Yurt dışında emekli olan ve Türkiye’ye araç getirmek isteyen vatandaşlarımızın merak ettiği hususlar

Yurt dışından getirilen araçların Türkiye’de kalma süresi 2 yıldır. Bu imkânı değerlendirecek olan kişilerin Türkiye’ye giriş tarihinden geriye doğru bir yıl içerisinde 185 gün yurt dışında bulunmuş olmaları gerekir. Ancak yurt dışından emekli olanlar için bir istisna söz konusudur. Buna göre yurt dışında emekli olduktan sonra Türkiye’ye ilk defa araç getirecek kişiler için yurt dışında yerleşik olma şartının tezahürü olan 185 gün ilgili ülkede yaşama şartı aranmamaktadır.

Aynı şekilde aracı için aldığı 24 aylık izin süresinin tamamını kullanmadan aracıyla yurt dışına çıkan emekli bir vatandaşımızın geri kalan sürelerini kullanmak üzere taşıtıyla yeniden Türkiye’ye giriş yapması durumunda da 185 gün şartı dikkate alınmamaktadır. Bu kişinin aracına, aracın sahip olduğu geri kalan izin süresi verilmektedir.

Ayrıca, aracı için 2 yıllık iznin tamamını kullanmış veya 185 gün şartını yerine getirmeyen Avrupa Birliği ve Avrupa Serbest Ticaret Birliği ülkelerinde yerleşik kişilerin araçlarına da yılda bir defaya mahsus bir aylığına süre verilmektedir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur!

“Avrupa ile ilişkiler sil baştan” [Gerçek Hayat Dergisi]

AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu “Gerçek Hayat Dergisi”nden Sevda Dursun’un sorularını yanıtladı. Türkiye-AB ilişkilerine dair değerlendirmelerde bulunan Yeneroğlu, “Önümüzdeki iki yılda Türkiye-AB ilişkileri için orta vadede belirleyici bir perspektifin netleşmesi kuvvetle muhtemel. İster istemez takvim bunu dayatıyor zaten. Özellikle 2018 kritik bir yıl. AB Komisyonu bu yıl Nisan’da İlerleme Raporu olarak bilinen Ülke Raporunu yayınlayacak. Haziran’da AB zirvesi var, sonrasında Avusturya Dönem Başkanlığı gerginliklere sebep olabilir. Dolayısıyla 2018 içinde gündemde bazı temel hususlarla ilgili yol alamazsak 2019 yılına bu gündemlerle gireceğiz. Oysa 2019’da iki taraf da kendi iç gündemine daha fazla yoğunlaşmak zorunda kalacak, çünkü seçim yılı. Türkiye’de 3 önemli seçim var, AB kurumlarında da seçim yapılacak. Bu tarafların iç gündemlerinin öne çıkacağı manasına gelir ki önemli konuları mümkün mertebe 2018 yılının ilk üç çeyreğinde sonuçlandırmak ortak menfaatin gereği.” dedi.

Söyleşinin tam metni aşağıda yer almaktadır.

Referandum sürecinde kopma noktasına gelen Avrupa ülkeleri ile ilişkiler, son günlerde olumlu yöne doğru seyrediyor. Başta Almanya ve Hollanda olmak üzere Türk hükümet yetkililerinin referandum seçim çalışmalarını engellemesi, karşılıklı olarak sert söylemlere sebep olmuştu. 2017’nin sonuna gelindiğinde, olumlu mesajlarla yeni bir yola girildi. Türkiye’nin bu ilişkilerdeki tek şartı, teröre verilen desteğin çekilmesi. 2018’in ilk ziyaretini Fransa’ya yapan Erdoğan, Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği açısından yeni bir döneme girildiğinin altını çizdi. AK Parti İstanbul Milletvekili, Anayasa Komisyonu ve AKPM Türk Grubu üyesi Mutafa Yeneroğlu ile Türkiye ile AB ülkeleri ilişkilerini analiz ettik. Yeneroğlu’na göre bu sene kritik bir yıl. Bu yıl bazı temel hususlar halledilemezse, 2020 öncesi hiçbir adım atılmaz. Bunların başında Gümrük Birliği’nin güncelleştirilmesi ve vize muafiyeti geliyor.

Referandum sürecinde gerilen Avrupa ile Türkiye ilişkileri, 2018 itibariyle düzelme yoluna girdi diyebilir miyiz?

Önümüzdeki iki yılda Türkiye-AB ilişkileri için orta vadede belirleyici bir perspektifin netleşmesi kuvvetle muhtemel. İster istemez takvim bunu dayatıyor zaten. Özellikle 2018 kritik bir yıl. AB Komisyonu bu yıl Nisan’da İlerleme Raporu olarak bilinen Ülke Raporunu yayınlayacak. Haziran’da AB zirvesi var, sonrasında Avusturya Dönem Başkanlığı gerginliklere sebep olabilir. Dolayısıyla 2018 içinde gündemde bazı temel hususlarla ilgili yol alamazsak 2019 yılına bu gündemlerle gireceğiz. Oysa 2019’da iki taraf da kendi iç gündemine daha fazla yoğunlaşmak zorunda kalacak, çünkü seçim yılı. Türkiye’de 3 önemli seçim var, AB kurumlarında da seçim yapılacak. Bu tarafların iç gündemlerinin öne çıkacağı manasına gelir ki önemli konuları mümkün mertebe 2018 yılının ilk üç çeyreğinde sonuçlandırmak ortak menfaatin gereği.

Nedir bu önemli konular, biraz açabilir misiniz?

Türkiye açısından Gümrük Birliğinin güncelleştirilmesi ve vize muafiyeti konuları en önemli başlıklar. AB İlerleme sürecinde gerçekçi olmak gerekir. 2019 seçimleri öncesi AB tarafı ilerleme konusunda başka hususları öne sürecek olsa da kendi iç sorunları nedeniyle adım atmakta çok zorlanacaktır. AB son 13 yılda 14 üyeden 28 üyeye çıktı, ancak küresel aktör olarak zayıfladı ve sorunlarını artırdı. Kendi sınırlarını korumakta yetersiz, ortak bir savunma konsepti geliştirememiş ve etkin bir göç yönetimi oluşturamamış noktada. Ayrıca artan aşırı sağ ve parlamentolara yerleşen ırkçı akımlar Avrupa’nın geleceğini sorgulatıyor. AB bünyesindeki eksen kayması örtülmeye çalışılıyor olsa bile örneğin, 2018 yılında AB dönem başkanlığını aşırı sağ partilerin dâhil olduğu iktidarlar üstleniyor. İlk altı ay Bulgaristan hükümeti, ardından ikinci yarıyılda da Avusturya hükümeti görevde. Aslında çok manidar bir gelişme ile karşı karşıyayız. Netice itibarıyla iç siyasi risklerin öne çıkabileceği 2019 yılına girmeden bu yıl kritik virajları almamız lazım. Aksi takdirde birçok önemli konuda 2020 öncesi adım atılmaz.

Tek tek ele aldığımızda öncelikle ABD ile yılbaşı öncesi karşılıklı olarak tüm vize kısıtlamaları kaldırıldı. Üstelik Kudüs oylamasından sonra. Bunu nasıl okumalıyız?

ABD kendi konsolosluk personelinin Türk yargısı karşısında dokunulmazlığı varmış gibi davranıp irrasyonel bir tepki gösterdi. Ölçüsüz bir tepki olduğunu anlamış olmalı ki kararını düzeltti.

Almanya ile ilişkiler son yıllarda neredeyse kopma noktasına gelmişti. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 2018 Almanya-Türkiye ilişkilerinden umutlu olduğunu söylüyor. Nasıl bir düzelme bekleyebiliriz?

Gerçekten özellikle son iki yıl çok gergin geçti. Çok boyutlu ve tarihî derinliğinin yanında en önemli dış ticaret ortağımız ve 3 milyon vatandaşımızın yaşadığı Almanya ile ilişkililerimizin çok özel olması sebebiyle sorunlarımızı da rasyonel bir zeminde ele almamız gerekir. Almanya’da genel seçimler öncesi yürütülen kampanyalar ve federal parlamentoda grubu bulunan partilerin programlarını dikkate aldığımızda başta AB tam üyelik süreci ve Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden konular olmak üzere birçok temel anlaşmazlığın var olduğu unutulmamalı. Son haftalarda retorik düzeyde bir yumuşama olsa da önceki söylemsel gerginliğin sebep değil sonuç olduğu dikkatten kaçmamalı. Bilateral ilişkinin normalleşmenin ötesinde kalıcı olarak olumlu seyirde devam etmesi ölçülebilir gelişmelere bağlı.

Nasıl gelişmeler bunlar?

Güven tesis edici somut adımlar önemli. PKK’nın paravan örgütlerine karşı zorunlu hukuki yaptırımların Almanya tarafından ötelenmemesi, FETÖ ile ilgili özellikle doğrudan darbe girişimine dâhil olan subayların iadesi hususunun ciddiyetle ele alınması, AB üyeliği, gümrük birliği ve vize serbestisi konularında taahhütlere aykırı frenleyici tutum yerine Almanya’nın aktif rol üstlenmesi gibi birçok konu var. İlk önce yeni hükûmetin kurulmasını beklemek gerek. Tekrar büyük koalisyon kurulabilecek mi yoksa düşük ihtimal da olsa Almanya yeniden seçime gitmek zorunda kalacak mı, Ocak ayı içinde netleşir. İlişkilerin iyileşmesi için iki taraftaki kamuoyunun bu süreci aktif olarak desteklemesi önemli. Türkiye-Almanya Hükûmetlerarası İstişare Toplantısı’nı canlandırmayı başarırsak, süreç normalleşmiş demektir.

Erdoğan “Biz düşmanı azaltmaya, dostu çoğaltmaya mecburuz. Ne Almanya’yla problemimiz var ne Hollanda’yla ne de Belçika’yla. Tam tersine oralarda iş başında olanlar benim eski arkadaşlarım” dedi. Erdoğan bu mesajları olumlu sinyaller aldığı için mi verdi?

Sayın Cumhurbaşkanımız alınan herhangi bir sinyalden ziyade doğru olanın altını çiziyor. Türkiye’yi edilgen bir ülke olarak görmekten vazgeçip göz hizasında stratejik ortak olarak doğru konumlandıranlar Türkiye’den hep fayda göreceklerdir. Nasıl Türkiye saydığınız ülkelerin güvenliği ve iç istikrarı konusunda hassas ise, bu ülkeler de kendi bünyelerinde Türkiye karşıtı suç ve terör örgütlerine karşı kararlı tutum içinde olmalılar. Bunların ötesinde menfaat çakışmaları da var tabii. Ancak ortak kazanımlara odaklanırsak farklı düşündüğümüz konularda daha kolay yol alabileceğiz.

Aile Bakanımız Fatma Betül Sayan Kaya’nın Hollanda’da gördüğü muameleden sonra bozulan ilişkiler, Başbakan Rutte’nin “zeytin dalı” uzatması sonucunda düzelme yoluna mı girdi?

Dal çok güçlü değildi gibi. Çok üzücü olaylar yaşandı. Hollanda tarafından özür mahiyetinde bir adım Türkiye’nin iki adım atmasını sağlayacaktır. Biz Hollanda ile ilişkilerimizin bu düzeyde olmasını istemeyiz. 500 bine yakın vatandaşımız Hollanda’da yaşadığı gibi çok güçlü ekonomik ilişkilerimiz var. Diğer tarafta dört partili koalisyon hükûmetinin nispeten zayıf olması ve Mart 2018’de gerçekleştirilecek yerel seçimlerde ırkçı partinin güçlenmesi olasılığı bizleri hem ülkede yaşayan azınlıklar hem de AB’nin geleceği adına kaygılandırıyor.

Kudüs meselesinde AB ile Türkiye’nin ABD’ye karşı ortak cephede yer alması, Trump’a karşı ortak bir tavır gibi oldu. Trump etkisi ve bu ortak tavır başka konularda da kendini gösterir mi?

Trump, 70 yıla dayanan transatlantik paktı zora sokan ve AB ülkelerinin başta savunma alanı olmak üzere kendilerini sorgulamalarını sağlayan söylemlerini sürdürüyor. ABD ile Rusya arasındaki gerilimin daha fazla artmasından AB üyeleri endişe duyuyor, çünkü kendilerini doğrudan etkileyecek bir komşuluk ortamı ve tehdit hissinde olan Doğu Avrupa ülkeleri var. Diğer tarafta AB’nin orta vadede küresel bir aktör iddiasını ancak Türkiye ile çok güçlü ortaklık ile sürdürebileceği genişçe paylaşılan bir kanaat. Kudüs konusunda Trump’ın adımına karşı endişelerimize ortak olan Batı ülkeleri ile ortak bir dili yakalamamız yol alabilmemiz için belirleyici olacaktır.

Özellikle Avrupa ile ilişkilerde, Türkiye iyi olduğu zaman iyi, Türkiye zor durumda olduğu, içerde ve dışarda birçok sorunla uğraştığı zaman kötü bir sürece girildiği söylenebilir. Neden böyle oluyor?

İyi derken, AB’ye tam üyelik müzakerelerinin başlangıcı olan Ekim 2005 yılından sonra AB tarafının fasılların açılmasında çok hevessiz olduğu bir gerçek. Ayrıca açılanların kapatılmasında da sadece bir faslın kapatılmış olması örneğinde görüleceği gibi gayet isteksiz olduğunu unutmamak gerekir. İyi veya kötü tanımları yerine, iki taraflı ilişkilerdeki doğal ve kalıcı menfaat çakışmalarını esas alıp pragmatist çözüm arayışları tüm tarafların tutumlarını belirliyor demek daha doğru olur.

Türkiye’nin Rusya ve AB harici ülkelerdeki açılımına dair bir okuma yapacak olursak, Türkiye-AB ilişkisi muhtaçlık tezinden kurtuluyor mu?

Bu soruya cevap mahiyetinde haritaya ve ekonomik verilere bakmamız yeterli. Ayrılamaz komşuyuz, ihracatımızın nerdeyse yarısı AB ülkelerine gidiyor. Yine son yıllardaki birçok olay gösterdi ki Türkiye-AB ilişkisi ayrıştırılması karşılıklı krizlere yol açabilecek yoğunlukta birbiriyle bütünleşmiş bir ortaklık düzeyinde zaten. Rusya’ya gelince; herkesle iyi ilişkiler kurmamız dış politikamızın temel dinamiği. Diğer tarafta Rusya ile de stratejik menfaatlerimizin örtüştüğü konular olduğu gibi örtüşmeyen hususların da olduğu unutulmamalı.

Erdoğan’ın Fransa ziyareti ikili ilişkiler açısından nasıl bir öneme sahip?

680 bin insanımızın yerleşik olduğu ve AB dışında 3. büyük ticaret ortağımız olan Fransa ile ilişkilerimiz 500 yılı aşkın bir geçmişe sahip. Macron döneminde ilişkilerimiz daha çok ekonomik merkezli ve ticaret hacmimizin artırılmasına yönelik başarılı bir süreç olabilir. Ayrıca AB bünyesinde yükselen ırkçılık ve İslamofobiye karşı Macron önemli bir aktör ve müttefik. Ortadoğu’daki gelişmelerde de aynı düşündüğümüz noktalar yoğun. Türkiye’nin AB sürecinin ivme kazanması konusunda Macron şimdiye kadar net bir tutum içinde olmadı. Türkiye’yi daha çok ekonomik ve stratejik müttefik olarak konumlandırdığı kanaati daha ağır basıyor. Gümrük Birliğinin güncellenmesi konusunda aktif olabileceğini düşünüyorum.

Dergi kupürü için lütfen tıklayınız.

“Otomatik Bilgi Paylaşımı” ile ilgili merak edilen hususlar

AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Türkiye, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) tarafından geliştirilen ‘Vergi Konularında Karşılıklı İdari Yardımlaşma Sözleşmesi’ ile ilgili yurt dışında yerleşik olan vatandaşlarımızın sorularını yanıtladı.

-Bu anlaşmanın hazırlanmasındaki amaç nedir?

Uluslararası bir kuruluşun, yani Türkiye’nin üye olduğu Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) içeriğini belirlediği bir sözleşmeden bahsediyoruz. Bu sözleşmenin temel gayesi ülkeler arasında vergi kaybı, vergi kaçakçılığı ve zararlı vergi rekabeti ile mücadeledir. Dolayısıyla sadece Türkiye’ye özgü, Türkiye’yi ilgilendiren bir durum değil. Gündemde olan sözleşme, OECD bünyesinde yaklaşık on yıl öncesinde başlayan bir sürecin gelinen son noktasıdır. Dünya çapında 115 ülkenin dâhil olduğu bir süreçten bahsediyoruz. Bu süreçte örneğin, 2009 yılında OECD bünyesinde Vergi Amaçlı Küresel Şeffaflık ve Bilgi Değişimi Forumu oluşturulmuştu. Sonrasında da 3 Kasım 2011’de Cannes da “Vergi Konularında Karşılıklı İdari Yardımlaşma Sözleşmesi” ilgili ülkeler tarafından imzalandı.

Türkiye, bu Forumun vergi amaçları yönünden bilgi verme kapasitesiyle ilgili ilerleme raporlarında eksik not aldığı için uluslararası finans kuruluşları Türkiye’ye kredi sağlamayı askıya alacaklarını açıkladılar. Türkiye’nin uluslararası şeffaflığı ve güvenilirliği açısından bu riskli bir durumdu. Türkiye riski ortadan kaldırmak için anlaşmaya taraf olmuştur. Dolayısıyla sözleşmeye taraf olma noktasında bir bakıma uluslararası zorunluluk söz konusudur.

Niçin konunun arka planı hakkında bilgi veriyorum? Bize ulaşan şikâyet ve eleştirilerden anladığım, özellikle yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızda otomatik bilgi paylaşımı meselesinin aniden gelişmiş ve sadece kendileriyle ilgili bir mesele olarak algılanmış olması. Tabi burada insanlarımızın vaktinde ve yeterince bilgilendirilmesi gerektiğini görüyoruz.

-Anlaşma kimleri (gerçek ve tüzel kişiler) kapsıyor?

Anlaşma Türkiye’de mukim olmayan kişi ve kurumların mali hesaplarına ilişkin bilgilerin karşılıklı paylaşımını öngörüyor. Burada vatandaşlıktan ziyade ikamet dikkate alınıyor. Fakat farklı vesilelerle daha önce de belirttiğim gibi bu bilgi paylaşımın hangi ülkelerle ve nasıl yapılacağı henüz netleşmiş değil. Her iki husus için Bakanlar Kurulu kararı gerekiyor. Bakanlar Kurulu karar verdikten sonra da geriye değil, ileriye dönük bir süreç işleyecektir.

-Otomatik bilgi transferi nasıl gerçekleşecek?

Türkiye’deki banka ve sigorta şirketi gibi finansal kuruluşlar Türkiye’de mukim olmayan yerli veya yabancı kişi ve kurumların mali hesaplarına ilişkin bilgileri Maliye Bakanlığına, daha somut bir ifadeyle Gelir İdaresi Başkanlığına, Maliye Bakanlığı da diğer ülkelerin mali otoritelerine bildirecek. Bu arada anlaşmanın yürürlüğe gireceği tarihten öncesine, yani 1 Temmuz 2017 öncesine dair bir bildirim zaten mümkün değildir. Teknik olarak da hazırlıklar bakımından en erken 2019 öncesi ve geriye dönük bir bildirime ihtimal vermiyorum.

Nasıl ki bilgiler Türkiye’den bu şekilde aktarılacaksa, diğer ülkelerden de Türkiye’ye bu yöntemle ulaştırılacak. Dolayısıyla tek taraflı bir bilgi paylaşımı söz konusu değil. Uygulama somut olarak nasıl olacak? Şu aşamada bununla ilgili detaylı bilgi verme durumunda değiliz. Çünkü biraz önce ifade ettiğim gibi bilgilerin nasıl paylaşılacağı ve hangi ülkelerle hangi tarih itibarıyla paylaşılacağı henüz karara bağlanmış değil. Ancak yurt dışındaki vatandaşlarımız bilsinler ki; yasal menfaatlerinin korunması konusunda gereken hassasiyet gösterilmektedir.

-Bilgi akışını hangi kurumlar yapacak?

Türkiye’deki finans kuruluşları, yani teknik ifadeyle saklama kuruluşları, mevduat kuruluşları, yatırım kurumları ve sigorta şirketleri Maliye Bakanlığı ile bilgileri paylaşacak. Yerli finansal kuruluşlarla birlikte yabancı finansal kuruluşların Türkiye’deki şubeleri de bildirim yapmakla mükellef olacaklar. Ancak yurt dışına tüm bilgiler Maliye Bakanlığımız üzerinden çıkacak.

-Bankalar otomatik olarak hesap hareketlerini bildirecek mi?

Sözleşme kapsamında, talep üzerine bilgi değişimiyle otomatik bilgi değişimine yer veriliyor. Bu bilgi paylaşımının nasıl olacağı henüz resmiyet kazanmış değil.

-Bildirecekse bu bildirim hangi hesapları kapsıyor? Hangi hesaplar otomatik bildirim kapsamında? Hangi hesaplar ilgili ülkenin talep etmesi üzerine bildirilecek?

Finansal hesaplar, mevduat hesapları ve saklama hesaplarıyla ilgili dönem sonu bakiyenin bildirimi yanında faiz ve temettü gelirleri ile kısıtlı bilgi paylaşımı olacak. Ancak ilgili kişi örneğin, faiz ve temettü geliri sebebiyle yaşadığı ülkede vergiye tabi ise Türkiye’de ödediği vergi ile mahsuplaşma imkânı da var.

-Emekli hesapları da bu kapsamda yer alıyor mu?

Hayır, emeklilik hesapları kapsam dışıdır.

-Bu bildirimler kira ve diğer ticari faaliyetleri de kapsıyor mu?

Hayır.

-Vergi dairelerine yapılan ödemeler gibi işlemlerin bilgi transferi de söz konusu mu?

Hayır.

-Ülkeler talep etse bile Türkiye hangi hesaplarla ilgili bilgi vermek zorunda değildir?

Soruya cevap mahiyetinde bazı hususları hatırlatmak isterim. Uluslararası sözleşmenin içeriğinde neyin paylaşılacağına ilişkin genel bir çerçeve ortaya konulmuş. Türkiye bazı çekinceleriyle birlikte sözleşmeye taraf olmuş. Ülkelerin ve bilgi paylaşımında uygulamanın netleştirilmesinin ardından otomatik veya talep doğrultusunda paylaşılacak bilginin ne olduğunu her iki taraf da bilecek.

-Türkiye anlaşmanın hangi bölümlerine çekince koydu?

Türkiye, bu sözleşmeye taraf olurken koyduğu çekincelerle sözleşmenin Türkiye açısından kapsayacağı vergileri gelir, kurumlar ve katma değer vergileri ile sınırlı tutmuştur. Bu sebeple bildirim sadece finansal hesaplara yönelik olacaktır. Gayrimenkul ve emeklilik gibi konularda da bildirim yapılmayacaktır. Bu çekinceler, yurt dışındaki vatandaşlarımızın menfaatlerinin dikkate alındığını göstermektedir.

-Avrupa’da veya anlaşmaya imza koyan ülkelerde yaşayan ve bu ülkelerde ikamet eden Türk vatandaşları veya Türk kökenliler için bu anlaşma neleri getiriyor?

Anlaşma, bilgisi paylaşılacak kişilerle ilgili ikamet yerini baz alıyor. Yani Fransa’da yerleşik bir Türk vatandaşının, Türkiye’de şayet varsa, örneğin banka hesabındaki bilgilerinin paylaşılmasını ön görüyor. Aynı şekilde mütekabiliyet esası doğrultusunda Türkiye’de yerleşik bir Fransız ile ilgili de Türkiye’nin Fransa’dan bilgi talep etme hakkı bulunuyor. Bu arada banka kayıtlarında Türkiye’de ikameti görünen bir kişinin banka bilgilerinin paylaşımının söz konusu olmadığını da söylemek isterim. Bu noktada ayrıca tüm vatandaşlarımıza ilgili uzmanlardan konunun detaylarıyla ilgili bilgi almalarını tavsiye ederim.

Ansprache bei der Gedenkveranstaltung zum 25. Jahrestag des Brandanschlags in Mölln

Es ist mir eine besondere Ehre, im Namen der Großen Türkischen Nationalversammlung und als Vorsitzender des parlamentarischen Menschenrechteausschusses auch in Vertretung meiner mitgereisten Kollegen Şenal Sarıhan und Ali İhsan Yavuz bei dieser Gedenkveranstaltung zum 25. Jahr des mörderischen Brandanschlags auf die Möllner Familie Arslan das Wort an Sie richten zu dürfen.

Die Brandanschläge in Mölln und später Solingen gehören zu den Ereignissen, die nicht nur uns türkeistämmige Bürger in Deutschland damals tief erschüttert haben.

Die Attentäter von Mölln waren von ihrem Hass so tief überzeugt, dass sie den Anschlag sogar selbst meldeten. Zweimal riefen die beiden Mörder bei der Feuerwehr an, meldeten sich mit Hitlergruß um anschließend ihre für sie offenbar glorreiche Tat zu verkünden. Davor hatten sie zwei von türkischen Familien bewohnte Häuser in der Nacht auf den 23. November 1992 mit Molotow-Cocktails beworfen und in Brand gesetzt. Neun Menschen wurden im ersten der angegriffenen Häuser zum Teil schwer verletzt. Im zweiten Haus kamen die zehnjährige Yeliz Arslan, die vierzehnjährige Ayşe Yılmaz und die 51-jährige Großmutter Bahide Arslan im lichterloh brennenden Wohnhaus auf grausamste Weise ums Leben. Bevor Bahide Arslan starb, hat sie zwei ihrer Enkel das Leben gerettet. Einen hat sie in ihrer Verzweiflung aus dem Fenster heruntergeschmissen, einen anderen hat sie in einen nassen Laken gewickelt und unter einen Tisch gelegt. Nur so konnten sie überleben und sind Gott sei Dank heute unter uns.

Die Familie Arslan wurde Opfer eines grenzenlosen Hasses, der sich damals in der neu wiedervereinigten Republik wie ein Flächenbrand überall im Land ausbreitete und sich seine Opfer unter den schwächsten der Gesellschaft suchte. Die Amadeu Antonio Stiftung spricht von mindestens 192 Todesopfern rechter Gewalt seit 1990. Erst nach der Selbstanzeige der NSU sorgte der öffentliche Druck erstmals dafür, dass die Thematik „rassistische Gewalt“ ernster genommen wurde. So entschied sich das Bundeskriminalamt zusammen mit allen 16 Landeskriminalämtern, mehr als 3.300 unaufgeklärte versuchte und vollendete Tötungsdelikte zwischen 1990 und 2011 noch einmal auf ein mögliches rechtsextremes Tatmotiv zu prüfen. Schließlich wurden bei 745 Tötungsdelikten und –versuchen (mit insgesamt 849 Opfern) Anhaltspunkte für ein rechtes Tatmotiv gefunden.

Tief in mein Gedächtnis eingebrannt hat sich die damalige Reaktion von Bundeskanzler Helmut Kohl. Er hatte bei der Trauerfeier für die Opfer von Mölln nicht teilgenommen. Später erklärte sein Sprecher, die Bundesregierung wolle nicht in einen „Beileidstourismus“ verfallen. Ich war damals 17 Jahre alt, fühlte mich von diesen Worten betroffen, begriff die Tragweite jedoch erst einige Jahre später.

Auch jetzt, 25 Jahre nach dieser schrecklichen Nacht sind die Wunden dieser Stadt und seinen Bewohnern, allen voran der Familie Arslan, nicht verheilt. Auch nach nunmehr einem Vierteljahrhundert können wir die Tat und die Motive der inzwischen wieder auf freien Fuß gesetzten Täter nicht rational erfassen. Was für einen Sinn sollte dieser feige Mord von unbescholtenen Bürgern dieses beschaulichen Ortes haben.

Herbert Grönemeyer sagt in einem seiner erfolgreichsten Lieder: „und der Mensch heißt Mensch weil er vergisst, weil er verdrängt.“ Nun wir vergessen und verdrängen tatsächlich und Anlässe wie der heutige erinnern uns. Wir wissen aber auch, dass seit den schrecklichen Brandanschlägen das Leben für die Hinterbliebenen der Opfer sich sehr schwierig gestaltet hat. Deshalb geht es mir heute selbstverständlich nicht darum, ihren Schmerz noch zu vergrößern. Aber ich denke, er wäre für Sie – 25 Jahre nach den Anschlägen – ein stückweit erträglicher, wenn unsere Gesellschaft diese immerwährende Mahnung verinnerlicht hätte und wir Hand in Hand jeder Form von Rassismus und Fremdenfeindlichkeit jegliche Basis entzogen hätten. Mit allein im letzten Jahr mehr als 1.000 Anschlägen auf Flüchtlingsheime und Moscheen und zahllosen Übergriffen auf vermeintlich fremd aussehende Menschen bedrückt es mich, festzustellen, dass die schreckliche Geschichte der Familie Arslan in Mölln, zu vielen in der Gesellschaft scheinbar nichts gelehrt hat.

Wie sonst wäre es zu erklären, dass es trotz der dramatischen Geschichte dieser Stadt und dem Mahnmal in der Mühlenstraße es möglich ist, das eine unverhohlen rassistische Partei wie die AfD hier über 9% der Stimmen bei den letzten Bundestagswahlen für sich verbuchen konnte. Selbstverständlich möchte ich den vielen Initiativen und Institutionen, die sich schon seit Jahrzehnten für ein aktives und gleichberechtigtes Miteinander und gegen Rassismus engagieren, nicht Unrecht tun. Aber wir alle stehen in der Verantwortung zu verhindern, dass das gesellschaftliche Klima von Scharfmachern, diesmal nicht mit Glatze und Springerstiefeln, sondern mit Anzug und Krawatte, vergiftet wird. Insbesondere wir politisch Verantwortlichen müssen uns der rassistischen und fremdenfeindlichen Propaganda der sogenannten populistischen Parteien beherzt entgegenstellen und müssen uns davor hüten, ihre giftigen Argumente in irgendeiner Form zu adaptieren. Im Schulterschluss mit der überwältigenden Mehrheit unserer Gesellschaft gilt es den Feinden der Menschlichkeit und des sozialen Friedens deutlich zu machen, dass wir diesem antiquierten braunen Gedankengut keinen Millimeter Spielraum mehr einräumen werden.

Das sind wir den Opfern der Anschläge von Mölln und auch Solingen, den Opfern der NSU-Terroristen, den Menschen die hier seit Jahrzehnten friedlich leben, den Menschen die hier Zuflucht vor Krieg und Terror gefunden haben und auch der hier anwesenden Familie Arslan schuldig.

Gerade der Rechtsstaat ist diesen Situationen mehr denn je gefordert!

Er schuldet Opfern und Hinterbliebenen Gerechtigkeit, er schuldet Aufklärung und Antworten auf offene Fragen. Die Täter von Mölln wurden gefasst und ihrer Strafe zugeführt. Doch wissen wir, dass Ermittlungserfolge wie diese leider nur Ausnahmen sind. Die Aufklärungsquote von rassistisch motivierten Straftaten ist auf einem erschreckend niedrigen Niveau. Die Gründe hierfür sind vielfältig, wie wir insbesondere nach dem Bekanntwerden des NSU-Komplexes mit Staunen erfahren durften. Ich möchte hier nicht auf die endlosen Fehler und Ungereimtheiten in diesem Kontext eingehen, das würde hier den Rahmen sprengen.

Ein Zitat aus dem Abschlussbericht des NSU-Untersuchungsausschusses des Thüringer Landtages möchte ich dennoch vorlesen. Ich meine, es veranschaulicht das Problem, vor der wir stehen. Darin steht: „Die Häufung falscher oder nicht getroffener Entscheidungen und die Nichtbeachtung einfacher Standards lassen aber auch den Verdacht gezielter Sabotage und des bewussten Hintertreibens eines Auffindens der Flüchtigen zu. Die Geschichte der von 1998 bis 2003 von allen daran Beteiligten betriebenen bzw. nicht betriebenen Fahndung ist im Zusammenhang betrachtet ein einziges Desaster.“

Die Verfasser weisen in dem knapp 2.000-Seiten-Bericht auf das Problem hin. Es heißt: struktureller bzw. institutioneller Rassismus.

Anstrengungen in diesem Bereich lassen leider noch zu wünschen übrig und sind deutlich ausbaufähig. Mit großer Sorge beobachte ich etwa, dass die meisten Handlungsempfehlungen des Untersuchungsausschusses des Bundestages nach wie vor nicht umgesetzt wurden. Wir würden uns sicher deutlich besser fühlen, wenn wir wüssten, dass in diesem Bereich alles Menschenmögliche unternommen worden ist.

Meine Damen und Herren,
ich verneige mich nochmals vor den Opfern des Brandanschlags von Mölln und bete um die Gnade unseres Schöpfers. Den Hinterbliebenen wünsche ich Kraft und Geduld, den unvorstellbaren Schmerz, der die Familienangehörigen das ganze Leben begleitet, zu ertragen und bedanke mich nochmals bei Ihnen und den Veranstaltern für die geschätzte Aufmerksamkeit.

‘Mazlum gurbetçi’ – ‘bilinçli diaspora’ [Star – Açık Görüş]

Gurbetçi kavramı bir dönem sosyolojik gerçeklikle tamı tamına örtüşen bir tanımlamaydı. Yüz binlerce insan ‘gurbete’ gitmişti. Yaşananlar, dramlar, acılar ve sevinçler dünyası Türkçe’de farklı kitlesel tecrübelerle de derin kök salmış bu kavramla ifade ediliyordu. Bununla birlikte geride bırakılan 50 yılı aşkın tarihi süreç bu kesimi gurbetçilikten farklı bir noktaya getirdi. Tam da bu noktayı ifade etmek için yeni kavramsallaştırmalara ihtiyaç var. Bu kapsamda diaspora kavramı kayda değer bir alternatif sunuyor.

İşgücü anlaşmalarıyla başlayan ‘gurbet’ hayatında zamanın akışıyla şartlar da değişti. Yeni ülke, kalıcı yaşam koşulları, farklı kimlikler ve aidiyetin gelişti-rildiği bir noktaya evrildi. Ancak özellikle de Türkiye’den bu kesime yönelik yapılan tanımlama genel itibarıyla ‘gurbetçi’ ifadesinde takılı kaldı. Her ne kadar da günümüzde yurtdışında yaşayan insanlarımız içerisinde bireysel olarak ve grup sosyolojisi itibarıyla bazı kesimlerce ‘gurbetçilik’ mefhumu geçer-liliğini koruyormuş gibi gözükse de, tarihsel gelişim doğrultusunda gelinen son nokta bu kesime yönelik ülkemizde kullanılan tanımlamanın yeniden ele alınması gerektiğini gösteriyor. Bu noktada diaspora kavramı siyaset, medya ve akademide ilgili aktörlerin ele alması gereken bir kavram olarak duruyor.

Diaspora, yakın geçmişe kadar, geleneksel olarak başta Ermeni ve Yahudi diasporası olmak üzere farklı politik unsurlar bağlamında olumsuzlanan bir kavram olarak kullanılageldi. Son yıllardaki akademik çalışmaların hakkını teslim etmek gerekirse de Türkiye’de kamuoyu nezdinde bu kavramın yeniden üretilmesi ihtiyacı ortada.

Zira bu kavramı kısır bir anlama hapseden hâlihazırdaki olumsuz algı, bugün çoğunluğu Batı Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli topluluğa yönelik bakış açımızı da belirliyor, dar kalıplar içinde sınırlandırıyor. “Gurbetçi” terimi üzerinden devam eden nostaljik yaklaşım, yurtdışında yerleşik, kalıcı ve asli unsur hâline gelen insanlarımızın, anavatana yönelik tasavvurlarının yanı sıra kendine has ortak özelliklerini göz ardı ederken potansiyelini de perdeliyor.

Ulus-ötesi ağların gelişmesiyle birlikte diaspora kavramını yeni bir kimlik ve bilinç olarak tanımlayan yaklaşımları göz önünde bulundurmak gerekiyor. Diaspora, günümüzde yeni bir bağlama kavuşmuş durumda. Daha da önemlisi bu bağlam içinde kalkınmadan değerler üretimine kadar geniş bir iletişim ve ilişkiler ağının önemli bir parçası olarak değerlendiriliyor. Bu kapsamda diasporaları, bugünün önemli ve etkin sivil toplum öğeleri olarak da görmek gerekir.

En nihayetinde bakış açısı itibarıyla bu noktaya gelebilmek için diaspora kavramına yakından bakmak ve “Türk Diasporası”na da buradan bir pencere açmak yerinde olabilir.

Yazının tamamını okumak için lütfen tıklayınız.

Gazete kupürü için lütfen tıklayınız.

Ülkemizin göç hareketliliğine bütüncül bakışın kurumsallaşması [Milliyet – Düşünenlerin Düşüncesi]

Göç, ülkemiz için Cumhuriyet tarihi boyunca gündemde olan bir olgu. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması sonucu soydaş ve akraba birçok insan Anadolumuza göç etti. 1960’lı yıllardan sonra ise daha çok gurbete gidişler başladı. 1980’lere kadar yoğun bir şekilde süren göçler sonucu, vatandaşlarımız başta Batı Avrupa olmak üzere dünyanın farklı ülkelerinde yeni hayatlar kurdu. Gelinen son durum itibarıyla bugün yurt dışında 6 milyona yakın insanımız yaşıyor. Gittikleri ülkelerde toplumsal ilişkileriyle, siyasal katılımlarıyla, ticari yapıları ve kültürel dokularıyla farklı ve kalıcı alanlar oluşturan bu göçmenler ve nesilleri ülkemizde çok da fazla görülmeyen ancak fazlasıyla dikkate alınması gereken bir gerçeklik.

Son yıllarda AK Parti ile birlikte ülkemizde yurt dışındaki vatandaşlara yönelik onların menfaatlerini savunan, dil, kültür, eğitim birikimini önceleyen bir söylem gelişmiş durumda. Bununla birlikte özellikle üçüncü nesil gençlerimize yönelik bu söylemlerin kuşatıcı bir biçimde somut uygulamalara dönüşmesi ve yeni nesillerin Türkiye ile olan bağını güçlendirecek, yurt dışındaki iş adamlarımızın ülkemiz ile işbirliğini ve ticaret hacmini artıracak, ayrımcılık ve İslam düşmanlığı ile etkin mücadele edecek yapıları ve ilgili ülkelerle işbirliğini geliştirecek politikaları daha fazla uygulamaya geçirmek şart.

Yazının tamamını okumak için lütfen tıklayınız.

Gazete kupürü için lütfen tıklayınız.

NSU cinayetleriyle ilgili gelişmeleri gelecekte de büyük bir hassasiyetle takip edeceğiz [Türkiye Gazetesi – Misafir Kalem]

Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) terör örgütünün 4 Kasım 2011 tarihinde ortaya çıkışının altıncı yıl dönümünü geride bıraktı. Almanya’nın NSU cinayetlerini, bu ülkede yaşayan Türkleri, Alman ve uluslararası kamuoyunu memnun edecek şekilde aydınlatacağına yönelik inancımızı yitirmek istemiyoruz. Eleştirel ve araştırmacı yaklaşımlarıyla bu cinayetlerin farklı boyutlarının gün yüzüne çıkarılmasına katkıda bulunan herkese şükranlarımı sunuyorum. Federal Şansöyle Merkel’in, NSU cinayetlerinin şüpheye yer bırakmayacak şekilde aydınlatılacağına ilişkin sözü hâlâ yerine getirilmeyi bekliyor. Cinayetlerin aydınlatılmasıyla ilgili ümidimizi yitirmedik ancak şu ana kadar yürütülen soruşturmalar ciddi bir şaşkınlık yaşatıyor.

Takip ettiğimiz süreç yaşanan bu emsalsiz cinayetlerin açıklığa kavuşturulmasının öncelikli konular arasında yer almadığı endişesini güçlendiriyor. Şu ana kadarki soruşturmalarda ortaya çıkan dosyaların imha edilmesi, kasıt kokan ve bitmek bilmeyen hatalar zinciri, tanıkların şüpheli ani ölümleri, istihbarat kurumu ajanlarının olay yerlerinin yakınlarında bulunması veya NSU dosyalarına 120 yıllığına yasak getirilmesi gibi gelişmeler bu kanaati kuvvetlendiriyor. Bu bağlamda polisin, Anayasa Koruma Teşkilatı‘nın ve Federal İstihbarat Kurumu’nun tutarsızlıkları da şaşkınlık vericidir. Aynı şekilde Federal Savcılığın, cinayetlerle ilgili sanıkları bunca iddiaya rağmen sadece üç kişiyle sınırlı tutmasındaki ısrarı da anlaşılır değildir. NSU terör örgütü üyelerinin üç kişiden oluştuğu düşüncesi, olsa olsa acı bir ironi olabilir.

Almanya ayrıca NSU cinayetlerini araştırma komisyonlarının raporlarında yer alan önerilerin uygulamaya geçirilmesi hususunda da sınav veriyor. Maalesef şu ana kadar bu noktada olumlu bir gelişme görülmüyor. Yeni federal hükümetin, bu önerileri ciddiye alması ve gelecekte ırkçı şiddet kurbanlarının NSU kurbanları yakınlarının çektiği acıyı yaşamamaları için gerekli mekanizmaları oluşturması gerekir. Güvenlik birimlerindeki kurumsal ırkçılık gerçeği ve ırkçı suç eylemlerinin aydınlatılmasındaki eksiklikler acil olarak üzerine gidilmesi gereken hususlardır.

Türkiye olarak NSU cinayetleriyle ilgili gelişmeleri gelecekte de büyük bir hassasiyetle takip edeceğiz. Süreçte ortaya çıkan tüm şüphelere ve tutarsızlıklara rağmen Alman hukuk devletine olan güvenimiz devam ediyor.

NSU cinayetleri, ikinci dünya savaşından sonra Almanya’da gerçekleşen en büyük yabancı düşmanı terör cinayetleri serisidir. Federal Almanya’nın bu cinayetleri, ırkçılığa karşı mücadelede taşıdığı tarihi sorumluluğu da dikkate alarak, bu ülkede yaşayan Türkleri, Alman ve uluslararası kamuoyunu memnun edecek şekilde aydınlatılacağına yönelik inancımızı yitirmek istemiyoruz.

Almanya’nın NSU cinayetlerine ilişkin tutumu, uluslararası düzeydeki Almanya algısını gelecek on yıllarda ciddi derecede şekillendirecektir. Bu nedenle, Federal Şansölye Merkel’in sözünün yerine getirilmesi Almanya’nın yararınadır. Bu vesileyle eleştirel ve araştırmacı yaklaşımlarıyla NSU cinayetlerinin farklı boyutlarının gün yüzüne çıkarılmasına katkıda bulunan gazetecilere, inisiyatiflere ve ilgili araştırma komisyonlarında görev almış siyasetçilere şükranlarımı sunuyorum.

Gazete kupürü için lütfen tıklayınız.

Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’e açık mektup

Sayın Sigmar Gabriel,

Bild gazetesinde Türkçe yayınladığınız mektuba cevabımı aslında Türkiye’deki bir gazetede Almanca ve Türkçe olarak yayınlamak vardı, ama en iyisi bu lüzumsuz ayrıntıları bir kenara bırakalım.

Almanya Dışişleri Bakanı’nın “kendi” vatandaşlarına Türkçe hitap etmesi oldukça dokunaklı bir durum. Ama aynı zamanda mektubunuzdan zaten kötü durumdaki Türk-Alman ilişkilerini daha da karmaşık hâle getirme amacı güttüğünüz anlaşılıyor. Mektubunuz hayli dokunaklı; çünkü seneler boyu Almanya’da yaşamış bizlere Almanca öğrenmemiz telkin edilmişken, Almanya’nın Türklere en uzak gazete müsveddesi olan Bild’de Türkçe olarak yayınlandı. Fakat mektubunuz aynı zamanda eteklerinizdeki taşları da ortaya döküyor. Zira mektubunuzda Almanya’nın Türkiye’ye karşı tutumunun sertleşeceğini süslü kelimelerle anlatırken, bu durumun gerekçelerinin de sıradan bir Türk vatandaşına açıklanması gerek. Ya da Mısır, Suudi Arabistan veya Afganistan gibi “olağanüstü demokratik” rejimlere karşı böyle bir hitapta bulunma ihtiyacı duymamanızın gerekçesini…

Mektubunuzda ortaya çıkan foyanın başka bir göstergesi daha var: Yazdıklarınıza göre Sigmar Gabriel, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli insanlara sadece Alman hükûmeti adına seslenmekle kalmıyor, aynı zamanda kendisini âdeta insanların etnik aidiyetlerine göre suçlu veya suçsuz olduklarına karar verebilecek yetkiye sahip en üst Türk yargısı makamında da görüyor. Almanya’da yaşayan Türklere, Türk hükûmetinin ve Türk yargısının “yetersizliğini” sözde sevecen bir tonda izah ediyor. Bir sömürge valisi edasıyla çirkin ithamlar sıralıyor ve bunun anlayışla karşılanacağını ümit ediyor. Zira bu Sigmar Gabriel, Avrupa değerlerinin “sütten çıkmış ak kaşık” koruyucusu olan Almanya adına bu değerleri, Türkiye’ye öğretme lütfunda bulunduğunu düşünüyor.

Yazısını yayımlayan gazetenin Almanya’da yaşayan Türklere karşı -hadi “kışkırtıcı” lafını kullanmayayım- her gün yeni polemiklere yer verdiği âdeta unutulmuş. Oysa bu habercilik anlayışının ne kadar da başarılı olduğu hâlihazırdaki toplumsal atmosferden gayet açık bir şekilde anlaşılıyor.

Yazınız, Türkiye’ye olan ekonomik yardımların ve teminatların kesilmesi tehdidini açıktan açığa yapmasıyla bir anda Bild’in bildik seviyesine iniyor. “Almanya’nın musluğuna bağlı hasta adam” şeklindeki Türkiye fotoğrafı ancak bu şekilde zinde tutulabilirdi; her ne kadar bu sözde ekonomik yardım ve kefaletlerin kesilmesi Almanya’nın kendi bindiği dalı kesmesi anlamına gelse bile. Zira bu yaklaşımla Türkiye’deki Alman yatırımlarının geleceği kalıcı bir şekilde tehlikeye atılacak. Öte yandan Alman ekonomisinin tepesindekiler de bu “ekonomik harakirinin” önünü almaya çalışıyorlar. Yine aynı şekilde, sıradan bir vatandaşın, Alman Dışişleri Bakanının Türkiye’ye seyahat uyarısını anlayabilmesi de mümkün değildir. Zira kısa bir süre önce Afganistan güvenli ülke olarak kabul edilmiştir ve milyonlarca Alman turistin de tasdik edeceği üzere Türkiye’deki durumla Kabil veya Mezar-ı Şerif arasında dünya kadar fark vardır.

Öyle ya da böyle kabul etmek gerekir ki, ikili ilişkilerde kendini gösteren bu velvele Almanya’da artık iyice kızışan seçim kampanyasının yan etkilerinden biri. Almanya’nın sosyal demokratları da aynen Hollanda’nın yaptığı gibi Türkiye’yi yerden yere vurarak toplumun takdirini kazanmaya çalışıyor. Komik olan, diğer partilerin de bu taktiği keşfetmiş olmaları ve bu yüzden bu taktiğin başarı getireceğinin hayli şüpheli olması.

NSU terör şebekesinin boyutlarının örtbas edilmesi, camilere ve mülteci yurtlarına yapılan sayısız saldırı, göçmenlere ve mültecilere karşı yapılan kışkırtmalar, İslami cemaatlerin devamlı kriminalize edilmesi ve haklarının ötelenmesi, yaygın kurumsal ırkçılık, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarının devamlı yadsınması veya terör örgütlerine karşı kayıtsızlık gibi birçok konunun üzerine giderek Türkiye kökenli insanlara hitap etmek mümkün iken, seçim taktiği olduğu aşikâr olan hamlelerle yüz yıllık Türk-Alman dostluğu ve birbiriyle artık ayrılmaz bağlar kurmuş olan her iki toplumun huzuru maalesef feda ediliyor. Seçimler sonrasında en nihayetinde ikili ilişkilerin üstüne çöken bu sisler dağılacak ve artık herkes birbirinin yüzüne bakmak durumunda kalacak. En basitinden, uluslararası siyasetin bir gereği olarak her iki taraf da birbiriyle iletişimde kalmak mecburiyetinde olacak. Toplumsal yaraların o kadar hızlı iyileşip iyileşmeyeceği ise muamma. Anlaşılan bu yaraları sarmak da yine bugünlerde Türk-Alman dostluğunu dert edinmiş olanlara kalacak.

Kalbi selamlarımla

 

REPLIK AUF DEN OFFENEN BRIEF VON BUNDESAUSSENMINISTER SIGMAR GABRIEL

Lieber Sigmar Gabriel,

adäquat wäre es gewesen, in beiden Sprachen in einer türkischen Zeitung zu antworten, aber lassen wir diese Spitzfindigkeiten.

Es ist geradezu anrührend, aber auch entlarvend, dass sich der deutsche Außenminister in türkischer Sprache an seine „Mit“-Bürger in Deutschland wendet, um im türkisch-deutschen Beziehungsgeflecht für noch mehr Wirrwarr zu sorgen. Anrührend, weil er es trotz jahrzehntelanger Ermahnungen an uns, gefälligst Deutsch zu lernen, in türkischer Sprache macht, noch dazu im türkenfernsten auflagenstärksten Schmierblatt der Republik, der Bild. Entlarvend, weil die wortreich ausgeschmückte Ankündigung einer härteren Gangart gegenüber der Türkei dem „Osman“-Normalbürger wohl erklärt werden muss, weil man selbige im Umgang mit Parade-Demokratien wie Ägypten, Saudi-Arabien und Afghanistan nicht für notwendig erachtet.

Entlarvend aber auch, weil Sigmar Gabriel sich nicht nur im Namen der deutschen Bundesregierung an die in Deutschland lebenden Türken richtet, sondern darüberhinaus auch als oberster türkischer Strafverfolger, der quasi schon per nationaler Zugehörigkeit entscheiden kann, ob jemand schuldig ist oder nicht. Freundlich im Ton, erklärt er Deutsch-Türken, wie er der türkischen Regierung und der Justiz wie selbstverständlich jegliche Kompetenz abspricht. Mit der Selbstgefälligkeit eines Kolonial-Gouverneurs werden ungeheuerliche Vorwürfe aneinandergereiht in der Hoffnung, dass hierfür Verständnis aufgebracht wird, weil es ja immerhin Deutschland ist, das als „lupenreiner“ Gralshüter europäischer Werte, selbige gegenüber der Türkei erhebt.

Völlig ausgeblendet bleibt, dass in der gleichen Zeitung beinahe täglich gegen die Türkei und die in Deutschland lebenden Türken polemisiert wird, um das böse Wort „Hetze“ nicht zu gebrauchen. Die augenblickliche gesellschaftliche Stimmung verdeutlicht eindrucksvoll den Erfolg dieser Art von Berichterstattung.

Dass sich das geistige Niveau des Briefes erstaunlich schnell auf dem der Zeitung einpendelt, zeigt sich mit der unverhohlen formulierten Drohung, wirtschaftliche Hilfen und Bürgschaften für die Türkei zu stoppen, ohne die Größenordnung zu beziffern. Nur so kann man den Eindruck eines kranken Mannes, der am Tropf Deutschlands hängt, aufrecht erhalten, wohlwissend, dass sich die Bundesrepublik mit der Einstellung von sogenannten Wirtschaftshilfen und Hermesbürgschaften ins eigene Fleisch schneiden würde, weil man so die Investitionen deutscher Unternehmen in der Türkei nachhaltig gefährden würde. Spitzenfunktionäre der deutschen Wirtschaft haben im Übrigen schon begonnen, diesem „Wirtschafts-Harakiri“ zuvor zu kommen. Auch fällt es einem normaldenkenden Menschen schwer, die ausgesprochene Defacto-Reisewarnung des Außenministers nachzuvollziehen, da man ja bis vor kurzem selbst Afghanistan für eine sicheres Land hielt und Millionen von deutschen Touristen bestätigen können, dass es in der Türkei anders zugeht als in Kabul oder Masar-e Sharif.

Man kann es mögen oder nicht, aber das bilaterale Getöse gehört wohl zu den „Nebenwirkungen“ des Wahlkampfes, der sich in Deutschland in der heißen Phase befindet. Ähnlich wie in Holland, versucht wohl diesmal die deutsche Sozialdemokratie mit „Türkeibashing“ die Stimmung in Deutschland zu ihren Gunsten zu kippen. Komisch nur, dass alle anderen Parteien dieses Instrument auch schon entdeckt haben und somit der Erfolg zweifelhaft bleibt.

Nicht nur, dass es mit dem NSU-Vertuschungskomplex, den zahllosen Angriffen auf Moscheen und Flüchtlingsheimen, der rechten Hetze gegen Migranten und Flüchtlinge, der Kriminalisierung von islamischen Religionsgemeinschaften, dem verbreiteten institutionellen Rassismus, der Ignoranz gegenüber türkischen Sicherheitsinteressen oder der offensichtlichen Tatenlosigkeit gegenüber Terrororganisationen, eine Vielzahl von gewichtigen Themen gegeben hätte, mit denen man sich an die türkeistämmige Bevölkerung hätte richten können, setzt man mit der neuen deutschen Außenpolitik über deutsche Zeitungen, offensichtlich aus wahltaktischem Kalkül, eine jahrhundertealte Freundschaft und das Wohl von untrennbar miteinander verwobenen Völkern aufs Spiel.

Irgendwann nach den Wahlen wird sich der Rauch dieser politischen Nebelkerzen lichten und alle Akteure werden sich wieder in die Augen schauen müssen. Allein schon aus den Notwendigkeiten internationaler Politik werden beide Seiten auch wieder miteinander kommunizieren. Ob die gesellschaftlichen Wunden ähnlich schnell verheilen, steht dahin. Das wird wieder eine Herausforderung für diejenigen sein, die, auch in diesen Tagen, nicht aufgegeben haben, sich unermüdlich für die türkisch-deutsche Freundschaft einzusetzen.

Ihr

REDE von Mustafa Yeneroğlu anlässlich der Gedenkveranstaltung zum 24. Jahrestag des rassistisch motivierten Brandanschlags in Solingen

Es ist mir eine besondere Ehre, bei dieser Gedenkveranstaltung an die Opfer des mörderischen Brandanschlags auf die Solinger Familie Genç das Wort an Sie richten zu dürfen. Offen gestanden fällt es mir schwer, meine Gedanken zu einem der erschütterndsten Momente meiner Jugend in Worte zu fassen. Als Durmuş und Mevlüde Genç am frühen Morgen des 29. Mai 1993 fünf ihrer liebsten Menschen auf dieser Welt in den Flammen ihres lichterloh brennenden Wohnhauses verloren haben, war ich 17 Jahre alt.

In den Jahren nach diesem fürchterlichen Anschlag durfte ich Abitur machen, studieren, heiraten und drei Mal das große Glück genießen, Vater zu werden. Ich konnte mich gesellschaftlich engagieren und wurde als Abgeordneter in das türkische Parlament gewählt, kurzum es ist mir in diesem Leben bereits vieles vergönnt gewesen. Hatice Genç, eines der fünf Todesopfer, war als Sie in den Flammen umkam, etwa gleich alt. Und man kommt nicht umhin sich zu fragen, wie ihr Leben verlaufen wäre, wenn in jener Nacht ihre vier Mörder nicht Benzin im Hausflur ausgeschüttet hätten und nicht eine Zeitung zu einer Fackel geformt hätten und eben nicht das Feuer entfacht hätten.

Bei diesen Gedanken erfasst sicherlich viele von uns ein wiederkehrender Schmerz. Und nur in der beispiellos vorbildhaften Haltung insbesondere von Mevlüde Genç, finde ich und viele andere dann auch immer wieder Trost. Ich habe mich damals oft gefragt: wie stark muss ein Mensch sein, dass sie sogar im Augenblick des schlimmsten Schmerzes, den man sich für eine Mutter vorstellen kann, für Frieden, Respekt und Versöhnung werben kann. Sie war so stark, dass es für mich und quer durch die Republik für viele andere auch gereicht hat.

Denn die Versuchung war damals für uns Jugendliche groß, auf Falsches mit Falschem zu antworten und weiß Gott, es gab viele geistige Brandstifter, die aufstachelten. Ein brauner Mob überzog damals die neu wiedervereinigte Republik mit ihrem Hass und ihrer Gewalt, weil Menschen auf der Flucht vor Krieg und Terror vermehrt Asyl in Deutschland begehrten. Wir waren wütend und wurden erdrückt von der Ohnmacht, tatenlos zuschauen zu müssen. Aber da war Mevlüde Genç.

Es wäre menschlich verständlich gewesen, wenn sie in den schwersten Stunden ihres Lebens Vergeltung gefordert hätte. Das tat Sie nicht. Stattdessen rief sie in ihrem bewegenden Appell zur Versöhnung auf. Sie nahm uns jungen Menschen unsere Wut und war ganz maßgeblich dafür verantwortlich, die Situation in Solingen und weit darüber hinaus zu entspannen. Dafür gebührt ihr unser steter Dank.

Ich bin mir nicht sicher, ob es Ihnen verehrte Gäste aufgefallen ist, dass wir Türken unabhängig von unserem Alter und unserer sozialen Stellung immer dort, wo wir Mevlüde Genç begegnen, ihr als Zeichen unserer Ehrerbietung und unseres tiefen Respektes, ihre Hände küssen. Und auch ich tue dies.

Herbert Grönemyer sagt in einem seiner Lieder: „….. und der Mensch heißt Mensch weil er vergisst, weil er verdrängt“. Nun, wir vergessen und verdrängen tatsächlich und Anlässe wie der heutige erinnern uns. Wir wissen aber auch, dass für Mevlüde Genç seit den schrecklichen Brandanschlägen das Leben „Nur noch weh tut“. Deshalb geht es mit heute selbstverständlich nicht darum, ihren Schmerz noch zu vergrößern. Aber ich denke er wäre für Sie 24 Jahre nach dem Anschlag ein Stück weit erträglicher, wenn unsere Gesellschaft den Weckruf von Mevlüde Genç glaubwürdig verinnerlicht hätte und wir Hand in Hand jeder Form von Rassismus und Fremdenfeindlichkeit jegliche Basis entzogen hätten. Mit allein im letzten Jahr mehr als 1000 Anschlägen auf Flüchtlingsheime und Moscheen und zahllosen Übergriffen auf vermeintlich fremd aussehende Menschen bedrückt es mich – und ich denke alle Anwesenden im Saal – festzustellen, dass die schreckliche Geschichte der Familie Genç in Solingen, zu vielen scheinbar nichts gelehrt hat.

Und vor allem die Politik muss sich fragen lassen, wie es trotz Mahnmal in der Unteren Werner Str. 81 und der Präsenz der Zeitzeugen, der ununterbrochen in Solingen lebenden Familie Genç, möglich ist, das eine unverhohlen rassistische Partei wie die AfD über 8% der Stimmen in Solingen für sich verbuchen konnte. Selbstverständlich möchte ich den vielen Initiativen und Institutionen, die sich schon seit Jahrzehnten für ein aktives und gleichberechtigtes Miteinander der in Deutschland lebenden Menschen engagieren, nicht Unrecht tun. Aber wir alle stehen in der Verantwortung zu verhindern, dass das gesellschaftliche Klima, trotz exzellenter wirtschaftlicher Eckdaten von Scharfmachern, diesmal nicht mit Glatze und Springerstiefeln, sondern mit Anzug und Krawatte, weiterhin vergiftet wird. Insbesondere wir politisch Verantwortlichen müssen uns der rassistischen und fremdenfeindlichen Propaganda über alle Grenzen hinweg beherzt entgegenstellen. Wir müssen uns davor hüten, die giftigen Argumente der neuerdings als rechtspopulistisch umschriebenen Hetzer in Politikergewand zu adaptieren. Im Schulterschluss mit der überwältigenden Mehrheit unserer Gesellschaft gilt es, den Feinden unseres inneren Friedens und unseres Wohlstandes deutlich zu machen, dass wir diesem antiquiertem braunen Gedankengut keinen Millimeter Spielraum einräumen werden. Das sind wir den Opfern der Anschläge von Mölln und Solingen, den Opfern der NSU-Terroristen, den Menschen die hier seit Jahrzehnten friedlich leben, den Menschen die hier Zuflucht vor Krieg und Terror gefunden haben schuldig.

In diesem Sinne verneige ich mich nochmals vor den Opfern des Brandanschlags von Solingen und bete um die Gnade unseres Schöpfers. Den Hinterbliebenen wünsche ich Kraft und Geduld, den unvorstellbaren Schmerz zu ertragen und bedanke mich bei Ihnen und den Veranstaltern für die geschätzte Aufmerksamkeit.