Yeni Adli Yılın Açılışında Türkiye’de Yargının Durumu Hk. Basın Açıklaması

 

YENEROĞLU YENİ ADLİ YILIN AÇILIŞINDA TÜRKİYE’DE YARGININ DURUMUNU DEĞERLENDİRDİ:

“YENİ ADLİ YIL MERASİMLE DEĞİL, YÜZLEŞMEYLE AÇILMALIDIR”

İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, 2026-2027 Adli Yılı’nın başlaması dolayısıyla yaptığı açıklamada, Türkiye’nin yeni adli yıla Cumhuriyet tarihinin en ağır yargı kriziyle girdiğini belirterek, “Adli yıl açılışları, yargının gerçek durumunun bütün açıklığıyla konuşulduğu ve ülkeyi yönetenlerin kendi sorumluluklarıyla yüzleştiği günler olmalıdır. Oysa bu yıl da merasimler, temenniler ve pembe tablolarla geçiştirilecek. Millet ise hayatın her alanında adalete hasret.” dedi.

Yeneroğlu, hukuku bir vicdan ve sorumluluk meselesi olarak gören; bütün güçlüklere rağmen mesleklerinin onuruna yakışır biçimde görev yapan hâkim, savcı, avukat ve adalet personelinin yeni adli yılını kutladığını belirtti.

 

‘Rakamlar İktidarın Propagandasını Yalanlıyor’

İktidarın, tarihimizde görülmedik ölçüde yargıyı muhalefeti sindirmenin, siyasi rakiplerini etkisizleştirmenin ve toplumun farklı kesimlerine gözdağı vermenin aracı olarak kullandığını belirten Yeneroğlu, yargının içinde bulunduğu durumun aslında verilere dahi ihtiyaç duyulmaksızın tüm toplum tarafından hissedildiğini belirterek şunları ekledi: “World Justice Project’in 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye, 143 ülke arasında 118. sıradadır. ‘Temel haklar’ kategorisinde 134., ‘Hükümet yetkilerinin sınırlandırılması’nda ise 136. sıraya gerilemiştir. 2015’ten bu yana devam eden gerileme sürmüştür. Bu tablo, iktidarın bilinçli tercihlerinin sonucudur.”

 

‘Cezaevleri Adalet Sisteminin Aynasıdır’

Cezaevlerindeki tablonun yapısal olduğunu vurgulayan Yeneroğlu, “304 bin kapasiteli 402 ceza infaz kurumunda 433 bin 520 kişi bulunmaktadır. Kapasite 129 bin aşılmış, doluluk oranı yüzde 142’ye ulaşmıştır. 2015 sonunda 177 bin olan mahpus sayısının bugün 433 bine çıkması, on yılda iki buçuk kata yakın bir artış demektir. Art arda çıkarılan infaz düzenlemeleriyle yürütülen ‘doldur–boşalt–doldur’ döngüsü kontrol edilemeyen kalabalıklara karşı ancak pansuman tedbir olarak uygulanmaktadır. Türkiye’nin neden bu kadar çok mahpus ürettiği sorusuna yanıt aranmadıkça, cezaevi yapmak da yeni paketler çıkarmak da çare getirmeyecektir.” ifadelerini kullandı.

Cezaevlerindeki kalabalığın yaşam ve sağlık hakkı bakımından doğurduğu sonuçlara da dikkat çeken Yeneroğlu, “Kapasitesinin yüzde 40’ın üzerinde fazlasıyla çalışan kurumlarda barınma, hijyen, beslenme ve sağlığa erişim gibi birçok temel ihtiyaç yeterince karşılanamıyor. Sıcak havalarda günlerce süren su kesintileri, hasta mahpusların sevk ve tedavi taleplerinin sürüncemede bırakılması ve hekime erişimde yaşanan gecikmelerin sıradanlaşması, cezaevlerini infazın ötesinde bir eziyet alanına dönüştürmektedir.” dedi.

 

‘Tutuklama Koruma Tedbiri Olmaktan Çıkıp Cezaya Dönüşmüştür’

Hukukta tutuklamanın istisnai bir tedbir, esas kuralın ise özgürlük olduğunu hatırlatan Yeneroğlu, “Sorun siyasallaşmış yargıdır. Mevzuat adli kontrol başlığı altında on ikiden fazla seçenek sunmakta, hâkimlere bu tedbirleri niçin uygulamadıklarını gerekçelendirme yükümlülüğü getirmekte. Ancak pratikte bu yükümlülük hiçe sayılmakta, tutuklama neredeyse otomatik bir refleks olarak uygulanmaktadır.

Özellikle ‘örgüt üyeliği’, ‘cumhurbaşkanına hakaret’, ‘halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma’, ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ ve hatta ‘casusluk’ gibi suçlamalar, kanunda öngörülen koşullara aykırı şekilde uygulanmaktadır. İktidarı rahatsız eden sert eleştiriler, yalnızca ağır bulunduğu için ‘cumhurbaşkanına hakaret’ sayılamaz. Bir haberin veya sosyal medya paylaşımının resmi açıklamalarla çelişmesi ya da sonradan yanlış çıkması da tek başına ‘halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma’ suçunu oluşturmaz. Bilginin gerçeğe aykırılığı, halk arasında endişe, korku veya panik yaratma saiki ve kamu barışını bozmaya elverişliliği gerekçesiyle ortaya konulmalıdır.” dedi.

 

‘Yargı İktidar Mensuplarına Kalkan, Muhalefete Sopa Olarak Kullanılmaktadır’

Yargının siyasi rakipleri tasfiye aracı haline getirilmesinin demokrasiyi kağıt üzerinde bıraktığını belirten Yeneroğlu, “Ekim 2024’ten bu yana yürütülen operasyonlarda 37 belediye başkanı tutuklanmış, 35 belediye başkanı görevden uzaklaştırılmıştır. İstanbul’da halkın seçtiği belediye başkanlarından 16’sı tutuklanmış; görevden alınan başkan sayısı görevini sürdüren başkan sayısını geçmiştir.

Yolsuzlukla en samimi biçimde mücadele edilmesi gerektiği tartışmasızdır. Ancak mücadelenin ölçüsü ‘kim’ değil ‘ne’ olmalıdır. Aynı iddialarla haklarında soruşturma izni verilen iktidar partili belediye başkanlarına gösterilen hoşgörü, muhalif başkanlara uygulanan tedbirler arasındaki uçurum, ortada bir yolsuzlukla mücadele değil, bir siyasi mühendislik operasyonu bulunduğunu göstermektedir. Bir tarafta düşman hukukunun, diğer tarafta koruma kalkanının uygulanması tam bir ikili devlet düzenidir.” dedi.

 

‘Yüksek Mahkeme Kararlarının Uygulanmadığı Yerde Hukuk Devletinden Bahsedilemez’

En yüksek yargı organlarının kararlarının yıllardır sistematik biçimde yok sayıldığını ifade eden Yeneroğlu, “Geçtiğimiz hafta AİHM Büyük Dairesi, Osman Kavala dosyasında ikinci kez ağır bir ihlal kararı vermiş; yargılamanın gizli bir amaç taşıdığını, bu amacın Kavala’yı cezalandırmak ve susturmak olduğunu tespit etmiştir. Kavala hala cezaevindedir. Can Atalay, Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararlarına ve milletvekili seçilmiş olmasına rağmen cezaevindedir. Tayfun Kahraman, Mine Özerden ve Çiğdem Mater Utku aynı anlayışla cezaevinde tutulmaktadır. Benzer şekilde Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ AİHM kararlarına rağmen cezaevindedir.

15 Temmuz sonrasında FETÖ isnadıyla yürütülen on binlerce yargılamada yaşanan ağır hukuksuzluklar da görmezden gelinmektedir. AİHM Büyük Dairesi, Yüksel Yalçınkaya ve Şaban Yasak kararlarında ceza sorumluluğunun aidiyet, yakınlık veya ilişki üzerinden kurulamayacağını ortaya koymuştur. Mahkeme, toplu suçluluk anlayışını açıkça reddetmiş; bir kişinin cezalandırılabilmesi için hem suç oluşturan fiilinin hem de suç işleme kastının bireysel olarak ortaya konulması gerektiğini belirtmiştir. Buna rağmen kararın gereği hala yapılmamaktadır.

AİHM ve AYM kararlarının uygulanması iktidarın göstereceği bir lütuf değil, Anayasa’nın zorunlu bir gereğidir.” dedi.

 

‘Bu Cemaatler İktidarı Destekleseydi Bu Operasyonlar Yapılır Mıydı’

Son dönemde kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen cemaatin lideri Alihan Kuriş ve çok sayıda kişi ile Furkan Hareketi’nin kurucusu Alparslan Kuytul, eşi Semra Kuytul ve onlarca kişi hakkında yürütülen soruşturmalara da değinen Yeneroğlu, şu ifadeleri kullandı: “Bu soruşturmalarda ciddi suçlamalar yöneltilmektedir. Bu iddiaların etkili ve tarafsız biçimde araştırılması elbette hukuk devletinin gereğidir. Ancak yargının araçsallaştırılmasının artık sıradanlaştığı bir ortamda kamuoyunun cevabını beklediği temel bir soru var. Bu yapılar, iktidarı destekleseydi bu operasyonlar yapılır mıydı?

Yürütülen soruşturmalar her kişi yönünden somut fiil ve delillere dayanmalı; grup aidiyeti toplu suçluluk gerekçesi yapılmamalıdır. Tutuklama, malvarlığına el koyma ve kayyım tayini gibi ağır tedbirler de kişiselleştirilmiş gerekçelerle ve soruşturma tamamlandıktan sonra ölçülü bir biçimde uygulanmalıdır.”

 

‘Türkiye’nin İhtiyacı Yeni Paketler Değil, Zihniyet Değişimidir’

Belirli aralıklarla çıkarılan yargı paketlerinin krizi çözmediğini vurgulayan Yeneroğlu, “Bu yıl da gördük ki reform diye sunulan teknik düzenlemeler, derin adalet kriziyle yüzleşmekten kaçıştır.

Gerçek reformun gündemi bellidir: Kuvvetler ayrılığının tesisi, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun gerçek anlamda bağımsız hâle getirilmesi, hâkim ve savcıların atama ve terfilerinde liyakatin esas alınması, coğrafi teminatın tüm hâkim ve savcılara tanınması, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının eksiksiz uygulanması ve keyfi tutuklama pratiğine son verilmesi.” dedi.

 

‘Adaletin Olmamasından Daha Kötüsü, Adaletin Varmış Gibi Yapılmasıdır’

Yeneroğlu sözlerini şöyle tamamladı: “Hukuk devleti, sürekli tekrarlanan bir slogan değil, her an kendini ispat etmekle mükellef olunan bir uygulamadır. Hukuk devletinin olmadığı yerde demokrasi de, güven de, yatırım da, toplumsal barış da olmaz. Çağrım açıktır: Bu çıkmaz yoldan dönülmeli, anayasal devlet fikrine geri dönülmelidir.”

 

Facebook
Twitter
LinkedIn
Benzer İçerikler: