Yeneroğlu:”Tüm zorluklara rağmen terörle mücadelede soğukkanlılığımız uluslararı algı operasyonlarına karşı gücümüzü artırır.” [Anadolu Ajansı’na verdiğimiz demeç]

TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, “Tüm zorluklara rağmen terörle mücadelede soğukkanlılığımız uluslararı algı operasyonlarına karşı gücümüzü artırır.” dedi.

Yeneroğlu, Türkiye’nin teröre karşı verdiği mücadele ve insan hakları ihlallerine ilişkin terör örgütlerinin propagandaları hakkında AA muhabirine açıklamalarda bulundu.

Yeneroğlu,”Teröre karşı emniyet güçlerimizin ortaya koyduğu kararlı mücadelenin itibarının sarsılmaması için her türlü hukuk ihlali iddiasının üzerine tabii olarak gidilmektedir. Bunun aksi düşünülemez. Terörle mücadelenin temel amacı zaten hukukun tesisi, yani hukukun ideal anlamda işlemesinin sağlanmasıdır. Zira tüm yurttaşlarımızın temel haklarını azami derecede kullanabilmelerinin en temel koşulu en başta kamu düzeninin korunmasıdır. Bu düzeni bozmaya kasteden silahlı örgütlere karşı terörle mücadele bu anlamda açık bir insan hakları mücadelesidir. İnsan hakları mücadelesi verilirken, bu mücadelenin itibarını sarsacak durumlar karşısında en net tavır koyan da doğal olarak yürütmenin kendisi olacaktır.” diye konuştu.

Çeşitli insan hakları ihlalleri iddialarına karşı komisyon olarak hukuk devletine güvenin yara almaması için incelenmesi maksadıyla suç duyurusunda bulunduklarını ve bunun bazen kamuoyunda tepki ile karşılandığını aktaran Yeneroğlu, bu duruma 15 Temmuz ve terörün yıkıcı travmasının neden olduğunu belirtti.

Yeneroğlu, “Bu ülkenin insanları olarak en değerlilerimizi teröre kurban verirken bunun toplumu sarsan etkilerini şüphesiz gözardı edemeyiz. Özellikle 15 Temmuz’un bıraktığı, aşılmayı bekleyen ciddi bir travma var. Tüm zorluklara rağmen terörle mücadelede soğukkanlılığımız terör örgütlerinin propagandalarına ve uluslararası algı operasyonlarına karşı gücümüzü artırır. Nitekim terörle mücadele sadece askerî alanda yürütülmüyor. Ulusal güvenliğimizi tesis etme mücadelesi aynı zamanda sınırlarımızın çok ötesinde, tüm zeminlerde sürdürülüyor.

Terörle mücadele, ülkemizde özgürlük ve güvenlik kıskacı içerisinde olağanüstü bir hassasiyetle sürdürülmeye çalışılırken, uluslararası zeminde karşı karşıya bırakıldığımız baskılar, bu zemindeki algının daha doğru bir seviyeye çekilmesi gerektiğini gösteriyor. Toplumsal barışımıza ve ulusal bütünlüğümüze yönelik tüm sarsıcı darbelere rağmen hukuk devletinin ve özgürlükçü ideallerinin temel esasımız olduğuna dair güveni de her gün tesis etmek ve bu açıdan dünyaya örnek olmak durumundayız. Bu, terörle mücadelede kalıcı zaferin de şartıdır. Bu açıdan teröre karşı ortaya koyulan mücadelenin itibarını sarsacak tüm fiillerle tabii ki en kararlı şekilde mücadele ediyoruz. Aksi hâlde Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışanlara argüman vermiş oluruz.” şeklinde konuştu.

Terör örgütlerinin, Türkiye’de insan hakları ihlallerinin sistematik bir şekilde yapıldığına dair Avrupa ülkelerinde propaganda yaptığına dikkat çeken Yeneroğlu, şu şekilde konuştu:

“Toplumumuzun içinde bulunduğu tehdit ve bunun neden olduğu kolektif travma itibariyle medyanın da önemli sorumlulukları var. Zaman zaman ölçüsüz, hedef gösteren, ötekileştiren yaklaşımlara rastlıyoruz. Batı Avrupa ülkelerinde yaklaşık 20 yıl Müslümanların dışlanmasına karşı ayrımcılıklarla bizzat mücadele ettim. Üzülerek ifade etmek durumundayım ki, özellikle sosyal medya aracılığıyla şahsıma yöneltilen tehdit ve küfürlerle Avrupa’da bu yoğunlukta karşılaşmadım. Bu durum oldukça üzücü. Sosyal medyayı âdeta hukuk dışı bir alanmış gibi düşünenlerin sayısı oldukça fazla. Üstelik bunların bir kısmı bu suçları sözde doğruları savunma adına işliyorlar. Örneğin bundan birkaç hafta önce Van’ın Gevaş ilçesinde güvenlik güçlerimize yönelik işkence ithamının inceleneceğini ifade ettiğimizde binlerce küfürle karşı karşıya kaldık. Oysa asıl yayılan o utanç verici görüntülerin kendisi terörle mücadelemize en büyük darbeyi vurmakta, haklı davamızı ve terörle mücadele konusundaki hassasiyetimizi itibarsızlaştırma olasılığını doğurmaktadır. Bu ülkenin insanları olarak aramızda hiçbir istisna olmaksızın, hepimiz hukuk devletinin kurallarına tabiyiz. Bırakın masum insanları, kadim geleneğimiz savaş esirlerine bile nasıl muamele edilmesi gerektiğini tartışmasız biçimde ortaya koyuyor. Devletin işleyen sistemi içerisinde bir yerde tıkanma olduğu zaman kuvvetler ayrılığı gereği ilgili kuvvet erki üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmekle mükelleftir.”

Terör örgütleriyle mücadelenin Türkiye’nin en doğal hakkı ve sorumluluğu olduğunun altını çizen Yeneroğlu, “Terör örgütü, hendek kazarak bölgeleri işgal ediyorsa buralara devletin girmemesi gibi bir şey olamaz. Güvenlik olmadan devlet olgusundan bahsedilemez. Devlet olmadan özgürlükçü bir hukuk düzeni var olamaz. Kendi meşruiyetini tartışmaya açmamak için devletin olmazsa olmaz önceliği kuvvet tekeli, kayıtsız şartsız egemenliğini tesis etmesi ve kamu düzenine hâkimiyettir. Kamu düzenini sağlamayan bir devlet kendi meşruiyetini tartışmaya açar. Dolayısıyla içi boş barış türküleri ile milleti kandırıp gençleri dağa yönlendirenler en büyük insan hakları düşmanıdır.” diye konuştu.

İnsan hakları ihlalleri konusunda hükûmetin gerekli adımları attığını da belirten Yeneroğlu, “Hukuk ihlali ile ilgili iddiaları yürütmeye bildirdiğimiz zaman gereken incelemelerin hemen başlatıldığını, birçok olayda soruşturmanın sıhhati bakımından suçlanan kişilerin açığa alındığını, soruşturmanın ivedilikle yürütüldüğünü ve yargıya teslim edildiğini bizzat takip ve müşahede ediyoruz.” dedi.

Batı ülkelerinin Türkiye’ye yaklaşımını da eleştiren Yeneroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı sorunların onda biri Batı ülkelerinin herhangi birinde yaşanmış olsaydı ortaya koyacakları tepkiler kesinlikle totaliter tepkiler olacaktı. Avusturya birkaç onbin mülteci karşısında ciddi bir krize girdi, ırkçı söylemlere destek yüzde elliyi buldu. Söz konusu insan hakları olunca her konuda dünyaya kendisini örnek gösterme çabası içerisinde olan Fransa ve İngiltere’nin 20 bin mülteciyi almamak için nasıl direndiklerini görüyoruz. 70’li yıllarda bir terör örgütünün 7 yıl içinde toplam 34 kişiyi katletmesi karşısında Alman devletinin yıllarca âdeta cinnet hâlinde hareket ettiğini biliyoruz.”

Yeneroğlu: “Yeryüzündeki küresel adaletsizlik insanlığın ortak meselesidir.”

19 Ağustos Dünya İnsani Yardım Günü dolayısıyla açıklama yapan AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, “Dünyanın bir tarafında zengin kaynaklar sınırsız ve sorumsuzca kullanılırken, diğer tarafında açlık, kuraklık, kıtlık, savaş ve felaketlerle yüzleşmek zorunda kalanların olduğu bir dünya düzeni sürdürülebilir değildir. Yeryüzündeki küresel adaletsizlik insanlığın ortak meselesidir.” dedi. Yeneroğlu açıklamasında şunları kaydetti:

“Yardıma muhtaç olan insanların içinde bulundukları durum ve onlara yardım götürmek için hayatlarını ortaya koyan gönüllüler ile çalışanları hatırlamak için bir fırsat olan bugünde, içinde yaşadığımız dünya ne yazık ki; büyük dramlara sahne oluyor.

Dünyanın bir tarafında zengin kaynaklar sınırsız ve sorumsuzca kullanılırken, diğer tarafında açlık, kuraklık, kıtlık, savaş ve felaketlerle yüzleşmek zorunda kalanların olduğu bir dünya düzeni sürdürülebilir değildir. Dünya üzerinde yaklaşık 65 milyon insan çatışmalar nedeniyle yerlerinden edildi. Her yıl neredeyse 218 milyon insan ise doğal afetler sebebiyle mağduriyet yaşıyor. Nijerya, Somali, Güney Sudan ve Yemen’de kıtlık ve açlıkla mücadele eden 20 milyondan fazla kişi büyük bir felaketin içinde. Ortadoğu’da yıllardır devam eden çatışmalar sebebiyle milyonlarca insan yerinden oldu ya da hayatını kaybetti. Suriye’de ise 2011’den bu yana büyük bir insanlık dramı yaşanıyor. Özellikle Ortadoğu ve Afrika’dan, ülkesindeki çatışma ortamı ya da kıtlıktan kaçarak daha iyi bir yaşam hayaliyle Akdeniz’e çıkılan yolculuklar da kötü sonla bitmekte. Yeryüzündeki bu küresel adaletsizlik insanlığın ortak meselesidir. Dolayısıyla insanlığın zorlu sınavlarla karşı karşıya kaldığı şu günlerde ‘insani yardım’ akıllardan hiç çıkarılmaması gereken bir kavramdır. Bugün yaşanan bu sorunlar ancak yardımseverlik ruhunun yaşatılmasıyla çözülebilir. Bu konuda sadece Türkiye’nin değil herkesin elini taşın altına koyması gerekmektedir.

Dünyanın her köşesinde, zorda kalan insanlara umut olan Türkiye, yaptığı uluslararası yardımlarla dünyanın en cömert ülkeleri arasında yer almaktadır. Yardım alan ülkeden, yardım eden ülke konumuna gelen Türkiye, Küresel İnsani Yardım 2017 Raporu’na göre; geçen yıl 6 milyar dolarlık yardım yaparak en çok uluslararası insani yardım yapan ikinci ülke oldu.  Ülkemiz 2014, 2015 ve 2016 yıllarında üst üste ‘dünyanın en cömert ülkesi’ konumuna geldi. Son 6 yılda, onlarca ülkede ihtiyacı olanların yardımına yetişen Türkiye; Arnavutluk ve Malezya’daki sel felaketlerinde, Afganistan ve Nepal’deki depremlerde, Sierra Leone, Liberya ve Gine’deki Ebola salgınında da zor durumda kalanlara umut oldu. Suriyeli sığınmacıların yeniden hayata tutunmaları için BM standartlarında bugüne kadar 25 milyar doları aşkın bir kaynak harcandı.

Her yıl mağdur ve mazlumlara yardım eli uzatan ve yardımseverlik ruhunu yaşatan yüzlerce insani yardım çalışanı ile gönüllü hayatını kaybediyor, zorluklarla ve tehditlerle karşılaşıyor. Bugün BM’nin Bağdat’taki merkezine 19 Ağustos 2003’te düzenlenen bombalı saldırıda hayatını kaybeden 22 insani yardım görevlisi ile savaş, doğal afet ve insani kriz ortamlarına yardım ulaştırmak için yaşamını ortaya koyan ve bu uğurda can veren gönüllüleri minnetle anıyorum. Ayrıca tüm dünyayı hayatını kaybeden saygıdeğer insanların anısına sahip çıkmaya davet ediyorum. Çünkü daha adaletli, daha yaşanabilir ve barışçıl bir dünya düzenin kurulması herkesin insani değerler etrafında birleşmesiyle mümkündür.”

Yeneroğlu: “Hollanda’daki insanımızın iki ülkenin de asli unsuru olduğu unutulmamalıdır.”

Hollanda ve Türkiye arasında imzalanan işgücü anlaşmasının 53. yılı sebebiyle açıklama yapan AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, “Hollanda’daki insanımızın iki ülkenin de asli unsuru olduğu unutulmamalıdır. Türk toplumunun Hollanda’nın refah seviyesine sunduğu katkının unutulmaması ve köklü ikili ilişkilere zarar veren yaklaşımlardan kaçınılması önemli bir sorumluluktur. Dini ve etnik azınlıkları iç politika malzemesi yapmaya çalışmaksa her şeyden önce Hollanda’ya zarar verecektir.” dedi. Yeneroğlu, açıklamasında şunları kaydetti:

“400 yıl öncesine dayanan Türkiye-Hollanda ilişkileri için 19 Ağustos 1964, bir dönüm noktası olmuştur. O tarihte iki ülke yönetiminin imzaladığı anlaşma ile çalışmak için Hollanda’ya göç eden vatandaşlarımızın sayısı bugün 3. ve hatta 4. kuşak ile yaklaşık 460 bindir. İki ülke ilişkilerinin temelini oluşturan vatandaşlarımız 53 yılda, sadece “işçi” olarak kalmamış; sosyal, siyasal ve ekonomik yaşama da dâhil olmuşlardır. Ülkedeki Türkiye kökenliler hem Senato’da hem de Temsilciler Meclisi’nde kendilerine yer bulmuştur. Özellikle Mart ayında yapılan seçimlerde Türkiye kökenli milletvekillerinin kurduğu DENK partisi büyük bir çıkış yakalayarak Temsilciler Meclisi’ne 3 vekil göndermeyi başarmıştır. Bu da insanımızın siyasete katılım noktasında önemli mesafe kat ettiğinin göstergesidir. Ayrıca 18 bin civarındaki Türkiye kökenli girişimci ile 7,3 milyar dolarlık iş hacmi gerçekleşmekte, 50 binden fazla kişiye istihdam olanağı sunulmaktadır.

Son yıllarda Hollanda’nın 70’lerden 90’ların sonuna kadar hâkim olan çokkültürlülük perspektifinden uzaklaşması, ülkedeki göçmenler için kaygı vericidir. Aşırı sağcı ve İslam düşmanı bir partinin halkın desteğini alarak demokratik meşruiyet kazanması ve siyasi kültürü zehirleyerek hükümet politikalarını belirleyebilecek noktaya ulaşması gelinen ürkütücü noktayı göstermektedir. Ayrıca cami saldırılarının artması Müslümanlara yönelik nefretin boyutunu göstermektedir. Amsterdam Üniversitesi’ndeki Müslümanlara Yönelik Ayrımcılık Gözlem Projesinin ortaya koyduğu sonuçlara göre de 2005-2015 yılları arasında Hollanda’daki 175 cami saldırıya hedef olmuştur. 2016’da ise saldırı sayısı 28’den 72’ye yükselerek acı bir rekorla kayıtlara geçmiştir. Hollanda Hükümetinin gerek 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında gerekse halk oylaması sürecinde ortaya koyduğu tutum Türk toplumunun hafızasında bir yara olarak iz bırakmıştır.

Bu olumsuz gelişmelere rağmen Hollanda’daki insanımızın iki ülkenin de asli unsuru olduğu unutulmamalıdır. Türk toplumunun, Hollanda’nın refah seviyesine ve sosyal barışına sunduğu katkının unutulmaması ve köklü ikili ilişkilere zarar veren yaklaşımlardan kaçınılması önemli bir sorumluluktur. Dini ve etnik azınlıkları iç politika malzemesi yapmaya çalışmaksa her şeyden önce Hollanda’ya zarar verecektir. Bununla birlikte Hollanda’daki vatandaşlarımızın, STK temsilcileri ve kanaat önderlerinin çift yönlü katılım ve aidiyet geliştirmesi için yapması gereken birçok çalışma bulunmaktadır. Toplumsal taleplerin kamuoyunda karşılık bulması için siyasete katılımın artması temel ihtiyaçtır. Ayrıca özellikle de eğitime katılım noktasında gençlerimize ve ailelere büyük ödevler düşmektedir. Bunları yaparken Türkiye ile bağın yeni nesillerde de kalıcı olması için anavatanla bağın canlı tutulması ve anadil eğitiminin güçlendirilmesi kaçınılmazdır.

Bu anlaşmanın yıl dönümünde, o dönemin zor şartlarında Hollanda’ya gitme cesaretini gösteren birinci nesli saygıyla anıyorum. Oradaki genç kuşaklarımıza ise omuzlarında büyük sorumluluklar taşıdıklarını hatırlatırken, göç tarihinde emeği olan tüm vatandaşlarımıza şükranlarımı sunuyorum.”

Yeneroğlu: “Almanya’da Müslümanlara yönelik artan saldırılar ve kamuoyunun suskunluğu kaygı verici”

Almanya’da yaşayan Müslümanlara yönelik ırkçı şiddet olaylarındaki artışa ilişkin açıklama yapan AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, “Günde ortalama iki İslamofobik saldırının gerçekleştiği Almanya‘da kamuoyunda herhangi bir tepkinin olmaması endişe verici bir durumdur. Suçluların cezalandırılmaması ve caydırıcı önlemlerin alınmaması ise ciddi bir sorumsuzluktur. Toplumsal barış, farklı inanca mensup insanların güvenliğini sağlamaktan geçer.“ dedi. Yeneroğlu şunları kaydetti:

“Alman hükümetinin cevapladığı soru önergesi Almanya’da yaşayan Müslümanların maruz kaldığı İslamofobik saldırılarda artış yaşandığını göstermektedir. Alman polisinin ve Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın verilerine göre, 2017’nin ikinci çeyreğinde Müslümanlara ve Müslümanların bulunduğu yerlere yönelik 196 İslamofobik suç işlenmiştir. Yaşanan İslamofobik saldırılarda  16 kişi yaralanmış, 13 cami de saldırılara hedef olmuştur. Senenin ilk çeyreğindeyse bu sayı 200 olarak kayıtlara geçmiştir. Bu eylemler cami saldırılarıyla birlikte Müslümanlara karşı nefret söylemlerini, tehdit mektuplarını ve başörtülü kadınlara saldırıları kapsamaktadır. Kayıtlara girmemiş ancak basında yer alan İslamofobik saldırıları da dikkate aldığımızda bu sayının çok daha fazla olduğu açıktır.

Resmi rakamlara göre günde ortalama iki İslamofobik saldırının gerçekleştiği bir ülkede kamuoyunda herhangi bir tepkinin olmaması endişe verici bir durumdur. Suçluların cezalandırılmaması ve caydırıcı önlemlerin alınmaması ise ciddi bir sorumsuzluktur. Bu sayılar Almanya’da yıllardır süren bir olgu olan İslamofobik saldırıların artarak devam ettiğini bir kez daha göstermektedir. Müslümanların güvenliğini tehdit eden bu durum Almanya ile bağ geliştirmenin önündeki en büyük engeldir. Bu ülkede yerleşik olan Müslümanlar toplumun asli unsurudur. Ekonomiden eğitime, siyasetten sosyal yaşama; hayatın her alanında varlık göstermektedirler. Bu nedenle bu kesimin güvenliği siyasilerin ve emniyet mensuplarının öncelikli konuları arasında yer almalıdır. Toplumsal barış, farklı inanca mensup insanların güvenliğini sağlamaktan geçer.“

Yeneroğlu: “Trump’ın açıklamaları ırkçılığın meşru zemin bulmasına katkı sunmaktadır.”

ABD Başkanı Trump’ın Charlottesville’de yaşanan ırkçı olaylarla ilgili yaptığı açıklamayı eleştiren AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu “Trump’ın açıklamaları ırkçılığın toplumda meşru zemin bulmasına dolaylı olarak katkı sunmaktadır. ABD Başkanının sözlerinin diğer ülkelere olan etkisini hesaba kattığımızda ırkçılığın küresel çapta da meşruiyetini artıracağı ortadadır. Trump, yaşanan olaylarda var olan ırkçılık gerçeğini söyleme cesaretini göstermelidir.” dedi. Yeneroğlu, açıklamasında şunları kaydetti:

“ABD’de Donald Trump’ın, başkanlığa aday olduğu günlerde ilk kıvılcımlarını gördüğümüz ırkçılık tartışmaları Charlottesville kentinde ırkçı grup Ku Klux Klan (KKK) üyelerinin yürüyüş yapmasıyla zirveye çıktı. Bu grubun hâlâ sokaklarda gösteri yapabiliyor olması, ülkenin yakın tarihinin temel bir parçası olan ırkçılığın izlerinin silinmediğini göstermektedir. Bir kişinin hayatını kaybettiği ve 20’ye yakın kişinin de yaralandığı olayların ardından Başkan Trump’ın yaptığı açıklamalarsa ırkçılıkla mücadelede sorumluluk izi taşımamaktadır.

Gösterdiği tepki nedeniyle ağır eleştiri alan Trump, tüm eleştirilere rağmen geri adım atmamakla ırkçılığa ne kadar mesafeli olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Başkan Trump’ın göreve geldiği günden bugüne kutuplaşma yaratan ırkçı söylemleri ve izlediği politikalar aşırı sağın yükselişine sebebiyet vermektedir. Trump, son açıklamada Neo-Nazi yanlısı ve “beyazların üstünlüğünü” savunan grupların provokasyonlarını kınamamıştır. Açık bir dille olaylarda Neo-Nazi yanlısı, aşırı sağcı ve ırkçı grupların olduğunu belirtmemiştir. Tüm bunlar ırkçılığın toplumda meşru zemin bulmasına dolaylı olarak katkı sunmaktadır. ABD Başkanının sözlerinin diğer ülkelere olan etkisini hesaba kattığımızda ırkçılığın küresel çapta da meşruiyetini artıracağı ortadadır.  Ayrıca göçmenlerden oluşan Amerikan toplumunda yabancı düşmanlığının artması ve bu tür söylemler; hem göçmenleri hem Müslümanları hem de toplumsal barışı tehdit edici boyuta ulaşmıştır. 21. yüzyılda “özgürlükler ülkesi” olma iddiasındaki bir ülkede yaşananların karşısında alınan toplumsal düzene ve özgürlüklere zarar veren bu tavır; oldukça düşündürücüdür.

ABD gibi küresel bir gücün liderliğini yapan bir kişiden beklenen, Başkanlık görevini aldıktan sonra popülizmi bir kenara bırakıp daha sorumlu davranmasıdır. Bu tür şiddet ve nefret olaylarına karşı kararlı bir şekilde tarafı belli olan sözler sarf etmesidir. Ancak yaşananlar aksi yöndedir. Trump, yaşanan olaylarda var olan ırkçılık gerçeğini söyleme cesaretini göstermelidir.”

“Van’ın Edremit ilçesine dair yayılan çirkin iddiaların hedefinde, terörle mücadeleyi itibarsızlaştırmak var.”

Van’ın Edremit ilçesinde belediye tarafından “Ermeni mezarlarının üzerine tuvalet inşa edildiği” ile ilgili çirkin iddiaları takip eden AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu konuyla ilgili açıklama yaptı. Yeneroğlu “Bölücü terör örgütü kaynaklı bu girişim, planlı bir biçimde uluslararası algı oluşturma ve Ermeni toplumunu tahrik etmeye yöneliktir. Üretilen suni iddialar; ülkemizin uluslararası itibarının yanında toplumumuzun huzur ve birliğini hedef alıyor” dedi. Yeneroğlu, açıklamasında şunları kaydetti:

“23 Temmuz’da Van’ın turizmine katkı sunmak amacıyla kayyum atanan Edremit Belediyesi tarafından, Van Gölü kıyısında hizmete açılan plaja ilişkin olarak; sunulan emekten ziyade  ‘Ermeni Mezarlığı üzerine tuvalet yapıldı’ iddiaları ortaya atıldı.

Bahsi geçen alan; birinci derece sit alanı olan Dilkaya mahallesinde, 1967 yılında inşa edilen ancak sonra öğrenci azlığı nedeniyle kapatılan ilkokul, lojman ve tuvaletlerdir. Bu alanlar temizlenerek şehrin sosyal hayatını zenginleştirmek üzere hizmete açılmıştır. Yani birtakım medya organlarında iddia edildiği gibi ‘yeni bir inşaat’ yapılması söz konusu değildir. Bölgedeki Hristiyan Mezarlığı ise geçmişte taşındığı için bazı haberlerde yer alan ‘kemikler ortaya saçıldı’ ifadeleri gerçeği yansıtmamaktadır. Ayrıca hiçbir kazı ve inşaat yapılmayan bir alanda, böyle bir olay yaşanması da mümkün değildir.

Öte yandan bu tartışmalara nokta koymak adına, tartışmaları başlatan ilk ağıza da bakmak gerekir. Bahse konu olan haber; terör örgütü PKK’nın propagandasını yaptığı gerekçesiyle KHK ile kapatılmış Dicle Haber Ajansı ve çevresi tarafından üretilmiştir. Bu haber, hükümetimizin ve devletimizin terörle mücadele çevresinde zorunlu kayyumluk politikasını yıpratmayı hedeflemiş bir kurmacadır. Ayrıca kutsal değerler üzerinden, mezarlıkları kullanarak Ermeni kökenli vatandaşlarımızı ve Ermeni diasporasını kışkırtarak propaganda üretme çabasıdır. Ancak suni iddialarla kamuoyunu huzursuz etmek isteyenlere cevabı zaten tarih ve kayıtlar vermektedir.

Böyle bir olayın gerçek olmadığını yinelerken, ülkemizdeki tüm Ermeni toplumunun müsterih olmasını dilerim. Bu topraklarda yaşayan herkesin can ve mal güvenliğinin yanı sıra ibadethane ve mezarlık gibi kutsal yerleri de devletimizin koruması altındadır.”

 

“Otomatik bilgi paylaşımında yurt dışındaki vatandaşlarımızın hassasiyetleri dikkate alınmıştır.”

OECD tarafından geliştirilen ‘Vergi Konularında Karşılıklı İdari Yardımlaşma Sözleşmesi’ ile ilgili yurt dışında yaşayan vatandaşların sorularına cevap veren AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, “Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın menfaatlerinin uluslararası düzeyde de korunması bizler için her zaman vazgeçilmez bir husustur. Söz konusu sözleşme incelendiğinde otomatik bilgi paylaşımında yurt dışındaki vatandaşlarımızın hassasiyetlerinin dikkate alındığı görülecektir.” açıklamasında bulundu. Yeneroğlu şunları kaydetti:

“Türkiye, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) tarafından geliştirilen ‘Vergi Konularında Karşılıklı İdari Yardımlaşma Sözleşmesini’ 3 Kasım 2011 tarihinde imzalamış ve 20 Mayıs 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlamıştır. Sözleşme, anlaşmaya taraf ülkeler arasında kişi ve kurumların banka hesapları dâhil yurt dışı finans kuruluşlarındaki varlıklarının karşılıklı olarak otomatik bildirilmesini içermektedir.

Hangi ülkelerle bilgi paylaşımında bulunulacağına Bakanlar Kurulu karar verecektir. Bilgi paylaşımında vatandaşlarımızın menfaati esas alınacak, özellikle menfaatlerine aykırı bir paylaşım söz konusu olmayacaktır. Ancak bu çerçevede gerçekleştirilebilecek otomatik bildirim yine sadece mevduat kuruluşu, yatırım kurumu ve belirli sigorta şirketlerindeki finansal hesaplara yöneliktir. Gayrimenkul vb. konularda her hangi bir bildirim söz konusu olmayacaktır. Aynı şekilde emeklilik fonları, emeklilik ya da emekli maaşı hesapları ve emeklilik dışı tasarruf hesapları da kapsam dışındadır.

Ayrıca Türkiye açısından geriye dönük bir bildirimde bulunulması söz konusu değildir. Dolayısıyla anlaşmanın yürürlüğe girdiği tarih öncesine dair hiçbir bildirim yapılmayacaktır. Anlaşmanın en temel prensibi bilgilerin sadece vergi amaçlı kullanılabileceğidir. Vergi dışında bir hususun gündeme gelmesi ya da bilgilerin bu amaç dışında kullanılması sözleşmelere aykırıdır. Bu nedenle sağlanan hesap bilgisi belirtilen kapsam dışındaki hususlar için Türkiye’nin yazılı izni alınmadan paylaşılamaz ve ispat aracı olarak kullanılamaz. Bu durumda Türkiye’ye ve yaşanılan ülkedeki ilgili makamlara bilgi verilebilir ve gerektiğinde dava açılabilir.

Finans hareketliliğinde uluslararası düzeyde şeffaflığın sağlanması ülkelerin küresel ekonomik sistem içerisindeki güvenilirliğinin artırılması açısından önem arz etmektedir. Bu sebeple birçok ülke bakımından olduğu gibi Türkiye açısından bu tip sözleşmelere taraf olmak adeta zorunluluk haline gelmiştir. Bununla birlikte yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın menfaatleri de uluslararası düzeyde her zaman bizler için vazgeçilmez bir husustur. Paylaştığımız bilgiler otomatik bilgi paylaşımında yurt dışındaki vatandaşlarımızın hassasiyetlerinin dikkate alındığını göstermektedir.

Yeneroğlu: “Yurt dışındaki vatandaşlarımızın siyasal katılımı için 31 Temmuz dönüm noktasıdır”

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının Türkiye’deki seçimlere bulundukları ülkelerden katılım imkânına kavuşmalarının üçüncü senesi münasebetiyle açıklama yapan AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, “Türkiye’deki seçimlere katılımın sağlanması yurt dışındaki vatandaşlarımızın anavatanla ilişkileri bağlamında tarihî bir dönüm noktasıdır. Üç sene önce yurt dışındaki vatandaşlarımızın siyasi katılım haklarının sağlandığı gibi, bundan sonra da kapsamlı diaspora politikaları bağlamında atılacak adımlarla yurt dışındaki vatandaşlarımıza dair sorumluluklarımızın takipçisi olmaya devam edeceğiz.” dedi. Yeneroğlu ayrıca şunları kaydetti:

“Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız uzun yıllar sonra ilk defa Cumhurbaşkanlığı Seçimleri için 31 Temmuz 2014 tarihinde bulundukları ülkelerde sandık başına gittiler. Ardından 2015 seçimleri ve geride bıraktığımız halk oylamasında da siyasi iradelerini sandığa yansıtma imkânı buldular. Yurt dışındaki vatandaşlarımızın siyasi katılımlarıyla ilgili tüm engellerin ortadan kaldırılması anlamına gelen bu adım, anavatan-diaspora ilişkileri açısından da bir dönüm noktasıydı.

Yurt dışındaki vatandaşlarımızın dünya rekoru bir ilgiyle yüzde 50’ye dayanan siyasi katılımlarının artmasıyla birlikte onların meselelerinin TBMM’de temsil edilmesi talebi daha güçlü bir şekilde dile getirilmiş, diasporamızın sahip olduğu sorunların çözümü konusunda daha kararlı bir irade çağrısı da ortaya konmuştur. Bundan sonra da yurt dışındaki vatandaşlarımızın ihtiyaçlarının, partilerden ve dolayısıyla anavatanlarından beklentilerinin de seçim veya hükümet programlarında daha fazla yer bulacağı kesindir.

Her ne kadar içinde yaşadıkları ülkeler vatandaşlarımızın Türkiye’deki seçimlere katılımını konjonktürel siyasi gelişmeleri gerekçe göstererek sorun haline getirse de, bu durumun uzun vadede ilgili ülkelerin menfaatine olduğu görülecektir. Zira taleplerin siyasal katılımla ilgili mecralarda yer bulmaması, öngörülemeyen başka sorunları beraberinde getirir. 50 yılı aşkın göç tarihinde yurtdışındaki insanlarımızın ihtiyaçlarının birikmesi, kronik sorun haline gelmesinin sebeplerinden birisi de siyasal katılımdaki eksik ve dolayısıyla siyasetin de ilgisizliğidir.

Yurt dışındaki vatandaşlarımızın dövizle askerlik bedeliyle pasaport harçlarının düşürülmesi ve yurt dışından getirilen araçların Türkiye’deki kalış süresinin uzatılması gibi günlük sorunlarının giderilmesi konularında AK Parti olarak verdiğimiz sözleri yerine getirdik. Öte yandan yabancı mahkemelerin boşanma kararlarının Türkiye’de doğrudan tanınmasına ilişkin yönetmeliğin ivedilikle hazırlanması, borçlanarak emekli olan kişilerin yarı zamanlı çalışabilmesi ve yurt dışındaki vatandaşlarımızın siyasal katılımının kurumsallaştırılması yanında birçok farklı konuları da yakinen takip ediyoruz.

Bu adımlar atılırken anadil ve kültürü destekleyecek, özellikle de üçüncü nesil gençlerimizin Türkiye ile olan bağını güçlendirecek, iş adamlarımızın ticaret hacmini artıracak, ayrımcılık ve İslam düşmanlığı ile etkin mücadele edecek mekanizmaları geliştirecek, ilgili ülkelerle işbirliğini daha da geliştirecek politikaların uygulamaya geçirilmesi elzemdir. Tam da bu noktada yurt dışında yerleşik vatandaşlarımızın siyasal katılım kanalıyla Türk siyasetinde etkin aktörler olarak varlıklarını ortaya koymaları, anavatanın diasporaya bakışını zenginleştirecektir. Böylelikle ‘nerede bir vatandaşımız varsa biz oradayız’ sözü daha anlamlı olacaktır.”

“NSU davasının sonu cinayetlerin kusursuz aydınlatıldığı bir dönemin başlangıcı olmalı“

AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, Federal Savcılığın NSU cinayetleriyle ilgili yaptığı açıklamayı, “Almanya’da devam eden davanın sonrasında da NSU cinayetleri kapsamlı bir şekilde aydınlatılmamış olacak. Almanya, NSU felaketinin tekrarlanmaması için de şu ana kadar kayda değer bir şey yapmadı.” sözleriyle değerlendirdi. Yeneroğlu açıklamasında şunları kaydetti:

“Alman siyaseti NSU cinayetlerinin aydınlatılması vaadi söz konusu olduğunda topu yıllardır mahkemeye atıyor. Şimdi ise Federal Savcı topu geri atarak devlet kurumlarının hatasından siyasilerin sorumlu olduğunu söylüyor. Federal Savcı bu konuda haklıdır. Siyasiler şimdiye kadar sorumluluğunu yerine getirmemiştir. Aksine, gerek kendilerinin gerek devlet kurumlarının daha fazla zarar görmemesi için cinayetlerin aydınlatılmaması pahasına tahmin edilemeyen işlere imza attı.

Federal Savcı’nın devlet kurumlarının NSU cinayetlerindeki adli takip gerektiren rolüne ilişkin herhangi bir delil olmadığına yönelik iddiası ise kabul edilemez. Savcılığın davanın başlamasından bu yana cinayetlerde fail olan ve destek veren şebekeyi mümkün mertebe küçük tutma ve sadece mahkemede sanık olarak bulunan kişilerle sınırlandırma yönünde özel bir çaba sarf ettiği görülmektedir. Mahkeme de bu durumu memnuniyetle kabul etmiştir.

Sadece davacıların avukatları tarafından ‘üç eylemci teorisini’ aşan sorular gündeme getirilmiştir. Şimdi ise yargı sürecinin başlangıcından daha fazla bir şekilde var olan cevaplanmamış sorularla mahkeme sürecinin sonuna yaklaşıyoruz. Şu ana kadar tek umut kaynağı olan Federal ve Eyalet Meclisleri İnceleme Komisyonlarının aydınlatma çalışmaları da iş birliğine kapalı olan güvenlik kurumları tarafından engellenmiştir. Eğer Almanya söz konusu güvenlik skandalını inandırıcı bir şekilde aydınlatmak istiyorsa, yapması gereken çok işi vardır. Söz verilen aydınlatma şu ana kadar küçük çaplı cezai işlemlerin ötesine geçememiştir. Kayda değer sonuçlara ulaşılamamıştır.

NSU Cinayetlerini İnceleme Komisyonlarının eyleme yönelik tavsiyeleri hâlâ uygulamaya geçirilmeyi beklemektedir. Cinayetlerin Almanya çapında gerçekleşmesine neden olan devlet kurumlarındaki kurumsal ırkçılığın üzerine ciddi bir şekilde gidilmemiştir. Acil ihtiyaç olan somut tedbirlerse hiç ele alınmamıştır. Bu durumda Almanya’ya, hangi yöntemlerle NSU felaketinin tekrarlanmasını engellemeyi düşündüğü sorusu da yöneltilmelidir.”

Ende des NSU-Prozesses muss Anfang einer schonungslosen Aufklärung sein

„Die Bundesrepublik wird auch nach dem NSU-Prozess weit entfernt sein von einer umfassenden Aufklärung. Sie hat bisher auch nichts Nennenswertes getan, um eine Wiederholung des NSU-Desasters auszuschließen“, erklärt Mustafa Yeneroğlu, (AK Partei), Vorsitzender des Menschenrechtsausschusses der Großen Nationalversammlung der Türkei. Anlass ist das Plädoyer der Bundesanwaltschaft im NSU-Prozess vor dem Oberlandesgericht München. Yeneroğlu weiter:

„Seit Jahren spielt die deutsche Politik den Ball dem NSU-Prozess zu, wenn es um die versprochene Aufklärung geht. Jetzt hat der Bundesanwalt den Ball zurückgespielt an die Politik: Sie sei verantwortlich für Fehler staatlicher Behörden. Soweit ist dem Bundesanwalt zuzustimmen. Die Politik ist ihrer Verantwortung bisher nicht gerecht geworden. Im Gegenteil, sie hat bisher alles Erdenkliche getan, um weiteren Schaden von sich selbst und den staatlichen Behörden fernzuhalten ohne Rücksicht auf Verluste auf Seiten der Aufklärung.

Nicht zugestimmt werden kann dem Bundesanwalt jedoch, wenn er behauptet, es seien keine Anhaltspunkte für strafrechtliche Verstrickungen staatlicher Behörden in die Taten des NSU aufgetreten. Die Bundesanwaltschaft zeigt sich seit Beginn des Prozesses äußerst bemüht, den möglichen Täter- und Helferkreis möglichst klein zu halten und den Prozess auf die bereits im Gerichtssaal sitzenden Personen zu beschränken; das Gericht hat dieses Bemühen stets dankend entgegengenommen. Es waren ausschließlich Anwälte der Nebenkläger, die Fragen aufgeworfen haben, die über die gesetzte Drei-Täter-Theorie hinausgegangen sind.

Nun stehen wir vor dem Ende des NSU-Prozesses mit noch mehr offenen Fragen als vor Beginn der Verhandlungen. Die politische Aufklärung in den Untersuchungsausschüssen – die einzigen Hoffnungsschimmer bisher – wurden immer wieder behindert und blockier von kooperationsunwilligen Sicherheitsbehörden, die wiederum politischen Entscheidungsträgern untergeordnet sind. Im Ergebnis bleibt noch viel zu tun, möchte die Bundesrepublik von sich behaupten, sie habe diesen Sicherheitsskandal aufgeklärt. Die groß und emotional angekündigte lückenlose Aufklärung geht bis dato nicht über den engen strafrechtlichen Rahmen hinaus. Nennenswerte Konsequenzen gab es bisher keine.

Die Handlungsempfehlungen der NSU-Untersuchungsausschüsse warten nahezu unangetastet bis heute auf ihre Umsetzung. Der institutionelle Rassismus innerhalb der Behörden etwa, die die breite Blutspur der NSU quer durch Deutschland überhaupt ermöglicht hat, wurde bisher nicht einmal ernsthaft problematisiert, ganz zu schweigen von handfesten Maßnahmen, die dringend erforderlich wären. Am Ende stellt sich die Frage, mit welchen Maßnahmen die Bundesrepublik eine Wiederholung des NSU-Desasters auszuschließen gedenkt.“