İslam medeniyeti; aklı, felsefeyi, bilimi ve eleştiriyi baş tacı ettiği, İbn Sinaların, Farabilerin, İbn Rüşdlerin özgürce düşünebildiği ve sorgulayabildiği dönemlerde dünyaya ışık saçmıştır. Ne zaman ki akıl ve şahsiyet, yerini sorgusuz itaate ve körü körüne taklide bıraktı, işte o zaman çöküş ve gerileme başladı.
PROPAGANDA VE ACI GERÇEKLER
AK Parti’nin yeni kampanya şarkısı, müziğinin coşkulu ve heyecan verici tınılarıyla dinleyicide hamasi duygular uyandırmayı hedeflemesi siyasi iletişimde anlaşılabilir elbette. Akla hitabın çok işlevsel olmadığı, duygu ve dürtülere hitabın çok daha belirleyici olduğu bir siyasi kültüre sahibiz ne de olsa. Fakat müziğin yarattığı bu epik atmosferin perdesi aralandığında, şarkının sözlerinde karşımıza çıkan tablo, Türkiye’nin mevcut gerçekliği ile hayal edilen dünya arasındaki acı tezatı gözler önüne seriyor ve insana derin bir hüzün veriyor.
Şarkı, “tek bir mazlum kalmasın diye uğraşan” bir liderden bahsediyor. İnsan sormadan edemiyor: Bu sözleri yazanlar, söyleyenler ve alkışlayanlar kendi iç dünyalarında da gerçeklikten bu kadar kopmuş olabilirler mi? Dünya ölçeğinde hukukun üstünlüğü endekslerinde en alt sıralara demir atmış, yargının iktidar tarafından bir silah olarak kullanıldığı, sayısız muhalifin, gazetecinin, akademisyenin cezaevlerine doldurulduğu, vatandaşlarının Batı ülkelerine iltica rekorları ile haberlerde geçen bir ülkeden bahsediyoruz. Yüz binlerce insanın, evrensel hukukun en temel ilkeleri olan suçun bireyselliği, masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkı vs. hiçe sayılarak bir “düşman hukuku” anlayışıyla terör örgütü üyesi muamelesi gördüğü bir ülke değil miyiz? Eleştiri yapmayı düşünmüş olabileceği için en saygın iş insanlarının yargılandığı ülke biz değil miyiz? Anayasal normların yıllardır askıya alındığı ve temel hak ve özgürlüklerin buharlaştığı bir iklimin kaçınılmaz bir sonucu olarak, bugün milyonlarca insan derin bir refah kaybı ve yoksullukla boğuşmuyor mu?
Şarkılarımıza meze olabilmeleri için mazlumların illa dışarıda mı olması gerekiyor?
İşte bu gerçekliğin ortasında, şarkı bize “dünyanın bizi beklediğini” söylüyor. Hangi dünya bizi bekliyor? Fırsatını bulan en nitelikli beyinlerimizin, gençlerimizin ülkeyi terk etmek için yollar aradığı; yatırımcının, sermayenin hukuk güvenliği olmadığı için kendine yeni limanlar aradığı dünya mı bizi bekliyor? Varsayalım ki “bizi bekleyen” o dünya ile mevcut düzenimizi buluşturmayı başardık; bu durumda o dünyanın gerçekten daha mutlu olacağına mı inanıyoruz?
Elbette propaganda ile kitleleri bir süreliğine uyuşturmak mümkündür. Ancak bu, bedeli gelecekte ödenecek bir borçtur ve bu borcun faturası er ya da geç avutulan kitlelere, ülkenin geleceğine ve susturulan vicdanlara çıkar.
“NEFER”DEN KIŞLA DÜZENİNE
Daha da endişe verici olan, topluma empoze edilen yeni ilişki biçimidir. Eskiden Sayın Cumhurbaşkanı, davasının bir “neferi” olduğunu söylerdi. Şimdiyse “milyonlar nefer”, kendisi ise “küresel lider” ilan ediliyor. Kelimenin tam anlamıyla tüm toplum “rütbesiz asker, er”, yani. Tek rütbeli kendisi, toplumsal düzen militarist bir hiyerarşi. Dolayısıyla bu anlatıda ne hür bireylerin oluşturduğu demokratik bir toplum ne de liderin yetkilerini sınırlandıran ve kendisini hukuka tabi kılan anayasal bir düzen vardır. Hayal edilen, sivilliğin reddedildiği, herkesin liderin arkasında sorgusuzca dizildiği ve tek tip bir kalabalık içinde eridiği bir kışla düzenidir.
Böyle bir anlayışın hakim olduğu bir toplumda insanların özgür bireyler olması, eleştirel bir akıl ve sağlam bir şahsiyet geliştirmesi mümkün müdür? Bu ortam, yaşadığımız gibi ehliyet ve liyakat sahibi insanları değil, yalnızca sadakat ve teslimiyet gösterenleri ödüllendirir ama sonunda herkes kaybeder.
TARİHSEL MİRAS VE MUTASYON
Peki İslam dünyası veya Türk dünyası neden bu kadar geri kalmış, hiç mi düşünmezsiniz?
İslam medeniyeti; aklı, felsefeyi, bilimi ve eleştiriyi baş tacı ettiği, İbn Sinaların, Farabilerin, İbn Rüşdlerin özgürce düşünebildiği ve sorgulayabildiği dönemlerde dünyaya ışık saçmıştır. Ne zaman ki akıl ve şahsiyet, yerini sorgusuz itaate ve körü körüne taklide bıraktı, işte o zaman çöküş ve gerileme başladı. Bugün, geçmişin tarihsel hatalarını coşkulu marşlar eşliğinde sürdürmeye çalışmak, aynı kaçınılmaz sona davetiye çıkarmak değil midir?
Bilim, sanat, teknoloji ve felsefe; sadakat ve teslimiyetle değil, merakla, şüpheyle, eleştirel akılla ve özgür bireyin cüretiyle gelişir. Bu yolun sonu, herkesin kaybettiği bir çoraklaşma ve fikrî bir çölleşmedir.
Belki de yaşadığımız trajediyi kaldıraçlı kılan, içinde bulunduğumuz durumun sadece Müslüman toplulukların tarihsel hatalarından ibaret olmamasıdır. Geçmişte aşamadığımız sorunların mirası ile modern dünyanın patolojilerini bünyesinde birleştirip mutasyona uğratmış çok daha karmaşık ve yıkıcı bir düşünüş ile karşı karşıyayız. Çünkü bugün Müslüman topluluklar, ne yazık ki kendi tarihlerinden taşıdıkları sorunları, çaresiz savrulmalar içinde 20. yüzyılın başında türeyen modernizmin hastalıklarıyla meczetmiş haldedir. Yani, İslam dünyasının kendi içindeki eleştirel aklı ve felsefi düşünceyi terk edip taklide ve teslimiyete yönelmesiyle oluşan fikrî donukluk mirası, 20. yüzyıl totaliter rejimlerinin “kimlik putperestliği”, “lider kültü,” “kitle propagandası,” ve “kutsal devlet/dava” gibi modern hastalıklarıyla birleşmiştir. Ortaya ise hem geleneksel itaat kültüründen beslenen hem de modern propagandanın tüm araçlarını sonuna kadar kullanan zehirli bir anlayış çıkmıştır. Bu anlayış, bir yandan kutsallar ve gelenek adına konuşurken, diğer yandan en modern manipülasyon teknikleriyle kitleleri birey olmaktan çıkarıp birer “nefere” dönüştürmektedir.
LİDER KÜLTÜ VE ELEŞTİREL AKLIN GEREKLİLİĞİ
Bir zamanlar bu tür çocuksu pohpohlamalara tepki gösterdiğine şahit olduğum Sayın Erdoğan’ın, bugün bu manzaradan ziyadesiyle hoşnut görünmesi ise üzüntümü daha da derinleştiriyor. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı sıfatı yetersiz bulunmuş olacak ki, daha çok kompleksleri gizlemeye yarayan ve despotik üçüncü dünya rejimlerine özgü bir lider kültü yüceltmesine ihtiyaç duyuluyor. Ancak tüm eksikliklerine rağmen kurumsal bir devlet geleneği olan Türkiye’ye ve onun Cumhurbaşkanına bu fantastik sıfatları yakıştırmak, en hafif tabirle ayıptır.
“Benim resmimi hiçbir yere asmayınız. Asılanları da indiriniz.” diyerek sahte yüceltmelere karşı en net ve asil tavrı ortaya koymuş olan merhum Aliya İzzetbegoviç’in, “Yetkim olsaydı, bütün İslam dünyasındaki okullara eleştirel düşünce dersi koyardım” sözü, bugün içinde bulunduğumuz hazin hali ne kadar da iyi özetliyor. Kişileri kutsayan, ilkeleri, değerleri, normları ve kurumları önemsizleştiren, sorgulamayı ve eleştirel aklı düşmanlaştıran bu gidişat, milletimizin geleceği adına samimiyetle endişe duymamız gereken bir manzaradır. Çünkü şahsiyetli bireylerin istenmediği yerde güçlü toplum olmaz; eleştirel düşüncenin olmadığı yerde ise asla ilerleme olmaz.




