NATO Zirvesi Kapsamında Yürütülen Operasyonlarda Verilen Tutuklama Kararları Hakkında Değerlendirmem

 

Kimin “silahlı terör örgütü üyesi” sayıldığını görmek istiyorsanız, lütfen tekrar tekrar alttaki fotoğrafa bakın. Bir adliye koridorunda, sandalyelere sıralanmış, en genci orta yaşlı olan kadınlar göreceksiniz. Bugün devlet gücünü kullananların “silahlı terör örgütü üyesi” dediği insanlar bunlar. İddia ile karşınızdaki görüntü arasındaki uçurum, aslında bu davanın gerekçesini de, sonucunu da baştan anlatıyor.

Yine de izah etmeye çalışalım.

Maalesef uzun zamandır hukuk devletinin temel ilkelerinin istisna, keyfi uygulamaların ise norm haline geldiği bir dönemden geçiyoruz. Bunun en ağır sonuçlarını ise ceza muhakemesinde görüyoruz. Zira özgürlüğün devlet karşısında güvence altında olup olmadığı, bir ülkede gerçek anlamda hukuk devleti bulunup bulunmadığının en önemli göstergesidir.

Sabahın erken saatlerinde ev baskınları yapmak, kapıları kırmak, kişileri avukatlarıyla görüştürmemek ve ardından somut delil ortaya koymadan “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla tutuklamak; hukuk devletinin değil, hukuktan yoksun keyfi güç kullanımının göstergesidir.

NATO Zirvesi kapsamında yürütülen operasyonlarda da bunun son örneğini görüyoruz. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Sulh Ceza Hâkimliği, “TKP/ML silahlı terör örgütüne üye olma” suçlamasıyla sevk edilen 129 kişiden 103’ünün tutuklanmasına, 26 kişi hakkında ise adli kontrol uygulanmasına karar verdi. Tutuklananlar arasında gazeteciler, akademisyenler ve TEMA gönüllüleri bulunuyor.

Kararlarda artık herkesin ezberlediği aynı kalıp cümle yer alıyor: “Atılı suçu işlediklerine ilişkin kuvvetli suç şüphesini gösteren somut deliller bulunmaktadır.”

Elbette bireyselleştirilmiş somut olgu ve gerekçeden yoksun. İktidarın normu hâline gelen “hukuk gerekiyorsa sonradan uydurulur” mantığı işletiliyor.

Kopyala-yapıştır ezbere cümlelerle karar verilemeyeceğini, bu kararları veren yargıçlar da pekâlâ biliyor.

İfade tutanaklarına ilişkin kamuoyuna yansıyan bilgiler, kişilere örgütsel faaliyetlerini ortaya koyan delillerin sorulmadığını; aksine “örgütle bağlantınız nedir?” benzeri sorularla delil üretilmeye çalışıldığını gösteriyor. Büyük ihtimalle sorgulanan kişilerin önemli bir kısmı, isnat edilen örgütün adını ilk kez bu soruşturma sırasında duymuştur.

Oysa ceza muhakemesinin mantığı bunun tam tersidir. Soruşturma, mevcut somut delillerin doğurduğu kuvvetli suç şüphesi üzerine yürütülür. Delil bulabilmek için soruşturma açılmaz; soruşturma sırasında suç şüphesini haklı gösterecek delil aranmaz. Önce somut olgular vardır; soruşturma ve koruma tedbirleri ancak ondan sonra gündeme gelir.

Tutuklama ise ceza muhakemesinin en ağır koruma tedbiridir; başvurulacak ilk araç değil, son çaredir. Bu nedenle Kanun, yalnızca şüpheyi değil, “kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delilleri” aramaktadır. Karara “somut deliller bulunmaktadır” cümlesini yazmak, o delilleri göstermiş olmak anlamına gelmez. Hangi delilin, hangi kişiyi, hangi örgütsel faaliyet nedeniyle örgütün hiyerarşik yapısına bağladığı ortaya konulmadan verilen tutuklama kararları, gerekçeli karar hakkını ihlal eder ve keyfi nitelik taşır. İnsan onurunun esas alındığı rejimlerde geçerli olan bu ilkeler bizde de yazılı; ne var ki uygulaması fiilen askıya alınmış durumda.

Suçun katalog suçlardan olması da bu zorunluluğu ortadan kaldırmaz. Katalog suç düzenlemesi, kuvvetli suç şüphesinin varlığını ve bunu gösteren somut delilleri ispat yükünü kaldırmaz. Aksi hâlde “terör örgütü üyeliği” ifadesi, herkesi tutuklamaya elverişli sihirli bir kavrama dönüşür ki bu, hukuk devletiyle bağdaşmaz.

Üstelik örgüt üyeliği; “bağlantısı olabilir”, “irtibatlı olabilir” veya “sempati duyuyor olabilir” varsayımlarıyla kurulabilecek bir suç değildir. Yerleşik Yargıtay içtihadına göre silahlı terör örgütü üyeliğinin oluşabilmesi için kişinin örgütün hiyerarşik yapısına organik bağla dâhil olması ve süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gösteren örgütsel faaliyetlerde bulunması gerekir. Bu unsurlar ortaya konulmadan; yalnızca ilişki, tanışıklık, iletişim veya soyut değerlendirmelerle örgüt üyeliği isnadı kurulamaz.

İlk gözaltı dalgasında da yazmıştım: Ortada somut suç şüphesi değil, “muhtemel eylem” ve “muhtemel fail” varsayımı vardı. Bugün görüyoruz ki bu varsayım, aylarca sürebilecek bir tutukluluğa dönüşmüş durumda.

Delil bulunamadığı hâlde özgürlük ortadan kaldırılmış; masumiyet karinesi fiilen tersine çevrilmiş. Gerçekten insan onurunu ayaklar altına alan, vatandaşını değersiz ve korumasız kılan kahredici bir tablo.

Bunları yine bıkmadan, usanmadan yazmaya devam edeceğiz. Her fırsatta “hukuk devletiyiz” deyip hukuku keyfî olarak eğip bükenlere tesir etmediğini elbette görüyoruz. Ama en azından hukukun üstünlüğüne ve adalet duygusuna inananların hafızasında bir kayıt bırakır. Çünkü hukuk devletleri, ancak hukuksuzluklara karşı ısrarla itiraz edenlerin varlığıyla yeniden inşa edilir.

 

Yazıyı okumak için tıklayınız.

Facebook
Twitter
LinkedIn
Benzer İçerikler: