Ümit Özdağ’ın aylardır tutuklu yargılanması, tartışmasız biçimde hukuksuzdur. Maruz kaldığı “hukuk”, Türk Ceza Mevzuatı ile bağdaşmayan keyfî bir uygulamadır.
Kim olursa olsun, hiç kimsenin özgürlüğü siyasî motivasyonlu yargı kararlarıyla elinden alınmamalıdır.
Prensip olarak herkes için geçerli, öngörülebilir ve eşit bir hukuk düzeninin olmadığı yerde adil yargılanmadan söz edilemez. Adil yargılamanın olmadığı bir yerde de meseleleri egemen gücün istediği, makbul gördüğü sınırlar içinde tartışmak başlı başına adaletsizlik olur.
Son zamanlardaki yargılamalara bu ilke üzerinden yaklaşıyorum.
Konumuza dönelim. Özdağ bugün duruşmasında “tek sığındığım Allah“in adaleti“ demiş. Üzerinde durmaya değer buldum. Eğer dışarıda olsaydı “Allah’ın adaleti” konusunu kendisiyle tartışmak isterdim. Özellikle son yıllarda sergilediği dilin, bırakın ilahi adaleti, herhangi bir adalet tasavvuru ile nasıl örtüşebileceğini samimi olarak kendisine sormak isterdim. Samimi bir cevap alabilir miydim emin değilim ama ülkemde bu konunun hem toplumda hem de toplumun aynası olarak siyasette de ciddi bir açmaz olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple bu değerlendirmeyi yapıyorum.
Maalesef ülkemizde yaygın olan durum şu: Adaletsizliğe maruz kalan kişi adaleti hatırlar ama genellikle eksik ve sınırlı hatırlar; sanki adalet yalnızca kendisinin arayıp da bulamadığı yahut kendi kimliğine veya düşüncesine sahip insanların hakkıymış gibi. Bu öyle sorunlu bir adalet anlayışı ki adaletle alakası yok; olsa olsa imtiyaz talebi olur ki bu başlı başına adaletsizliktir.
Çok merak ediyorum:
Acaba maruz kaldığı bu adaletsiz yargılama sürecinde kendi adalet anlayışını hiç sorguladı mı?
Kullandığı dilin korkunç adaletsizlikler ürettiğini görmemesi mümkün mü?
Mesela, bir ülkede adaleti korumanın yolunun halkı “göçmen” ve “Türk” diye ikiye bölüp öfke safları oluşturmaktan geçemeyeceğini artık görebiliyor mu?
Düşünüyor mu ki nefret söyleminin beslendiği yerde suçu ve şiddeti durduracak hiçbir baraj kalmaz; bunun ağır faturasını ise sokakta rastgele saldırıya uğrayan masum insanlar, özellikle korunmasız göçmenler öder. Toplumun en kırılgan kesimlerine yönelen linç kültürünü yalan, yanlış veya abartılı yaklaşımlarla körüklemek, ilahi adaletle de hukuk devletiyle de bağdaşmayacağını acaba artık kabul ediyor mu?
Aslında sözüm ondan ziyade manipüle ettiği kitleye yönelik. Gerçekten düşünmelerini arzu ediyorum çünkü toplumsal barışımızın buna ihtiyacı var.
Gerçekten Ümit Özdağ’ın geçmişte sergilediği adalet anlayışı ile yüzleşmelerini arzu ediyorum.
Çünkü ancak samimi bir yüzleşme çabası ile adalet bilinci geliştirilebilir. Toplum olarak adalet bilincinin gelişmesine çok ihtiyacımız var.
Ve ancak bu anlayışla haksız tutuklamaya karşı çıkanın neden aynı kararlılıkla göçmenleri günah keçisi ilân eden zehirli dile karşı çıktığı idrak edilebilir.
İfade özgürlüğünü, can güvenliğini ve adil yargılanma güvencesini — dilini, inancını, pasaportunu sormadan — herkes için savunmadıkça “adalet” kavramının içini boşaltmış oluruz. Adalet bilinci bunu gerektirir. Hele bir de ilahi adaletten yani Allah’ın adaletinden bahsedeceksek,
Çünkü Allah adaletinde insanları pasaportuna, diline, kimliğine göre ayrıştırıp değerlendirmez. Allah’ın adaletini geçelim bir hukuk devletinde de insanlar farklılıkları veya statüleri sebebiyle en temel insan haklarından mahrum bırakılamaz.
Özetle: Hukuksuzluk nerede ve kime yönelirse yönelsin itiraz edeceğiz; toplumu kin ve nefret üzerinden kutuplaştıran her söylemin karşısında duracağız. Adalet ancak hepimiz için varsa adaletlidir.




