Feyza

İKTİDAR YARGIYI DİZAYN ETMEYİ DERHAL SONLANDIRMALI

Yargının bağımsızlığının teminatı olarak görev yapması gereken Hâkimler ve Savcılar Kurulu, son günlerde kamuoyunda tartışma yaratacak önemli atamalara imza atmıştır. Bu atamalardan birisi de İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Sayın İrfan Fidan’ın Yargıtay üyeliğine seçilmesidir. Sn. İrfan Fidan’ın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı boyunca pek çok soruşturmayı siyasi iktidarın arzu ettiği doğrultuda yürüttüğü kamuoyunun malumudur.

Sn. İrfan Fidan’ın İstanbul’daki görev süresi içinde hukuk adına ortaya koyduğu hazin tablo ortadadır. Ancak Sn. Fidan Yargıtay üyeliğine seçilmesinden sadece birkaç gün sonra, önümüzdeki ay yapılacak olan Anayasa Mahkemesi üyeliğine Yargıtay’ın kontenjanından aday olduğunu açıklamıştır. Sn. İrfan Fidan Yargıtay’da henüz cübbesini dahi giymeden Anayasa Mahkemesi’ne üye olmak için aday olması yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı için ciddi bir tehlikedir.

Sn. İrfan Fidan’ın Anayasa Mahkemesine üye seçimine adaylığını açıklaması, Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından Yargıtay üyeliğine seçilmesinden kısa bir süre sonra olması, atamalarda iktidarın istek ve taleplerinin dikkate alındığının açık kanıtıdır. Yargıtay üyeliği bir atlama tahtası olarak kullanılmaktadır. Bu durum Yargıtay üyeliğinin de itibarını da ayaklar altına almaktadır. Yüksek yargımızı rencide edecek bu uygulamalara son verilmelidir.

Ayrıca aday olan bazı üyelere çekilmeleri konusunda baskı yapıldığı, çekilmek istemeyenlere mobbing uygulandığı iddiaları ise durumun vahametini ortaya koymaktadır. Bu iddialar Sn. Fidan’ın Yargıtay’a atanmasının ve Anayasa Mahkemesi üyeliğine aday olmasının olağan olmadığını, bilakis planlı bir şekilde bu konuma getirildiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Türkiye’de yargı organının en temel yapısal sorunları; yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, hukukun üstünlüğü, adil yargılanma ihlalleri ve liyakattir. Ancak iktidar, en yüksek yargı merci olan Anayasa Mahkemesi’ne üyelik seçimlerinde liyakat esaslarını göz ardı etmektedir. Tamamen iktidarın hesapları üzerinden Yüksek Yargı şekillendirilmeye çalışılmaktadır.

Bu durum demokratik bir hukuk devleti ve anayasanın üstünlüğünün korunması için vazgeçilmez olan ve kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyen Anayasa Mahkemesi’nin iktidarın güdümü altına alınması arzusunun bir sonucudur. Kaldı ki, iktidarın yargı reformundaki samimiyetsizliğinin de açık kanıtıdır.

Kadına Karşı Şiddetle Mücadelede İstanbul Sözleşmesi Etkin Bir Şekilde Uygulanmalıdır!

Ülkemizde, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Gününde, kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet ve cinsiyet ayrımcılığı gibi konularda tablo giderek kötüleşmektedir. Devletin öncelikli görevi, kadınların hak ettikleri, insan onuruna yakışan hayatın sağlanması için gerekli tedbirleri almaktır. Ancak ne yazık ki iktidar, sosyal hayattan uzaklaştırılan, ekonomik özgürlüğü elinden alınan ve hayatlarına kastedilen kadınlar için şiddetin farklı şekilleri ile mücadelede yasal ve yapısal gereklilikleri yerine getirmemekte ve halen kalıcı bir politika üretmemektedir.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun raporuna göre 2019 yılında 474 kadın öldürülmüştür. Salgın nedeniyle çok sayıda kişinin evlerde kalmasıyla birlikte şiddet vakalarında daha fazla artış yaşanmıştır. Kadına yönelik fiziksel şiddetin yanı sıra ekonomik şiddetin boyutları da salgınla beraber ağırlaşmıştır. TÜİK verilerine göre kadın iş gücü son bir yılda yüzde 7,5 azalmıştır. Yine alınan tedbirler kapsamında okulların tamamen kapatılmasıyla ev içindeki gündelik işler ve bakım yükleri artmıştır.

Öte yandan, en son Uşak ilinde yapılan gözaltı sırasında insan onuruna aykırı bir şekilde çıplak arama yapılması iddialarına yönelik yetkili makamlar tarafından ikna edici, somut bir açıklama yapılamamıştır. Şüphelisi özellikle kamu görevlisi olan; kadınlara yönelik fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddete dair şikayetler takipsiz bırakılarak, iddiaların tespiti için şeffaf soruşturma süreci yürütülmediği ve iddiaların açıklığa kavuşturulmadığı bilinmektedir.

Ulusal ve uluslararası mevzuatların etkin uygulanması kadına karşı şiddet vakalarını önlemenin ilk adımıdır. Ancak iktidar bunun yerine, kadına karşı şiddeti önleme amacıyla yapılan mevzuatı tartışmaya açmakta ve kadına yönelik şiddetle etkin mücadele yerine, sorunu çözümsüzlüğe itmektedir. Devlet, mevcut hukuki yapıyı yıkmak yerine sözleşme şartlarına uyumlu olarak güçlendirmeli, uygulamadaki aksaklıkları gidermelidir.

Kadına şiddet ile mücadelenin hukuki ve fiili dayanağı olan İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmak yerine kadın cinayetlerin artarak devam ettiği bu günlerde sözleşme hükümleri etkin bir şekilde uygulanmalıdır.

Şiddet mağduru kadınlar, polis ya da savcılığa başvurduğunda etkin bir şekilde korunmalıdır. Koruma sağlamayan veya işinin gereğini yapmayan kamu personeli hakkında en ağır idari ve hukuki yaptırımlar uygulanmalıdır. Bu kapsamda cinsel şiddet kriz merkezlerinin kurulması, kadın sığınma evlerinin sayısının arttırılması, tedbir kararlarına aykırılığın suç olarak düzenlenmesi ile yargılamalarda mevcut eksikliklerin giderilmesi için gerekli tedbirler acilen alınmalıdır.

Şiddetin toplumsal ve kültürel alt yapısı ile mücadele ise en az güçlü bir hukuki alt yapı kadar önemlidir. Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı koruyucu ve önleyici tedbirler ile rehabilitasyon aşamalarında daha fazla sorumluluk almalıdır. Şiddetin toplumsal alt yapısına karşı sivil toplum iş birliği ile etkin mücadele mekanizmaları oluşturulmalıdır. Şiddete karşı toplumsal farkındalığı arttıracak kampanyalar gerçekleştirilmeli, ilkokuldan başlayarak eğitim müfredatına bu konuya dair bilgilendirici ve eğitici eklemeler yapılmalıdır.

Kadına şiddetle mücadelede kalıcı bir politikanın yerleştirilmesi adına siyasi yaklaşımlardan ziyade objektif, kadın hak ve hukukuna saygı esasında, önleyici yasal ve yapısal gereklilikler esas alınmalıdır.

DEVA Partisi olarak, kadına karşı şiddetin kayıtsız şartsız karşısındayız! Kadına karşı şiddeti sona erdirmek için gerekli tüm adımları atmaya da hazırız.

“Yargı Üzerindeki Siyasi Baskılar”a İlişkin TBMM’de Gündem Dışı Genel Kurul Konuşmam (18.11.2020)

Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri, Genel Kurul’u saygı ile selamlıyorum.

Yargı üzerindeki siyasi baskılar üzerine söz almış bulunuyorum.

Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu karanlık tablonun nedenlerini ortaya koymaya çalışırken birçok sebep öne sürebiliriz. Ancak adaletin olmadığı bir ülkede sayılacak tüm sebepler ikincil kalmaya mecburdur.

Hukukun üstünlüğünün yok sayıldığı bir ülkede ekonomik gelişmeden, toplumsal barıştan ve huzurdan söz edilemez.

Yargı alanında yaşanan sorunları, tek başına anayasal ve yasal düzenlemelerdeki eksikliklerle açıklamak mümkün değildir. Sorunun temelinde, baskıcı ve otoriter yönetim anlayışı yatmaktadır.

15 Temmuz’dan sonra sayısız hakim ve savcının toptancı bir anlayışla meslekten çıkarılmasından sonra görevde bulunan çoğu hakim ve savcı benzer bir duruma düşmeme adına “Kanuna ve vicdanlarına” göre değil, “iktidarın istek ve ihtiyaçlarına” göre karar vermeyi tercih etmiştir. Bunun aksine davrananlar ise sürülerek, açığa alınarak yahut da tenzili rütbe ile cezalandırılmıştır. İktidarın istek ve emirlerini yerine getirenler ise terfi ettirilerek önemli görevlere getirilmiştir. Bu yolla, Hâkim ve Savcılar Kurulu yargıyı baskı ve tehdit altında tutmaktadır.

İktidarın tahakkümü altındaki hakim ve savcılar nedeniyle on binlerce kişi, kriterleri keyfi olarak belirlenen terör örgütü üyeliği suçlamalarıyla, hukuka aykırı bir eylemleri olmadan yargılanmaktadır.

Bugün insanlar, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen ceza evlerinde keyfi olarak tutulmaya devam etmektedir. Osman Kavala, Ahmet Altan, Ayhan Bilgen ve daha niceleri iktidarın baskı ve korkusuna direnemeyen hakim ve savcılar yüzünden halen cezaevindedirler.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Demirtaş kararı üzerine Cumhurbaşkanı’nın “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları bizi bağlamaz. Biz karşı hamlemizi yaparız. İşi bitiririz” sözü durumu bütün açıklığıyla ortaya koymuyor mu?

Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Bahçeli tarafından, Anayasa Mahkemesi’nin yapısının değiştirilmesi teklif edilmektedir.

Neden? Çok oldu değil mi? Haddini bilmiyor değil mi? Anayasal düzeni savunuyor değil mi?

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, hukuku ayak bağı olarak gören İçişleri Bakanı, Anayasa Mahkemesi başkanına terör örgütü üyesi iması yaparak aba altından sopa gösteriyor.

Tüm bu baskıların amacı açıktır. Türkiye’de insan hakkı ihlallerini, hukuksuz kanun ve kararnameleri denetleyecek bir mahkeme bırakmamaktır.

Yargıtay ise, haksız tutuklulukların ve yargılamaların önüne geçememiştir. On binlerce kişi hakkında yıllarca tutuklu yargılamalar devam etmektedir. İktidarın yersiz ve sınırları belirsiz terör örgütü üyeliği tanımı yargı organlarının kararlarını belirlemektedir.

Bugün Danıştay ve genel olarak idari yargı yürütmenin bir organı gibi davranmaktadır. Adalete ve kanuna aykırı kriterleri uygulamayan bir İdare Mahkemesi basına “Fetö’cüleri sevindiren mahkeme” olarak lanse edilmiştir. Mahkeme başkanına derhal tenzili rütbe yapılmıştır.

Şehir Üniversitesi’ne yapılan arazi tahsisi kararı Danıştay’ca iptal edilmiştir. Bunların hepsi emir ve talimatla yapılmıştır.

AİHM ve AYM kararları uygulanmamaktadır. İlk derece mahkemeleri Cumhurbaşkanının himayesinde Anayasayı çiğnemektedir.

2019 yılında ortalama her gün 100 kişi aleyhinde Cumhurbaşkanına hakaret suçundan soruşturma açılmıştır. İktidarın hiçbir eleştiriye tahammülü yoktur.

Bugün Türkiye, Avrupa Konseyi ülkeleri arasında en fazla tutuklu gazetecinin bulunduğu ülkedir.

Buradan iktidara sesleniyorum,

Türkiye bu adaletsizliklerle yönetilemez.

Şayet Cumhurbaşkanı insan hakları ve hukuk devletine tekrar dönmek istiyorsa, çözümü basittir.

İstifa etmeyeceğine göre, en azından yargının üstündeki elini çeksin. Kendisinden farklı düşünenlerdenler korkmasın, doğrulardan çekinmesin. Millete efendi değil, geçici amme hizmetçisi olduğunu hatırlasın.

Tek adam rejimine son versin. Kuvvetler ayrılığının esas alındığı bir Anayasa çalışmasını Meclis’te derhal başlatsın. Nasıl olsa külliyeden geliyor torba ve çuval yasalar.

Hukuka dönmekte samimi ise Anayasa Mahkemesinin demokratik meşruiyetini güçlendirsin.  Mahkeme üyeliklerinin çoğulcu bir sistemle seçilmesini sağlasın.

Hâkim ve savcıların mesleğe terfileri ile coğrafi kürsü teminatlarını ivedilikle düzenlesin.

Hâkim ve savcıların mesleğe atanmalarında objektif kriterler getirsin. Kayırmacılığı bitirsin.

Biliyorum, çözüm yeri burası ve bunlar bizim görevlerimiz.

Ama maalesef bilenler çoğunlukta değil. O sebeple meclis işlevsiz, saygınlığı yerlerde sürünüyor.

Saygıdeğer Milletvekilleri;

Çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakmak istiyoruz? Demokratik hukuk devleti mi yoksa hukuksuz bir tek adam yönetimi mi?

Daha dün ekonomi pik yapıyor diyen kişi bugün acı reçeteden bahsetmiyor mu?

Bu ülkede pik yapan tek şeyin adaletsizlik ve zalimlik olduğunu bilmiyor mu?

Bu gidişata dur demek elimizde.

Hepinizi saygıyla selamlar, iyi günler dilerim.

TBMM Genel Kurul Konuşmamı İzlemek İçin

Yeneroğlu: ‘Türkiye, Avrupa’daki İslamofobiye çanak tutacak bir politikasızlığa sahip’ (Serbestiyet – Röportaj)

Mustafa Yeneroğlu, DEVA Partisi İstanbul Milletvekili. Onu Türkiye’deki siyasi tartışmalarda, özellikle hukuk ve insan hakları konularında aldığı cesur ve sert çıkışlarıyla tanıyoruz. Yeneroğlu 2015 yılına kadar, 3 yaşındayken gittiği Almanya’da yaşıyordu. Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’nın önde gelen isimlerinden biriydi. O yüzden bu kez onunla Türkiye’nin sıcak gündemini değil, son bir ayda Fransa ve Avusturya’da yaşanan terör saldırılarından sonra Avrupa’da Müslümanların aleyhine değişen havayı konuştuk.

Bir öğretmenin boğazını kesmek, kilisede dua eden 70 yaşında bir kadının boğazını kesmek… Türkiye’de daha çok bu olaylardan sonra verilen tepkiler, açıklamalar öne çıkartılıyor; ‘Avrupa’da İslamofobi yükseliyor’ deniyor. Bu olaylar karşısında yeterince empati yapabiliyor muyuz?

Her birisi başlı başına çok geniş kompleksli olaylar. Bunu öncelikle belirtmek istiyorum. Elbette Avrupa’da, İslamofobi olarak da adlandırabiliriz, fakat aslında İslamofobi olarak adlandırılmasının da sorunlu olduğu bir süreçle karşı karşıyayız. Bu süreç, yeni bir süreç değil. Çok uzun zamandan beri devam eden, aşırı sağ ve İslam düşmanlığını toplum nezdinde popülerleştiren hareketlerin büyümesiyle ortaya çıkan, özellikle 11 Eylül terör hadiseleri sonrasında daha da büyüyen bir durumla karşı karşıyayız. 11 Eylül terör hadiseleri öncesinde Müslümanlar Avrupa’nın farklı ülkelerinde o ülkelerin kendi göç tarihinden de hareketle ülkedeki din-devlet ilişkilerini farklı şekillerde tartışıyordu.

11 Eylül terör hadiseleri sonrası Avrupa’da da gerçekleşen terör eylemleri, Müslümanlara karşı bir korku ikliminin oluşmasına sebep oldu. Bunu göz ardı edemeyiz. Bu korku ikliminde, basının da bunları genelleştirerek bütün Müslümanlara mal etmesiyle Müslümanlara karşı gün geçtikçe artan önyargılar, kuşkular ve endişeler belirdi.

Bu endişeler merkez sağ partiler tarafından, aşırı sağ partilerin daha fazla güçlenmemesi için söylemsel olarak sahiplenildi. Ve sahiplenildikçe popülerleşti. Popülerleştikçe meşruiyet kazandı.

Artık bu söylemlerden kaçınılması mümkün değil. Son 15-20 yılda Avrupa’da zaten akademik çalışmalar net bir şekilde ortaya koymakta ki, Müslümanlara karşı önyargılar artık toplumsal düzlemde çok güçlü bir şekilde yer edinmiş durumda. Batı Avrupa ülkelerinde büyük toplum kesimleri Müslümanlarla birlikte yaşamaktan imtina ediyor, tereddüt ediyor, endişe duyuyor.

Ama ilginç olan şu; İslam düşmanlığının en çok olduğu bölgeler, Müslümanların neredeyse hiç yaşamadığı yerler. Doğu Almanya örneğin, Müslümanların çok az yaşadığı bir bölge. Ama orada İslam düşmanlığı Batı’dan daha fazla.

Peki neden kaynaklanıyor bu?

İslam dünyasında son 10 yılda ortaya çıkan gelişmelerin, genellemelerle bütün Müslümanlara mal edilmesi yüzünden.

11 Eylül terör hadiseleri sonrası Batı Avrupa ülkelerinde öyle bir ortam gelişti ki, “Artık önleyici tedbirler almamız gerekir” anlayışı ile, suçlular ile mücadele etmek yerine “Nerede suç oluşabiliyorsa o ortamlarla mücadele edelim” anlayışı ortaya çıktı.

Şiddet eğilimli kişilerin o sosyalizasyonu edindiği ortamlara odaklanmak yerine, önleyici tedbirler o kadar öne çekildi ki, dindar bir yaşam biçimi içerisinde olan insanlara kadar uzatıldı. Örneğin camiler, tehdit oluşturabilecek ortamlar olarak tespit edildi, düşünüldü.

Camiler içerisindeki dindar insanlar da hedef olarak belirlendi. Örneğin dediler ki, İslamcılıkla mücadele ediyoruz, siyasal İslam ile mücadele ediyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde kimsenin alnında İslamcı ya da siyasal İslamcı diye yazmıyor. Öyle bir etiket yok. Kimse kendini de bu şekilde tanımlamıyor. Böyle bir tanım da zaten özgürlükçü hukuk devletinde ciddi anlamda sorunlu. Çünkü özgürlükçü hukuk devleti zihinlerle mücadeleyi bu şekilde ceza hukukunun yöntemleri ile yapmaz, polisiye önlemlerle yapmaz. Ama Batı Avrupa ülkelerinde bunlar o kadar popülerleştirildi ki, genel toplum da Müslümanlara karşı ön yargılarını büyüttü. Büyüttükçe de aşırı sağın ya da ırkçı partilerin ölçüsüz talepleri zamanla merkez sağ partiler hatta sol partiler tarafından benimsenmeye başladı. Ama bunların hepsi çıkmaz sokak. Şunu net olarak görüyoruz, Batı Avrupa ülkelerinde şiddet olaylarına karışan hiç kimse, istisnasız hiç kimse, normal dini tedrisat görerek radikalize olan tipler değil. İstisnasız bir şekilde Batı Avrupa’da terör eylemlerine karışan herkes, istisnasız herkes, normal camilerde, özellikle Türkiyeli Müslümanların yoğun olduğu camilerde radikalleşmiyorlar. Böyle bir örnek yok. Yüzlerce kişi arasında böyle bir örnek yok. Bunların hepsi, şiddeti araç olarak kabul edip meşru olarak gören modern selefi ortamlarda yetişiyor. Çok net olarak bunu söylemek gerekiyor. Dolayısıyla burada sorunsallaştırılması gereken İslam’ın bütünü, Müslümanların geneli değil, şiddeti meşru ve araç olarak gören kişilerdir. Aksi takdirde örneğin Fransız ırkçıları ile mücadele ettiğiniz zaman bütün Fransa ile mücadele etmek gerekir. Mümkün mü bu? Bunu kimse kabul etmez. Almanya’da Alman ırkçılarla mücadele ettiğiniz zaman bütün Almanlarla mücadele etmek gibi bir önlem kimsenin aklının ucundan geçmez. Ama söz konusu Müslümanlar olunca maalesef böyle bakılmıyor.

Son Avusturya örneğine bakalım, oradaki genç zaten IŞİD terör örgütüne katılmış, Suriye’ye giderken Türkiye’de yakalanmış, Türkiye bu kişiyi tekrar Avusturya’ya geri göndermiş ve orada 22 aylık hapis cezası almış terör örgütü üyeliğinden dolayı. Sonra cezaevinde ıslah programlarına katılmış. Bu ıslah programları içerisinde kendisinin artık radikal bir zihin dünyasına sahip olmadığı fikri ortaya çıkmış. Demek ki yanıltmış oradaki uzmanları, bunun üzerine 7 ay sonra cezaevinden çıkmış ve bu eylemi gerçekleştirmiş.

Fransa’daki örneğe bakalım, Nice’teki eylemi birkaç gün önce ülkeye giren genç bir Tunuslu gerçekleştiriyor. Tüm bu olaylarda şunu net bir şekilde görüyoruz ki, bu eylemleri gerçekleştiren insanlar geçmişte her türlü suçu işlemiş kişiler, yoksa İslami yaşam biçimi ile bilinen insanlar değil. Bunların ortak özellikleri perspektifsizlik, hayatın içinde yer bulamama, şiddet kültürü içerisinde yetişme… Bu ortamda nefret tellalları dediğimiz şiddeti tasvip eden selefi örgütlerin internet üzerinden radikalleştirdiği tipler.

Daha ilginç bir şey söyleyeyim, bu insanların çoğu zaten ilgili ülkelerde polislerin ve istihbarat örgütlerinin kayıtlarına girmiş kişiler. Örneklerin büyük çoğunluğunda bu kişiler zaten “tehdit oluşturan” şeklinde tanımlanmış ve istihbarat örgütlerinin de takibinde olan kişiler. Bilinmeyen insanlar değiller yani. Temel problem, bir hukuk devleti bunlarla nasıl mücadele edecek? Maalesef ki çok küçük bir azınlık, Müslümanların tamamına mal edilerek Müslümanların tamamı ötekileştirilebiliyor. Zaten IŞİD gibi terör örgütlerinin hedefi de bu. Avrupa’daki Müslümanların ötekileştirilmesini sağlayarak çatışmayı artırmak.

Vahşeti yapanlar ile Müslümanları ayırmak gerektiğini söylediniz haklı olarak. Fakat şöyle bir durum da var, biz Türkiye’de 2-3 hafta boyunca oradaki vahşeti değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Fransa Cumhurbaşkanı Macron arasındaki tartışmayı konuştuk. Bu tartışma da çok sert bir üslupla gerçekleşiyor. Bu olaylar yaşanırken, kurduğu bir dernek radikal İslamcı oluşumlarla bağlantı halinde olduğu gerekçesiyle kapatılan Müslüman bir Fransız vatandaşı, Türkiye’den siyasi sığınma talebinde bulundu Twitter üzerinden. İçişleri Bakanlığı’na bağlı olan Göç İdaresi Başkanlığı da resmi Twitter hesabından bu çağrıya cevap yazarak tabiri caizse “yol gösterdi.” Tüm bu parçaları bir araya getirdiğimizde, siz nasıl bir tablo görüyor, bu olayları nasıl değerlendiriyorsunuz? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklamaları ve açıklamalarındaki üslubu Avrupa’daki Müslümanlara ve Türklere fayda mı sağlıyor yoksa bu söylemler oradaki insanlarımıza uzun vadede zarar mı veriyor?

Bu da çok boyutlu bir mesele. Fransa’da tahminen 7 milyonun üzerinde Müslüman yaşıyor. Bu konu ile ilgili resmi bir istatistik yok, çünkü Fransa resmi istatistiklerde kişilerin dini inançlarını vs. veri olarak toplamıyor. 670 bin civarında da Türkiye’den göç edip Fransa’da yaşayanlar bulunuyor. Yani bizim Fransa’da hassasiyetle takip etmemiz gereken çok ciddi bir kitle mevcut. Batı Avrupa ülkelerinde en fazla Müslümanın yaşadığı ülkelerin başında Fransa geliyor. Fransa’dan sonra İngiltere, sonra Almanya geliyor. Öncelikle bu tabloyu dikkate almamız lazım.

Fransa’da Müslümanlar uzun zamandır maalesef ki aşırı sağın yükselmesi ile daha çok önyargıya ve ötekileştirmeye maruz kalıyorlar.

Doğru bir analiz yapabilmek için, Fransa’da şiddeti tasvip eden ve uygulayabilecek 8 binden fazla kişinin mevcut olduğu biliniyor. Bu kişilerin çok önemli bir bölümü, Fransa’da radikalleşmiş tipler. Yurtdışında radikalleşerek Fransa’ya eylem yapmaya gelmiş kişiler değil. Fransa’nın elitist tavrı ve Müslümanları ötekileştiren uygulamaları sebebiyle bu kişiler ortaya çıkıyor. Bütün selefi yapılar şiddeti tasvip etmiyor fakat şiddeti tasvip eden selefi ortamlarda, veyahut basit suçlardan ya da adi suçlardan girdikleri Fransa cezaevlerinde radikalleşen çok ciddi sayıda genç var. Fransa’dan son yıllarda Suriye’ye gelip, Suriye’de savaş tecrübesi edinen, orada savaş suçları işleyip tekrar ülkeye geri dönenler var. Sadece Avusturya’da bile bakın, son üç yılda bir şekilde Suriye’ye gidip orada savaşmış 330 kişi var ve bunların yaklaşık 70’i şu anda Avusturya’da yaşıyor. Fransa’da bu rakam iki binin üzerinde. Dolayısıyla, oradaki devletin Müslümanlara yönelik tutumunu değerlendirirken bunları da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Diğer taraftan da Fransa zaten Frankofon bir anlayış içerisinde, Müslümanlara kendi dünya görüşünü empoze etmeye çalışıyor. Bu, yıllardan beri devam eden bir süreç. Fransa’daki laiklik uygulaması, özellikle Müslümanları sosyal hayattan dışlamaya yönelik, siyasal söylem ve baskılarla yürüyen bir süreç. Bunları da not etmek gerekiyor. Fransa’da sivil toplum, aynı zamanda çoğulcu toplumun mücadelesini vermeye çalışıyor. Özellikle Fransa’nın baskısına maruz kalan Müslümanların da içerisinde bulunduğu insan hakları kuruluşları da bu mücadele içerisinde devamlı Fransız idaresinin dışlamasıyla karşı karşıya kalabiliyor. Bugün, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Fransa’daki camileri banka hesabı açamıyor, Türkiye’den artık imam gidemiyor. Fransız İslamı adı verilen ama ne olduğu bilinmeyen ve içi doldurulamayan, aslında laik bir devletin de kendisine yasakladığı bir alana girmesiyle karşı karşıyayız. Bu da önyargıları besliyor elbette. Müslümanların da Fransız toplumunda aidiyet bilincini zedeliyor. Ama bunların hiçbirisi, Fransa’da gerçekleşen terör olayları ile yakından uzaktan alakalı değil. Fransa’da sağlıklı bir din tedrisatı edinmiş, özellikle Türkiyeli Müslümanların ortamında bulunmuş hiçbir kişinin herhangi bir terör hadisesine karıştığına dair en ufak bir bulgu söz konusu değil. Maalesef ki Fransa, bir hukuk devletine yakışmayacak şekilde bunları genelleştirerek Müslümanların tamamını sorunsallaştıran bir politika takip ediyor.

Fransa’da Charlie Hebdo’yu devletin sahiplenmesi şeklindeki bir yaklaşımı kabullenmemiz elbette ki mümkün değil. Elbette orada hem bu derginin yayınları olsun, hem de Fransa devletinin bu yayınları sahiplenen tavrı olsun, bunları eleştirmek mümkün. Fakat bunları yaparken, orada selefi akımlar içerisinde yetişmiş, çok tartışmalı fikirlere sahip olan ve şiddeti kutsadığına dair endişeler olan insanların Türkiye tarafından iltica taleplerine olumlu cevap veriliyor gibi bir yaklaşım, Türkiye’yi uluslararası camiada çok daha büyük sorunlarla karşı karşıya bırakmaya müsait bir gelişmedir. Elbette ki yukarıdan talimatla yapılmıştır, yoksa kimsenin Twitter üzerinden iltica başvurusunda bulunup da buna Twitter’dan cevap verildiği bir vaka örneği yoktur. Bu popülizmin, kendince “Macron’a cevap yetiştiriyorum”, “Fransa’da baskı altındaki Müslümanların yardımına koşuyorum” şeklindeki yaklaşım biçiminin Fransa’da da bir karşılığı yok. Bu kişi Fransa’da, devlet tarafından kendisine yönelen bir tehditle kendi temel haklarını tehdit eden bir yaklaşım biçimi ile karşı karşıyaysa o zaman bunu değerlendirirsiniz. Ama devlete yakışan bir yaklaşım ile değerlendirirsiniz. Yoksa Fransa’da Türkiye’nin şiddeti tasvip eden, kuşkulu fikirleri olan selefi akımlara kapı açması gibi bir görüntü ortaya koyması Fransa’daki özellikle Türkiyeli Müslümanlara yönelik baskının da artmasına sebep olur. Fransa gibi 670 bin vatandaşınızın yaşadığı ülkeler ile ilgili konuşurken, kullandığınız dile dikkat etmek zorundasınız. Daha ölçülü, daha nitelikli, daha nesnel bir dil kullanmak durumundasınız.

Mesela Fransa’ya boykot uyguluyorsunuz. Bir kere biz Fransa ile dış ticaretimize baktığımızda, dış ticaret artımızın olduğu nadir ülkelerden birisi. Diğer taraftan ülkemizde Fransız şirketleri için mal üreten on binlerce insan var. Bu şirketlerde çalışan on binlerce insan var. Bunun bedelini bu insanlar ödeyecek. Fransa mallarına boykot uygulayacaksınız, peki Fransa’da yaşayan 670 bin Türk ne yapacak? Böyle bir yaklaşım olabilir mi? Bunlar üç gün sonrası, üç saat sonrası hatta üç dakika sonrası düşünülmeyen, laf olsun diye ortaya konan, Türkiye’nin itibarını ciddi manada zedeleyen yaklaşım biçimleridir. Bir kere bu yaklaşım biçimlerinden kaçınılması lazım.

Bu noktada size şunu sormak istiyorum: Fransa’daki laiklik uygulamasından bahsettik. Sizin uzun yıllar yaşadığınız Almanya’da laiklik uygulaması daha yumuşak, dolayısıyla İslam’ın kamusal alandaki görünürlüğüne direnç Fransa’da çok daha yüksek. Bu gidişat Almanya’nın İslam’a karşı daha sert bir tutum geliştirmesine, onun Fransa’ya benzemesine yol açabilir mi?

Şimdi tabii Fransa’nın din-devlet ilişkileri çok farklı. Almanya’da devletin tüm dini cemaatlere eşit mesafede olma zorunluluğu var. Anayasada bu tanımlanıyor. Müslümanlara yönelik yasama, yargı nezdinde ciddi bir problem yok fakat uygulamada demin bahsettiğim çoğunluk toplumsal şartlara entegre edilmediği için bazı problemler yaşanıyor. Almanya’da çoğulcu toplum modeli kabullenilmiş durumda. Fakat bunun gerekleri konusunda ciddi eksiklikler var. Örneğin Müslümanların ya da diğer azınlıkların kamu kurumlarında temsili çok zayıf, polis teşkilatında çok zayıf, medyada temsili çok zayıf, yasamada ve yürütmede temsili çok zayıf. Bu da uygulamada birçok haksızlığı ve eşitsizliği beraberinde getiriyor. Bunlar devamlı olarak da Almanya’da tartışılıyor. Almanya’da her birkaç ayda bir terör olayları meydana geliyor. Bu da doğal olarak yerel toplumun endişelerinin artmasına sebep oluyor. Önyargılar artıyor.

Almanya’da din-devlet ilişkileri bağlamında, Müslümanların bireysel din özgürlükleri konusunda ciddi problemler yok, eksiklikler ve noksanlıklar var fakat bunun mücadelesi verilebiliyor. Ama kurumsal din özgürlüğü konusunda, Müslümanların grup hakları kabul edilmiyor. Kamu tüzel kişiliği olsun, camilerin statüsü olsun, Müslümanların kendi içlerindeki organizasyonlarındaki otonom statüleri olsun bu noktalarda birçok problem var. Bu problemlerin aşılması için Müslüman toplum bir çaba içerisinde. Ama yerel toplumun çoğunlukçu yaklaşımları bu sorunları azaltmıyor, artırıyor. Avusturya’da mesela 11 Eylül’den sonra yükselen aşırı sağ ile Müslümanlara karşı önyargılar ve ötekileştirmeler arttı.

Türkiye, Avrupa’daki İslamofobi ile mücadele ediyormuş gibi davranıyor fakat uygulamada öyle değil. Uygulamada tam olarak oradaki İslamofobiyi artıracak, buna çanak tutacak söylemler ve politikasızlığa sahibiz. Bu da, orada yaşayan vatandaşlarımızı ve hatta tüm Müslümanları günden günde daha zor durumda bırakıyor. Bunun tamamıyla gözden geçirilmesi gerekiyor. Yurtdışındaki vatandaşlarımıza yönelik kuşatıcı, gerçekçi bir siyaset ortaya konulması gerekiyor.

Röportajı Serbestiyet’in sitesinde okumak için lütfen tıklayın.

İşsizlik Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifine İlişkin TBMM Genel Kurul Konuşmam

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

DEVA Partisi adına gündemdeki İşsizlik Sigortası Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun teklifiyle alakalı görüşlerimizi ifade etmek için söz aldım.

Bu kanun teklifi aslında Türkiye ekonomisinin içler acısı halini gözler önüne sermektedir. Hükümet ülkeyi bir ekonomik krize sokmuş ve bu krizi çözme kapasitesinden de yoksundur.

Tüm bu gerçekler gün gibi ortadayken iktidar bu gerçekleri kabul edip değiştirme yoluna gitmektense göstermelik bir şekilde işsizlik oranını düşürmeye çalışmaktadırlar.

Kısmi çalışma ödeneği, ücretsiz izinde nakdi destek gibi uygulamalarla insanlar açlık sınırının çok altında yaşamaya mecbur edilmektedir.

Çalışanların 1 yıl daha 1.168 liraya mahkûm edilmesi ciddi sıkıntılar barındırmaktadır. Günlük 40 lirayı bile bulmayan bu tutarlarla bir ailenin temel ihtiyaçlarını karşılayamayacağı ve sağlıklı bir şekilde hayatını devam ettiremeyeceği bir gerçektir.

Uygulamada çalışan tarafında önemli hak kayıpları söz konusudur, kısmi çalışma ödeneği denilmesine rağmen işçiler zaten tam zamanlı ve hatta fazla mesai yaparak çalışmaya devam etmektedirler. Buna karşılık işverenler çoğu zaman işçinin, İŞKUR’dan ödenen miktar dışındaki ücret alacağını dahi ödememektedir.

Öte yandan işten çıkarma yasağı ile birlikte uygulanan ücretsiz izinde devletin vermiş olduğu nakdi destek vatandaşlarımızı açlığa mahkûm etmektedir. Ayrıca uygulamada ücretsiz izne çıkarıldığı söylenen işçilerin çalıştırılmaya devam ettiği, bazı işverenlerin bu uygulamaları suiistimal ettiği de bilinmektedir.

Torba Kanun ile kısmi zamanlı çalışmayı kabul eden hizmet erbabına damga vergisi ve gelir vergisi stopajı istisnası getirilmektedir. Çalışan için ödenen vergi ve SGK primlerinin bir nevi istihdam vergisi olduğu düşünüldüğünde, teşvikler iddia edildiği gibi çalışanlara değil işverenlere getirilmektedir. Bu madde bir kişinin tam zamanlı yapacağı işi iki kısmi zamanlı çalışana yaptırmayı amaçlamaktadır.

Böylece işsizlere iş bulamayan iktidar, eldeki işleri ve bir maaşı birkaç kişiye paylaştırıp işsizliği azaltmaya çabalamaktadır. Bunun anlamı, zaten sefalet ücreti denebilecek düzeyde ücret alan çalışanların gelirlerinin daha da düşmesidir.

Önceki varlık barışı uygulamalarında varlıklar üzerinden %1, %2 gibi oranlarda vergi alınırken, bu teklifte varlıklar üzerinden herhangi bir vergi alınmayacağı düzenlenmektedir. Bir yandan yüksek ÖTV ve KDV ile sıradan vatandaşın sırtına binen vergi yükü ortadayken, yurt dışında bulunan varlıkların vergi ödenmeden ülkeye getirilmesi vergi adaletsizliğinin en açık örneğidir.

Öte yandan, Hazine ve Maliye Bakanı, Yeni Ekonomik Programı kamuoyuna açıklarken 2023 yılına kadar vergi ve prim affı olmayacağını ifade etmişti. Fakat sayın bakanın açıklamasının üzerinden henüz bir ay geçmeden vergi affına gidilmesi iktidarın plansız, programsız ve günü birlik kararlarla ülkeyi yönettiğinin, hatta  daha doğru bir ifade ile yönetemediğinin en açık ispatıdır.

Teklif ne yazık ki gençlerimizin ne bugününü ne de yarınını düşünmeden hazırlanmıştır. Kanun teklifinin 32. maddesine göre kısmi zamanlı çalışan gençlerin çalışma gün sayılarının ayda 10 günden az olması durumunda emeklilik primlerinin işveren tarafından ödenmesine son verilmektedir. Teklife göre emekli olmak isteyen ve 10 günden az çalışan gençlerin primlerini kendilerinin ödemesi gerekmektedir. Asgari ücretle çalışan bir gencin 10 günlük çalışmasının karşılığında alacağı ücret 981 TL’dir. Aynı genç emeklilik için prim ödemek isterse aldığı 981 liranın 588 lirasını emekli olabilmek için, 49 Lirasını da Genel Sağlık Sigortası primi olarak devlete ödemek zorundadır. Geriye geçinmesi için kendisine kalacak miktar 344 liradır. Zaten ayda otuz günden az çalıştığı için oldukça düşük ücret ile geçinmek zorunda kalan gençlere primlerini de kendilerinin ödemesini reva görmenin hiçbir izahı yoktur.

DEVA Partisi olarak gençlerin istihdam edilebilmeleri için alınacak tüm adımları destekliyoruz.  Ancak; bu önlemler sosyal güvenlik gibi temel bir hakkın ortadan kaldırılmasına yol açmamalı, gençlerin geleceğini daha da zorlaştırmamalıdır.

Son olarak, teklifin belirli süreli sözleşme ile istihdam düzenlemesi sorunludur. DEVA Partisi olarak nitelik itibariyle belirsiz süreli olması gereken işlerde belirli süreli hizmet akdi yapılmasına karşıyız. Çünkü hem yasalar hem de Uluslararası Çalışma Örgütü sözleşmesi belirsiz süreli hizmet akitlerini esas alır. Bu düzenlemeyle birlikte çalışanlar, belirli süreli iş sözleşmesinin süresi dolduğunda kıdem ve ihbar tazminatı alamayacaktır. İş hayatında esnekliği sağlamak; işçi haklarını yok saymak ve insanları güvencesiz bir şekilde çalıştırmak değildir.

Gerçek istihdam üretemeyen hükümet, mevzuat üreterek kağıt üstünde insanları iş sahibi göstermeye çabalamaktadır. Fakat ekonominin gerçekleri artık gizlenemeyecek kadar açıktır.

Daha da görmeyenler askıda ekmeğe bakabilirler.

Derhal yapılması gereken hukuku ve demokrasiyi askıdan indirmektir. Bu durumda ülkenin tekrar aklı selim ile yönetilmesinin önü açılır. Ancak böyle ekonomi düzelebilir, millet de ekmeğini askıdan indirmek zorunda kalmaz, fırından alır.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

TBMM Genel Kurul Konuşmamı İzlemek İçin

Türkiye-Almanya İşgücü Anlaşması’nın 59. Yıl Dönümü: Diasporayı Destekleyen Kapsayıcı Politikalara İhtiyacımız Var

30 Ekim 1961 yılında Almanya ile imzalanan işgücü anlaşması bundan 59 yıl önce bugün, Almanya’daki en büyük göçmen topluluğu olan Türk toplumunun ülkedeki mevcudiyetinin ilk adımı olmuştur. Bu yıl 59. senesini geride bıraktığımız Almanya’ya yönelen işçi göçü, ülkemizin dış göç tarihinde geniş bir yer tutmaktadır. Yarım asrı geçen sürede Almanya’daki Türkler artık Almanya’nın aslî unsurları hâline gelmiştir. Temelde Almanya’nın işgücü açığını kapatmak üzere göç eden Türkler, günümüzde Almanya’nın farklı alanlarında yer edinerek toplumsal hayatı aktif olarak etkilemektedirler. Sayıları yaklaşık 3,5 milyona ulaşan Almanya’daki Türkler, sadece nicel olarak değil nitel anlamda da hem Türkiye’ye hem de Almanya’ya katkı sunmakta, kökleri her iki ülkede de sağlam, mümtaz bir topluluk olarak değer üretmektedirler. Beşinci nesle ulaşan Türkler, Almanya’da siyasetten ekonomiye, kültürden sanata, edebiyattan tarihe birçok alanda Türkiye ile Almanya arasında da görünmez fakat sağlam bir köprü inşa etmektedirler.

Göçün üzerinden geçen 59 yıl, Türk ve Müslüman nüfusa yönelik gerçekleştirilen ırkçı saldırılara da sahne olmuştur. Yakın geçmişte giderek artan bu saldırıların bir benzeri de 19 Şubat 2020’de dokuz göçmen kökenli insanın hayatını kaybettiği, çoğunlukla Türk müşteri kitlesine sahip iki farklı mekânda meydana gelen Hanau saldırısıdır. Alman Federal Hükümeti’nin açıklamasına göre 2020 yılının ikinci çeyreğinde yani Mayıs ile Ağustos ayları arasında toplam 188 İslam düşmanlığı suçu kayıtlara geçmiştir. Aynı süre zarfında Almanya’da kayıtlara geçen 15 cami saldırısı olmuştur. Bütün bunlar, ne yazık ki ırkçı şiddetle oluşmuş buzdağının yalnızca görünür kısmıdır. Maalesef kurumsal ırkçılıkla mücadele konusunda Almanya üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmemektedir.

Tüm bu olumsuz örneklere rağmen Alman ve Türk toplumunun çok büyük çoğunluğunun ahenk içerisinde, sosyal hayatta birçok soruna karşı birlikte mücadele ettiği gerçeği de unutulmamalıdır. Tüm insanlığın uzun süredir mücadele ettiği pandemi sürecinde de Almanya’daki Türkler, gönüllülük faaliyetleri kapsamında yardıma ihtiyacı olan insanların yanında olmaya çalışmışlardır. Bu husus, Almanya’daki vatandaşlarımızın birlikte yaşama kültürünün inşasına yönelik çok kıymetli bir örnektir.

Bunun yanı sıra artık kronikleşen sorunların çözümü için Almanya’da bulunan vatandaşlarımızın ana dil Türkçeyle ilişkilerini geliştirmeleri, Müslüman toplumun ötelenen kurumsal haklarını elde etmeleri için destekleyici bir rol üstlenen, onları araçsallaştırmayan, öznelliklerini destekleyen ve tüm renkleri kucaklayan kapsayıcı politikaların geliştirilmesi gerekmektedir. Bu hususlarda sivil toplumun daha etkin olması ve her iki ülkeye de azami iş birliğine yönelik bir yaklaşım benimsetmesi gerekmektedir. Bu süreç başta sivil toplum olmak üzere her iki ülke için de olumlu imkanlar oluşturacaktır.

Bu farkındalıkla, yurtdışındaki yurttaşlarımızın sıkıntılarını giderecek ortak çözümler geliştirmemiz ve Türk diasporasını sadece seçim zamanlarında değil, anayasal bir sorumluluk olarak daima gündemimizde tutmamız elzemdir. Her şeyden önce yurtdışındaki vatandaşlarımız ile ilgili yeterli bilgiye sahip olmamız gerekir. Almanya’ya göç yarım asrı çoktan aşmış olmasına rağmen yurtdışındaki Türk toplumu ile ilgili ülkemizde nitelikli araştırmalar hâlen yapılmamaktadır. 6 milyonluk diasporaya rağmen üniversitelerimiz bünyesinde nitelikli Diaspora Araştırma Merkezleri kurulabilmiş değildir. Türkiye’nin İslam düşmanlığı ile ilgili mücadele söylemleri, kullanışlı günübirlik sloganlar ötesine geçememektedir. Bilakis iktidarın İslam düşmanlığı ile mücadele ediyorum iddiasıyla kullandığı popülist söylemler, Batı dünyasında yaşayan vatandaşlarımızı daha fazla zora sokmakta, daha fazla ötekileştirilmeye mazur bırakmaktadır. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yurtdışı din hizmetleri olmak üzere, yurt dışı vatandaşlarımıza yönelik çalışan kurumların politikaları ivedilikle ve ciddiyetle gözden geçirilmelidir,

Bu bilinçle, Türkiye-Almanya İşgücü Anlaşması neticesinde başlayan bu süreçte, başta ırkçı saldırılar sonucu hayatını kaybetmiş yurttaşlarımızı ve bugünün tarihini alın terleriyle yazmış birinci kuşağın değerli büyüklerini yeniden anıyorum. Meclisimiz öncelikli olmak üzere, ülke kamuoyumuzu yurt dışında yaşayan vatandaşlarımıza daha fazla kulak vermeye davet ediyorum.

Fransa’da Müslümanlara Yönelik Kurumsal Irkçılık Derhal Son Bulmalıdır!

Son yıllarda Avrupa genelinde aşırı sağın yükselişe geçmesiyle artan Müslüman karşıtlığı; toplum huzurunu bozan sayısız ırkçı söylemi, ötekileştirmeyi ve hukuksuzluğu da beraberinde getirdi. Günden güne daha radikal bir hâl alan ötekileştirici politikalar, Avrupa’daki Müslüman toplumunu, yaşamlarının her alanında tehdit eder seviyeye gelmiştir. Avrupa’da yaşanılan terör olaylarının veya bireysel suçların Müslümanlara karşı hâlihazırda var olan ön yargıları daha da derinleştirdiğine şahit oluyoruz. Müslüman toplumunu asla temsil etmeyen aşırıcı söylem ve eylemler, Müslüman azınlığın tamamına mal edilmekte, güvenlikçi politikalarla azınlıkların hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmaktadır.

Fransa’da 2020 yılının başından bugüne dek, “radikal İslamcılık ile mücadele” adı altında, 73 cami, özel okul ve işyeri kapatılmıştır. Radikalleştikleri gerekçesiyle 200’ün üstünde yabancı sınır dışı edilmekle tehdit edilmiştir. Marketlerde bulunan helal gıda reyonları dâhi hükümet yetkililerine rahatsızlık vermekte, mesnetsiz iddialarla gıdaya erişim özgürlüğünün önüne geçilmeye çalışılmıştır. Görülüyor ki, herhangi bir standardı olmayan “radikal” etiketler ile Fransa’daki Müslüman toplumunun gündelik yaşamına hukuksuz müdahaleler olmakta ve bunlar günden güne artmaktadır.

Fransa İçişleri Bakanı Gérald Darmanin’ın, son 20 yıldır Müslümanları hedef alan ırkçılık ve ayrımcılıkla mücadelede rol alan, Fransa İslamofobi’ye Karşı Kolektifi’ni (CCIF) feshetme çağrısı ve benzeri yapılanmaların sesini kısma çabası; var olan toplumsal huzursuzluğu tırmandırmaya yönelik kışkırtıcı bir harekettir. Toplumsal huzur ve barış yolunda çaba gösteren sivil toplum kuruluşlarını engellemek, Fransa’nın korunacağını iddia ettiği “cumhuriyet değerleri” ile bağdaşmamaktadır. Liberal demokratik toplumlar, yapısal ırkçılıkla mücadele edip azınlıkların temel hak ve özgürlüklerini de garanti altına aldıkları müddetçe bu iddiayı yerine getirebilirler.

Tüm bu yaşanılanlar, Fransa’da devlet eliyle gerçekleştirilen kurumsal ırkçılığı gözler önüne sermektedir. Bu noktada, Fransız Hükümetini ırkçılığın önünde durmayı suç saymak ve barışçıl Müslüman azınlığın temel haklarını baltalamak yerine insan hakları ve temel özgürlüklere bağlı kalmaya ve Müslümanlara yönelik baskıyı sonlandırarak gerekli hoşgörü ortamını oluşturmaya davet ediyorum.

YABANCI ÜLKELERLE OTOMATİK BİLGİ PAYLAŞIMI HAKKINDA BİLGİLENDİRME

Çok taraflı uluslararası anlaşma kapsamında Türk bankalarında hesabı bulunan ve yurt dışında ikamet eden vatandaşlarımızın banka hesap bilgilerinin meskûn oldukları ülkelerle paylaşılması hususu yurt dışındaki Türk toplumunu tedirgin etmektedir. Bugüne kadar defaatle uyarmamıza rağmen hükümet yetkilileri vatandaşlarımızın mağdur olmaması için gerekli adımları atma ve bilgilendirme noktasında ilgisiz ve yetersiz kalmıştır. Bu hususta Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Berat Albayrak’a soru önergemizi[1] vermiş bulunmaktayız. Ayrıca konunun takipçisi olmayı sürdüreceğimizi de kamuoyuna bildiririz.

Uzun süredir yaptığımız çağrıların kısmen karşılık bulmasıyla birlikte Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından 25 Ağustos 2020 tarihinde “Finansal Hesap Bilgilerinin Vergi Konularında Karşılıklı Olarak Otomatik Değişim Standardı Bilgilendirme Rehberi”[2] adı altında bir bilgilendirme broşürü yayınlanmıştır. Fakat bu bilgilendirmeye rağmen Almanya, Hollanda, Belçika, Avusturya ve Fransa gibi Türk diasporasının büyük çoğunluğunun yaşadığı ülkelerle otomatik bilgi paylaşımın ne zaman yapılacağı hususu belirsizliğini korumaktadır. Bu belirsizlik durumu, bu ülkelerde yaşayan insanlarımızı haklı endişelere sevk etmektedir. Türkiye’nin sorumlu davranarak bu ülkelerle otomatik bilgi paylaşımı sonrası yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın mağdur olmaması için ayrıntılı bir bilgilendirme yapması gerekmektedir.

Bu anlaşmanın, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımıza yönelik önemli etkileri olacaktır. Bu noktada, yurt dışındaki vatandaşlarına karşı Anayasal sorumluluğu bulunan Türkiye’ye önemli görevler düşmektedir. Bu doğrultuda yetkili makamlar, prensip olarak hangi ülkeyle vatandaşlarımızın bilgileri paylaşılacaksa, o ülkede yaşayan tüm vatandaşlarımızı bilgi paylaşımının başlatılmasından iki yıl önce ayrıntılı olarak bilgilendirmelidir. Türk diasporasının zor duruma düşmemesi için gerekli tedbirlerin alınması, vatandaşlarımızın kuşatıcı bir biçimde bilgilendirilmesi, karşılaşabilecekleri problemlerin izah edilmesi ve endişelerinin giderilmesi mutlaka sağlanmalıdır. Ayrıca Türkiye’nin hayati derecede dövize ihtiyacı olduğu bu günlerde otomatik bilgi paylaşımının Türkiye’ye etkisi uzmanların katkısıyla etki analizi yapılarak kamuoyu ile paylaşılmalıdır.

Tüm bunların yanı sıra, otomatik bilgi paylaşımına girecek vatandaşlarımızın da dikkate alması gereken çeşitli hususlar vardır. Buna göre yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız konuyu yakinen takip etmeli, resmî açıklama ve süreçleri ihmal etmemelidir. Aynı şekilde vatandaşlarımız, bankalarda bulunan hesap bilgilerinin güncel olup olmadığını kontrol etmeli ve gerekli güncellemeleri mutlaka yapmalıdır. Vatandaşlarımız vergi beyannamelerine dikkat ederek gelirlerinde değişiklik olması halinde ne gibi yükümlülüklerle karşılaşacaklarını mutlaka kontrol etmelidir. Ayrıca halen yurt dışında ya da Türkiye’de ikamet eden herhangi bir kişi veya yakını ile ortak hesabı olanların bu hesapları yeniden değerlendirmeleri faydalı olacaktır. Otomatik bilgi paylaşımında esas olan, yerleşiklik yani yaşanılan yerdir. Yaşam merkezindeki vergi yükümlülüğünün adres değişikliği ile ortadan kalkmayacağı bilinmeli ve aksi bir tutumun daha büyük sorunlara yol açabileceği vatandaşlarımız tarafından göz ardı edilmemelidir.

 

Otomatik Bilgi Paylaşımı hakkında daha detaylı bilgi edinmek için aşağıda yer alan değerlendirme notumuza ulaşabilirsiniz:

https://www.mustafayeneroglu.com/wp-content/uploads/2020/10/Otomatik-Bilgi-Paylaşımı-Değerlendirme-Notu.pdf

 

[1] https://www.mustafayeneroglu.com/wp-content/uploads/2020/10/Soru-Önergesi-1.pdf

[2] file:///C:/Users/60809/Downloads/Finansal_Hesap_Bilgilerinin_Rehberi%20(5).pdf

İBB Gaziosmanpaşa Sahnesi’nde Oynanacak Olan Bêrû Adlı Tiyatro Oyununun Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı Tarafından Yasaklanmasına İlişkin Soru Önergemiz

İBB Şehir Tiyatroları Gaziosmanpaşa Sahnesi’nde oynanacak olan Bêrû adlı tiyatro oyununun Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı tarafından yasaklanmasına ilişkin soru önergemizi İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu tarafından cevaplandırılması maksadıyla TBMM Başkanlığı’na sunduk.

 

 

Soru önergesi’nin word dosyasına buradan ulaşabilirsiniz