdi: ikna edemediğini hapse atan, hapiste de susturamadığını öldüren bir iktidar.

Sandıktan dışlanınca bu kez “Akıllı Oylama” stratejisini geliştirdi; protesto oylarını Birleşik Rusya’nın karşısındaki en güçlü adayda toplamaya çalıştı. Rejim her kapıyı kapattığında muhalefet yeni bir gedik açıyor, Kremlin ise buna daha ağır baskıyla karşılık veriyordu. Bu kovalamacanın sonunda rejim de kendi evrimini tamamladı; algıyı yöneterek ayakta duran bir otoriterlikten, açık şiddete dayanan daha çıplak bir diktaya dönüştü.

 

“İyi bir halk, kötü bir devlet”

Bütün bu sürecin en güçlü tanığı, Navalny’nin kendi sesidir. 2024’te ölümünden sonra yayımlanan anıları Patriot, hapishane ranzasında yazılıp dışarı kaçırılmış notlara dayanır. Rejimin “hain” ve “yabancı ajan” söylemine verdiği cevap tek bir cümlede saklıdır: “Ülkem ile devlet arasında bir ayrım yapmayı yararlı buldum… İyi bir halk, kötü bir devlet.” Navalny, vatanı sevmekle iktidarı reddetmenin birbirini dışlamadığını, muhalif yurtseverliğin de bu ayrımdan doğduğunu savunuyordu. Aynı eserde Alexei Yurchak’ın kitabına gönderme yapar: “Her Şey Sonsuza Kadardı, Ta Ki Bitene Dek.” Sovyetler Birliği de ebedî görünüyordu; parti yüzde 99’un desteğine sahipti. Sonra her şey, onun ifadesiyle, “hiç gürültüsüz” bitiverdi.

Navalny’nin umudu da burada yatıyordu. Baskıcı rejimler dışarıdan ne kadar güçlü görünürse görünsün, en büyük kırılganlıklarını kendi içlerinde taşırlar. Rejimin bütün o görkemli baskı aygıtı da aslında bir gün her şeyin sessizce çözülebileceği korkusunun etrafında kuruludur.

 

Susturmanın sınır ötesi tamamlanışı

Rusya’nın gösterdiği bir başka gerçek daha var. Bir rejim, muhalefeti içeride ezdiğinde onu büsbütün yok etmiş olmaz; yalnızca başka mecralara iter. Baskı altındaki Rus sivil toplumu da büyük ölçüde yerelleşmiş, düşük profilli ve parçalı girişimlere dönüştü; ilgisini bir parkı koruma mücadelesine, bir okulun sorunlarına ya da mahalle ölçeğindeki hak arayışlarına yöneltti. Ancak görünmez hale gelse de tümüyle ortadan kalkmadı. Geri kalanı ise ülke dışına taşındı. İçeride baskı arttıkça sürgün de muhalefetin doğal uzantısına dönüştü. Ancak rejim bununla da yetinmedi; muhaliflerini sınırın ötesinde de rahat bırakmadı. Sürgündeki gazeteciler, aktivistler ve muhalif siyasetçiler, devletin uzanan gölgesinin sürekli hissedildiği bir hayat sürmeye devam ediyor.

Bugünün otoriter rejimleri artık yalnızca kendi toprakları içinde işleyen yapılar değildir. Kirli para ağları, dijital gözetim, dezenformasyon kampanyaları ve sınır aşan baskı yöntemleriyle birbirine eklemlenmiş ulusötesi bir ekosistem oluştururlar. Bu yüzden susturma da artık tek bir ülkenin sınırlarına sığmaz.

 

Muhalefetsiz bir savaş

Şubat 2022’de başlayan savaş, bu uzun sürecin hem doruk noktası hem de en ağır sınavı oldu. İşgalden günler sonra çıkarılan yasalar, ordu hakkında “yalan haber” yaymayı uzun hapis cezalarına bağladı; resmî dilde “savaş” sözcüğünü kullanmak bile fiilen suç hâline geldi. On binlerce kişi savaş karşıtı gösterilerde gözaltına alındı, Eylül 2022’de ilan edilen kısmî seferberlik ise yüz binlerce genç erkeğin ülkeyi terk etmesine yol açtı. Yıllara yayılarak inşa edilen baskı düzeni, birkaç ay içinde açık bir savaş otoriterliğine dönüştü ve geriye kalan son bağımsız sesler de bu dalgada susturuldu.

Bunun en görünür sonucu ise savaşın bedeli büyüdükçe ortaya çıktı. Bağımsız Rus araştırmacıların isim isim doğrulayabildiği asker ölümleri iki yüz bini aşmış durumda; demografik yöntemlere dayanan tahminler gerçek sayının bunun çok üzerinde olduğunu gösteriyor. Batılı askerî değerlendirmeler ise Rusya’nın ölü ve yaralı toplam kaybını bir milyonun üzerinde hesaplıyor. İşleyen bir demokraside böylesine ağır bir savaşın siyasî sonuçlar doğurması beklenirdi. Oysa Rusya’da ne hükümeti hesap vermeye zorlayacak bağımsız bir parlamento, ne bunu bütün çıplaklığıyla kamuoyuna anlatacak özgür bir medya, ne de toplumu harekete geçirebilecek gerçek bir muhalefet kalmıştı. Bir ülkenin muhalefetini tasfiye etmenin nihai anlamı da burada ortaya çıkar. Yüz binlerce insan bir işgal savaşı için cepheye gönderilirken, buna etkili biçimde “dur” diyebilecek kurumsal bir güç artık yoktu.

 

Bugün: Geriye bir muhalefet kaldı mı?

Bugün gelinen nokta, bu uzun sürecin kaçınılmaz sonucudur. Kurumlar hâlâ ayaktadır; ama içlerinde siyasal rekabetten eser kalmamıştır. Eylül 2021’de yapılan Duma seçiminde Birleşik Rusya 450 sandalyenin 326’sını, yani Anayasa’yı tek başına değiştirebileceği çoğunluğu kazandı. Geri kalan sandalyeler Komünist Parti (57), Adil Rusya (28), Liberal Demokrat Parti (23) ve Kremlin’in izin verdiği yeni parti “Yeni İnsanlar” (13) arasında paylaşıldı. Ne var ki bu partilerin tamamı sistemik muhalefetin parçasıdır; savaşı da, anayasa değişikliklerini de, baskı yasalarını da desteklediler. Gerçek, yani sistem-dışı muhalefetin parlamentoda tek bir sandalyesi bile yoktur. Mart 2024 başkanlık seçimi de aynı mantığın en açık örneğiydi. Putin, post-Sovyet tarihinin en yüksek oy oranıyla, yüzde 87’yle beşinci kez devlet başkanı seçildi. Savaş karşıtı tek aday Boris Nadejdin ise imza listelerinde “ölü ruhlar” bulunduğu gerekçesiyle yarış dışı bırakıldı; tıpkı Navalny’nin 2018’de seçim dışına itilmesinde olduğu gibi.

Peki, bugün Rusya’da sıfırdan gerçek bir siyasi parti kurmak mümkün mü? Pratikte hayır. Bugün Rusya’da bir partinin kurulması; artık siyasal rekabetin değil, başkanlık idaresinin izin verdiği sınırların konusudur. Sistemik partilerin dışında kalan hiçbir yapı kayıt, finansman ve medya engellerini aşamaz; adayları daha imza denetimi aşamasında elenir. Bu yüzden gerçek muhalefetin geriye kalan iki adresi vardır: hapishane ve sürgün. Navalny’nin 2024’teki ölümünden sonra hareketin önde gelen isimleri ülke dışındadır. Ağustos 2024’teki tarihî esir takasıyla serbest kalan Vladimir Kara-Murza, İlya Yaşin ve Andrei Pivovarov da suçlarını kabul etmeyi reddederek sürgüne çıktılar ve bir gün ülkelerine döneceklerini açıkladılar. Ancak Kremlin’in uzanan eli onları sınırın ötesinde de rahat bırakmıyor. Geriye yalnızca muhalefetin görüntüsü kalmıştır; gerçeği ise parlamentoda değil, hapishane hücrelerinde ve sürgünde yaşamaktadır.

Rusya’nın hikâyesi geriye doğru okunduğunda dikkat çekici bir tutarlılık görülür. Önce kurumlar sessizce ele geçirildi. Sonra gerçek rakibin yerine denetlenebilir bir kopyası kondu ve sistem-dışı kalan herkes tek tek hedef alındı; hukuk yoluyla saf dışı bırakma, hapis, sürgün, en sonunda da zehir ve ölüm. Bu arada lider kültüyle, milliyetçi coşkuyla, dış düşman söylemiyle ve “istikrar yoksa kaos” korkusuyla toplumsal rıza da üretildi. Muhalefet ülke dışına itildikçe baskı da sınırları aştı. Tek tek bakıldığında bu adımların hiçbiri rejimin asıl yüzünü bütünüyle göstermiyordu; ama hepsi birlikte muhalefeti tasfiye etmeye yetti.

Dışarıdan bakıldığında bu sessizlik kalıcı, hatta sarsılmaz görünüyor. Oysa Rusya’nın yakın tarihi başka bir şeyi de hatırlatıyor. En sağlam görünen sessizlik bile, çatladığı güne kadar sağlamdır. Navalny’nin Alexei Yurchak’tan ödünç aldığı o cümle yalnızca kendisini ebedî sanan Sovyetler Birliği için geçerli olmasa gerek: Her şey sonsuza kadardır, ta ki bir gün, birdenbire bitene dek.

 

Yazıyı okumak için tıklayınız.

Facebook
Twitter
LinkedIn
Benzer İçerikler: