Ankara’da NATO zirvesi dolayısıyla valiliğin yasak kararının ardından, geniş çaplı bir operasyon düzenlenmiş. Sabah saatlerinde çok sayıda adrese baskın yapılmış, gazeteciler ve avukatlar gözaltına alınmış, bazı evlerin kapıları kırılarak aramalar gerçekleştirilmiş.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı operasyonların “terör örgütlerinin ülke genelindeki eylem ve faaliyetlerinin deşifre edilmesi” amacıyla yürütüldüğünü açıkladı. Toplam 241 kişi hakkında gözaltı kararı verildiği, 209 kişinin gözaltına alındığı ve şüpheliler hakkında 24 saat avukatla görüşme kısıtlaması uygulandığı belirtiliyor.
Ülkemizde meseleyi “terörle mücadele” başlığına sıkıştırınca her şey mubah görünüyor: kapının kırılması da, sabaha karşı yapılan gözaltılar da, avukata erişimin engellenmesi de hukuka uygunmuş gibi sunuluyor.
Değil.
Hukuk devletinin en temel bazı zorunluluklarını tekraren hatırlatmış olalım: Gözaltı, ceza muhakemesinde istisnai nitelikte bir koruma tedbiridir; önleyici idari tedbir değildir. Hiç kimse, ileride suç işleyebileceği yönündeki varsayımlara dayanılarak özgürlüğünden yoksun bırakılamaz. Zirve öncesi getirilen toplu yasak ile bu ölçekteki bir gözaltı dalgasının üst üste gelmesi, somut suç şüphesinden değil, “muhtemel eylem” ve “muhtemel fail” varsayımından hareket edildiğini düşündürüyor. Her ne kadar bizde sıradanlaşmış olsa da bu, ceza hukukunun fiile değil faile yönelen tehlikeli bir mantığıdır; hukuk devletinin reddettiği bir fişleme refleksidir.
Aynı sonuca daha hafif bir araçla ulaşılabiliyorsa, daha ağır müdahaleye başvurulması ölçülülük ilkesinin (özellikle gereklilik, yani en hafif aracın seçilmesi ölçütünün) açık ihlalidir. Kapıyı çalmak yeterliyken milletin sabaha karşı kapısını kıramazsınız.
Ülkemizde bu temel ilkelerden çok uzaklaşmış olduğumuzu, birçoğu için bu hatırlatmaların da anlamsız göründüğünü elbette biliyorum. Buna rağmen bıkmadan, usanmadan hukuku yok sayanlara görevlerini hatırlatmış olalım. Olur ya bazılarına belki tesir eder. En azından milletimize unutturmaya çalıştıkları hukukun unutulmamasına katkı sağlamış oluruz. Ayrıca yargı ve kolluğun hukuksuz uygulamaları o kadar sıradan hale gelip fiili norma dönüştü ki uygulamada bulunan birçok kişinin anayasal devletin temel gerekliliklerini unutmuş olmaları dahi kuvvetle muhtemel.
Bunların ötesinde kişinin avukatıyla görüşmesinin keyfi biçimde 24 saat süreyle engellenmesi, savunma hakkının fiilen askıya alınması anlamına gelir. CMK’nın tanıdığı bu kısıtlama imkânı, savunma hakkının özüne dokunacak biçimde uygulanamaz. Avukata erişim, adil yargılanma hakkının daha ilk anından itibaren güvence altındadır.
Savunma hakkı, devletin uygun gördüğü zamanlarda tanınan bir ayrıcalık değil; adil yargılanma hakkının ayrılmaz ve vazgeçilmez unsurudur.
Daha da önemlisi, ceza muhakemesinin temel mantığı, delillerin ortaya koyduğu makul suç şüphesi üzerine soruşturma yürütülmesini gerektirir. Hukuk devletinde soruşturma, mevcut delil ve olguların değerlendirilmesi sonucunda başlatılır; soruşturma işlemleriyle sonradan suç şüphesi oluşturulması veya şüpheyi haklı gösterecek deliller aranması bu mantıkla bağdaşmaz. Aksi yaklaşım, masumiyet karinesini yok sayar ve ceza muhakemesinin amacını tersine çevirerek hukuk güvenliği ilkesini anlamsız kılar.




