Kim olursa olsun: Fon vurgununda söylem ile eylem arasındaki uçurum [Serbestiyet]

 

Savcının dosyanın ucunun kime dokunacağını hesaba katmadan ilerleyebildiği, hâkimin tedbir kararını yalnız delile bakarak verebildiği bir yargı olmadıkça “kim olursa olsun” cümlesi demeç olarak kalmaya mahkûmdur.

 

Fon vurgunu patlak verdiğinden beri en yetkili ağızlardan aynı sözleri duyuyoruz. Sorumluluğu olan kim varsa hukuk önünde hesap verecek. Milletin parasına göz dikenlerin gözünün yaşına bakılmayacak. Birikimi tasfiye edilen fonlarda kalan yüz binlerce insan bu sözlere inanmak istiyor. Sözün ciddiyetini sınamak için dosyada kullanılan araçlarla; kanunun savcıya, hâkime ve düzenleyici kurumlara verdiği yetkileri yan yana koymak yeterli. Benim gördüğüm, arada derin bir uçurum var.

Bu uçurum yasal boşluktan doğmuyor. Kanun yolu çizmiş, ama o yol herkese aynı biçimde işletilmiyor. Fonları kuranlar ve yönetenler tutuklanırken, fondan milyarlar kazananlar hakkında kamuoyuna yansımış bir suç duyurusu bulunmuyor. İktidar partisinin yönetiminden bu dolandırıcılıkla ilişkilendirilen tek üst düzey isim için bugüne kadar gördüklerimiz üç şeyden ibaret: TMSF’nin açtığı hesaba yapıldığı söylenen kanunun öngördüğü bedelin yarısından da az bir ödeme, aklama şüphesine dayandığı bildirilen bir malvarlığı tedbiri ve parti organlarından affını isteme açıklaması. Muhalefete yönelik soruşturmalarda alışkanlık hâline gelen medyatik gözaltı, kelepçeli teşhir ve masumiyet karinesinin hiçe sayılması ise bu dosyada istisna kaldı. Bu uygulamaları kimse için istemeyiz; fakat aradaki fark, iktidarın hukuk uygulamasındaki çifte standardı gösteriyor.

Bütün bunların üzerine SPK, 1 Ekim’de, hangi kanun maddesine dayandığını göstermeden “fahiş kazanç” sahiplerini gönüllü iadeye davet etti ve IBAN numaraları duyurdu. Kanun haksız kazancı geri almak için ağır yetkiler tanımışken, SPK bir bağış kampanyasının diline başvurdu.

“Kim olursa olsun” sözü, kanun dosta da düşmana da aynı biçimde uygulanırsa ve dosya vurguncudan denetleyene, oradan da siyasi sorumluluğa uzanırsa karşılığını bulur.

 

Kanunun zaten verdiği araçlar

6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu (SPKn), Türk Ceza Kanunu (TCK) ve Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK), vurguncuyu da vurgundan pay alanı da soruşturmak için gereken araçları içeriyor.

Kilit hüküm SPKn m. 115’tir. Piyasa dolandırıcılığı soruşturması, SPK’nın başsavcılığa yazılı başvurusuna bağlıdır; kanun bunu muhakeme şartı sayar. Başvuru yapılmadıkça savcı ilgili hesaba bu suçlamayla uzanamaz. TCK’daki nitelikli dolandırıcılık, örgüt ve aklama suçları için ise aynı engel yoktur. Bu nedenle SPK, fondan milyarlar kazanan hesaplar hakkında başvuru yapıp yapmadığını, yaptıysa kapsamını, yapmadıysa gerekçesini açıklamak zorundadır. Soruşturmanın kapsamını belirleyen bu yetkinin siyasi ayrıcalık üretip üretmediği denetlenmelidir.

Suç tipleri de bellidir. Piyasa dolandırıcılığı SPKn m. 107’de, fon yöneticilerinin ilişkili kişilere örtülü kazanç aktarımını da kapsayan güveni kötüye kullanma m. 110/1-c’de düzenlenmiştir. Bunlara TCK m. 220’deki örgüt ve m. 282’deki suç gelirlerinin aklanması hükümleri eklenir. Yani paranın izini sürmek için araçlar hazırdır. MASAK’ın işlem erteleme yetkisi, CMK m. 128’deki el koyma ve TCK m. 55’teki kazanç müsaderesi, suç gelirinin tespitinden mağdura iadesine kadar bütün zinciri kurar.

TCK m. 55, suçtan elde edilen kazancın mağdura iadesine öncelik verir; müsadere ancak iade mümkün olmadığında devreye girer. Yani kanun fon mağdurunun parasını geri almak için kimsenin gönüllülüğüne muhtaç değildir.

Kanun, işlem bazlı piyasa dolandırıcılığında etkin pişmanlığın bedelini de açıkça yazmıştır. SPKn m. 107/3’e göre fail, elde ettiği veya elde edilmesine sebep olduğu menfaatin iki katını, her hâlde 500 bin liradan az olmamak üzere soruşturma başlamadan önce Hazine’ye öderse hakkında ceza hükmolunmaz. Soruşturma evresindeki ödemede ceza yarı oranında, kovuşturma evresinde hükümden önceki ödemede üçte bir oranında indirilir. Ölçü kanunda yazılıdır ve menfaatin iki katıdır.

SPK bu yasal zorunluluğu, Özata Denizcilik dosyasında kendi hatırlattı. Şirketin hisselerindeki işlemler nedeniyle hakkında suç duyurusunda bulunduğu kişilere, bu hükümden yararlanabilmeleri için menfaatin iki katını on beş gün içinde yatırmaları gerektiğini bildirdi.

Nisan 2026’da yapılan 163 milyon liralık alımı beş ayda yaklaşık 2,2 milyar liraya dönüşen eski bir bakan ve eşi hakkında ise, basına yansıdığı kadarıyla SPK’nın bir suç duyurusu yok. Çiftin yatırımlarının ana para dışındaki kısmını TMSF’ye iade ettiği haberi yapıldı. Başsavcılıktan izin verildiği belirtiliyor. Haberlere göre çiftin çıkış tutarı 2,2 milyar lira civarında, kanunun aradığı tutar ise bunun iki katı, yani yaklaşık 4,4 milyar lira. Yatırıldığı söylenen para, olması gerekenin yarısından bile az. Menfaatin nasıl kazanıldığı sorulmadıkça ödemenin kanuni şartı karşılayıp karşılamadığı da biliniyor. Eylem, bilgi suistimali (m. 106) ya da bilgi bazlı piyasa dolandırıcılığı (m. 107/2) olarak nitelenirse durum daha da ağırlaşır; çünkü kanun bu suçlarda etkin pişmanlığa da yer vermiyor.

Yapılmayan, üstünkörü yapılan, tersi yapılan

– Yapılmayanlar

Bakan’ın 6 Ekim’de açıkladığı tabloya göre 207 şüpheli hakkında işlem yapıldı, 85 kişi tutuklandı, 26 hisse inceleniyor. Fonları kuran ve yönetenler sürecin içinde; olağandışı kazanç sağlayan hesaplar için ise duyduğumuz tek söz “inceleniyor”. SPK’nın bu kişiler hakkında m. 115 doğrultusunda başvuru yapıp yapmadığı, yaptıysa kaç kişiyi ve ne kadar tutarı kapsadığı açıklanmadı. Vurgun, fonu kuranla fondan kazananın birbirinden haberdar olarak hareket ettiği örgütlü bir eylemse, yalnız birini yargılamak suçluların yarısını dosyanın dışında bırakmak demektir. Kanun böyle bir ayrım yapmıyor, suç duyurusunda bulunup bulunmamaya karar veren idare yapıyor.

Mağdur için kurulmuş bir mekanizma da yok. Etkin pişmanlık kapsamında ödenen paralar Hazine’ye gidiyor, mağdura değil. Yatırımcı Tazmin Merkezi yalnızca aracı kurumun nakdi veya sermaye piyasası aracını teslim edememesinden doğan zararları karşılıyor, piyasadaki fiyat hareketlerinden doğan zarar açıkça kapsam dışında tutuluyor (SPKn m. 84/2). Tasfiye edilen 131 fonda 455 bin 758 yatırımcı var. Bu sayının arkasında, birikimini kamu otoritesinin denetimine güvenerek bu fonlara yatırmış insanlar var. Onların hakkını ceza soruşturmasında el konulan malvarlığıyla ya da yurt dışına kaçırılan paraların iadesiyle buluşturacak bir yol ise bugüne kadar tarif edilmedi.

– Üstünkörü yapılanlar

CMK m. 128’e göre el koyma kararı verilebilmesi için ilgili kurumlardan, bu dosyada öncelikle SPK ve MASAK’tan, malvarlığının suçtan elde edildiğine dair rapor alınır. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla onlarca şirket ve fon hakkında konulan tedbirlerin bir kısmı, birkaç saat içinde SPK’nın yaptığı “yeni değerlendirme” üzerine kaldırıldı. Bu ağırlıkta tedbirler hangi rapora dayanılarak konuldu, birkaç saat içinde hangi yeni bilgiyle kaldırıldı?

Fon skandalıyla bağlantılı yatırım bankalarının yöneticileri tutukluyken, BDDK’nın bu bankalardaki ortaklık haklarının TMSF tarafından kullanılmasına karar vermesi 30 Eylül’ü buldu. Aradaki iki haftada bu bankaların hangi işlemleri yaptığı bilinmiyor. Kim kazandı, ne kadar kazandı, kaç hesaba ne kadar para aktı? Toplu rakamlarla dahi cevap veren yok.

– Tersi yapılanlar

Kanunun gösterdiği yönün tersine atılmış iki adım var. Birincisi iade hesabıdır. Anayasa m. 123 gereğince idarenin görev ve yetkileri kanuna dayanmak zorundadır. SPK’nın 1 Ekim duyurusu ise dayanak olarak yalnızca “6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ve ilgili mevzuat” diyor. Ne bir madde ne bir Kurul kararı gösteriliyor. Kanun’da şüphelilerden isteğe bağlı ödeme toplamaya yetki veren bir hüküm de görünmüyor. Kurul’un m. 101 ve m. 96’daki yetkileri, işlem yasağından faaliyetlerin durdurulmasına kadar piyasayı korumaya yönelik zorlayıcı tedbirlere ilişkindir. Aynı Kanun’un m. 128’deki genel yetki ise Kurul’a ancak “bu Kanunun emrettiği uygulamaların yerine getirilmesi” için gerekli işlemleri yapma imkânı verir. Suç şüphesi altındaki kazancın gönüllü iadesini organize etmek bu yetkilerin hiçbirinde yer almaz.

Duyuru cevapsız sorularla dolu. Paralar TMSF adına açılan hesaplarda toplanıyor. Fonların tasfiyesini Ziraat Bankası ile İş Bankası yürütürken TMSF bu sürece hangi sıfatla ve hangi yetkiyle giriyor? “Fahiş kazanç” nedir, hangi tarih aralığı esas alınacak, tutarı kim hesaplayacak? Hesaba para yatıran kişi bir suçu ikrar etmiş mi sayılacak? Ödeme etkin pişmanlığa mahsup edilecek mi, yoksa kişi ayrıca iki katını Hazine’ye mi ödeyecek? Soruşturma sonunda suç bulunmazsa yatırılan para geri istenebilecek mi? Soruların hiçbirini cevaplamadan IBAN numarası ilan eden bir idari duyuru, hukuki belirlilik ilkesiyle bağdaşmaz.

Oysa kanun bu konuda da zorlayıcı araçlar içeriyor. SPKn m. 21/4, fondan ilişkili kişilere örtülü kazanç aktarılmışsa aktarılan tutarın kanuni faiziyle birlikte fona iadesini zorunlu kılar, m. 94 de Kurul’a bu iade için dava açma yetkisi verir. Kanun, bu fiili işleyenin etkin pişmanlıktan yararlanmasını bile, aktarılan tutarın fona iadesine ek olarak bunun iki katının Hazine’ye ödenmesi şartına bağlar (m. 110/3). Zorunlu yolların hangi hesaplar için işletildiği açıklanmazken, tutarını ödeyenin kendisinin belirleyeceği gönüllü bir ödeme yöntemi öne çıkarılıyor. Özata dosyasında hakkında suç duyurusu yapılanlardan menfaatin iki katı istendi. Fon dolandırıcılığından kazananlar için bir katı bile isteğe bağlı bırakıldı.

İdare, kanunun verdiği yetkiyi kullanma yükümlülüğünü gönüllülüğe havale edemez. Duyurunun hangi Kurul kararıyla, hangi hukuki değerlendirmeye dayanılarak ve kimin talimatıyla yayımlandığı da sorgulanmalıdır. SPKn m. 117/2, Kurul kararlarını etkilemek amacıyla emir ve talimat verilmesini yasaklar. Ortada siyasi bir talimat varsa bu, başlı başına hukuka aykırıdır.

Paranın fona, dolayısıyla mağdura dönmesi doğru hedeftir. Yanlış olan, bu hedefe ceza sorumluluğundan koparılmış ve kanuni çerçevesi belirsiz bir davetle ulaşılmaya çalışılmasıdır. SPKn m. 115’teki başvuru tekeli ile m. 107/3’teki “soruşturma başlamadan ödeyene ceza yok” kuralı birlikte düşünüldüğünde tehlike büyüyor. SPK başvuruyu ertelediği sürece soruşturma başlamamış sayılır ve cezasızlık kapısı açık kalır. O kapının kimin için, ne kadar süre açık tutulacağı, hukuk devletinde idarenin takdirine bırakılamaz.

İkinci ters adım, uyaranın soruşturulmasıdır. Eski MASAK Başkan Yardımcısı Ramazan Başak, Tera Yatırım çevresindeki işlemler hakkında Vergi Denetim Kurulu’na, MASAK’a, SPK’ya ve savcılığa başvurmuştu. Ancak 8 Nisan 2026’da gözaltına alınan kişi, bu başvuruları yapan Başak’ın kendisi oldu. Beş ay sonra, şikayet ettiği yapının yöneticileri aynı dolandırıcılık soruşturmasının şüphelileri arasında. Soruşturma makamlarının ilk refleksi, uyarının konusunu araştırmak yerine, uyarıyı yapana yönelmek oldu.

Denetleyenin denetimi

“Kim olursa olsun” sözünün asıl sınandığı yer burasıdır. Çünkü SPK ve Finansal İstikrar Komitesi bu riski bugün öğrenmedi.

SPK’nın 18 Eylül tarihli kendi açıklamasına göre Kurul, 2025’in son çeyreğinde bazı fonların, fiilî dolaşımı düşük hisselerde şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayan fiyat hareketlerine yol açtığını gözlemledi. Konu 2 Aralık 2025’te, Hazine ve Maliye Bakanı’nın başkanlık ettiği Finansal İstikrar Komitesi’nin gündemine geldi. Ertesi gün bir çalışma grubu kuruldu. Ardından nitelikli yatırımcı eşiği yükseltildi, rehber taslağı hazırlandı, sektör görüşü alındı, TEFAS esasları ve değerleme yöntemleri değiştirildi. Sistemik riski sınırlamayı amaçlayan rehber 28 Ağustos 2026’da yayımlandı. 131 fonun tasfiye kararı 17 Eylül’de geldi.

Riskin resmen tespitiyle tasfiye kararı arasında dokuz ayı aşan bir süre var. SPK’nın açıkladığı takvim bu sürede yapılan düzenleme çalışmalarını sıralıyor; elindeki müdahale yetkilerini nasıl kullanıldığının hesabını ise vermiyor. Oysa SPKn m. 101, makul şüphe bulunan kişilere borsada işlem yasağı ve işlem limiti getirme, m. 96 ise portföy yönetim şirketlerinin faaliyetlerini sınırlandırma veya durdurma yetkisini Kurul’a zaten veriyor. Suç duyurusunu doğrudan Kurul’un eline bırakan da m. 115’tir. Üstelik m. 102, aracı kurumlara şüpheli işlemleri Kurul’a bildirme yükümlülüğü getirir. Düzenleyici kurumun görevi, suç işlendikten sonra dosya göndermekle bitmez; tehlikeyi gördüğü anda harekete geçmek de aynı görevin parçasıdır.

Bu dokuz ayın bedelini en açık biçimde, soruşturmanın merkezindeki TLY kodlu fon gösteriyor. Eylül 2025 ortasında fonun yaklaşık 22 bin yatırımcısı vardı ve birim fiyatı 1.321 liraydı. Hazine ve Maliye Bakanı 4 Kasım 2025’te manipülasyona izin verilmeyeceğini açıkladığında yatırımcı sayısı 47 bine, birim fiyat 2.453 liraya çıkmıştı. Şubat 2026’da sektör görüşü toplanırken fon büyüklüğü 52 milyar lirayı, Haziran’da TEFAS esasları değiştiğinde 168 milyar lirayı buldu. Rehberin yayımlandığı Ağustos sonunda fonda 111 bin yatırımcı vardı, birim fiyat 9 bin lirayı, fon büyüklüğü 269 milyar lirayı aşmıştı. Manipülasyona izin verilmeyeceği açıklandıktan sonra fonun yatırımcı sayısı iki katını aştı, Şubat ile Ağustos arasında büyüklüğü beş katına çıktı. Büyümede yeni para girişinin de birim fiyattaki yükselişin de payı var. Düzenleyici kurum kural yazarken on binlerce yeni yatırımcı, piyasayı denetleyen bir otoritenin varlığına güvenerek bu fona girdi. Söylem ile eylem arasındaki uçurumun rakamla ölçülebilen hâli budur.

Bu tablo üç katmanlı bir sorumluluk doğurur.

Birincisi cezai sorumluluktur. Denetim raporlarının ve suç duyurularının gecikmesinden sorumlu kamu görevlileri, ihmal suretiyle görevi kötüye kullanmayı düzenleyen TCK m. 257/2 kapsamında araştırılmalıdır. Ne var ki burada engeli kanunun kendisi çıkarıyor. SPKn m. 133’e göre Kurul Başkanı ve üyeleri hakkında soruşturma ilgili Bakanın (Maliye), Kurul personeli hakkında ise Kurul Başkanının iznine bağlıdır. İzin verilebilmesi için de kişinin kendisine çıkar sağlamak veya Kurul’a zarar vermek kastıyla hareket ederek çıkar sağladığına dair açık ve yeterli emare aranır. Böyle bir ölçüyle, salt ihmal için soruşturma izni verilmesi neredeyse imkânsızdır. Üstelik izin makamı olan Bakan, gecikmenin yaşandığı Komite’nin de başındadır. Eski SPK Başkanı’nın şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılması, cezai sorumluluk yönünde atılmış ilk adımdır. Kendisinin, bir hissenin bin kat yükselmesinin nasıl gözden kaçtığı sorusuna verdiği “halk teveccüh eder” cevabı da denetimin hangi zihniyetle yürütüldüğünü ayrıca gösteriyor. Fakat sorumluluk tek bir isimde bitmez. 2025’in son çeyreğinden bu yana görevde olan Kurul üyeleri ve ilgili daire yöneticileri de aynı ölçüyle incelenmelidir.

İkincisi idari ve mali sorumluluktur. Denetim yükümlülüğünün ihlali, hizmet kusuru yönünden de incelenmelidir. Uğradığı zarar ile bu kusur arasındaki bağı ortaya koyan yatırımcı, idareye karşı tam yargı davası açabilir. Sorumluluğu yalnız bireylere yüklemek, idarenin kendi kusurunun bedelini ödemekten kaçması sonucunu doğurur.

Üçüncüsü siyasi sorumluluktur. Konu Aralık 2025’te, Bakan başkanlığındaki bir komitenin masasına geldi. O toplantıda ne konuşuldu, hangi kararlar alındı, sonraki dokuz ayda bu kararların hangisi uygulandı? Cevaplar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde aranmalıdır; siyasi sorumluluğun hesabı orada sorulur.

Hesap sormak için soruşturmanın sonucunu beklemek gerekmez. Riski resmen tespit edilmiş bir fonun dokuz ay boyunca büyümesine seyirci kalan denetim kurumlarının yönetimleri, en hafif ifadeyle, görevlerini yerine getirememiştir. Kendi kusurlarının da soruşturulacağı bir süreçte aynı kadroların kurumların başında kalması, delillerin, raporların ve suç duyurularının güvenilirliğini baştan zedeler. SPKn m. 120/2, Kurul üyelerinin görev süreleri dolmadan ancak sınırlı hâllerde görevden alınabileceğini öngörür. Bu güvence düzenleyici kurumun bağımsızlığı içindir ve korunmalıdır, fakat görevini ağır biçimde ihmal etmiş bir yönetimin arkasına sığınacağı bir kalkana dönüşmemelidir. Bu yönetimler görevden çekilmelidir. Yerlerine fon şirketleri, aracı kurumlar ve dosyanın diğer taraflarıyla akrabalık, ortaklık veya geçmiş iş ilişkisi bulunmayan, çıkar çatışması beyanı kamuya açık kişiler getirilmelidir.

Yapılması gerekenler

Mevcut mevzuatla hemen yapılabilecekleri ve kanun değişikliği gerektiren adımları ayırmak gerekiyor.

– Bugünkü mevzuatla hemen yapılabilecekler

1. SPK, tasfiye kapsamındaki fonlardan ve incelenen 26 hisseden olağandışı kazanç sağlayan bütün hesapları incelemeli; suç şüphesini destekleyen bulgular bulunanlar hakkında SPKn m. 115 uyarınca başvurusunu geciktirmemelidir. Başvurunun kapsadığı kişi sayısı ve toplam kazanç tutarı, isim verilmeden kamuoyuna açıklanmalıdır.

2. İsteğe bağlı iade hesabına ilişkin duyuru, dayandığı kanun maddesini, “fahiş kazancın” tanımını ve esas alınan tarih aralığını gösterecek biçimde yeniden yayımlanmalıdır. Hesaba yapılan ödemenin m. 107/3’teki etkin pişmanlığın yerine geçmediği ve tek başına ceza sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı açıkça yazılmalıdır.

3. Savcılık, SPK, MASAK ve Vergi Denetim Kurulu’nun koordinasyonuyla finansal takip ekibi kurulmalı; paranın izi, yurt dışı ve kripto transferleri dâhil sürülmelidir.

4. CMK m. 128 kapsamındaki el koyma kararları, kurum raporu karardan önce alınarak ve gerekçeli biçimde verilmelidir. Birkaç saat içinde kaldırılan tedbirlerin hangi rapora dayanılarak konulduğu ve hangi yeni bilgiyle kaldırıldığı açıklanmalıdır.

5. El konulan malvarlığı, TCK m. 55’teki iade önceliği gözetilerek fon mağdurlarına yönlendirilmelidir. Ziraat Bankası ve İş Bankası eliyle yürütülen tasfiye ile ceza soruşturmasındaki el koymalar arasında yazılı bir koordinasyon usulü belirlenmelidir.

6. MKK’nın “net yatırım tutarını” hangi yöntemle hesaplayacağı, 1 milyon liralık ara ödemenin tasfiye sonunda nasıl mahsup edileceği ve fazla ödemenin akıbeti, tasfiye takvimiyle birlikte ilan edilmelidir. Mağdur, kendisine ne zaman, hangi sırayla ve ne kadar ödeneceğini bilmelidir.

7. 2025’in son çeyreğinden bu yana görevde bulunan SPK Kurul üyeleri ve ilgili daire yöneticileri hakkında TCK m. 257 yönünden soruşturma izni talepleri gecikmeksizin karara bağlanmalı, izin vermeme kararları gerekçesiyle kamuoyuna açıklanmalıdır. Kurul üyeleri görevden çekilmeli, ilgili daire yöneticileri değiştirilmelidir. Yeni atamalarda yukarıda liyakat ve belirtilen çıkar çatışması ölçütleri uygulanmalıdır.

8. Ramazan Başak hakkındaki soruşturmanın akıbeti kamuoyuna açıklanmalı, yaptığı başvuruların hangi kurumda, hangi tarihte, hangi işlemle karşılandığı ortaya konulmalıdır.

9. Fonların yoğun yatırım yaptığı şirketlerin halka arz süreçleri, SPK’nın onay dosyaları, aracı kurumların rolleri ve bu kurumların m. 102’deki şüpheli işlem bildirim yükümlülüğünü yerine getirip getirmedikleri ayrıca incelenmelidir.

– Meclis’in görevi

10. Anayasa m. 98 uyarınca bir Meclis araştırması komisyonu kurulmalıdır. Komisyon, Finansal İstikrar Komitesi’nin 2 Aralık 2025 ve sonraki toplantılarında alınan kararları, SPK’nın bu dönemdeki gözetim raporlarını ve kurumlar arası yazışmaları incelemelidir.

11. Hazine ve Maliye Bakanı, FİK kararlarını ve uygulama takvimini Plan ve Bütçe Komisyonu’nda açıklamalıdır. SPK da Kanun’un m. 129’daki bilgi verme yükümlülüğünü bu dosya için ayrı bir oturumda yerine getirmelidir.

– Kanun değişikliği gerektirenler

12. SPKn m. 107/3 ve m. 110/3 uyarınca Hazine’ye yapılan etkin pişmanlık ödemeleri, mağduru bulunan dosyalarda öncelikle mağdura veya mağdur fonuna aktarılmalıdır. Sermaye piyasası suçlarından zarar görenler için Yatırımcı Tazmin Merkezi’nden ayrı bir mağdur fonu kurulmalıdır.

13. SPKn m. 115’teki başvuru tekeli korunmalı, fakat denetlenebilir hâle getirilmelidir. Kanun koyucu 2024’te 7518 sayılı Kanun’la kripto varlık hizmet sağlayıcılarındaki ağır zimmet hâli (m. 110/A-3) için gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde savcıya kendiliğinden harekete geçme imkânı tanıdı. Benzer bir istisna, Kurul’un belirli bir sürede başvuru yapmadığı ağır piyasa dolandırıcılığı dosyaları için de getirilmelidir. Ayrıca etkin pişmanlık bakımından “soruşturma başlamadan” önce ölçütü, SPK’nın incelemeye başladığı tarihe bağlanmalıdır. m. 133/2’deki soruşturma izni şartı da ağır görev ihmalini kapsayacak biçimde yeniden düzenlenmeli; izin yetkisi, sorumluluğu tartışılan makamdan alınmalıdır.

14. Kamu ve özel sektörde usulsüzlüğü bildirenleri koruyan bir ihbarcı koruma kanunu çıkarılmalıdır. Avrupa Birliği’nin 2019/1937 sayılı Direktifi ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin aynı yıl kabul ettiği 2300 sayılı karar, bu alanda hazır bir çerçeve sunuyor.

 Yüzleşme

Bütün bunların ön şartı ise bağımsız ve tarafsız bir yargıdır. Savcının dosyanın ucunun kime dokunacağını hesaba katmadan ilerleyebildiği, hâkimin tedbir kararını yalnız delile bakarak verebildiği bir yargı olmadıkça “kim olursa olsun” cümlesi demeç olarak kalmaya mahkûmdur.

Vurgunu yapanı yargılamak yetmez. Vurgundan pay alan, vurgunu görüp susan ve dokuz ay boyunca kural yazmakla yetinen de hesap vermelidir. Hukuk devleti, kanunun herkese aynı biçimde uygulandığı ve kamu otoritesinin kendi kusuruyla da yüzleşebildiği yerdir.Bu fonlardaki yatırımcılar kamu otoritesinin denetimine güvendi. Bugün birikimleri de o güven de askıda. O güveni geri kazanmanın yolu, “kim olursa olsun” sözünü demeçte bırakmayıp dosyanın her sayfasında uygulamaktan geçiyor. Bunun ilk işaretini bir IBAN numarası vermeyecek. Suç duyuruları, gerekçeli el koyma kararları ve Meclis’e açılan dosyalar verecek.

 

Yazıyı okumak için tıklayınız.

Facebook
Twitter
LinkedIn
Benzer İçerikler: