Hukuk Devletinin İstisna Alanları: Almanya Örneği [Perspektif]

 

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri O’Flaherty’nin Almanya’ya yönelik yayınladığı memorandum, Alman hukukundaki “istisna alanını” ortaya koyuyor.

 

Hukuk devleti, çoğu zaman bir “seviye” meselesi olarak düşünülür; ülkeleri belirli bir sıralamaya koyar, en üstte İskandinav demokrasilerini, Almanya’yı, Hollanda’yı konumlandırır. Alt sıralarda ise otoriter ve daha beter rejimler yer alır. Bu resmin bize anlattığı nispeten doğru ama bir o kadar da eksiktir. Çünkü hukuk devleti ilkesinin en ağır testini, bir ülkenin “genel seviyesi” değil, belirli siyasi meseleler karşısında gösterdiği refleksler verir. İnsanlık tarihi ve günümüzdeki sayısız örnek göstermektedir ki her hukuk düzeninin, standartlarının geçici olarak askıya alındığı bir “istisna alanı” vardır ve bu alan, hukuk devletinin sağlamlığını, ortalama performansından çok daha dürüst ölçer.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Michael O’Flaherty’nin 15 Nisan 2026’da Almanya’ya ilişkin memorandum yayınladı. Memorandum, komiserin bir üye devlete resmî ziyareti sonrasında hazırladığı, tespit ve tavsiyelerini içeren ve hükûmetin yanıtıyla birlikte kamuoyuna açılan kurumsal değerlendirme belgesidir. İrlandalı hukukçu O’Flaherty, Ekim 2025’te Almanya’yı ziyaret etmiş, federal bakanlardan sivil toplum temsilcilerine kadar geniş bir kesimle görüşmüş, ardından tespitlerini federal hükümete göndererek yanıt hakkı tanımıştır. Nihayetinde rapor, hükümetin karşı görüşüyle birlikte yayımlanmıştır.

 

RAPORUN TESPİTLERİ

Bu belge, tam da yukarıda bahsettiğim “istisna alanını” gözler önüne seriyor. Kurucu üyelerden biri ve hukuk devleti endeksinde dünya sıralamasının tepesindeki bir ülke olan Almanya’ya yöneltilen bu denli kapsamlı bir eleştiri, Batı demokrasisinin göbeğinde sistematik bir soruna işaret etmektedir. Raporun temel eleştirileri birkaç başlık etrafında toplanabilir. Birinci başlık, toplanma özgürlüğüne getirilen orantısız kısıtlamalardır. Özellikle Filistin yanlısı gösterilere yönelik kategorik yasaklar, bazı slogan ve sembollerin toptan kriminalize edilmesi, sonradan mahkemelerce hukuka aykırı bulunan giriş yasakları ve sınır dışı kararları raporda örneklerle belgelenmektedir. Nisan 2024’te Berlin’de düzenlenmek istenen “Palästina-Kongress” (Filistin Kongresi) iki gün içinde polisçe engellenmiş, Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varufakis’e Almanya’ya giriş ve ülke içinde siyasi faaliyette bulunma yasağı getirilmiş, yasağın bir kısmı daha sonra idari mahkemelerce hukuka aykırı bulunmuştur. Kendisi de Yahudi olan Amerikalı felsefeci Nancy Fraser’ın Köln Üniversitesi’ndeki Albertus Magnus profesörlük davetinin iptali, Yahudi Güney Afrikalı sanatçı Candice Breitz’in Saarland Müzesi’ndeki sergisinin kaldırılması, Filistinli yazar Adania Shibli’nin Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki ödül töreninin ertelenmesi gibi örnekler ve en çarpıcı olan, İsrail politikalarını eleştirdiği için banka hesapları dondurulan “Jüdische Stimme” (Yahudi Sesi) örneği, raporun arka planını oluşturan somut vakalardan bazılarıdır.

İkinci başlık, polis şiddetidir. Komiser, özellikle Berlin’deki gösterilerde orantısız güç kullanımına ilişkin halen süregelen yoğun örneklere atıf yapmaktadır. Yere yatırılmış göstericilere uygulanan diz baskısı, yumruklamalar, çocuklu ailelere biber gazı, Yahudi göstericilerin de gözaltına alınma anları… Bu başlıkta komiser, kolluğun insan hakları eğitimlerinin yetersizliğine ve her olayın bağımsız soruşturulması gereğine dikkat çekmekte, özellikle etnik ya da dini azınlık mensuplarına, çocuklara ve kadınlara yönelik ayrımcı muameleye karşı güvence istemektedir.

Üçüncü ve üzerinde etraflıca durulması gereken belki de en tartışmalı başlık, ifade özgürlüğünün ve bu bağlamda antisemitizmin tanımının daraltılması meselesidir. Komiser, İsrail devletinin politikalarına yönelik meşru eleştirinin giderek antisemitizm olarak etiketlendiğini, bunun da orantısız idari ve hukuki tedbirlere yol açtığını tespit etmektedir. Tartışmanın somut yükü şuralarda görünür: Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) Güney Afrika’nın açtığı soykırım davasında aldığı geçici tedbir kararlarına atıf yapan akademisyenlerin “antisemit” yaftasıyla konferans davetlerinin iptal edilmesi; Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu ve Gallant hakkındaki tutuklama kararlarına atıf yapan demeçlerin soruşturma konusu edilmesi; Batı Şeria’daki fiilî ilhak politikası, yerleşimci şiddeti veya Gazze’deki kitlesel sivil katliamları hakkında tutum almanın “İsrail’in varoluş hakkını inkâr” olarak yeniden tanımlanması. Eleştirinin hedefi somut hukuk ihlalleri iken, eleştirenin üzerine düşen kategori etnik-dinsel bir nefrete kaydırılmakta; bu da eleştirinin içeriğini tartışmadan devre dışı bırakmayı mümkün kılmaktadır.

Dördüncü başlık, gazetecilerin çalışma ortamıdır. İsrail, Filistin veya Almanya’daki Yahudi yaşamı üzerine haber yapan muhabirlerin, komisere güç bir iklim içinde çalıştıklarını raporladıkları belirtilmektedir. Son ve beşinci başlık, Almanya’daki kamu söyleminin antisemitizmi bir “göçmen ithali” olarak çerçevelemesine yönelik eleştiridir. Oysa Almanya’nın kendi resmî istatistikleri, antisemitik suçların büyük çoğunluğunun aşırı sağ kaynaklı olduğunu ortaya koymaktadır.

 

HUKUKİ OMURGA

Meselenin hukuki dayanağı, Uluslararası Holokost Anma İttifakı’nın (IHRA) 2016’da kabul ettiği “çalışma tanımı” etrafında dönmektedir. Orijinal tanım, antisemitizmi iki cümlede, oldukça sade biçimde tarif eder: “Yahudilere yönelik nefret olarak tezahür edebilecek belirli bir algı ve bu algının kişilere, mülklere veya Yahudi cemaat kurumlarına yönelmesi.” Almanya, 2017 tarihli federal kararıyla tanıma bir cümle eklemiştir: “Yahudi kolektifi olarak anlaşılan İsrail Devleti de bu tür saldırıların hedefi olabilir.”

Bu ekleme, teknik bir hukuki ayrıntı gibi görünebilir, oysa pratikte devasa sonuçlar doğurmuştur. Çünkü IHRA’nın kendi orijinal metninde bu ifade, tanımın bir parçası olarak değil, “bağlam dikkate alınarak” değerlendirilmesi gereken örnekler arasında yer almaktadır. Almanya bu uyarıyı bir kenara bırakarak, örneği tanımın merkezine yerleştirmiştir. Sonuç, İsrail devletinin politikalarına, ordusuna veya hükümetine yöneltilen eleştirinin bağlamdan bağımsız olarak antisemitizm kategorisine kaydırılabildiği bir hukuki çerçevedir. Komiserin özellikle altını çizdiği paradoks şudur: Bu daraltmadan en fazla etkilenenler arasında Yahudi gruplar da bulunmaktadır. “Jüdische Stimme” gibi İsrail politikasını eleştiren Yahudi oluşumların banka hesaplarının kapatılması, etkinliklerinin yasaklanması, “antisemitizmle mücadele” retoriğinin sonunda Yahudileri de susturabildiği absürt bir noktayı işaret etmektedir.

Bu daralmanın ne kadar ileri gittiğini, kapsam dışına itilen tartışma başlıklarına bakarak ölçebiliriz. Uluslararası Adalet Divanı’nın 26 Ocak 2024 tarihli kararı, Gazze’de “soykırım riski” saptayarak İsrail’e özel tedbirler yüklemiş, Temmuz 2024 tarihli danışma görüşü Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki yerleşimlerin ve bununla iç içe geçmiş hukuki düzenin uluslararası hukuka aykırı olduğunu tespit etmişti. Uluslararası Ceza Mahkemesi ise Kasım 2024’te İsrail Başbakanı ve eski Savunma Bakanı hakkında tutuklama kararı çıkardı. Birleşmiş Milletler Özel Raportörleri, BM Soruşturma Komisyonu ve Uluslararası Af Örgütü, Human Rights Watch gibi kuruluşlar rapor üstüne rapor yayımladı. Bütün bu uluslararası kurumsal çerçevenin bulgularına atıf yapmak bile, Almanya’nın kamusal-idari pratiğinde giderek riskli hale geldi. Batı Şeria’daki de facto ilhak, yerleşimci şiddeti ve sivillere yönelik kitlesel katliamlar hakkında hak temelli dil kullanan, üstelik önemli bir bölümü Yahudi olan akademisyenlerin, sanatçıların ve aktivistlerin kamu kurumlarından dışlanması, tanımın genişlemesinin doğrudan sonucudur.

 

HÜKÜMETİN SAVUNMASI VE ÖRTÜK ZAAFLARI

Federal hükûmet yanıtında, beklendiği üzere, tüm suçlamaları reddediyor. İlginç olan, yanıtın diline sinen savunma tonunun, otoriterleşme eğilimindeki rejimlerde tanıdık gelen bir ezberle kurulmuş olmasıdır: “Temel haklar Anayasa’da güvencededir”“Kısıtlamalar bireysel değerlendirmeyle yapılır”“Bağımsız yargı denetimine tabidir”“Gösterilerin ezici çoğunluğu sorunsuz gerçekleşmektedir…” Bu cümleler içerik olarak doğru olsa da argüman olarak cevap vermedikleri şey bellidir. Eleştirinin konusu istisnaların varlığı değil, istisnaların hangi mesele etrafında sistematik biçimde kümelendiğidir. Hükûmet, yasaklamaların “en son çare” olarak uygulandığını ve yalnızca İsrail’in yok edilmesine çağrı veya şiddete teşvik gibi açık hukuk ihlallerinde başvurulduğunu vurgular ancak neyin “yok etmeye çağrı” neyin “meşru eleştiri” olduğunu tanımlama tekeli fiilen yürütmede kalmaktadır.

Bu savunmanın tutarlılığı, üç nedenden zayıftır. Birincisi, “bireysel değerlendirme” argümanı, sorunun sistematik biçimde aynı siyasi mesele etrafında kümelenmesini açıklayamaz. Onlarca farklı idari makamın, onlarca farklı olayda, hep aynı şekilde karar verme eğilimi tesadüf değildir. İkincisi, “yargı denetimine açık” argümanı, idari kararların caydırıcı etkisini yok saymaktadır. Bir etkinlik yasaklandıktan aylar sonra mahkeme kararıyla bu yasağın hukuka aykırı bulunması, etkinliğin iptal edilmiş olmasını telafi etmez, yalnızca yürütmeye bir sonraki sefere kadar “bedelsiz yasaklama” şansı tanır. Üçüncüsü, “gösterilerin çoğunluğu yapılabiliyor” argümanı, ifade özgürlüğü standardının yanlış kavranmasına ve hatta çarpıtılmasına dayanmaktadır. Ölçü, çoğunluğun yapılıp yapılamadığı değil, yapılamayan azınlığın hangi içerik nedeniyle yapamadığıdır. Hükûmetin kendisi bile bazı giriş yasağı ve sınır dışı kararlarının mahkemelerce hukuka aykırı bulunduğunu reddedemez, bunu tekil hatalar olarak çerçevelemekle yetinir. Oysa tekil hataların sistematik biçimde aynı siyasi mesele etrafında kümelenmesi, başlı başına yapısal bir sorun göstergesidir. Kaldı ki kimse kamuoyu önünde raporun tamamını okumayacak varsayımıyla hatalar tekil ilan edilebilir. Gerçek hayatta ise politika ve pratik değişmemiştir.

Daha da dikkat çekici olan, hükûmetin yanıtında yer alan, “İsrail’in varoluş hakkını inkâr”  formülasyonudur. Bu cümle, ceza hukukunun klasik sınırlarını (şiddete teşvik, nefret söylemi, somut kamu tehlikesi) aşarak belirli bir siyasi pozisyonu baştan ifade özgürlüğü korumasının dışına iter. AİHS’nin 10. maddesine ilişkin AİHM içtihadı, “şok eden, rahatsız eden, tedirgin eden” fikirlerin de ifade özgürlüğü kapsamında korunduğunu istikrarlı biçimde vurgularken, bu formülasyon, koruma alanını siyasi uyumluluğa göre ciddi manada daraltan bir anlayışı ortaya koyar. Bu, hukuken esaslı bir sorundur; ve daha önemlisi, hükûmetin bu cümlesi aslında komiserin eleştirdiği mekanizmayı reddetmek yerine onaylar. Evet, belirli bir siyasi pozisyon baştan ifade özgürlüğünün koruması dışında tutulmaktadır. Hükûmetin cevabı ise eleştirilen durumu çürütmek yerine, onun idari-hukuki gerekçesini ilan etmiş olmaktadır.

 

“İTHAL ANTİSEMTİZM” ANLATISI VE İŞLEVİ

Raporun politik açıdan en cesur değerlendirmelerinden biri, antisemitizmin göçmenler tarafından “ithal edildiği” iddiasına yönelik güçlü itirazıdır. Almanya’nın İçişleri Bakanlığı verilerine göre antisemitik suçların büyük çoğunluğu aşırı sağ kaynaklıdır. Buna rağmen kamusal tartışmada, özellikle 7 Ekim 2023 sonrası konjonktürde ağırlık, Müslüman ve Arap topluluklara kaymıştır. Komiser, bu çerçevelemenin iki yönlü bir siyasi işlev gördüğüne dikkat çeker. Bir yandan Alman toplumunun tarihsel antisemitizm sorumluluğunu dış bir “öteki”ye devreder, diğer yandan göç karşıtı politikalara insan hakları diliyle meşruiyet zemini sağlar. Almanya’da son anketlerde birinci parti görünen aşırı sağ AfD’nin yükselişinin gölgesinde ana akım siyasetin bu konforu tehlikelidir, çünkü kamuoyunun dikkatini aşırı sağın gerçek tehdidinden başka bir yöne çevirir.

 

HUKUK DEVLETİNİN “İSTİSNA HALLERİ”

Burada bir an durup meseleyi daha geniş bir çerçeveye oturtmak istiyorum. Hukuk devletini, yekpare bir özellik olarak değil, farklı alanlarda farklı derecelerde tezahür eden çok katmanlı bir performans olarak düşünmek gerekir. Her hukuk düzeninin, siyasi, tarihsel veya kültürel nedenlerle duyarlı olduğu belirli meseleler vardır ve bu meselelerde standartlar sessizce, görünmez biçimde gevşetilir. Fransa’da “laiklik ve İslam”, ABD’de “ulusal güvenlik”, Türkiye’de “bölünmez bütünlük ve inkılap kanunları” gibi kurucu ideolojinin dokunulmazlıkları, Almanya’da ise İsrail; her biri ilgili ülkenin “istisna halini” oluşturur. Bu gözlemi biraz daha açmak gerekir. İstisna alanları, hukuk devletinin genel sağlamlığıyla birlikte var olabilir ve bu yüzden ikilemi büyütür. Bir yandan ortalama performans gerçekten yüksektir, öte yandan belirli bir meselede standart çöker. Bu iki olgu bir arada doğru olduğunda, sıralama mantığı yetersiz kalır.

İstisna hallerinin kurucu niteliği iki yönlüdür. Birincisi, bu haller genellikle söylemsel olarak “kutsal” kılınır. Eleştirmek ahlaki açıdan “kaba”, “üstün körü” veya “duyarsız” sayılır. Bu kutsallık, hukuki tartışmayı ahlaki tartışmanın altında ezer. İkincisi, bu alanlarda hukuk normları kaybolmaz, yeniden yorumlanır. “Kamu düzeni”, “devletin bekası”, “anayasal kimlik”, “devlet aklı” gibi kavramlar, klasik temel hak sınırlarını geriye iten ikincil bir koruma katmanı oluşturur. Dolayısıyla istisna hali basit bir “boşluk” değil, hukuk düzeninin kendi diliyle örülmüş bir muafiyet bölgesidir. Almanya örneğinde Staatsräson (devlet aklı) kavramının zaman içinde işgal ettiği semantik alan, bunun en açık örneğidir.

Bu gözlem, ahlaki bir relativizme davet değildir. Almanya’nın hukuk devleti performansının genel itibarıyla hâlâ dünya ortalamasının çok üzerinde olduğu yadsınamaz. Fakat istisna halinin varlığı, hukuk devleti söyleminin ideolojik kullanımına karşı dikkatli olmayı gerektirir. Bir ülkeyi hukuk devleti sıralamasında üste yerleştirmek, onun her alanda insan hakları standartlarına ileri düzeyde uyduğu anlamına gelmez, belirli bir meselede, üstelik sistematik biçimde sapma gösterebilir. Almanya’nın özgül durumunda, istisna halini besleyen şey tarihsel yüktür. Holokost’un faili olma sorumluluğu, savaş sonrası Alman siyasal kimliğinin çekirdeğine yerleşmiş, Staatsräson kavramıyla İsrail’in güvenliği bir anayasal duyarlılık mertebesine yükseltilmiştir. Bu hassasiyetin ahlaki temelini kısmen anlamak mümkündür. Ancak bu ahlaki temel, evrensel insan hakları standartlarının seçici biçimde uygulanmasına gerekçe olamaz. Aksine, gerçek bir tarihsel olgunluk, Yahudi yaşamını koruma yükümlülüğü ile İsrail devletinin soykırıma varan politikalarını eleştiriden muaf tutma eğilimi arasındaki çizgiyi ayırt edebilmeyi gerektirir.

Bu noktada “Nie wieder” (bir daha asla) ilkesinin Almanya’nın tarihsel sorumluluğu karşısında aslında etik olarak ne kapsamda olması gerektiği hususu da sorgulanmalıdır. Bu ilke, Alman savaş sonrası etiğinin temeli olarak Yahudilerin bir daha katliama uğramaması gerektiğini ifade eder. Fakat ilke, eğer insan onurunun evrenselliği üzerine kuruluysa, Yahudilerle sınırlı kalamaz. “Bir daha asla”, özellikle Filistinliler için de geçerli olmak zorundadır. Aksi halde ilke, evrensel bir etik norm olmaktan çıkar ve kolektif bir kimliğin özel korumasına indirgenir.

Tam da bugün gördüğümüz şey budur: Bir Yahudi soykırımını önleme sorumluluğu, Filistinlilerin soykırımı karşısında kör kalmaya dönüştüğünde, “Nie wieder”’in etik içeriği boşalır. Holokost’un dersini sahiplenmenin en sahici yolu, Yahudilere yönelik şiddetin olduğu kadar, bugün Gazze’de ve Batı Şeria’da yaşanan sivil katliamlarına, açlığa, zorla yerinden etmeye, yerleşimci şiddetine karşı da “bir daha asla” demektir. Komiserin raporu, tam da bu ayrımı yapmakta zorlanan bir kamu aklına ayna tutmaktadır.

 

BATI DEMOKRASİLERİNDE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN GENEL DARALMASI

Almanya vakası izole bir anomali değildir. Batı demokrasilerinde bir dizi paralel gelişmeyle birlikte okunmalıdır. Son yıllarda İngiltere’nin Public Order Act 2023’ü, Fransa’nın “İslamcı ayrılıkçılığa karşı” yasa paketi, bazı Amerikan eyaletlerinde BDS hareketine katılan kuruluşlara getirilen kamu sözleşmesi yasakları, dijital platformlarda “dezenformasyon” başlığı altında yürütülen içerik moderasyonu tartışmaları, bunların hepsi, ifade özgürlüğünün farklı eksenlerde daraltıldığı bir konjonktürün parçalarıdır.

Bu eğilimlerin ortak paydası, ifade özgürlüğünün artık “içerik bakımından nötr” bir ilke olarak değil, belirli içeriklerin meşru ya da gayrı meşru sayılmasına göre yapılandırılmış bir kapsama alanı olarak işlemesidir. Klasik liberal teori, ifade özgürlüğünün sınırlarını (şiddete doğrudan teşvik, iftira, çocuk istismarı gibi) dar ve keskin kategorilerle çizmeye çalışırken, günümüz pratiği bu sınırları “nefret söylemi”, “radikalleşme”, “dezenformasyon” gibi kaygan kavramlarla genişletmektedir. Kavramların kayganlığı, yorum yetkisini yürütmeye ve kolluğa devretmekte, bu da doğası gereği siyasi konjonktüre duyarlı bir uygulama pratiği üretmektedir. Almanya’nın IHRA tanımını genişletme pratiği, bu genel trendin özellikle belirgin bir tezahürüdür.

Bu daralmanın bir diğer boyutu, dijital kamusal alanın özel aktörlerce düzenlenmesidir. Sosyal medya platformlarının içerik politikaları, kamusal müzakere alanının sınırlarını devletin resmî hukukundan çok daha geniş ölçüde belirler hale gelmiştir. Bir devlet yasası mahkeme denetimine açıkken, platform politikaları büyük ölçüde kapalı kalmakta, bu da ifade özgürlüğünün klasik anayasal çerçevesinin yanı sıra, bu çerçevenin dışında işleyen yeni bir “özel sansür altyapısı” doğurmaktadır. Strazburg’dan gelen rapor, sadece Alman devletinin tutumunu değil, Batı demokrasilerinin ifade özgürlüğüne bütünsel yaklaşımını sorgulamamız için de bir vesiledir.

O’Flaherty’nin raporu, kendi başına, elbette Almanya’nın pratiklerini değiştirecek bir hukuki bağlayıcılığa sahip değildir. Ancak belgeler açtıkları meşruiyet zeminleriyle de ölçülür. Bu rapor, bundan sonra AİHM‘nin önüne gidecek davalarda, akademik tartışmalarda, sivil toplum kampanyalarında ve hatta Alman iç siyasetinde bir referans noktası olarak değerlendirilmelidir. Avrupa Konseyi gibi bir kurumun resmî bir belgesi olarak, “Filistin yanlısı gösterileri yasaklamak” ya da “Jüdische Stimme’nin hesaplarını kapatmak” gibi pratiklerin uluslararası insan hakları standartlarıyla bağdaşmadığını açıkça tescil etmiştir.

Türkiye’den bakan bir gözün bu tabloda gördüğü şey, basit bir Almanya eleştirisi değildir. Aksine, hukuk devletinin, nerede olursa olsun, her an sınanan bir iddia ve dolayısıyla düzenli bakım isteyen bir mekanizma olduğunun hatırlatılmasıdır. Yüksek standartta işleyen sistemler bile, duyarlı siyasi meseleler karşısında kendi prensiplerinden, adeta kendini inkâr derecesinde sapabiliyor. Dahası, bu sapma yalnızca ilgili ülkenin iç hukuk itibarını değil, onun uluslararası sahnede temsil ettiği değerlerin gücünü de aşındırıyor.

Batı demokrasileri tüm eksikliklerine rağmen on yıllarca dünya kamuoyuna hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü, toplanma özgürlüğü gibi ilkeleri evrensel standartlar olarak sundu. Küresel Güney’de bu ilkelerin savunuculuğunu yapanlar (otoriter rejimler karşısında mücadele eden insan hakları savunucuları, gazeteciler, akademisyenler) bu gerçekten güç aldı. Bugün Almanya İsrail meselesinde kendi prensiplerinden saptıkça, yalnızca kendi hukuk devleti imajını değil, savunduğu ilkelerin dünya ölçeğindeki inandırıcılığını da yıpratıyor. Otoriter rejimler, haklı olarak şu soruyu soruyor: Siz de kendi konjonktürel hassasiyetleriniz karşısında aynı “istisna hallerini” üretiyorsanız, bize niye bu ilkeleri vaaz ediyorsunuz?

Özgürlük, gelişmiş demokrasilerin tamamlanmış işi değildir, her coğrafyada ve her dönemde yeniden sınanan ve yeniden kazanılması gereken bir alandır. Diğer yandan, Batı demokrasilerini eleştirisiz bir “model” olarak sunmanın naifliğine karşı uyarır. Model olan, aslında belirli bir ülke değil, o ülkelerde yüzyıllar içinde geliştirilen ilkeler, kurumsal denge-denetim mekanizmaları, bağımsız yargı, serbest basın, güçlü sivil toplumdur. Almanya’da, Fransa’da, ABD’de bu ilkeler zaman zaman çiğnendiğinde ortaya çıkan itirazlar, sivil toplum kampanyaları, mahkeme kararları, uluslararası kurum uyarıları (O’Flaherty’nin memorandumu gibi) asıl modelin bu “hata düzeltme kapasitesi” olduğunu gösterir. Türkiye gibi ülkelerin eksikliği, bu denli üst düzey bir dış uyarının iç kamuoyunca ciddiye alınacağı bir iklime sahip olmamaktır.

Aynanın gösterdiği son şey, belki de en önemlisi, şudur: İfade özgürlüğü soyut bir ilke olarak kimsenin karşı çıkmadığı bir değerdir, ancak gerçek sınavını hep somut bir mesele, yani “yanlış” kişiler, “rahatsız edici” ifadeler, “konjonktürsüz” itirazlar karşısında verir. İfade özgürlüğünün değerini ölçmenin tek dürüst yolu, onu sevmediğimiz ve tahrik edici ifadelere tanımayı göze alıp alamadığımızdır. Almanya’nın bugün İsrail meselesinde verdiği sınav, bu dürüst ölçünün kaybedildiği bir sınavdır. Strazburg’un Berlin’e söylediği ve bizim de her coğrafyada kendimize hatırlatmamız gereken şey açıktır: Geçmişin hesabını vermek, bugünün en temel hak ve özgürlüklerini çiğnemenin bahanesi olamaz.

Ayrıca şu eleştirel soruyu açıkça sormak gerekiyor. Geçmişin hesabı fiilen kime ödetilmektedir? Holokost’un faili 1945 öncesi Almanya ama bu tarihsel sorumluluğun bedeli büyük ölçüde Filistinlilere çıkarılmıştır. 1948’deki Nakba’dan başlayarak, onyıllarca süren işgal ve yerleşim politikasıyla, Batı Şeria’daki fiilî ilhakla, Gazze üzerindeki uzun abluka ve 2023 sonrası askerî harekâtla Filistin halkı, başka bir halkın yaşadığı felaketin faturasını ödemeye devam ediyor. Almanya’nın bu denkleme katkısı, tarihsel borcun ödeneceği adresin sürekli olarak Filistinlilerin mahallesi olarak işaretlenmesine razı olmak, hatta bu adresi kendi diplomatik, askerî ve söylemsel ağırlığıyla pekiştirmek olmuştur. İsrail’e silah ihracatında Avrupa’da ilk sıralarda yer almak, BM ve UAD süreçlerinde İsrail’in yanında konumlanmak, kendi kamusal alanında İsrail politikasına yönelik eleştiriyi bastırmak. Bunların tamamı, Almanya’yı Filistinlilere yönelik işgal, ilhak ve sistematik şiddet pratiğinin pasif bir tanığı olmaktan çıkarıp aktif bir ortağı haline getirmektedir. Gerçek bir hesap verme için, bugün geç de olsa bu denklemi tersine çevirmek gerekir. Yahudilerin güvenliği ile Filistinlilerin hayatta kalma, özgürleşme ve onur hakkını aynı ahlaki düzlemde savunabilmek. Aksi halde “tarihsel sorumluluk”, bir halka borçlu olunanın bir başka halktan tahsil edildiği, ahlaki olarak savunulamaz bir muhasebe olarak kalır.

 

Yazıyı okumak için tıklayınız.

Facebook
Twitter
LinkedIn
Benzer İçerikler: