Gizem

Türkiye-Çin Arasındaki Suçluların İadesi Andlaşması Uygur Türklerini Çin’e Kendi Ellerimizle Teslim Etmemiz Sonucunu Doğuracak Bir Uygulamaya Yol Açacaktır

Çin Halk Cumhuriyeti ile Türkiye arasında 13 Mayıs 2017 tarihinde “Suçluların İadesi Andlaşması” imzalanmıştır. Andlaşma 12 Nisan 2019 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanı’nın imzasıyla onaylamayı uygun bulmak üzere TBMM’ye sunulmuştur. Yakın dönemde Çin Halk Cumhuriyeti tarafından onaylanarak yürürlüğe giren bu andlaşmanın TBMM’nin de gündemine gelmesi beklenmektedir. Çin Halk Cumhuriyeti’nde milyonlarca Uygur Türkü ve farklı etnik kökenden Müslümanlar yaşamaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti tarafından sistematik şekilde ağır insan hakları ihlallerine uğrayan çoğunluğu Uygur Türkü olan on binlerce Çin vatandaşı Müslüman, yaşadıkları zulümden kaçarak ülkemizde ikamet etmektedir. Bu minvalde Türkiye ile Çin arasında yapılan suçluların iadesi andlaşması iki devlet arasındaki standart bir adli yardımlaşma andlaşması olarak değerlendirilemez. Çin-Türkiye arasındaki Suçluların İadesi Andlaşması, Türkiye’de ikamet etmekte olan Uygur Türklerinin iadesine imkan vermektedir.

AİHS’nden doğan yükümlülüklerimize göre; hiç kimse, ölüm cezasına çarptırılabileceği, işkence veya kötü muameleye uğrayabileceği bir ülkeye teslim edilemez. Çin’in ağır insan hakkı ihlalleri konusundaki sicili oldukça kabarıktır. Tüm bunlar ışığında; Sayın Dışişleri Bakanı’na 14.01.2021 tarihinde aşağıdaki soruları soru önergesiyle yöneltmiş durumdayız:

  1. Türkiye ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında “Suçluların İadesi Andlaşması”na neden ihtiyaç duyulmuştur?
  2. Türkiye’de ikamet eden Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşı sayısı kaçtır? Bunlardan kaçı ‘Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ doğumludur?
  3. Bugüne kadar Çin Halk Cumhuriyeti’ne Çin vatandaşı kaç kişi iade edilmiştir? Bunlardan kaçı ‘Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ doğumludur? Bu kişiler hangi suç isnatları nedeniyle Çin’e iade edilmişlerdir?
  4. Söz konusu andlaşmanın imzalanma talebi hangi ülkeden gelmiştir?
  5. İade talebi için soruşturmanın dahi yeterli olduğu göz önüne alındığında; Çin Halk Cumhuriyeti’nin, Uygur Türkleri hakkında haksız yere terörist isnadında bulunarak Suçluların İadesi Andlaşması kapsamında Uygur Türklerinin Çin’e iade edilmesi için Türkiye’ye talepte bulunması halinde Türkiye nasıl bir yol izleyecektir?
  6. Çin, Türkiye’de işlendiğini ileri sürdüğü suçların faillerinin de iadesini talep edebilecek midir?
  7. Çin Halk Cumhuriyeti ile Türkiye arasında imzalanan Suçluların İadesi Andlaşması’na taraf devletlerden çekince ya da şerh koyan olmuş mudur? Şayet olmuşsa hangi konularda şerh veya çekince konulmuştur?
  8. Terör örgütü üyeliği soruşturması kapsamında iade edilen kişilerin Çin’de ölüm cezası, işkence ve kötü muameleye maruz kalma ihtimali karşısında söz konusu sözleşme Anayasa’ya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı değil midir?

Soru Önergemiz için tıklayınız.

TOPLUMSAL OLAYLARA POLİSİN AĞIR SİLAHLARLA MÜDAHALE ETMESİNİN ÖNÜNÜ AÇABİLECEK SAKINCALI DÜZENLEMELERDEN KAÇINILMALIDIR

6 Ocak tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan “Türk Silahlı Kuvvetleri, Millî İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı Taşınır Mal Yönetmeliği”nde yapılan değişikliklerin Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı kolluk kuvvetlerinin toplumsal olaylarda askeri silahları kullanabilmesinin altyapısını oluşturmaya imkân veren değişiklikler olması kaygı vericidir.

21 Ağustos tarihli Cumhurbaşkanı kararı ile Ankara’dan sonra İstanbul’da da Emniyet Genel Müdürlüğü’nün doğrudan merkeze bağlı taşra teşkilatı olarak Takviye Hazır Kuvvet Müdürlüğü kurulmasına karar verilmesinden sonra TSK envanterinde bulunan silahların, tankların, topların, roketlerin ve hiçbir kısıtlama yapılmadan her türlü taşınır malın EGM’ye devredilebilmesine imkan tanıyan hukuki düzenleme kamuoyunu endişeye sevk etmiştir. Yönetmeliğin m. 21/2 hükmüne göre; “Milli güvenlik, kamu düzeni ve kamu güvenliğini ciddi şekilde tehdit eden terör, toplumsal olaylar ve şiddet hareketlerinin meydana gelmesi durumunda veya emniyet ve asayişin zorunlu kıldığı diğer hallerde, idareler taşınır mallarından taşıt dahil diğer idarelerce ihtiyaç duyulan malları, Millî İstihbarat Teşkilatınca üst yönetici veya yetki verdiği makamın onayı, bu Yönetmelik kapsamındaki diğer kamu idarelerince devri yapacak idarenin üst yöneticisinin teklifi ve ilgili Bakanın onayı ile herhangi bir şarta bağlı olmaksızın birbirlerine bedelsiz devredebilir.”Böylesi bir düzenlemenin sivil vatandaşların barışçıl gösteri yürüyüşlerinde dahi ağır silahlı kolluk görevlileriyle karşı karşıya getirilmesine neden olabilecek ucu açık bir düzenleme olduğu açıktır.

Anayasal bir hak ve özgürlük olan toplantı ve gösteri yürüyüşleri 2016 yılında ilan edilen OHAL döneminden itibaren fiilen yasaklanmış durumdadır. Rektör atamasını protesto eden Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin bile Cumhurbaşkanı tarafından “terörist” olarak anıldığı bir yasak düzeni oluşturulmuştur. Hükümete muhalif olmanın terörle ilişkilendirilmesinin sıradan hale geldiği ve bu bakış açısıyla; toplantı ve gösteri yürüyüşü yapanların da yürütme organının bir talimatıyla sert müdahaleye maruz kalabileceği bir ortamda TSK’nın silahlarının EGM’ye aktarılabilecek olmasını hayra yormak mümkün değildir.

Bu sebeplerle, söz konusu Yönetmelik’teki sakıncaların giderilmesi çağrısında bulunuyoruz:

1- Düzenlemedeki “taşınır mal” tanımı son derece belirsizdir ve geniş kapsamlıdır. TSK’nın sorumluluğundaki konvansiyonel harp için kullanılması gereken sistem, silah, teçhizat ve malzemenin EGM’ye devredilebilecek taşınır malların kapsamı dışında bırakıldığına dair sınırlayıcı bir ifadeye yer verilmelidir.

2- EGM’ye mal devrinin şartı olarak öngörülen “toplumsal olaylar ve şiddet hareketleri” kavramları soyuttur ve belirsizdir. Örgütlü bir suç kapsamında olmayan toplumsal olaylar ve şiddet hareketlerinin EGM’nin personel ve silah gücünü etkisiz kılması çok düşük bir ihtimaldir. Bu sebeple, mal devrine gerekçe oluşturacak bu kavramlar hükümden çıkarılmalıdır.

3- Kolluk güçlerinin toplumsal olaylarda hangi şartlar altında silah kullanabileceğini düzenleyen PVSK’nın 16. maddesine; kullanılabilecek silahlar yönünden bir tanımlama yapılmalı ve askeri silahların toplumsal olaylara müdahale ile görevlendirilen polis birliklerine dağıtılamayacağı hükmü eklenmelidir

GAZETECİLERİN ÖZGÜR OLMADIĞI BİR ÜLKEDE HİÇ KİMSE ÖZGÜR DEĞİLDİR

Ülkemiz 10 Ocak Çalışan Gazeteciler gününe, medyanın tekelleştiği; gazetecilerin keyfi olarak yargılandığı, tutuklandığı; sendikalaşma ve örgütlenme hakkının engellendiği, editoryal bağımsızlığın olmadığı, basın kartı almada ciddi zorlukların yaşandığı bir baskı ikliminde girmektedir.

  1. Medya Tekelleşmiştir: İktidar ve küçük ortağı, özgür ve tarafsız basını bir tehdit olarak görmektedir. Özel medya şirketlerinin iktidar tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak devralınması, medya kuruluşlarının iktidar ile güçlü bağları olan bazı grupların veya kamu ihale sözleşmelerine bağlı kuruluşlara aktarılması yoluyla medya tekelleştirilmiştir. Avrupa Komisyonu 2020 Türkiye Raporu’na göre, medyanın %90’ına iktidar yanlısı gruplar sahiptir.
  1. Gazeteciler Haksız ve Keyfi Olarak Gözaltına Alınmakta ve Tutuklanmaktadır: 2020 yılında da çalışan gazetecilere yönelik baskılar yargı üzerinden; yakalamalar, gözaltı işlemleri ve ardından açılan mesnetsiz kovuşturmalarla devam etmiştir. Avrupa Komisyonu Raporu’na göre cezaevinde 120 kadar gazetecinin bulunması endişe vericidir. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin raporuna göre ise 2020 yılında 86 gazeteci gözaltına alınmış, gazetecilere 361 dava açılmıştır. Ayrıca Cumhurbaşkanına hakaret gerekçesiyle, gazetecilere, yazarlara ve çocuklar ve ileri yaştaki vatandaşlar dâhil olmak üzere birçok sosyal medya kullanıcısına yönelik soruşturmalar ve tutuklamalar ciddi oranda artmıştır.
  1. Gazeteciler Sansüre ve Otosansüre Uğramaktadır: İktidar editoryal bağımsızlığı ortadan kaldırmış, basın üzerindeki baskılar nedeniyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Raporuna göre 306 gazeteci işsiz kalmıştır. Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın raporunda katılımcıların yüzde 80,8’i sansüre uğradığını, yüzde 78,7’si ise otosansür yaptığını belirtmiştir.
  1. Basın Kartı Almak Tamamen İktidarın Keyfiliğine Bırakılmıştır: Basın Kartı Yönetmeliği ile akreditasyon kriterleri değiştirilmiş, basın kartı almak zorlaştırılırken bu kartın iptal edilmesi kolaylaştırılmıştır. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından 2019 yılında 715 basın kartı iptal edilmiştir. Ulusal ve uluslararası gazetecilerin basın kartlarının yenilenmesi hususunda ciddi sorunlar yaşaması basın özgürlüğüne ağır darbe vurmaktadır.
  1. RTÜK İktidarın Sansür Mekanizmasıdır: RTÜK aracılığı ile iktidarın güdümüne girmeyen medya kuruluşlarına idari para cezaları ve yayın durdurma cezaları verilmektedir. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin raporuna göre RTÜK, medya kuruluşlarına 67 para cezası, 1 kapatma, 49 yayın durdurma, 6 uyarı cezası vermiştir.
  1. İktidar Sosyal Medyayı Dizayn Etme Çabasındadır: Birçok basın ve yayın organının sosyal medya üzerinden çalışma yaptığı ülkemizde, Temmuz 2020’de çıkarılan kanun değişikliği ile iktidar sosyal medya üzerinde baskı ve denetimini artırmak amacıyla geniş düzenlemeler yapmıştır. Kanun ile sosyal ağ sağlayıcılarına yeni yükümlülükler getirilmiş, bu gerekliliklere uyulmaması halinde internet trafiği bant genişliğinin daraltılmasının önü açılmıştır.

2021 yılına girdiğimiz bu günlerde yazılı, görsel ve sosyal medya çalışanlarının kabul edilemez baskı mekanizmaları ile kıskaca alındığı bir ortamda özgür kamuoyunun oluşumu mümkün değildir.

DEVA Partisi olarak gazetecilerin görevlerini bağımsız bir şekilde ve kaygı duymaksızın yapabildiği çoğulcu bir Türkiye bilinci ile “Çalışan Gazeteciler Günü”nü kutlar; bu baskı ve sansür ikliminin son bulması için demokrasi ve özgürlük mücadelesinde özgür ve tarafsız basının yanında olduğumuzu bir kez daha tüm kamuoyu ile paylaşırız.

BOĞAZİÇİLİ ÖĞRENCİLERİN PROTESTOSU TEMEL HAKTIR, ENGELLENEMEZ

Boğaziçi Üniversite’sinde öğrenciler tarafından, Cumhurbaşkanı’nın Prof. Melih Bulu’yu demokratik teamüle aykırı bir şekilde rektör olarak ataması nedeniyle protesto gösterisi düzenlenmiş, gösteriye katılan bazı öğrencilerin evlerine sabaha karşı baskınlar düzenlenmiştir. Evlere kapıları kırılarak girildiği ve orantısız güç kullanıldığına dair görüntüler kamuoyuna yansımıştır.

Gözaltına alınan öğrencilerin; ters kelepçe uygulamasına, çıplak aramaya, fiziksel ve sözlü şiddete maruz kaldıkları yönünde ciddi iddialar bulunmaktadır. Söz konusu uygulamaların her biri hukuka aykırıdır ve insan hakları ihlalidir.

Özellikle çıplak arama uygulamasına dair tartışmalara yeni bir iddianın daha eklenmesi Türkiye’yi çıplak arama gerçeği ile bir kez daha yüz yüze getirmiştir. İktidar her ne kadar inkar etse de tutanaklarda yer aldığı üzere çıplak arama uygulaması günümüzde hala devam etmektedir.

Öte yandan, demokratik bir toplumda herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir. Öğrencilerin, bu temel hakları engellenerek; baskı, şiddet, kötü muamele ve işkenceye maruz bırakılmaları hiçbir şekilde kabul edilemez.

Kaldı ki, İçişleri Bakanı’nın açıkça öğrencileri terörizmle suçlaması, polisin orantısız gücüne izahat olamaz. İçişleri Bakanının asıl yükümlülüğü, tüm bu iddiaların açıkça ortaya çıkarılmasını ve olayların etkin bir şekilde soruşturulmasını sağlamaktır.

Diğer taraftan, Boğaziçi Üniversitesi’nin kapısına vurulan kelepçe, özgür düşünceye ve üniversite idealine vurulan bir kelepçe olarak baskı rejiminin sembolü olmuştur. Son yıllarda ülkemizde her alana nüfuz eden otoriter rejim, baskı ve ceza mekanizmaları aracılığıyla toplumu adeta nefes alamaz hale getirmiştir.

DEVA Partisi olarak rektörlerin Cumhurbaşkanı tarafından doğrudan atanmasını, siyasi tercihlerin akademik liyakatin önüne geçmesini ve akademiye vurulan bu kelepçeyi reddediyor; öğrencilerin maruz kaldıkları iddia edilen hak ihlalleri nedeniyle kolluk kuvvetleri hakkında gerekli adli ve idari soruşturmanın bir an önce başlatılarak etkin olarak soruşturulmasının takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygılarımızla bildiririz.

 

 

TÜRKİYE UYGUR TÜRKLERİNE YAŞATILAN ZULME ORTAK OLAMAZ

Çin Halk Cumhuriyeti ile Türkiye arasında 13 Mayıs 2017 tarihinde “Suçluların İadesi Anlaşması” imzalanmıştır. Anlaşma 12 Nisan 2019 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanın imzası ile onaylamayı uygun bulmak üzere TBMM’ye sunulmuştur. Yakın dönemde Çin Halk Cumhuriyeti tarafından onaylanarak yürürlüğe giren bu anlaşmanın TBMM’nin de gündemine geleceği yönünde iddialar kamuoyuna yansımıştır.

İmzalanan anlaşma ile belirlenen iade şartları; ceza soruşturması veya kovuşturması yürütme amacıyla iadenin mümkün olması, iade kapsamındaki fiilin cezasının alt sınırının 1 yıl hapis cezası ile sınırlı tutulması, cezanın infazı kapsamında iadelerde kişinin kalan cezasının sadece 6 ayla sınırlı tutulması keyfi yorumlanmaya açık ve geniş kapsamlı kriterlerdir.

Öte yandan kişilerin iade edileceği Çin’de adil yargılanma hakkının ihlâl edileceğine ilişkin ciddi şüphelerin bulunmasına rağmen söz konusu anlaşmanın imzalanması uluslararası hukuka aykırıdır.

Anlaşmanın onaylanması uygun bulunur ve yürürlüğe girerse, Çin zulmünden ülkemize kaçan ancak vatandaşlık hakkı ve sığınma hakkı tanınmayan Uygur kardeşlerimiz, iktidarın takdirine göre doğrudan Çin Halk Cumhuriyeti’ne iade edilme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Çin’de hakkında soruşturma açılan bir Uygur Türkünün anlaşmanın geniş kapsamı nedeniyle iade edilmesi, Uygur Türklerine uygulanan muameleye iktidarın ortak olması anlamına gelecektir. Kaldı ki bu sözleşmeye dayanarak Uygur Türklerinin iade edilmesi gerçekleşirse, uluslararası geri göndermeme yükümlülüğümüz de açıkça ihlal edilecektir.

Diğer taraftan Çin’in ürettiği Covid-19 aşısının Türkiye’ye ulaştırılması sürecinin, Çin’de yakın zamanda yürürlüğü giren suçluların iade anlaşması ile ilişkili olduğuna dair iddiaların açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Bu nedenle “yerli ve milli” olmayı kimseye bırakmayan üçlü iktidar koalisyonuna soruyoruz:

  • Çin Halk Cumhuriyeti Covid-19 aşısı karşılığında Türkiye’ye sığınan mazlum Uygur Türklerinin iadesini mümkün kılacak anlaşmanın yürürlüğe girmesi şartını sizlere ön şart koşmuş mudur?
  • Çin Halk Cumhuriyeti tarafından sistematik şekilde ağır insan hakları ihlallerine uğrayan Uygur Türklerinin yanında olmanız gerekirken, bu anlaşmayı TBMM gündemine alacak mısınız?
  • Uygur Türklerine uygulanan zulüm karşısında sessizliğiniz daha ne kadar sürecektir?

DEVA Partisi olarak, iktidarı bu anlaşmaya yönelik olarak derhal kamuoyunu aydınlatmaya ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin Uygur Türklerine yönelik insanlık dışı muamelesi ve zulüm karşısında açık ve net bir tavır almaya davet ediyoruz.

“2020 Yılı Hukuk Devleti Karnesi” Hakkında TBMM’de Düzenlenen Basın Toplantım

 

Değerli basın mensupları ve kıymetli vatandaşlar

Hepinizi saygıyla ve muhabbetle selamlıyorum.

 

Bu yıl tüm dünya için olağanüstü bir yıldı. Koronavirüs salgınının neden olduğu bu olağanüstülük yetmezmiş gibi iktidarın gün be gün evrensel prensiplerden uzaklaşması ülkemizi bir çıkmaza sokmuştur.

 

Değerli Arkadaşlar,

Bugün sizlere 2020 yılının son günlerinde iktidarın demokrasi ve hukuk devletinde açtığı yaralardan bahsetmek istiyorum. İktidarın 2020 yılı hukuk karnesi Nijerya, İran, Uganda, Angola gibi ülkelerle aynı klasmandadır.

Türkiye popülist-otoriter bir anlayışla yönetilmektedir. 3Y ile mücadele etmek için yola çıkılmış olmasının aksine iktidar; bugün maalesef yolsuzlukların, yoksulluğun ve yasakların asıl kaynağıdır.

Unutmayın! Ne kadar yasak, o kadar yolsuzluk ve yoksulluk. Bu evrensel bir kuraldır. İnsanlık tarihinin en önemli öğretilerindendir.

Ülkeyi yönetenlerin hukuk devleti ilkesini hiçe sayan faaliyetleri 2020’de öyle bir noktaya geldi ki artık Türkiye’yi anayasal bir hukuk devleti olarak ifade etmek dahi güçtür.

Kuvvetle muhtemel ki, iktidar toplumu bu hukuksuzlukları kanıksamaya alıştırmaktadır. Soğuk suya atıldıktan sonra yakılan ateş üzerinde yavaş yavaş haşlanan kurbağa misali toplumu yasaklara, yolsuzluklara ve yoksulluğa alıştıra alıştıra haşlamaktadır.

İnsan hakları ihlalleri artık sıradan vakalar haline gelmiştir ancak toplumun farklı kesimleri nasıl olsa bana dokunmaz diyerek yavaş yavaş haşlandığının farkında değildir. Bilmez ki bugün göz ardı edene veya gördüğü halde susana yarın sıra gelecektir. Gidişat herkesi haşlayacaktır.

Aslında herkes hukuk devletinden ve demokrasiden uzaklaşmayı cebindeki paranın her geçen gün daha fazla erimesinden, hergün daha da zorlayan hayat pahalılığından anlayabilir.

Evrensel bir kuraldır! Ne kadar az hukuk, ne kadar az demokrasi, o kadar pahalı hayat!

İktidar ekonomiden toplum sağlığına kadar ülkenin tüm meselelerini güvenlik sorunu haline getirmiştir. Güvenlik sorunu haline getirilen konularda toplumun konuşması imkansızdır. Toplumu kutuplaştıran, vatandaşlarımızı potansiyel suçlu olarak gören, milletimizin yarısını terör örgütleri ile içli dışlı kabul eden anlayış, ülkeye verilen en büyük zarardır, demokrasimize ve refahımıza yönelik en büyük engeldir.

 

Saygıdeğer Basın Mensupları,

2020 yılında zorla insan kaçırma, işkence ve kötü muamele gibi ağır insan hakları ihlalleri artarak devam etmektedir.

Cezaevlerinde ve göz altılarda; çıplak arama iddiaları, kelepçeli muayene ve kaba dayak uygulamalarının gerçekleştiği iddia edilmektedir. Ancak bu iddialar etkin bir şekilde soruşturulmamaktadır.

Kişilerin kolaylıkla “terörist” olarak yaftalanmaları ve bu etiketle insan haysiyetine aykırı muamelelere maruz kalmaları, her türden keyfi muameleye, hücre cezalarına tâbi tutulmaları yakın tarihte görülmedik boyutlara ulaşmıştır.

Cezaevlerindeki kişilerin zaten kısıtlı olan hakları, salgın gerekçe gösterilerek aile ve avukatlarıyla görüşmeleri kısıtlanmıştır.

Cezaevlerinde ciddi sağlık ve yaşam hakkı ihlalleri yaşanmaktadır.  Cezaevlerinde kapasitenin üstünde mahpus bulunması kendi başına büyük bir hak ihlali iken, bu yoğunluk Covid-19 salgını açısından ayrıca ciddi bir risk oluşturmaktadır.

 

Değerli Arkadaşlar,

Koronavirüs salgını bahane edilerek hiçbir toplantı ve gösteri yürüyüşüne, işçilerin grevlerine ve sendikaların faaliyetlerine izin verilmemektedir.

Bu ülkede toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı fiili olarak temel bir hak olmaktan çıkarılmıştır.

Yerel yönetimlere seçilmiş her düzeyde siyasiler görevden alınmış, yerlerine kayyım atanmıştır.

2020 yılında insan hakları savunucularına yönelik başta yargı yolu ile olmak üzere baskı ve tehdit politikaları uygulanmıştır. Yeni yasalaşan kanun teklifi bu yıldırma politikasının 2021’de daha şiddetli biçimde devam edeceğini ilan etmektedir.

 

Saygıdeğer Basın mensupları!

FETÖ ve FETÖ’yle mücadele konusuna da değinmek istiyorum.

Suç işlemek amacıyla, terör örgütü olduğu bilinen bir örgüte üye olmak ve bu kapsamda faaliyet göstermek elbette suçtur ve terör örgütlerine karşı mücadele en kararlı biçimde sürdürülmelidir.

FETÖ açısından ise bu örgüt dini bir cemaat olarak kurulduktan sonra zamanla suç örgütüne evrilmiş, süreç içerisinde silahlı terör örgütüne dönüşmüştür.

Dolayısıyla; terör örgütü üyesi olma veya suç işleme kastı olmayan insanlara silahlı terör örgütü üyesi olduğundan bahisle ağır cezalar verilmesi, KHK listeleri ile kamu görevinden atılmaları, özel sektörde dahi iş bulmalarının engellenmesi, bankalarda ayrımcı muamelelere tabi tutulmaları gibi uygulamalara son verilmelidir.

 

Sayın Cumhurbaşkanı,

Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletsiz davranmaya itmesin.

Gerçek anlamda FETÖ üyelerini kanıtlanmış bireysel suçları nispetinde hukuk çerçevesinde cezalandırmak ve FETÖ’yle mücadele etmek elbette kaçınılmaz bir zorunluluktur. Ancak geçmişte bu yapıya olan destekleri sizlerden çok çok daha sınırlı olan sayısız insana terörist muamelesi yapmak adalet değil, zulümdür.

Öte yandan, insanlar hangi suçu işlemiş olurlarsa olsunlar, onlara fiilleriyle ölçülü ceza verilmesi ve cezalarını çektikten sonra topluma yeniden entegre olabilmelerinin sağlanması ceza politikasının da insanlığın da esası olmalıdır.

Milyonlarca insanı, çocukları ve aileleriyle birlikte devlete ve millete düşman edecek hareketlere son verin.

Terör örgütü üyeliği tanımını hukuk çerçevesine ve AİHM ölçülerine çekin artık.

 

Değerli arkadaşlar, açık konuşalım!

Maalesef hukuk devleti adına karşılaştığımız tablo son derece karanlıktır.

Hukuk devleti;

Hiç kimsenin kendini hukukun üstünde görmediği bir düzenin tesis edilmesidir. Meclisin, yürütmenin, Cumhurbaşkanının ve bütün yargı organlarının hukukla bağlı olması ve hukuk kurallarına uymasıdır.

Ancak iktidar keyfi yönetimin tadını almıştır. Yeniden kendini hukuk kurallarıyla bağlı kılacak herhangi bir reformu gerçekleştiremeyeceği açıktır.

Ataerkil-otoriter zihniyete sahip olanların en rahatsız olduğu hususlardan birisi gücün sınırlandırılmasıdır. Bu sebeple kuvvetler ayrılığı sözü onları çok rahatsız eder. Zannederler ki tek doğru kendileri. Oysa gücün paylaşılmadığı, dengelenip denetlenmediği bütün yönetimler toplumlarını yoksulluğa ve açlığa mahkum ederler. Sn. Cumhurbaşkanı da maalesef Türkiye’yi bu felakete mahkum etmeye çalışmaktadır.

Bu ülkede Anayasa Mahkemesi kararları, Cumhurbaşkanının himayesinde alt dereceli mahkemeler tarafından uygulanmamıştır.

Cumhurbaşkanı; açıkça hukuk sistemimizin bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını uygulamayacaklarını açıklamaktadır.

Hak ihlali doğuran birçok soruşturma ve kovuşturmayı yürüten bir savcı anlaşıldığı kadarıyla yeni yılda Anayasa Mahkemesi üyesi yapılacaktır.

Bu da göstermektedir bu anlayışın hukuka dönmesi imkansızdır.

Vatandaşlarımız ülke meseleleri hakkında tweet atmaya bile çekinmektedir.

Gençlerimiz kendilerine yurt dışında bir hayat kurma hayalindedir; ne acıdır ki ülkemiz onlara umut verememektedir.

Gazetecilerin %80’ i otosansür uyguladığını beyan etmektedir.

Vatandaşımız haber alma özgürlüğünden yoksundur.

TV izliyor, izlediği kanal kapanıyor. Haber okuyacak sayfa erişime kapatılıyor. Kanal patronuna baskılar yapılıyor.

İşte bunun son örneği OLAY TV’nin bir ay bile siyasi baskılara dayanamadan kapatılması.

Peki böyle bir ülkeye demokratik hukuk devleti denilebilir mi?

İktidar, sosyal medya sitelerini kapatma yasasını da bir yandan yürütmektedir.

Yeni yılda; twittera bant daraltılması nedeniyle giriş yapamayacağız…

İktidar, ya apolitik olun ya da bize destek verin diyor, iktidara destek olmadıktan sonra twitterı da kullanmayın kanaatinde..

İktidara göre fikir özgürlüğü neyimize lazım. Bu sebeple 2019 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde en fazla ihlal kararı verilen ülke Türkiye.

Basın özgürlüğü mü? Ülkemiz dünyada en fazla profesyonel gazetecinin cezaevinde bulunduğu bir ülke. Dünya Basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasında 154. sıradayız.

Tek kişilik hükümete göre toplantı ve gösteri yürüyüş hakkınızdan vazgeçin…

 

Kıymetli Basın mensupları,

Dernek ve vakıfların yönetimine kayyım atama yasası Meclis’ten geçti. Örgütlenme hakkı fiili olarak daraltılmış durumda.

İşte bu tablo artık karanlığın en son noktasına doğru çok yaklaştığımızı gösteriyor.

Ancak yarın Anayasa Mahkemesi için önemli bir seçim zamanıdır. Mahkeme de çok açık bir meselede Yargıtay gibi boyun eğecek mi hep birlikte göreceğiz.

Ama şimdiden maalesef kesine yakın bir biçimde söyleyebilirim ki, 2021 yılında Anayasa Mahkemesi de geçmişteki temel hakları koruyan tutumundan uzaklaşacak, tekrar 90’lı ve 2000’li yıllarda olduğu gibi tahakküm altında kıvranıp duracaktır. Mahkeme, Anayasa’yı iktidarın temel hakları adeta yok sayan dar perspektifinden yorumlayacak, vereceği birçok karar, önceki içtihatlarına aykırı olacaktır.

 

Değerli Arkadaşlar,

Sayın Cumhurbaşkanının hukuk devleti anlayışı ne ise demokrasi anlayışı da aynıdır.

Bildiğiniz üzere son günlerde yerli ve milli muhalefet inşa etmekten ve bunun kendilerine nasip olacağından bahsediyor. Doğruya doğru, bu olsa olsa ancak Cumhurbaşkanına nasip olur. Allah söyletmiş.

Ancak anlamadığı bir şey var; demokrasi bir tiyatro değildir. Burası da Rusya değildir.

Milletimiz de köle değildir. Herşeyin farkındadır.

Bu nedenle, yerli ve milli muhalefet olma imkanını ilk seçimlerde halkımızın kendilerine vereceğinden de hiç şüphe etmesinler. Biz iktidardayken açtıkları yaraları onarırken kendileri istedikleri şekilde özgürce muhalefet etme hakkına sahip olacaktır.

 

Değerli basın mensupları,

Tüm bu karanlık tabloya rağmen ülkem için umutluyum.

Çetin Altan’ın “Türkiye’den ümidinizi kesmeyin. Ümit ve iyimserlik, bir mücadelenin atardamarıdır. Kaybettin mi yenilirsin, yılgınlaşırsın. Hayata, insanlığa ve kendine güvenmekten vazgeçme. Sen hayata güvenirsen, hayat da seni korur. O yüzden enseyi karartmayın.” sözlerine yürekten inandığım için umutluyum.

Geçmişte tüm otoriter yönetimler çöküp gitmiştir, ancak insanların birliği ve beraberliği uğruna verilen tüm emekler zaman zaman toprak altında kalsa da hiçbir zaman yitip gitmemiştir.

Toprak altındaki bereketli tohum yeşerecektir.

2021 yılı umudun yeşerdiği yıl olacaktır.

Bu nedenle bu iktidarın da ilk seçimlerde çöküp gideceğini bildiğim için umutluyum. Emeklerimiz ise her zaman daha demokratik bir Türkiye için olacaktır.

Yarın 1. Olağan Kongremizi büyük bir umutla yapacağız. DEVA Partisi olarak bu karanlık tabloyu bitirecek programımız ve ekibimiz hazır.

Bizler kuvvetler ayrılığının ve hukukun üstünlüğünü esas alan, demokrasinin güçlendiği ve evrensel standartlarda bir özgürlük anlayışının hâkim olduğu Türkiye ideali için mücadele etmeye hazırız.

Türkiye konuşacak, herkes kazanacak.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

 

MECLİS GÜNDEMİNDEKİ SİVİL TOPLUMU EZME İLE İLGİLİ KANUN TEKLİFİ DERHAL GERİ ÇEKİLMELİDİR

Genel Kurul’da görüşülmeye başlanacak “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun Teklifi” ile terörle mücadele adı altında anayasaya ve AİHS’e açık aykırılıklar içeren birçok hüküm yasalaştırılmak istenmektedir.

Teklif’in Birleşmiş Milletler Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF) kararlarına uyum amaçlı hazırlandığı iddia edilmektedir. Ancak FATF’ın 12 No’lu Kararında geçen siyasi nüfuz sahibi kişilerin (üst düzey kamu görevlilerinin) yolsuzluklarının denetlenmesine yönelik tavsiyeler kanun kapsamına alınmamıştır.

Öte yandan 43 maddelik teklifin sadece 6 maddesi bu konuya ilişkindir. Geri kalan torba kanun niteliğindeki bölümde, başlıkla alakasız bir şekilde; avukatlara müvekkillerini ihbar etme yükümlülüğü yükleyen, derneklere kayyım atanmasını hatta faaliyetlerine son verilmesinin önünü açan; derneklerin yardım toplamasını zorlaştıran ve tavsiye kararları dışında da keyfi bir şekilde kişi ve kurumların malvarlıklarının dondurulmasını meşrulaştıran söz konusu teklif ile:

  1. Cumhurbaşkanı ile İçişleri Bakanı ve Hazine ve Maliye Bakanı’na “makul sebepler” gibi hukuk tekniği bakımından karşılığı olmayan bir kavrama dayandırılarak, bir mahkeme kararı olmaksızın belirli durumlarda kişi ve kurumların malvarlıklarının dondurulması yetkisi verilmektedir.
  2. Derneklerin Genel Kurulu dışındaki organlarında görevli olanlar veya ilgili personel hakkında; terör finansmanı ve uyuşturucuya ilişkin suçlar kapsamında yalnızca haklarında “soruşturma” başlatılması halinde, herhangi bir mahkeme kararı dahi olmaksızın, İçişleri Bakanı tarafından personelin görevden alınması, derneğe kayyım atanması ve hatta derneğin faaliyetlerine geçici olarak son verilmesi mümkün kılınmaktadır. Ülkemizde keyfi soruşturma açılmasının kolaylığı ve yargılamaların uzunluğu dikkate alındığında bu düzenlemenin ağır sonuçlara neden olacağı açıktır.
  3. Derneklerin yardım toplama faaliyetlerini zorlaştıran ağır şartlar getirilmektedir. Teklif ile internet ortamında izinsiz yardım toplayan derneklerin sitelerine erişim engellenmesi ve idari para cezası gibi yaptırımlar öngörülmüştür. Bu sayede derneklerin tüm faaliyetleri İçişleri Bakanlığının onayına ve bilgisine sunulacaktır.
  4. Avukatlık mesleğinin ruhuna aykırı olarak avukatlara müvekkillerini ihbar etme yükümlülüğü yüklenmektedir. Bu düzenleme açıkça Avukatlık Kanunu’na aykırıdır.
  5. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde temel hak ve özgürlükler keyfi, ölçüsüz ve belirsiz ifadelerle anayasaya aykırı bir şekilde sınırlandırılmasına olanak tanınmaktadır.

Sivil toplumun ve vatandaşlarımızın iktidarın yozlaşmış gücü altında daha fazla ezilmemesi için DEVA Partisi olarak, tüm milletvekillerine ve sivil topluma seslenmek istiyoruz:

  1. Anayasa ve AİHS ile güvence altına alınan masumiyet karinesi, mülkiyet hakkı ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlandıran bu kanun teklifi Genel Kurul gündeminden geri çekilmelidir.
  2. Sivil toplumun, demokratik toplum ilkesinin gereği olarak özgür bir şekilde faaliyetlerini yürütmesi ve iktidarın güdümüne girmesine izin verilmemelidir.
  3. Dernekler Kanunu’nda yapılan örgütlenme özgürlüğünü ihlal eden tüm düzenlemelerden vazgeçilmedir.
  4. Bağımsız ve tarafsız yargının vazgeçilmez unsuru olan avukatlık mesleğinin avukat-müvekkil gizliliğine uygun bir şekilde yürütülebilmesi için avukatlar “yükümlü” listesinden çıkarılmalıdır.
  5. Teklifin genel gerekçeye uygun ilk altı maddesi, Adalet ve Anayasa Komisyonlarında sivil toplum örgütlerinin görüşünün de alındığı, kamuoyunda şeffaf bir tartışmanın yürütüldüğü demokratik bir sürecin ardından Genel Kurul gündemine getirilmelidir.

Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun Teklifi Hakkında TBMM’de Düzenlenen Basın Toplantım

Çok değerli basın mensupları;

Hepinizi saygıyla ve muhabbetle selamlıyorum.

 

Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun Teklifi hakkında partim adına görüşlerimizi sunmak istiyorum. Bu hafta Genel Kurulda görüşülmesi beklenen teklif, başlığıyla ilgisi olmayan pek çok konuda düzenlemeler içermektedir.

Teklif; avukatlara müvekkillerini ihbar etme yükümlülüğü yüklemesi, derneklere kayyım atanmasının önünün açılması; derneklerin yardım toplamasının zorlaştırılması ve kişi ve kurumların malvarlıklarının içi boş gerekçelerle dondurulabilmesi gibi kanun teklifinin gerekçesi ile uyuşmayan birçok amaç taşımaktadır.

Teklifin gerekçesinde terörizmin finansmanı ve uluslararası para aklama ile mücadelenin amaçlandığı belirtilmektedir. Ancak teklifteki 43 maddeden sadece 6 madde genel gerekçe ile doğrudan ilişkilidir.

Diğer maddelerin içeriği ise belirtilen amaçtan öte terörle mücadele kılıfıyla sivil toplumun hükümet eliyle susturulması ve etkisiz hale getirilmesi isteğinin bir tezahürüdür.

 

Değerli Arkadaşlar,

TBMM bugün Külliye’de kimin hazırladığı belli olmayan kanun tekliflerini onaylayan bir noterden farksızdır. Böyle bir teklifin meclise sunulması ile Genel Kurula gelmesi arasında sadece 1 hafta vardır.

Komisyon görüşmeleri dahi usulüne uygun yapılmamıştır. Kanuna imza atan milletvekilleri dahil, hiçbir milletvekili tam anlamıyla konuya vakıf olmadan, oldu bittiye getirilmeye çalışılan bir kanun teklifinden söz ediyoruz.

Nitekim, komisyonlarda kanun tekliflerinin anayasaya uygunluğu değerlendirilememektedir. Hatta anayasaya açıkça aykırı olması dahi bilinçli bir şekilde göz ardı edilmektedir. Bunun en güncel örneklerinden birini söz konusu tekliftir.

Bu teklif, bırakın sözde insan hakları reformunu, Türkiye’yi anayasasızlaştırma girişiminin devamıdır!

 

Saygıdeğer Basın Mensupları,

Bu kanunun; Birleşmiş Milletler Mali Eylem Görev Gücü kararları doğrultusunda çıkarıldığı ileri sürülmektedir. Ancak teklifte Mali Eylem Görev Gücü’nün 12 nolu tavsiye kararına ilişkin hiçbir hüküm yoktur.

12 nolu tavsiye kararı; Siyasi nüfuz sahibi kişiler kapsamında üst düzey kamu görevlileri ve üst düzey siyasiler gibi kişilerin yolsuzlukları bakımından bir düzenleme içerir.

Bu kişilerin yolsuzlukların önlenmesi adına mal varlıklarının yakından takip edilmesi ve kaynaklarının tespit edilmesi devletin yükümlülükleri arasındadır. Ancak Teklif’te bu konularda herhangi bir düzenleme yoktur. Dolayısıyla tekliften yolsuzluk olaylarının ortaya çıkarılması ile mücadele edilmek istenmediği net olarak anlaşılmaktadır.

Ülkemiz bu konuda bir düzenleme yapmayarak, yine “Gri Listeye” alınma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu durum ise ekonomik olarak yabancı yatırım konusunda sıkıntılarımızın devam etmesi anlamına gelmektedir. İktidar her zamanki gibi yolsuzlukla mücadeleye bakış açısını bizlere göstermektedir.

 

Değerli arkadaşlar;

Keyfiliğin önüne geçilmesi için kanunların olabildiğince belirli ve net ifadelerle düzenlenmesi şarttır. Teklifin 2, 3 ve 34. maddeleri ise; ‘adına veya hesabına hareket eden kişi’ gibi belirsiz kavramlara yer vermektedir.

Belirsiz kavramlar üzerinden kişilerin ciddi yaptırımlara maruz kalacağı düşünüldüğünde, hukuki belirlilik gereğince bu kavramların açıkça düzenlenmesi zorunludur.

Yine aynı şekilde; teklifin muhtelif yerlerinde geçen makul sebepler kavramının da açıklığa kavuşturulması gerekir. Teklif ile kurulan “Denetim ve İşbirliği Komisyonu”nun önerisi üzerine; iki bakan tarafından “makul sebepler” varlığı halinde kişi ve kuruluşların malvarlıkları doğrudan dondurulabilecektir.

Bu durum; bir mahkeme kararı dahi olmaksızın kişi ve kurumların mülkiyet haklarını açıkça sınırlamaya imkan tanır. Temel hak ve özgürlüklerin “makul sebeplerin varlığı” gibi kapsamı ve sınırı belli olmayan bir gerekçelendirme ile sınırlandırılması büyük bir hukuk garabeti yaratır. Dolayısıyla bu düzenleme Anayasaya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırıdır.

 

Saygıdeğer Basın Mensupları;

Dernekler Kanunu’nda yapılan değişiklikler ile, dernek kurma ve örgütlenme özgürlüğünün asıl, sınırlandırılmanın ise ancak istisnai ve ölçülü olması gerektiği tamamıyla göz ardı edilmiştir.

Teklifin en sorunlu hükümlerinden birisi 15. maddedir. Yani Dernekler Kanunu’na 30/A şeklinde eklenen yeni düzenlemedir.

Böylece, İçişleri Bakanı tarafından hakkında terörün finansmanı suçları ya da uyuşturucu suçları gibi gerekçelerle soruşturma açılan STK yetkilileri doğrudan görevden alınabilecek; yerine de kayyım atanabilecektir. Yani soruşturma açılması yeterli olacaktır. Bu yaptırım, yeterli görülmezse dernekler geçici olarak faaliyetten de alıkonabilecektir.

Derneklerin hakkında sırf soruşturma açılması gerekçe gösterilerek faaliyetten alıkonulmasına kadar gidecek sonuçlar doğuracak bu düzenleme sivil topluma yönelik Anayasaya aykırı muameleleri adaletsiz kanunla meşrulaştırmaktadır.

Görünen o ki, çoğu dernek kayyım atanan belediyeler gibi aynı akıbeti yaşayacaktır. Fal bakmaya gerek yok. Burdan açıkça ilan ediyorum; kanunlaşma sonrası Anadolu Kültür Vakfı bu kanunun ilk kurbanı olabilecektir, kimse şaşırmasın diye belirtiyorum.

Dernekler Kanunu’nun mevcut halinde; “hapis cezası verilmesini gerektiren suçların işlendiğinin tespit edilmesi halinde” ibaresi söz konusu teklif ile genişletilmektedir. Dernek yetkililerinin görevden alınabilmesi için yalnızca belirli suçlardan soruşturma açılma şartı yeterli görülmektedir. Soruşturma aşaması devam ederken kişilere uygulanacak böylesi bir yaptırım masumiyet karinesine aykırıdır.

Makul suç şüphesinin aranması yahut da kovuşturma sonucunun beklenmesi gerekirken; bu teklif ulaşılmak istenen amaç ile maruz kalınan hak ihlali arasında ciddi bir ölçüsüzlüğe yol açacaktır.

Ayrıca, maddede belirtilen İçişleri Bakanı tarafından hâkim onayına “derhal” sunulma yükümlülüğü, anayasaya uygun şekilde “24 saat içinde” olarak değiştirilmelidir.

Hukuk devleti, İçişleri Bakanının keyfine terk edilemeyecek kadar önemlidir!

 

Değerli arkadaşlar;

Teklifin 13. maddesi ile dernekler; İçişleri Bakanlığı tarafından yine keyfi gerekçelerle “riskli” olarak sınıflandırılarak sıkı bir denetime tabi tutulabilecektir.

Derneklere “risk değerlendirmesi” yapacak kurum açıkça belirtilmemiştir. Hangi ölçütler esas alınacak, tamamen belirsizdir. Bakanlığa bırakılan takdir yetkisinin kapsamı sınırlanmamıştır. Bir hukuk devletinde temel haklara yapılan sınırlamalar açık, öngörülebilir ve belirli olmalıdır. Bu durum Anayasa’nın 13. maddesine aykırıdır.

Teklif ile, yurtiçinde veya yurtdışında bulunan dernek ve vakıflar Türkiye’deki faaliyetleri kapsamında yürütülen fon ve hibeleri İçişleri Bakanlığı’na bildirmek zorundadır.

Bu açıkça bıktırma, korkutma ve sindirme politikasıdır.

Öte yandan, Teklif ile derneklerin yardım toplama faaliyetlerini zorlaştıran, ağır şartlar getirilmektedir. İnternet ortamında izinsiz yardım toplanması erişimin engellenmesi ve idari para cezası gibi yaptırımlara tabi tutulabilecektir.

2019 Avrupa Birliği Türkiye Raporunda yardım toplama mevzuatının dernekler açısından ciddi sıkıntılar içerdiği açıkça ifade edilmişken, iktidarın teklif ile daha da ağır şartlar getirmesi sivil topluma yönelik darbe girişimidir.

 

Saygıdeğer Basın Mensupları, 

Son olarak teklif ile avukat ve müvekkil gizliliği açıkça ihlal edilmektedir. Teklifin 20. maddesi ile avukatlar, Suç Gelirlerinin Önlenmesi Hakkındaki Kanununda “yükümlüler” kapsamına alınmaktadır.

Avukatların ‘yükümlü’ sıfatıyla iş ve işlem yaptıkları kişilerin tam kimliğini tespit etme ve kanun kapsamında olabilecek şüpheli işlemleri bildirme yükümlülüğü altına sokulması avukatlık mesleğinin niteliğine aykırı, son derece tehlikeli hükümlerdir.

Ayrıca avukatlardan yükümlülükleri kapsamında müvekkilleri hakkında istenilebilecek tüm bilgi ve belgeyi ilgili kurumla paylaşmakla mükelleftir. Avukatlar, Avukatlık Kanunu’ndaki özel hükümlere dayanarak dahi bilgi paylaşımından kaçınamayacaktır.

Teklifin bu düzenlemesi müvekkil avukat gizliliği ilkesine tamamen aykırıdır. Kaldı ki, benzer bir düzenleme geçmişte de bir yönetmelik ile yapılmış; ancak Danıştay tarafından iptal edilmiştir.

 

Değerli Arkadaşlar;

Kanun teklifinin asıl amacının; uluslararası yükümlülüklerimiz gereğince kitle imha silahları ve terörizmin finansmanı ile mücadele olmadığı açıktır. DEVA partisi olarak kanun teklifi sadece bu amaçla hazırlanmış olsaydı teklifi açıkça desteklerdik.

Ancak teklif;

Bir; uluslararası yükümlülüklerimizin aksine teklif yöneticilerin, yolsuzluk ve rüşvet gibi suçlarda kara para aklamasını engelleme adına gerekli düzenlemelere yer vermemektedir.

Oysa ülkemiz işte tam bu sebeple; keyfilikler ve yolsuzluklar ülkesi haline gelmiştir.

İki; dernek yöneticisinin hakkında yalnızca bazı suçlardan soruşturma açılması halinde; görevinden uzaklaştırılması, dernek yönetimine kayyım atanması ve derneğin faaliyetten alıkonulmasına kadar uzanacak bir süreç öngörülmektedir. Anti-demokratik bir dernekler kanunu düzenlemesini kabul etmemiz mümkün değildir.

Türkiye tam da bu sebepten yasaklar ülkesi haline gelmiştir. Düzenleme tamamen tekliften çıkarılmalıdır.

Üç; Avukatların vekil-müvekkil mahremiyetini ihlal edecek maddesi tekliften çıkarılmalıdır. Aksi durum avukatlık mesleğini ruhuna aykırıdır.

Dört; derneklerin yardım toplama faaliyetlere getirilen ağır şartlardan vazgeçilmelidir.

 

Değerli Arkadaşlar,

TBMM millet egemenliğini iktidar koalisyonuna teslim etmiştir. Bu koalisyon; çoğulculuğu, ortak aklı ve özgürlüğü esas almamaktadır. Kimlikçi, kutuplaştırıcı politikaları ile tek tip toplumu savunan bu anlayış, elindeki gücü ötekini kriminalize etmek için kullanan üçlü devlet partisine dönüşmüştür.

Ötekini kriminalize etme ve tek tip toplum oluşturma adına kullandığı araçlardan sadece birisi de figüran olan TBMM’dir. Dün sosyal medyayı, avukatları tek tipleştirmek için kullandığı gücü, bugün de sivil toplumu tek tipleştirme adına kullanacaklardır.

Yine de buradan iktidara sesleniyorum;

Kanun teklifini bütünüyle komisyona geri çekin! Teklifteki hukuk devletine aykırı, anti-demokratik tüm düzenlemelerden de vazgeçin.

Ortak akılla metnin son halini verelim.

 

Değerli Arkadaşlar, Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

YARGITAY’IN İRADESİNE EL KONULMUŞTUR!

YARGITAY’IN İRADESİNE EL KONULMUŞTUR!

YARGI KUKLA TİYATROSUNA DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞTÜR

HSK, Avrupa Yargı Kurulları Ağının nitelemesiyle tüm eylem ve kararlarıyla yargının bağımsızlığına dair herhangi bir endişe taşımadığını ortaya koyan sadece adı kalmış bir kurula dönüştürülmüştür.

27 Kasım 2020’da HSK tarafından çok tartışmalı yargı üyelerinin Yargıtay’a atanmaları bunun son örneğidir. Atamaların operasyonel olduğu, üyelerden birisinin henüz cübbesini dahi giymeden Yargıtay adayı olarak Anayasa Mahkemesi üyeliğine adaylığını açıklamasından açıkça anlaşılmaktadır.

Başlı başına hukuk devleti adına skandal bu adım ile Yargıtay’ın iradesine, gizleme gereği dahi duyulmadan, el konulmuştur. Yargıtay üyelerinin mobbing ve baskı uygulanarak adaylıktan çekilmelerinin sağlanması iddiası, yargı camiasında yaygındır.

Anayasa’ya göre; Yargıtay Genel Kurulunda yapılacak seçimde en çok oy alan 3 aday Cumhurbaşkanı’na sunulur, Cumhurbaşkanı bu 3 kişi arasından birisini Anayasa Mahkemesi üyesi olarak seçer. Demokratik bir ülkede bir adayın ilk üçe girebilmesi için uzun yıllar Yargıtay’da görev yapması yahut da nitelikleri ve erdemleriyle ön plana çıkması gerekir.

Biz de ise, gözümüzün önünde yapılan operasyonla, Yargıtay üyelerinin çoğunluğunun hiç tanımadıkları bir adaya talimatla oy vermeleri beklenmektedir. Talimatla oy kullanan Yargıtay üyelerinin birçok davada da talimatla oy kullanmış olabilecekleri açıktır.

Yargıtay üyelerinin kendilerine dayatılan bir adaya oy vermelerinin beklenmesi öncelikle itibarlarına yapılan en büyük hakarettir. “Ankara’da hala yargıçlar var.” diyebilmek için onurlu, vicdanlı ve anayasaya sadık hakimlerin mücadelesine yürekten ihtiyaç duyuyoruz.

Aklını ve vicdanını iktidara bağlayan hâkim ve savcılar tarihin tüm dönemlerinde utançla hatırlanmıştır. Ancak tarih mesleğinin gereğini hakkıyla veren onuruna ve anayasaya sahip çıkan tüm hâkim ve savcıları saygıyla anmıştır, anmaya da devam etmektedir.

DEVA Partisi olarak, yüksek yargının siyasi saiklerle şekillendirilmeye çalışılmasını hukuk devleti açısından son derece tehlikeli buluyoruz. Yargı bağımsızlığına ve liyakate aykırı bir şekilde yapılan tüm seçim ve atamalara karşı olduğumuzu kamuoyu ile paylaşırız.