Türkiye-Almanya arasında sağlık kurumlarınca verilen T/A 11 belgesiyle ilgili yeni düzenleme hakkında bilgilendirme

Almanya’da ikamet eden vatandaşlarımız Türkiye’de geçici olarak bulundukları sürede sağlık hizmetlerinden sigortalı olarak yararlanabilmek için beraberlerinde Alman sigorta kurumlarından aldıkları T/A 11 belgesini getiriyorlar. 2018 yılında bu belgelerin Alman sigorta kurumlarınca sadece 6 hafta süreliğine tanzim edilmesiyle Türkiye’de daha uzun kalan vatandaşlarımız sağlık hizmetlerinden sigortalı olarak faydalanamama sorununu yaşadılar. Bunun üzerine geliştirilen çalışmalar neticesinde Türkiye-Almanya İrtibat Kurumları arasında yapılan yeni bir protokolle bu sorun aşıldı. Buna göre, 1 Ocak 2019 tarihinden itibaren geçerli olan yeni düzenlemede vatandaşlarımız açısından önem arz eden noktalar şu şekildedir:

 

  1. Geçmişte sigortalı bir kişiyle ilgili daimi ikamet tespiti yapılırken başvuru tarihinden itibaren son bir yıl içinde kesintili olarak 270 gün boyunca Türkiye’de bulunmuş olan bir kişi, Türkiye’de ikamet ediyor olarak kabul ediliyordu. Yeni düzenleme ile bu kural kaldırıldı.  1 Ocak 2019 itibarıyla kesintisiz olarak 183 gün boyunca Türkiye’de bulunan bir kişinin ikamet yeri Türkiye olarak kabul edilecektir.

 

  1. Türkiye’deki geçici ikamet esnasında Alman kurumlarınca geçmişte 6 hafta süreliğine verilen T/A 11 belgesi de bu doğrultuda Türkiye’ye giriş tarihine göre 183 gün için tahsis edilecektir.

 

  1. 183 günlük sürenin tespitinde Emniyet Genel Müdürlüğü Programı (EGMP) ya da pasaport kayıtları üzerinden takip edilebilen yurda giriş tarihi esas alınacaktır. Yurda giriş tarihi ile formülerdeki sürenin başlangıcının farklı olması durumunda formüler, Alman hastalık kasalarına iade edilerek yurda giriş tarihine göre düzenlenecek yeni bir T/A 11 formülerinin gönderilmesi talep edilecektir.

 

  1. Kesintisiz 183 günden fazla Türkiye’de bulunulması durumunda sağlık yardımı talebi için T/A 20 formülerinin ibrazı gerekmektedir. İlgili formülerin sunulması ya da 183 günden sonraki süre için yeni bir T/A 11 formülerinin ibrazı ile sağlık yardımı karşılanmaya devam edecektir.

 

  1. T/A 11 formülerinin 183 gün düzenlenmesi şartı, Türkiye’den Almanya’ya geçici olarak giden 4/a, 4/b ve 4/c sigortalılarının aile bireyleri ve emekli aylığı alanlar için de geçerli olacaktır. Almanya’ya seyahat amacıyla giden Türk vatandaşları 183 güne kadar T/A 11 formüleri düzenleterek, acil bir durumda Almanya’daki anlaşmalı hastanelerden sağlık hizmeti alabilecek. Tedavi bedeli ise SGK tarafından karşılanacaktır.

 

Mustafa YENEROĞLU

AK Parti İstanbul Milletvekili

My contribution to the Parliamentary Assembly of the Council of Europe on the regulation of foreign funding of Islam in Europe

Dear President,

Dear Colleagues,

I thank the rapporteur for producing a report on a subject of crucial importance. According to the rapporteur, the purpose of the report is to determine to what extent the foreign financing of Islam in Europe is transparent. Having read the report, I am not sure whether it fulfils its purpose. This is not a criticism of the rapporteur.

In the prudent explanations I clearly see the effort of balance, but let’s not deceive ourselves; contrary to the good intent, such reports will not make the debate more factual and objective, since they ignore the legal and socio-political challenges and struggle with the actual and supposed effects. First of all, I find it problematic to discuss foreign financing in the negative context of radicalisation. Member States must in any case ensure transparency. Hence, all religious communities are obliged to the same transparency obligations, the Muslims neither to more nor to less!

Speculations that disregard existing legal framework and the ignorance that by most of the Islamic religious communities mentioned in the report accounting duties are natural due to their size, all the more nourish suspicions and fears, not only among the majority populations, on which is mostly focused, but much rather and increasingly among Muslims. For it is not only suspicions of them that remain, but they are increasingly exposed to Islamophobic attacks.

In my opinion, the report lacks above all a discussion on the question whether some external funding might not exist due to the fact that, contrary to constitutional requirements in most European states, Muslims are not equal to the Christian and Jewish religious communities and are therefore practically excluded from corporate rights. In most European states the tax money of Muslims flows indirectly to the Christian religious communities, while the Muslim communities in Germany, for example, are even denied the self-conception as religious communities, so that self-financing possibilities are also very limited because they are often denied the inherent status.

The Islamic law in Austria mentioned in the report is also partly unconstitutional. I would have liked the report to have made it clear that particularly this Act is based on suspicions of Muslims and that it is extremely discriminatory in comparison with other religious communities.

Above all, I would like to emphasise the findings of the Venice Commission mentioned in paragraphs 103, 104 and 105 of the report. Ultimately, this means that the discussion here is wrong. Foreign funding is not the actual problem; above all, in most cases it is not the cause but the effect of the denial of equality and equality of Islamic religious communities with those of Christian and Jewish religious communities.

Full equality will make foreign financing obsolete. Irrespective of this, the legally guaranteed autonomy of religious communities to receive donations remains, even from abroad. In addition, the Venetian Commission has recently confirmed the right to finance religious organisations through “their spiritual centres outside the territory”.

So we do not need new recipes. We must apply existing and proven principles equally to Islamic communities. It is precisely then that we will be strengthening the belonging of Islam in Europe and need not worry about many of the issues underlying the report.

Thank you for listening.

 

Yabancı mahkemeler tarafından verilen boşanma kararlarının Türkiye’de tescili

Yabancı mahkemeler tarafından verilen boşanma kararlarının Türkiye’de ayrı bir dava açmaya gerek kalmaksızın tescil edilebilmesi için yapılan kanuni düzenlemenin ardından ihtiyaç olan yönetmelik de yayımlanmıştı. Yönetmeliğin ilgili maddesince, Türk mahkemelerinde kararla ilgili devam eden bir dava yahut tanımanın Türk mahkemelerince daha önce reddedildiğine ilişkin bir kararın bulunmadığı yönünde belgenin verilmesi gerekmektedir.

Bu belgenin tanzim edilebilmesi için ilgili Bakanlıklarımızca yürütülen teknik alt yapı çalışmalarının henüz tamamlanamaması ve dolayısıyla tescil işlemlerinin yapılamaması nedeniyle vatandaşlarımızdan sorunu aşmaya yönelik ivedi çözüm talepleri gelmektedir.

İçişleri, Adalet ve Dışişleri Bakanlıklarımız vatandaşlarımızın mağdur olmaması için konuyla ilgili yeni bir karar almıştır. Buna göre, başvuruda bulunan tarafların, boşanma davalarıyla ilgili Türk mahkemelerinde devam eden veya daha önce reddedilen bir davanın bulunmadığını yazılı olarak beyan etmeleri yeterli olacaktır.  İlgili başkonsolosluğumuza yapılan başvurularda; başvuru formu ve ekleriyle birlikte tarafların yazılı beyanlarının da yer alması gerekmektedir.

Konsolosluklar tarafından kabul edilen başvurular, Ankara İl Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüğüne gönderilecek ve bu il müdürlüğünde oluşturulan komisyon başvuruyu inceleyip karara bağlayacaktır. Alınan kararın aile kütüğüne tescil edilmesiyle boşanma işlemi yapılmış olacaktır.

Söz konusu işlemler 15 Ekim 2018 tarihi itibarıyla dış temsilciliklerimizde yapılmaya başlanacaktır.

Mağduriyetlerin giderilmesi ve artmaması maksadıyla alınan bu karar için İçişleri, Adalet ve Dışişleri Bakanlıklarımıza teşekkür ediyorum.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Mustafa YENEROĞLU

AK Parti İstanbul Milletvekili

DÖVİZLE ASKERLİK HİZMETİ UYGULAMASINA İLİŞKİN DÜZENLEMELER  

Kamuoyunda gündeme geldiği gibi Meclis’te kabul edilen torba yasayla birlikte dövizle askerlik uygulamasında değişiklikler olmuştur. Söz konusu yenilikler şu maddeleri içermektedir:

TBMM’de kabul edilen yasayla yurt dışında yaşayan vatandaşlarımıza tanınan dövizle askerlik yapma hakkındaki 38 yaş sınırı kaldırılmış oldu. Daha önceki düzenlemede her hangi bir sebeple 38 yaşını tamamlayana kadar dövizle askerlik hizmetine başvuramayanlar, bu yaştan itibaren dövizle askerlik hakkını kaybediyor ve muvazzaf askerlik hizmetini yerine getirmek zorunda kalıyordu. Yeni düzenlemeyle, yurt dışında yaşayan bütün vatandaşlarımız 38 yaş sınırına takılmadan gerekli bedeli ödemek suretiyle askerlik hizmetini yerine getirebilecekler.

Yeni düzenlemede dövizle askerlik bedeli 2 bin Avro olmuştur. Yeni düzenlemelerin uygulamaya geçmesiyle beraber dövizle askerlik hizmetinden yararlanmak isteyen vatandaşlarımız konsolosluklara başvuru yapabilecekler. Ayrıca askerliğini ertelemek isteyenler, 5 Avro karşılığında konsolosluklarda yaptıracakları işlem ile askerlik süresini erteleyebilecekler.

Bir diğer yenilik de Milli Savunma Bakanlığımızca verilecek uzaktan eğitimi alma şartıdır. Belirlenecek usul ve esaslar çerçevesinde verilecek bu eğitimin alınması hususunda, yurt dışındaki yükümlülere mümkün mertebe kolaylık sağlanacaktır.

Askerlikle yükümlü olan ve bu koşulları yerine getiren vatandaşlarımız muvazzaf askerlik görevini yerine getirmiş olacaktır.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur!

My speech in the Parliamentary Assembly of the Council of Europe on the closure of mosques in Austria

Dear President,

Dear Colleagues,

I would like to talk about an alarming development in Austria. As Turkey, we regret the decision announced by Austrian Chancellor that our religious officials who are sent by our country to serve under the Turkish Islamic Union in Austria (ATIB) will not be granted residence permits and that seven mosques, including one that belongs to the Turkish community, will be closed.

The closure of mosques and the deportation of religious officials due to trivial excuses is a consequence of the Islamophobic, racist and discriminatory populist wave currently dominating Austrian politics. It is highly regrettable that Austrian politicians are trying to take political advantage of these worrying events, instead of fighting Islamophobia, xenophobia and the rise of the extremist right. This decision is incompatible with universal principles and laws, minority rights and the European Convention on Human Rights to which we are all bound.

The permanent pressure that is exerted on the Muslim community since years, the complete loss of any respect for the Muslim self-organization, the discriminatory treatment as compared with other religious communities on the basis of an unlawful Islamic law with reference to an alleged notional danger, as well as the permanent breach of the constitution without any public outcry will not remain without consequences. These policies negate the Austrian constitution and the liberal social order.

On the other hand, embracing of such a discriminatory and populist approach under the direction of politicians devoid of experience and common sense is an alarming development that heralds a negative trend concerning the rise of Islamophobia and racism in Europe. It is also unfortunate for the EU that Austria being governed by the current coalition will soon assume the Presidency of the Council of the EU. This approach is not only in contradiction with the efforts to normalize the relations between our countries; undoubtedly this will alienate Austrian Muslims and definitely not contribute to the integration efforts of the Turkish community in Austria. Policies like this only serve for further discrimination and the criminalization of Muslims.

It should be especially pointed out that none of the mosques that are linked with the Turkish Islamic Union or the religious officials working there were subject to a criminal investigation since 40 years. Indeed, they did an important job, especially in supporting the integration of Muslims living in Austria. Apparently, the Austrian government aims to avoid that the country stays as the homeland of Austrian Muslims, also in the upcoming future. As a result thereof, I hereby would like to call upon all the people here in this room to raise their protest against these discriminatory policies! Thank you.

 

“Seçim arifesinde yurtdışı vatandaşlar ve AK Parti” [Star Açık Görüş]

Seçim dönemi aynı zamanda ülke adına bir muhasebe dönemidir. İktidar partisi bir taraftan geride bırakılan dönemde yapılanları seçmenlerle paylaşırken diğer taraftan yeni hedeflerini kamuoyuna açıklar.

Muhalif partilerin icraatlar bağlamında doğal olarak paylaşabilecekleri bir şey yoktur. Ancak iktidara geldiklerinde yapmak istediklerini kamuoyuna aktarırlar. Her iki kanat da tüm bunları seçim beyannamesinde bir araya toplayarak toplumun bilgisine sunar.

Ülkemizde her seçim döneminde yaşanan bu süreçte, yoğun bir nüfusu barındıran ‘yurtdışında yaşayan vatandaşlar’ 7 Haziran seçimlerine kadar adeta yok sayılıyordu. Bazı partiler hiç yermez, bazılarıysa satır arasında bir iki cümleyle değinirdi. AK Parti ekonomik ve siyasi istikrarı sağlayıp, bu alanla ilgili alt yapı çalışmalarında köklü adımlar attıktan sonra 7 Haziran seçimlerindeki seçim beyannamesinde bu kesime özel yer verdi. Bunu yaparak da yurtdışında yaşayan 6 milyon insanı ilgilendiren konuların spesifik olarak ele alınması gerektiğini ortaya koydu.

Yeni bir seçim arifesinde içinde bulunduğumuz süreç de yurtdışında yaşayan insanlarımıza yönelik yapılanları ve yapılacakları ele alma noktasında bir imkân sunuyor. Ekonomik katkısı, toplumsal ihtiyaçları, kültürel kazanımları ve barındırdığı insan kaynakları itibarıyla Yurtdışı Türkler olgusu böyle bir muhasebeyi hak ediyor. Özellikle de iktidar partisi olan AK Parti’nin bu alandaki icraat ve hedeflerinin doğrudan etkileyici niteliğinin olmasından dolayı bu kesime yönelik neler yaptığını ve neler yapacağını ortaya koyması gerekiyor. Tam da bu noktada bu soruya kapsamlı bir cevap vermekte fayda var.

Yazının tamamı için tıklayınız.

“AK Parti, devletimizi yurt dışındaki vatandaşlarımıza yaklaştırdı” [Türkiye Gazetesi Misafir Kalem-1]

Dünyanın dört bir yanında yerleşik olarak ikamet eden 6 milyon civarında insanımız var. Bunların çoğunluğu Avrupa ülkelerinde yaşıyor. Yurt dışındaki insanlarımızın hikâyesi sadece göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir öykü değil. Hepsi daha iyi bir yaşam düşüncesiyle yollara düştüler. Hayaller hep ortaktı: ‘Bir gün geri dönmek.’ Fakat hayat şartları gereği birçoğu giderek kök saldı.
1960’lı yıllarda işçi göçüyle başlayan bu öykü, bugün artık çok farklı bir gerçekliğe dönüşmüş durumda. Bu durum yurt dışındaki vatandaşlarımızın ana vatana, ana vatanın ise onlara karşı yükümlülüğünü değiştiriyor. Yurt dışındaki Türk diasporası yaşadıkları ülkeler ile ilişkilerimizin en önemli unsurunu oluşturuyor. Bulundukları ülkeyi yurt edinmiş ancak Türkiye ile bağlarını koparmamış bir kitleden bahsediyoruz. Bu bağlamda AK Parti iktidara gelene kadar maalesef pek çok konuda geç kalındı. AK Parti Hükûmetlerimiz geçmişteki ihmalkârlığı telafi etmeye çalıştı. Hükûmetlerimizle birlikte yurt dışı Türklere bakış açısı da değişmeye başladı. Türkiye’nin; Avrupa’daki varlığının korunması, yurt dışındaki vatandaşlarımızın seçme ve seçilme hakkının kolaylaştırılması, ana dili eğitimi ve öğretiminde orta ve uzun vadeli ihtiyaçlar gözetilerek yapısal adımların atılması, kültür birikiminin güçlendirilmesi hedefiyle programların kurumsallaştırılması çok önemli gelişmelerdir.

Son 16 yıldır büyük bir gelişim sürecine giren, tüm dünyaya yardım elini uzatan yeni bir Türkiye var. Güçlü Türkiye’nin mimarı AK Parti olarak yurt dışındaki insanlarımızın ihtiyaçlarının da farkındayız. Çözüm yolları için gerekli vizyona ve alt yapıya sahibiz. Geçtiğimiz dönemlerde bu anlamda çok önemli mesafeler kat ettik. Türkiye artık yurt dışındaki vatandaşını görüyor, anlıyor, dinliyor. Onların sorunlarını, taleplerini konuşuyor, çözüm üretiyor ve uygulamaya geçiyor.

Yazının tamamı için tıklayınız.

Gazete kupürü için tıklayınız.  (1)

Gazete kupürü için tıklayınız.  (2)

Yurt dışında emekli olan ve Türkiye’ye araç getirmek isteyen vatandaşlarımızın merak ettiği hususlar

Yurt dışından getirilen araçların Türkiye’de kalma süresi 2 yıldır. Bu imkânı değerlendirecek olan kişilerin Türkiye’ye giriş tarihinden geriye doğru bir yıl içerisinde 185 gün yurt dışında bulunmuş olmaları gerekir. Ancak yurt dışından emekli olanlar için bir istisna söz konusudur. Buna göre yurt dışında emekli olduktan sonra Türkiye’ye ilk defa araç getirecek kişiler için yurt dışında yerleşik olma şartının tezahürü olan 185 gün ilgili ülkede yaşama şartı aranmamaktadır.

Aynı şekilde aracı için aldığı 24 aylık izin süresinin tamamını kullanmadan aracıyla yurt dışına çıkan emekli bir vatandaşımızın geri kalan sürelerini kullanmak üzere taşıtıyla yeniden Türkiye’ye giriş yapması durumunda da 185 gün şartı dikkate alınmamaktadır. Bu kişinin aracına, aracın sahip olduğu geri kalan izin süresi verilmektedir.

Ayrıca, aracı için 2 yıllık iznin tamamını kullanmış veya 185 gün şartını yerine getirmeyen Avrupa Birliği ve Avrupa Serbest Ticaret Birliği ülkelerinde yerleşik kişilerin araçlarına da yılda bir defaya mahsus bir aylığına süre verilmektedir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur!

“Avrupa ile ilişkiler sil baştan” [Gerçek Hayat Dergisi]

AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu “Gerçek Hayat Dergisi”nden Sevda Dursun’un sorularını yanıtladı. Türkiye-AB ilişkilerine dair değerlendirmelerde bulunan Yeneroğlu, “Önümüzdeki iki yılda Türkiye-AB ilişkileri için orta vadede belirleyici bir perspektifin netleşmesi kuvvetle muhtemel. İster istemez takvim bunu dayatıyor zaten. Özellikle 2018 kritik bir yıl. AB Komisyonu bu yıl Nisan’da İlerleme Raporu olarak bilinen Ülke Raporunu yayınlayacak. Haziran’da AB zirvesi var, sonrasında Avusturya Dönem Başkanlığı gerginliklere sebep olabilir. Dolayısıyla 2018 içinde gündemde bazı temel hususlarla ilgili yol alamazsak 2019 yılına bu gündemlerle gireceğiz. Oysa 2019’da iki taraf da kendi iç gündemine daha fazla yoğunlaşmak zorunda kalacak, çünkü seçim yılı. Türkiye’de 3 önemli seçim var, AB kurumlarında da seçim yapılacak. Bu tarafların iç gündemlerinin öne çıkacağı manasına gelir ki önemli konuları mümkün mertebe 2018 yılının ilk üç çeyreğinde sonuçlandırmak ortak menfaatin gereği.” dedi.

Söyleşinin tam metni aşağıda yer almaktadır.

Referandum sürecinde kopma noktasına gelen Avrupa ülkeleri ile ilişkiler, son günlerde olumlu yöne doğru seyrediyor. Başta Almanya ve Hollanda olmak üzere Türk hükümet yetkililerinin referandum seçim çalışmalarını engellemesi, karşılıklı olarak sert söylemlere sebep olmuştu. 2017’nin sonuna gelindiğinde, olumlu mesajlarla yeni bir yola girildi. Türkiye’nin bu ilişkilerdeki tek şartı, teröre verilen desteğin çekilmesi. 2018’in ilk ziyaretini Fransa’ya yapan Erdoğan, Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği açısından yeni bir döneme girildiğinin altını çizdi. AK Parti İstanbul Milletvekili, Anayasa Komisyonu ve AKPM Türk Grubu üyesi Mutafa Yeneroğlu ile Türkiye ile AB ülkeleri ilişkilerini analiz ettik. Yeneroğlu’na göre bu sene kritik bir yıl. Bu yıl bazı temel hususlar halledilemezse, 2020 öncesi hiçbir adım atılmaz. Bunların başında Gümrük Birliği’nin güncelleştirilmesi ve vize muafiyeti geliyor.

Referandum sürecinde gerilen Avrupa ile Türkiye ilişkileri, 2018 itibariyle düzelme yoluna girdi diyebilir miyiz?

Önümüzdeki iki yılda Türkiye-AB ilişkileri için orta vadede belirleyici bir perspektifin netleşmesi kuvvetle muhtemel. İster istemez takvim bunu dayatıyor zaten. Özellikle 2018 kritik bir yıl. AB Komisyonu bu yıl Nisan’da İlerleme Raporu olarak bilinen Ülke Raporunu yayınlayacak. Haziran’da AB zirvesi var, sonrasında Avusturya Dönem Başkanlığı gerginliklere sebep olabilir. Dolayısıyla 2018 içinde gündemde bazı temel hususlarla ilgili yol alamazsak 2019 yılına bu gündemlerle gireceğiz. Oysa 2019’da iki taraf da kendi iç gündemine daha fazla yoğunlaşmak zorunda kalacak, çünkü seçim yılı. Türkiye’de 3 önemli seçim var, AB kurumlarında da seçim yapılacak. Bu tarafların iç gündemlerinin öne çıkacağı manasına gelir ki önemli konuları mümkün mertebe 2018 yılının ilk üç çeyreğinde sonuçlandırmak ortak menfaatin gereği.

Nedir bu önemli konular, biraz açabilir misiniz?

Türkiye açısından Gümrük Birliğinin güncelleştirilmesi ve vize muafiyeti konuları en önemli başlıklar. AB İlerleme sürecinde gerçekçi olmak gerekir. 2019 seçimleri öncesi AB tarafı ilerleme konusunda başka hususları öne sürecek olsa da kendi iç sorunları nedeniyle adım atmakta çok zorlanacaktır. AB son 13 yılda 14 üyeden 28 üyeye çıktı, ancak küresel aktör olarak zayıfladı ve sorunlarını artırdı. Kendi sınırlarını korumakta yetersiz, ortak bir savunma konsepti geliştirememiş ve etkin bir göç yönetimi oluşturamamış noktada. Ayrıca artan aşırı sağ ve parlamentolara yerleşen ırkçı akımlar Avrupa’nın geleceğini sorgulatıyor. AB bünyesindeki eksen kayması örtülmeye çalışılıyor olsa bile örneğin, 2018 yılında AB dönem başkanlığını aşırı sağ partilerin dâhil olduğu iktidarlar üstleniyor. İlk altı ay Bulgaristan hükümeti, ardından ikinci yarıyılda da Avusturya hükümeti görevde. Aslında çok manidar bir gelişme ile karşı karşıyayız. Netice itibarıyla iç siyasi risklerin öne çıkabileceği 2019 yılına girmeden bu yıl kritik virajları almamız lazım. Aksi takdirde birçok önemli konuda 2020 öncesi adım atılmaz.

Tek tek ele aldığımızda öncelikle ABD ile yılbaşı öncesi karşılıklı olarak tüm vize kısıtlamaları kaldırıldı. Üstelik Kudüs oylamasından sonra. Bunu nasıl okumalıyız?

ABD kendi konsolosluk personelinin Türk yargısı karşısında dokunulmazlığı varmış gibi davranıp irrasyonel bir tepki gösterdi. Ölçüsüz bir tepki olduğunu anlamış olmalı ki kararını düzeltti.

Almanya ile ilişkiler son yıllarda neredeyse kopma noktasına gelmişti. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 2018 Almanya-Türkiye ilişkilerinden umutlu olduğunu söylüyor. Nasıl bir düzelme bekleyebiliriz?

Gerçekten özellikle son iki yıl çok gergin geçti. Çok boyutlu ve tarihî derinliğinin yanında en önemli dış ticaret ortağımız ve 3 milyon vatandaşımızın yaşadığı Almanya ile ilişkililerimizin çok özel olması sebebiyle sorunlarımızı da rasyonel bir zeminde ele almamız gerekir. Almanya’da genel seçimler öncesi yürütülen kampanyalar ve federal parlamentoda grubu bulunan partilerin programlarını dikkate aldığımızda başta AB tam üyelik süreci ve Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden konular olmak üzere birçok temel anlaşmazlığın var olduğu unutulmamalı. Son haftalarda retorik düzeyde bir yumuşama olsa da önceki söylemsel gerginliğin sebep değil sonuç olduğu dikkatten kaçmamalı. Bilateral ilişkinin normalleşmenin ötesinde kalıcı olarak olumlu seyirde devam etmesi ölçülebilir gelişmelere bağlı.

Nasıl gelişmeler bunlar?

Güven tesis edici somut adımlar önemli. PKK’nın paravan örgütlerine karşı zorunlu hukuki yaptırımların Almanya tarafından ötelenmemesi, FETÖ ile ilgili özellikle doğrudan darbe girişimine dâhil olan subayların iadesi hususunun ciddiyetle ele alınması, AB üyeliği, gümrük birliği ve vize serbestisi konularında taahhütlere aykırı frenleyici tutum yerine Almanya’nın aktif rol üstlenmesi gibi birçok konu var. İlk önce yeni hükûmetin kurulmasını beklemek gerek. Tekrar büyük koalisyon kurulabilecek mi yoksa düşük ihtimal da olsa Almanya yeniden seçime gitmek zorunda kalacak mı, Ocak ayı içinde netleşir. İlişkilerin iyileşmesi için iki taraftaki kamuoyunun bu süreci aktif olarak desteklemesi önemli. Türkiye-Almanya Hükûmetlerarası İstişare Toplantısı’nı canlandırmayı başarırsak, süreç normalleşmiş demektir.

Erdoğan “Biz düşmanı azaltmaya, dostu çoğaltmaya mecburuz. Ne Almanya’yla problemimiz var ne Hollanda’yla ne de Belçika’yla. Tam tersine oralarda iş başında olanlar benim eski arkadaşlarım” dedi. Erdoğan bu mesajları olumlu sinyaller aldığı için mi verdi?

Sayın Cumhurbaşkanımız alınan herhangi bir sinyalden ziyade doğru olanın altını çiziyor. Türkiye’yi edilgen bir ülke olarak görmekten vazgeçip göz hizasında stratejik ortak olarak doğru konumlandıranlar Türkiye’den hep fayda göreceklerdir. Nasıl Türkiye saydığınız ülkelerin güvenliği ve iç istikrarı konusunda hassas ise, bu ülkeler de kendi bünyelerinde Türkiye karşıtı suç ve terör örgütlerine karşı kararlı tutum içinde olmalılar. Bunların ötesinde menfaat çakışmaları da var tabii. Ancak ortak kazanımlara odaklanırsak farklı düşündüğümüz konularda daha kolay yol alabileceğiz.

Aile Bakanımız Fatma Betül Sayan Kaya’nın Hollanda’da gördüğü muameleden sonra bozulan ilişkiler, Başbakan Rutte’nin “zeytin dalı” uzatması sonucunda düzelme yoluna mı girdi?

Dal çok güçlü değildi gibi. Çok üzücü olaylar yaşandı. Hollanda tarafından özür mahiyetinde bir adım Türkiye’nin iki adım atmasını sağlayacaktır. Biz Hollanda ile ilişkilerimizin bu düzeyde olmasını istemeyiz. 500 bine yakın vatandaşımız Hollanda’da yaşadığı gibi çok güçlü ekonomik ilişkilerimiz var. Diğer tarafta dört partili koalisyon hükûmetinin nispeten zayıf olması ve Mart 2018’de gerçekleştirilecek yerel seçimlerde ırkçı partinin güçlenmesi olasılığı bizleri hem ülkede yaşayan azınlıklar hem de AB’nin geleceği adına kaygılandırıyor.

Kudüs meselesinde AB ile Türkiye’nin ABD’ye karşı ortak cephede yer alması, Trump’a karşı ortak bir tavır gibi oldu. Trump etkisi ve bu ortak tavır başka konularda da kendini gösterir mi?

Trump, 70 yıla dayanan transatlantik paktı zora sokan ve AB ülkelerinin başta savunma alanı olmak üzere kendilerini sorgulamalarını sağlayan söylemlerini sürdürüyor. ABD ile Rusya arasındaki gerilimin daha fazla artmasından AB üyeleri endişe duyuyor, çünkü kendilerini doğrudan etkileyecek bir komşuluk ortamı ve tehdit hissinde olan Doğu Avrupa ülkeleri var. Diğer tarafta AB’nin orta vadede küresel bir aktör iddiasını ancak Türkiye ile çok güçlü ortaklık ile sürdürebileceği genişçe paylaşılan bir kanaat. Kudüs konusunda Trump’ın adımına karşı endişelerimize ortak olan Batı ülkeleri ile ortak bir dili yakalamamız yol alabilmemiz için belirleyici olacaktır.

Özellikle Avrupa ile ilişkilerde, Türkiye iyi olduğu zaman iyi, Türkiye zor durumda olduğu, içerde ve dışarda birçok sorunla uğraştığı zaman kötü bir sürece girildiği söylenebilir. Neden böyle oluyor?

İyi derken, AB’ye tam üyelik müzakerelerinin başlangıcı olan Ekim 2005 yılından sonra AB tarafının fasılların açılmasında çok hevessiz olduğu bir gerçek. Ayrıca açılanların kapatılmasında da sadece bir faslın kapatılmış olması örneğinde görüleceği gibi gayet isteksiz olduğunu unutmamak gerekir. İyi veya kötü tanımları yerine, iki taraflı ilişkilerdeki doğal ve kalıcı menfaat çakışmalarını esas alıp pragmatist çözüm arayışları tüm tarafların tutumlarını belirliyor demek daha doğru olur.

Türkiye’nin Rusya ve AB harici ülkelerdeki açılımına dair bir okuma yapacak olursak, Türkiye-AB ilişkisi muhtaçlık tezinden kurtuluyor mu?

Bu soruya cevap mahiyetinde haritaya ve ekonomik verilere bakmamız yeterli. Ayrılamaz komşuyuz, ihracatımızın nerdeyse yarısı AB ülkelerine gidiyor. Yine son yıllardaki birçok olay gösterdi ki Türkiye-AB ilişkisi ayrıştırılması karşılıklı krizlere yol açabilecek yoğunlukta birbiriyle bütünleşmiş bir ortaklık düzeyinde zaten. Rusya’ya gelince; herkesle iyi ilişkiler kurmamız dış politikamızın temel dinamiği. Diğer tarafta Rusya ile de stratejik menfaatlerimizin örtüştüğü konular olduğu gibi örtüşmeyen hususların da olduğu unutulmamalı.

Erdoğan’ın Fransa ziyareti ikili ilişkiler açısından nasıl bir öneme sahip?

680 bin insanımızın yerleşik olduğu ve AB dışında 3. büyük ticaret ortağımız olan Fransa ile ilişkilerimiz 500 yılı aşkın bir geçmişe sahip. Macron döneminde ilişkilerimiz daha çok ekonomik merkezli ve ticaret hacmimizin artırılmasına yönelik başarılı bir süreç olabilir. Ayrıca AB bünyesinde yükselen ırkçılık ve İslamofobiye karşı Macron önemli bir aktör ve müttefik. Ortadoğu’daki gelişmelerde de aynı düşündüğümüz noktalar yoğun. Türkiye’nin AB sürecinin ivme kazanması konusunda Macron şimdiye kadar net bir tutum içinde olmadı. Türkiye’yi daha çok ekonomik ve stratejik müttefik olarak konumlandırdığı kanaati daha ağır basıyor. Gümrük Birliğinin güncellenmesi konusunda aktif olabileceğini düşünüyorum.

Dergi kupürü için lütfen tıklayınız.

“Otomatik Bilgi Paylaşımı” ile ilgili merak edilen hususlar

AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Türkiye, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) tarafından geliştirilen ‘Vergi Konularında Karşılıklı İdari Yardımlaşma Sözleşmesi’ ile ilgili yurt dışında yerleşik olan vatandaşlarımızın sorularını yanıtladı.

-Bu anlaşmanın hazırlanmasındaki amaç nedir?

Uluslararası bir kuruluşun, yani Türkiye’nin üye olduğu Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) içeriğini belirlediği bir sözleşmeden bahsediyoruz. Bu sözleşmenin temel gayesi ülkeler arasında vergi kaybı, vergi kaçakçılığı ve zararlı vergi rekabeti ile mücadeledir. Dolayısıyla sadece Türkiye’ye özgü, Türkiye’yi ilgilendiren bir durum değil. Gündemde olan sözleşme, OECD bünyesinde yaklaşık on yıl öncesinde başlayan bir sürecin gelinen son noktasıdır. Dünya çapında 115 ülkenin dâhil olduğu bir süreçten bahsediyoruz. Bu süreçte örneğin, 2009 yılında OECD bünyesinde Vergi Amaçlı Küresel Şeffaflık ve Bilgi Değişimi Forumu oluşturulmuştu. Sonrasında da 3 Kasım 2011’de Cannes da “Vergi Konularında Karşılıklı İdari Yardımlaşma Sözleşmesi” ilgili ülkeler tarafından imzalandı.

Türkiye, bu Forumun vergi amaçları yönünden bilgi verme kapasitesiyle ilgili ilerleme raporlarında eksik not aldığı için uluslararası finans kuruluşları Türkiye’ye kredi sağlamayı askıya alacaklarını açıkladılar. Türkiye’nin uluslararası şeffaflığı ve güvenilirliği açısından bu riskli bir durumdu. Türkiye riski ortadan kaldırmak için anlaşmaya taraf olmuştur. Dolayısıyla sözleşmeye taraf olma noktasında bir bakıma uluslararası zorunluluk söz konusudur.

Niçin konunun arka planı hakkında bilgi veriyorum? Bize ulaşan şikâyet ve eleştirilerden anladığım, özellikle yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızda otomatik bilgi paylaşımı meselesinin aniden gelişmiş ve sadece kendileriyle ilgili bir mesele olarak algılanmış olması. Tabi burada insanlarımızın vaktinde ve yeterince bilgilendirilmesi gerektiğini görüyoruz.

-Anlaşma kimleri (gerçek ve tüzel kişiler) kapsıyor?

Anlaşma Türkiye’de mukim olmayan kişi ve kurumların mali hesaplarına ilişkin bilgilerin karşılıklı paylaşımını öngörüyor. Burada vatandaşlıktan ziyade ikamet dikkate alınıyor. Fakat farklı vesilelerle daha önce de belirttiğim gibi bu bilgi paylaşımın hangi ülkelerle ve nasıl yapılacağı henüz netleşmiş değil. Her iki husus için Bakanlar Kurulu kararı gerekiyor. Bakanlar Kurulu karar verdikten sonra da geriye değil, ileriye dönük bir süreç işleyecektir.

-Otomatik bilgi transferi nasıl gerçekleşecek?

Türkiye’deki banka ve sigorta şirketi gibi finansal kuruluşlar Türkiye’de mukim olmayan yerli veya yabancı kişi ve kurumların mali hesaplarına ilişkin bilgileri Maliye Bakanlığına, daha somut bir ifadeyle Gelir İdaresi Başkanlığına, Maliye Bakanlığı da diğer ülkelerin mali otoritelerine bildirecek. Bu arada anlaşmanın yürürlüğe gireceği tarihten öncesine, yani 1 Temmuz 2017 öncesine dair bir bildirim zaten mümkün değildir. Teknik olarak da hazırlıklar bakımından en erken 2019 öncesi ve geriye dönük bir bildirime ihtimal vermiyorum.

Nasıl ki bilgiler Türkiye’den bu şekilde aktarılacaksa, diğer ülkelerden de Türkiye’ye bu yöntemle ulaştırılacak. Dolayısıyla tek taraflı bir bilgi paylaşımı söz konusu değil. Uygulama somut olarak nasıl olacak? Şu aşamada bununla ilgili detaylı bilgi verme durumunda değiliz. Çünkü biraz önce ifade ettiğim gibi bilgilerin nasıl paylaşılacağı ve hangi ülkelerle hangi tarih itibarıyla paylaşılacağı henüz karara bağlanmış değil. Ancak yurt dışındaki vatandaşlarımız bilsinler ki; yasal menfaatlerinin korunması konusunda gereken hassasiyet gösterilmektedir.

-Bilgi akışını hangi kurumlar yapacak?

Türkiye’deki finans kuruluşları, yani teknik ifadeyle saklama kuruluşları, mevduat kuruluşları, yatırım kurumları ve sigorta şirketleri Maliye Bakanlığı ile bilgileri paylaşacak. Yerli finansal kuruluşlarla birlikte yabancı finansal kuruluşların Türkiye’deki şubeleri de bildirim yapmakla mükellef olacaklar. Ancak yurt dışına tüm bilgiler Maliye Bakanlığımız üzerinden çıkacak.

-Bankalar otomatik olarak hesap hareketlerini bildirecek mi?

Sözleşme kapsamında, talep üzerine bilgi değişimiyle otomatik bilgi değişimine yer veriliyor. Bu bilgi paylaşımının nasıl olacağı henüz resmiyet kazanmış değil.

-Bildirecekse bu bildirim hangi hesapları kapsıyor? Hangi hesaplar otomatik bildirim kapsamında? Hangi hesaplar ilgili ülkenin talep etmesi üzerine bildirilecek?

Finansal hesaplar, mevduat hesapları ve saklama hesaplarıyla ilgili dönem sonu bakiyenin bildirimi yanında faiz ve temettü gelirleri ile kısıtlı bilgi paylaşımı olacak. Ancak ilgili kişi örneğin, faiz ve temettü geliri sebebiyle yaşadığı ülkede vergiye tabi ise Türkiye’de ödediği vergi ile mahsuplaşma imkânı da var.

-Emekli hesapları da bu kapsamda yer alıyor mu?

Hayır, emeklilik hesapları kapsam dışıdır.

-Bu bildirimler kira ve diğer ticari faaliyetleri de kapsıyor mu?

Hayır.

-Vergi dairelerine yapılan ödemeler gibi işlemlerin bilgi transferi de söz konusu mu?

Hayır.

-Ülkeler talep etse bile Türkiye hangi hesaplarla ilgili bilgi vermek zorunda değildir?

Soruya cevap mahiyetinde bazı hususları hatırlatmak isterim. Uluslararası sözleşmenin içeriğinde neyin paylaşılacağına ilişkin genel bir çerçeve ortaya konulmuş. Türkiye bazı çekinceleriyle birlikte sözleşmeye taraf olmuş. Ülkelerin ve bilgi paylaşımında uygulamanın netleştirilmesinin ardından otomatik veya talep doğrultusunda paylaşılacak bilginin ne olduğunu her iki taraf da bilecek.

-Türkiye anlaşmanın hangi bölümlerine çekince koydu?

Türkiye, bu sözleşmeye taraf olurken koyduğu çekincelerle sözleşmenin Türkiye açısından kapsayacağı vergileri gelir, kurumlar ve katma değer vergileri ile sınırlı tutmuştur. Bu sebeple bildirim sadece finansal hesaplara yönelik olacaktır. Gayrimenkul ve emeklilik gibi konularda da bildirim yapılmayacaktır. Bu çekinceler, yurt dışındaki vatandaşlarımızın menfaatlerinin dikkate alındığını göstermektedir.

-Avrupa’da veya anlaşmaya imza koyan ülkelerde yaşayan ve bu ülkelerde ikamet eden Türk vatandaşları veya Türk kökenliler için bu anlaşma neleri getiriyor?

Anlaşma, bilgisi paylaşılacak kişilerle ilgili ikamet yerini baz alıyor. Yani Fransa’da yerleşik bir Türk vatandaşının, Türkiye’de şayet varsa, örneğin banka hesabındaki bilgilerinin paylaşılmasını ön görüyor. Aynı şekilde mütekabiliyet esası doğrultusunda Türkiye’de yerleşik bir Fransız ile ilgili de Türkiye’nin Fransa’dan bilgi talep etme hakkı bulunuyor. Bu arada banka kayıtlarında Türkiye’de ikameti görünen bir kişinin banka bilgilerinin paylaşımının söz konusu olmadığını da söylemek isterim. Bu noktada ayrıca tüm vatandaşlarımıza ilgili uzmanlardan konunun detaylarıyla ilgili bilgi almalarını tavsiye ederim.