Süreci ister ‘Terörsüz Türkiye’ diye tanımlayalım isterse de ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi’ ile başlıklandıralım.
Bu süreç bir ihtiyaç mı, elbette zorunlu bir ihtiyaç ve dolayısıyla sürecin esasına desteğim tam. Bu çerçevede ister iktidar zemini PKK’nın tüm unsurlarıyla birlikte kendini lağvetmesiyle kısıtlasın veya önceliği orda görsün isterse komisyonun adında ve tartışmalarda görüldüğü gibi PKK’yı çok aşan ve ihtiva eden Kürt meselesine dair bir ufuk geliştirmiş olsun.
PKK’nın tüm unsurlarıyla birlikte silah bırakmış olması bile 50 yıldır görmediğimiz silahsız bir iklim içerisinde Kürt meselesini ve onunla birlikte çoğulcu demokratik anayasal devleti tartışabilmemizi ve sorunlarla yüzleşebilmemizi sağlayacak ki iktidarın tek gündemi bu olsa bile süreç desteklenmesi gerekir.
Terörsüz Türkiye sürecinde Öcalan’la güvenlik kurumlarının veya yürütmenin belirleyeceği başka kimselerin de görüşmesi normal. PKK kendini gerçekten feshetmesi sürecinde örgüte mensup kişilerin durumu, hukuki entegrasyonu vb. konular için yapılması gerekenler ivedilikle hayata geçirilebilir. Hatta ileride Öcalan’ın umut hakkından faydalanması dahi düşünülebilir. Böylesine ileri ve cesur adımlar atılabilir.
Ancak mesele Kürt sorununu görüşmek ve herkesçe bilinen ve demokratik bir hukuk devleti olarak Kürtlerin de kendini birinci sınıf vatandaş hissettiği ve ülkesine aidiyetinin güçlendiği bir Türkiye inşa etmekse o zaman TBMM adına adaya gitmeyi düşünen vekiller öncelikle içinde bulundukları paradoks ile yüzleşmek zorunda değiller mi?
Neden mi? Çünkü Öcalan yaptığı açıklamalarda sürecin hukuki ve demokratik reformlarla paralel yürütülmesi gerektiğini, bunun için demokratik müzakereye başlanılması gerektiğini ve bunun muhatabının kendisi olduğunu vurguluyor. Kendi perspektifi açısından böyle düşünmesi normal. Bilmeyenler açıklamalarını ve İmralı görüşmeleri notlarını okuyabilir.
Burada iki temel sorun var:
- İktidar ve Komisyon çoğunluğunda böyle bir bakış yok; olduğuna dair bir şey de duymadık. MHP’nin de- Sn. Bahçeli’nin geçmişteki tüm ezberleri bozan cesur çıkışlarına rağmen- böyle bir bakışı yok.
- Kürt meselesi ile ilgili atılması gereken herkesçe malum hukuki ve demokratik reformların müzakeresinin muhatabı PKK lideri Abdullah Öcalan olabilir mi? Yani TBMM komisyonu, demokratik hukuk devletinin ertelenen zorunlu gereklerini veya başka bir ifadeyle çalışmak istemedikleri dersi on binlerce insanın ölümünden sorumlu olarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezaevinde tutulan Öcalan’dan mı duymak/öğrenmek istemektedir? Bu durumda bir kişi baş demokratik müzakereci olarak bir muhatap olabilir mi? DEM sözcüsünün tabiri ile “barışın mimarı olan Öcalan’la onlarca yıldır sürdürdüğü hakikat mücadelesini kabul etmekten geçer.” hususu TBMM’nin attığı bilinçli bir adım ve hatta misyon olabilir mi?
Kaldı ki, İmralı adasına gidip Öcalan ile TBMM adına görüşmenin ve onu demokratik bir aktör olarak konumlandırmanın sorunun çözümüne nasıl bir katkı sağlayacağını izah etmenin sorumluluğu da Sayın Bahçeli, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan ve elbette Komisyon Başkanı Sayın Kurtulmuş’tadır.
100 yılı aşan büyük tahribatlara ve acılara sebep olan bir sorunun çözümü için atılması gereken her adım kalıcı olabilmesi için devlet ciddiyeti ve hukuk devleti sınırları içinde şeffaf olarak öngörülebilirlik, hesap verilebilirlik ve makuliyet esasları üzerine atılır, atılması gerekir.
Sonuç olarak, yukarıda izah etmeye çalıştığım gerekçelerle TBMM’de kurulan ilgili komisyonun İmralı adasına giderek PKK lideri Öcalan’la görüşmesinin Türkiye’nin demokrasisine ve anayasal bir hukuk devleti olma iddiasına katkı sağlamak bir yana bu ilkeleri daha fazla aşındıracak ve Kürt sorununun çözümüne yönelik çabalara da ek bir bagaj yükleyecek nitelikte bir yöntem olarak değerlendirdiğimi kamuoyunun takdirine arz ediyorum. Farklı toplumsal kesimlerin duygularının da bu süreçte yönetilmesi ve dikkate alınması gerektiği görüşündeyim.




