“Frankfurt Polisi’nin PKK mitingi için reklam yapması kabul edilemez!”

AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu Frankfurt Polisi’nin pazartesi günü (16.11.2017) terör örgütü PKK için düzenlenen mitingle ilgili Twitter üzerinden paylaştığı “Bu akşam ‘Öcalan için Özgürlük–Kürdistan için Özgürlük’ ismiyle düzenlenecek mitingde sizin için görevde” içerikli mesajını, “Polisin uluslararası düzeyde yasak olan bir terör örgütüne açıkça sempati göstermesi utanç verici ve provoke edicidir.” sözleriyle eleştirdi. Yeneroğlu açıklamasında şunları ifade etti:

“Terör örgütü PKK taraftarları yine yerel makamlardan izin alarak Frankfurt caddelerinde Başkonsolosluğumuza kadar yürüyüş yaptılar. Bundan önceki mitinglerde olduğu gibi yine yasak bayrak ve sembollerin kullanılacağı önceden belli idi. Buna rağmen yürüyüşe izin verilerek 600 kişi polis eşliğinde Öcalan fotoğraflı yasak bayrakları salladı.

Aslında bu mitinge izin verilmemeliydi. Sonuçta PKK, NATO üyesi Türkiye’nin güvenliğini düzenlediği bombalı saldırılar ve cinayetlerle tehdit eden, uluslararası düzeyde yasaklı bir örgüttür. Alman hukuk devleti, PKK terör örgütü söz konusu olduğunda bazı noktalarda bu standardın çok uzağında gözüküyor. İşin ilginç tarafı, Frankfurt Polisi’nin yasaklı sembollerin kullanılmasıyla hukukun çiğnenmesine karşı kayıtsız kalması yetmezmiş gibi resmî Twitter hesabından miting için reklam yapmasıdır.

Ülkemiz açısından Almanya’daki kamu kurumları ve polisin bu tutumu, Frankfurt’ta Bağdadi fotoğraflarının yer aldığı bayrakların sallandığı IŞİD mitingine izin vermekle eşdeğerdir. Böyle bir tavrın sergilenmesi asla kabul edilemez.

Yerel kurumların ve Frankfurt Polisi’nin bu yanlış tavrı terör örgütü PKK saldırılarına kurban gidenlerin yakınlarıyla alay etmektir. Bu insanlardan bazıları Frankfurt’ta yaşamaktadır. Bu olayla PKK yasağının Almanya’da sadece kâğıt üzerinde geçerli olduğu tekrar görülmektedir.”

“Mavi Kart, bankacılık işlemlerinde tek başına geçerli olacak.”

Türk vatandaşlığından izinle çıkan kişilere verilen Mavi Kart, bankacılık işlemlerinde tek başına geçerli bir kimlik belgesi olarak kabul edilecek. AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu gelişmeyle ilgili, “Mavi Kart’ın tek başına geçerli bir kimlik belgesi olarak kabul edilmesi, mavi kartlıların Türkiye’deki bankacılık işlemlerine büyük kolaylık getirecektir.” açıklamasında bulundu. Yeneroğlu açıklamasında şunları kaydetti:

“Şimdiye kadar Mavi Kart tek başına kimlik belgesi olarak kabul edilmediği için Türk vatandaşlığından çıkarak Mavi Kart alan kişiler Türkiye’de hesap açtırma ve diğer bankacılık işlemlerinde sorunlarla karşılaşıyorlardı. Mavi Kart’ın tek başına geçerli bir belge olarak kabul edilmemesi nedeniyle pasaportla işlem yapmak durumundaydılar.

Maliye Bakanlığımız sorunla ilgili çalışma yaparak, Mavi Kart’ın bankacılık işlemlerinde tek başına kimlik belgesi olarak kullanılabilmesini sağladı. Buna göre Mavi Kart 13 Kasım 2017 tarihinden itibaren, Mavi Kartlılar Kütüğünden sorgulanarak bilgilerin doğrulanması suretiyle, kimlik bilgilerinin teyidi bakımından tek başına geçerli bir kimlik belgesi olarak kullanılabilecek. Böylelikle Mavi Kart sahipleri, Türkiye’deki bankacılık işlemlerini pasaporta ya da başka kimlik belgelerine ihtiyaç duymadan mavi kartıyla gerçekleştirebilecekler.

Mavi Kart sahibi kişilerin Türkiye’deki işlemlerini kolayca yapabilmesi için mavi kart belgesinin tüm kurumlar nezdinde tanınırlığı ile geçerliliği önem arz etmektedir. Bu noktada Maliye Bakanlığımızın vermiş olduğu bu karar önemli bir adımdır. Bu karara istinaden ilgili finans kurumlarımızın da kendi bünyelerinde gerekli bilgilendirmeyi yaparak Mavi Kart sahibi kişilere kolaylık sağlaması faydalı olacaktır. Ayrıca sorunun çözülmesine yönelik yapılan çalışmalar nedeniyle Maliye Bakanımıza ve Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığımıza teşekkür etmek isterim.

Öte yandan, Mavi Kart’ın tanınırlığı ve geçerliliği hususunda devam eden diğer sorunların çözüme kavuşturulması için de gerekli çalışmalar yürütülmektedir.”

HRW should not hamper investigations regarding torture claims

Mustafa Yeneroğlu, Member of Turkish Parliament and the Chairman of the Parliament’s Human Rights Investigation Committee, commented on the newly published report of Human Rights Watch named “In Custody: Police Torture and Abductions in Turkey”. With regard to the report, Yeneroğlu asserted that every single claim received by the Committee is thoroughly scrutinized and investigated upon by public prosecutors. He added that also human rights organizations share responsibility in ensuring the proper investigation of severe claims and that they should not be in the positions as to hamper any inquiries. Yeneroğlu stated:

“The Human Rights Investigation Committee did not receive any formal application from Human Rights Watch (HRW) concerning police torture and maltreatment in custody as alleged in the newly published Human Rights Watch report. With regard to two out of the 11 mentioned cases in the report, our Committee has filed criminal complaints to the responsible public prosecutors based on images widely disseminated in the local media. An exhaustive investigation has been launched ever since. As one can observe, every substantial claim we receive is examined with due care.

I am calling out to HRW to share further details about the asserted torture claims mentioned in the report, since our Committee did not receive any substantial application, thus, we do not have any information that may lay the foundation for an ex-officio investigation. Concerning torture claims in its October 2016 report, we have made verbal and written requests to HRW for additional information, however, though months have past, we did not obtain any answer and could not take any action. Due to the severity of the claims, HRW is responsible for the conveyance of the information at hand with relevant organizations and the Parliamentary Human Rights Committee. Otherwise, we are forced to believe that HRW is making these claims without any essential proof. This approach does not add to the advancement of human rights. Assertions concerning human rights violations should not be exploited for black propaganda, political means and ideological conflicts. Hence, it is a civil duty for all human rights activists to share any information on the place, time or identity of the maltreated persons with the accountable institutions.

Another topic covered by the HRW report is that of abduction and forced disappearances. Concerning four out of the five revealed cases our Committee has received individual or collective applications in June 2017. Investigations have been immediately launched and are still on-going.

In light of Turkey’s ‘zero tolerance to torture’ policy, we are liable to investigate upon any assertion that is made in order to come after our primary duty to bring those responsible for maltreatment to justice. Within this framework, every application our Committee on Human Rights obtains from HRW or any other human rights organization, it is examined, transferred to the respective prosecutor and followed up with due care.”

“Avusturya’da kullanılmayan her oy, aşırı sağ kanada verilmiş bir fırsattır.”

15 Ekim Pazar günü gerçekleşecek olan Avusturya Genel Seçimlerinde ülkedeki Türkiye kökenli vatandaşlara oy kullanma çağrısında bulunan AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, “Avusturya’da yaşayan azınlıkların seçime katılım sağlamaları hak ve menfaatlerini destekleyen partilerin güç kazanması açısından elzemdir. Kullanılmayan her oy dolaylı olarak aşırı sağ kanada verilmiş bir fırsattır. Bunun oluşmaması ve siyasi alanda daha etkin olabilmeleri için özellikle Türkiye kökenli seçmenleri oy kullanmaya çağırıyorum.” dedi. Yeneroğlu açıklamasında şunları kaydetti:

“Avusturya, Mayıs 2017’de Başbakan Yardımcısı ve Halk Partisi (ÖVP) Başkanı Reinhold Mitterlehner’nın istifasının ardından erken seçim kararı almıştı. Seçim tarihinin netleşmesinin ardından yürütülen seçim kampanyalarında; göç, sığınmacı krizi, göçmenlerin ülkeye uyumu, güvenlik, sınırların korunması ve merkez sağ partisi ÖVP ile aşırı sağcı Özgürlük Partisi (FPÖ) arasındaki olası koalisyon konuları öne çıkmıştır.

Ülkede yaşayan başta Türkiye kökenli seçmenler olmak üzere tüm azınlıkların seçime katılım sağlamaları hak ve menfaatlerini destekleyen partilerin güç kazanması açısından elzemdir. Unutmamak gerekir ki; kullanılmayan her oy dolaylı olarak aşarı sağ kanada verilmiş bir fırsattır. İslam Yasası ile dini cemaatlere yönelik ayrımcı birçok kısıtlamanın başında kendi imamlarını seçebilmelerinin engellenmesi, yurt dışı finans yasağının getirilmesi ve çifte vatandaşlığın siyasallaştırılması gibi geçmişte temel haklara yapılan müdahaleler göz önünde bulundurulduğunda, Pazar günü yapılacak seçimin ne denli önemli bir imkan olduğu ortaya çıkıyor.

Seçim kampanyasında en fazla dikkat çeken husus, muhafazakar parti ÖVP’li Sebastian Kurz’un aşırı sağı aratmayan söylem ve hedefleridir. Avusturya tarihinin en kirli seçim kampanyasına öncülük eden Kurz ülkedeki vatandaşların güvenliğini gerekçe göstererek kişisel özgürlükleri kısıtlayacak yasa önerilerinde bulundu. Akdeniz’in sığınmacılara kapatılması, AB sınır kontrollerinin artırılması, göç ve entegrasyon politikalarının katılaştırılması yönündeki yaklaşımlarla bir yanda savaş mağduru insanların haklarını ihlal ederken diğer yandan ülkenin çok kültürlü yapısına zarar verdi. Türkiye ile ilgili popülist yaklaşımları da oy avcılığının siyaseti nerelere götürdüğünü gösterdi. Öte yandan seçim kampanyasında, muhafazakar ÖVP ile aşırı sağcı FPÖ arasında koalisyon kurulması ihtimalinin öne çıkması; ülkede yaşayan göçmenler açısından endişe verici bir durumdur.

Bu tip aşırı sağcı ve popülist siyasetin güç kazanmaması için ülkedeki tüm demokratların oy kullanması önemli bir sorumluluktur. Fransa, Hollanda ve Almanya seçimlerinin ardından Avusturya’da da aşırı sağın güçlenmesi, Avrupa için ciddi bir kayıp olacaktır. Tüm bu hususları göz önünde bulundurarak Avusturya’da yaşayan Türkiye kökenli seçmenleri Pazar günü siyasi sorumluluğunu yerine getirmek üzere sandığa gitmeye davet ediyorum.”

“HRW işkence iddialarının takibini ve soruşturulmasını engellememeli!”

AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu İnsan Haklarını İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch) 12 Ekim 2017’de yayınladığı “Gözaltında: Türkiye’de Polis İşkencesi ve İnsan Kaçırma” adlı raporuna ilişkin bir açıklamada bulundu. Raporla ilgili, “Komisyonumuza ulaşan her bir iddia titizlikle takip edilip savcılık tarafından soruşturulması sağlanmaktadır. Ancak vahim iddiaların soruşturulmasının engellenmemesinin ve kötüye kullanılmamasının sorumluluğunu insan hakları kuruluşları da taşımaktadır.” diyen Yeneroğlu açıklamasında şunları kaydetti:

“Raporda iddia edilen polis işkencesi ve kötü muamele vakaları ile ilgili İnsan Haklarını İzleme Örgütü (HRW) tarafından İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na bugüne kadar somut bir başvuruda bulunulmamıştır. Bahsi geçen 11 işkence ve kötü muamele iddiasının ikisine ilişkin medya organlarında yayınlanan görüntülere istinaden, Komisyonumuz ilgili Cumhuriyet Başsavcılıklarına suç duyurusunda bulunmuş, vuku bulduğu iddia edilen olaylarla ilgili soruşturma başlatılmıştır. Görüldüğü üzere; verilere dayanan her bir iddianın takibi, gereken hassasiyet ve itinayla yürütülmektedir.

Raporda iddia edilen diğer işkence hadiselerine ilişkin Komisyonumuza ne somut bir başvuru, ne de iddia sahipleri hakkında re’sen soruşturma başlatabileceğimiz tanımlayıcı bilgiler bulunamadığından bu vakalara ilişkin HRW’nin elindeki bilgileri bizimle paylaşması açık çağrımdır. HRW’nin Ekim 2016’da yayınladığı raporunda bahsi geçen işkence vakalarıyla ilgili Komisyonumuz kendilerinden yazılı ve sözlü olarak somut veriler talep etmiştir. Üstünden aylar geçmesine rağmen maalesef herhangi bir cevap alınamamıştır ve dolayısıyla Komisyonumuz tarafından bir işlem gerçekleştirilememiştir. HRW bu vahim iddiaların ciddiyeti gereği sorumlu davranması ve kendilerine ulaşan somut verileri ilgili kurumlar ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu ile paylaşmak durumundadır. Aksi takdirde HRW’nin mesnetsiz bir şekilde iddia ortaya attığı söylenebilecektir. Böyle bir yaklaşımın insan haklarına hizmet etmeyeceği ortadadır. İnsan hakları ihlalleri ile ilgili iddiaların kara propagandaya, siyasi malzemeye ve ideolojik çatışmaya dönüşmesine fırsat verilmemelidir. Bunun için nerede, ne zaman ve kime yönelik kötü muamelede bulunulduğunu ortaya koymak insan haklarına hizmet etmek isteyen herkesin asli görevidir.
Raporda mevzu bahis bir diğer husus ise insan kaçırma ve zorla kaybolma iddialarıdır. Söz konusu beş kayıp vakasından dördüne ilişkin Komisyonumuza Haziran 2017’de toplu ve bireysel başvuru şeklinde şikâyetler iletilmiştir. İlgili Başsavcılık incelemeleri başlatmıştır ve soruşturmalar devam etmektedir.

Türkiye olarak işkenceye sıfır tolerans politikamızın gereği olarak dile getirilen iddiaların araştırılarak tespit edilmesi ve sorumluların da bir an önce adalete teslim edilmeleri en öncelikli görevimizdir. Bu doğrultuda HRW’nin veya bir diğer insan hakları örgütünün somut bilgilerle İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na ilettiği her bir iddia ve başvuru titizlikle takip edilmekte ve yetkili savcılıklara yönlendirilmektedir.”

“Göçmenlerin kazanılmış haklarının geri alınabilmesi hususu yeni Hollanda Hükümeti için bir hukuk ayıbı olacaktır.”

AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu Hollanda’da kurulan hükümetle ilgili, “Hollanda’da koalisyon protokolünde göç ve entegrasyon politikalarıyla ilgili yer alan hususlar, bir zamanların çok kültürlü Hollanda’sından vazgeçildiği görüşünü destekler mahiyettedir. Koalisyonun ülkemizle ilgili yaklaşımı da ikili ilişkileri geliştirici nitelikte değildir.” değerlendirmesinde bulundu. Yeneroğlu açıklamasında şunları kaydetti:

“Yaklaşık 460 bin insanımızın yaşadığı ve köklü ikili ilişkilere sahip olduğumuz Hollanda’da yaklaşık yedi ay süren görüşmelerin ardından Başbakan Mark Rutte önderliğinde dört parti koalisyon protokolünde anlaşmaya vardı. Protokolde göç ve entegrasyon politikalarıyla ilgili yer alan bazı hususlar, bir zamanların çok kültürlü Hollanda’sından vazgeçildiği görüşünü destekler mahiyettedir. Yeni nesillerde çifte vatandaşlığın olağan olması gerekirken kurulacak hükümetin hedefinin tek vatandaşlık olarak ifade edilmesi bu yeni politikanın bariz bir örneğidir.

Öte yandan ‘entegre olmayanların oturum hakkını kaybetmesi’ veya ‘entegrasyon testlerinde başarılı olanların durumunun yeniden değerlendirilmesi’ gibi hedefler demokratik bir hukuk devletinin entegrasyon politikasının düştüğü hali göstermektedir. Bu adımlarla birlikte çoğulculuğun teşvik edilmesi yerine homojen bir toplum için makbul vatandaş oluşturma politikası güdüleceği görülmektedir. Hollanda vatandaşlığı için Hollanda’da yaşanılması gereken sürenin 4 yıldan 5 yıla çıkarılması hedefi de bu amacı desteklemektedir. ‘Entegre olmak’ gibi göreceli bir durumdan hareketle göçmenlerin kazanılmış hakları geri alınabilecektir. Bununla birlikte, iş hayatında yaşanılan ayrımcılıkla mücadele için hazırlanan eylem planının hayata geçirilmesinin protokole alınması, göçmenlerin temel sorunlarından birine ilişkin söylem düzeyinde hassasiyetin oluştuğunun işaretidir. Ancak Müslümanların ve İslami kuruluşların ihtiyaçlarına yönelik herhangi bir içeriğin olmaması, koalisyon partilerinin ülkede yaşayan Müslüman azınlığa karşı kör, sağır ve dilsiz olduğunu kanıtlamaktadır.

Koalisyonun ülkemizle ilgili yaklaşımı da ikili ilişkileri geliştirici nitelikte değildir. Bu bağlamda, son dönemde diğer bazı Avrupa ülkelerinde de görülen klişelere yer verilmesi, Hollanda ile ilişkilerimizde gelinen son nokta itibarıyla çok da şaşırtıcı değildir. Protokolde AB ile yürütülen müzakerelerde Türkiye’nin alınan kararları uygulamadığı ve insan haklarıyla hukuk devleti ilkelerini ihlal ettiği iddialarına yer verilmesi, Hollanda siyasetinde Türkiye’ye karşı hâkim olan yaklaşımın değişmediğinin göstergesidir. Anlaşılan, Hollanda ülkemizle yeni bir sayfa açma niyetinde değildir.”

“Avustralya’daki Türk toplumunun siyasal katılımı federal düzeyde oldukça düşüktür”

Türkiye ile Avustralya arasında imzalanan işgücü anlaşmasının 50. yılı nedeniyle açıklama yapan AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, “Türk toplumunun siyasal katılımı özellikle federal düzeyde oldukça düşüktür. Sosyal uyumun temel unsurlarından biri de siyasi temsiliyettir. İnsanlarımız, kendi kimliklerinden fedakârlık etmeden bilimden sanata, siyasetten ekonomiye her alanda ortak değerlerin üretildiği zeminler oluşturmaya devam ederken, siyasi hayatta da daha aktif rol üstlenmelidir.” dedi. Yeneroğlu açıklamasında şunları ifade etti:

“50 yıl önce bugün Türkiye-Avustralya ilişkilerinde yeni bir sayfa açıldı. 5 Ekim 1967 tarihinde Avustralya ile imzalanan işgücü anlaşması üzerine 1968 yılında 169 kişilik işçi kafilesi Avustralya’ya giderek yeni bir hayata başladı. İlk giden vatandaşlarımız, Avustralya’ya daha önce yerleşen Kıbrıslı Türkler tarafından karşılandı ve birlikte Avustralya’nın Türkçe konuşan topluluğunun temelini oluşturdular.

2017 yılı Türkiye ve Avustralya arasında imzalanan İşgücü Anlaşmasının 50. yılı olması nedeniyle hem iki ülke ilişkileri hem de Avustralya’daki vatandaşlarımız açısından ayrıca önemlidir. Ülkemizin Avustralya ile tarihi ve dostluk bağları çok eskilere dayanmakta olup, ekonomik ve ticari ilişkileri de giderek artan bir gelişme kaydetmektedir. Çanakkale Savaşları sırasında Gelibolu’da yaşananlar iki ülke halkı arasında güçlü bir bağ kurulmasını sağlamıştır. Oradaki vatandaşlarımız arada uzun mesafeler olsa da Türkiye ile Avustralya arasındaki dostluk köprüsünü oluşturmaktadır. Bugün Avustralya’da yaşayan vatandaşlarımızın sayısı 115 bini aşmaktadır. Diğer göçmenler gibi bir gün Türkiye’ye dönme hayaliyle giden işçilerimizin zamanla bu düşüncelerinden uzaklaşması yeni hayatlarına daha aktif bir şekilde odaklanmalarını beraberinde getirmiştir. Ayrıca Türk toplumunun Avustralya tarafından güçlü ve pozitif uyumu sağlayan örnek toplum olarak görülmesi de sevindiricidir.

Avustralya ile ilişkilerimizin en önemli unsuru olan vatandaşlarımız bugün Avustralya toplumunda eğitimden iş hayatına, siyasetten sivil topluma birçok alanda hayatın içinde yer almaktadır. Avustralya’da Türkiye kökenlilere ait 200’e yakın sivil toplum kuruluşu bulunmaktadır. Ancak Türk toplumunun siyasal katılımı özellikle federal düzeyde oldukça düşüktür. Sosyal uyumun temel unsurlarından biri de siyasi temsiliyettir. İnsanlarımız, kendi kimliklerinden fedakârlık etmeden bilimden sanata, siyasetten ekonomiye her alanda ortak değerlerin üretildiği zeminler oluşturmaya devam ederken, siyasi hayatta da daha aktif rol üstlenmelidir.

Öte yandan Avustralya’da artık 3. kuşağa ulaşmış bulunmaktayız. Yeni neslin anavatan ile bağının ve aidiyet duygusunun geliştirilmesi adına anadil konusu ve Türk kültürünün tanıtılması mühim bir meseledir. Bu bağlamda; 150’ye yakın Türkçe öğretmeni tarafından binlerce öğrencimize Türkçe dersleri verilmesi yeni kuşakların anavatanla bağının güçlendirilmesi, tarihi değerlerimizin ve kültürümüzün aktarılması adına çok önemlidir.

Bu anlaşmanın 50. yılında Avustralya’ya gitme cesareti gösteren insanlarımızı saygıyla selamlıyor, zorlu göç tarihinde emeği olan herkese şükranlarımı sunuyorum.”

“CDU’nun Thüringen’in NSU Anıtı yapımına “Hayır” demesi NSU’nun aydınlatılması hususunda şimdiye kadarki süreci iyi özetliyor”

AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını inceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu Almanya’nın Thüringen eyaletinde NSU kurbanları için anıt yapımının Eyalet Meclisi’ndeki CDU ve AfD fraksiyonları tarafından reddedilmesi üzerine bir açıklama yaptı. “NSU kurbanlarının yakınları için tazminat ödemek, Thüringen eyalet idaresinin atması gereken asgari adımlardan birisidir. Asıl acil ihtiyaç duyulan ise söz verildiği üzere NSU’nun eksiksiz bir şekilde açıklığa kavuşturulmasıdır.” diyen Yeneroğlu sözlerini şöyle sürdürdü:

“NSU kurbanları için bir anıt inşası, Thüringen’deki güvenlik birimlerinin soruşturma bağlamında ortaya koydukları içler acısı karne göz önünde bulundurulduğunda etik bir sorumluluktur ve bu, Thüringen eyalet idaresinin atması gereken asgari adımlardan biridir. Asıl bir an önce yapılması gereken, bir zamanlar Şansölye Merkel tarafından söz verildiği üzere NSU’nun eksiksiz bir şekilde açıklığa kavuşturulmasıdır. Maalesef Almanya verilen bu sözü yerine getirmekten fersah fersah uzaktadır. NSU Araştırma Komisyonlarının önerileri dahi şu ana kadar uygulamaya konulmuş değildir.

CDU’nun NSU kurbanları için anıt inşası ve tazminat fonu oluşturulmasına bile karşı çıkması çok şey ifade etmektedir. Bunu da alay eder gibi ‘Önce Thüringen savcılık ve emniyet makamlarının NSU teröründe bir dahli olup olmadığının mahkemeler tarafından açıklığa kavuşturulması gerekir.’ diye gerekçelendirmişlerdir. Burada kastedilen mahkemeler de, resmî mercilerin bu yapıya dahlini sümenaltı etmek adına NSU faillerini mümkün mertebe en düşük sayıda tutmak için her şeyi yapan ve 6 Mayıs 2013 tarihinden bu yana NSU kurbanlarının geride kalan yakınlarını ve kamuoyunu inanılmaz derecede hayal kırıklığına uğratan mahkemelerdir.

Anıt inşasının reddi bağlamında, Neonazilere bir ‘kutsal mekân’ oluşturmama gerekçesi sunulmuştur ki bunu da kabul etmek mümkün değildir. Hele ki Neonaziler artık bütün eyalet meclislerinde ve artık Federal Parlamento’da yerlerini almışken, demokratik partilere düşen bu geri kafalı Nazileri hep bir ağızdan yüksek sesle protesto etmek ve örnek olmaktır.

Şansölye Merkel’in ve CSU Başkanı Seehofer’in Almanya Genel Seçimleri yenilgisi sonrasında yapmış oldukları açıklamalar zaten bazı şeyleri haber veriyordu. Gerçekten de AfD’ye kayan oyların pratikte nasıl geri kazanılacağını ve ‘sağdaki açığın’ nasıl kapatılacağını Thüringen örneğinde görüyoruz; anlaşılan aşırı sağ kurbanlarının ve azınlıkların sırtından geçinmeye devam edilecek.”

“İsviçre’deki Müslümanları dışlayan özel yasa temel insan haklarına aykırıdır!”

AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, İslami ibadethanelere yönelik hazırlanan ve İsviçre Ulusal Konseyi’nce kabul edilen önerge münasebetiyle bir açıklama yaptı. “SVP ve CVP tarafından sunulup İsviçre Ulusal Konseyi’nde kabul edilen önerge ile İslami cemaatlere karşı ayrımcılık yapılmakta ve imamlar bu yasayla şüpheli kişiler olarak yaftalanmaktadır. Sadece Müslümanları hedef alarak hazırlanan bu önerge ile temel insan hakları çiğnenmektedir.” diyen Yeneroğlu sözlerini şöyle sürdürdü:

“Salı günü İsviçre Ulusal Konseyi’nde CVP (İsviçre Hristiyan Demokrat Halk Partisi) ve sağ popülist SVP (İsviçre Halk Partisi) partilerinin çoğunluğuyla, imamlara sadece ülkenin yerel dilinde vaaz verme mecburiyeti ve benzeri kısıtlamalar öngören bir önerge kabul edildi. Cami cemiyetlerinin yurt dışından finanse edilmesinin yasaklanması da öngörülen kısıtlamalar arasında. Ayrıca sanki hâlihazırdaki yasal çerçevede mevcut değilmiş gibi, İslami kurumların finansal kaynaklarının nereden temin edildiğini ve bu kaynakların ne amaçla kullanıldığını açıklamaları isteniyor. Önerge şu anda ikinci konseyde (Ständerat) bulunuyor ve bu konsey de önergeyi onaylarsa İsviçre Hükûmeti bunu yasalaştırmak zorunda kalacak. SVP’li Quadri Lorenzo komşu ülke Avusturya’da 2015 yılında yürürlüğe giren İslam Yasası’ndan ilham aldığını söylüyor. Tam anlamıyla kötü bir örnek olan Avusturya örneğini Lorenzo eğer iyi tetkik etmiş olsaydı, Avusturyalıların bu yasa ile inanç esaslarının Almanca yazılı olarak da sunulmasını öngördüğünü bilir ve vaazların Almanca yapılma mecburiyetinin söz konusu olmadığını anlardı.

Bu tasarının ciddiye alınması gereken bir resmiyeti olmasa, sanki bunu sağ popülist konsey üyeleri oturup sarhoş kafayla hazırlamışlar diye düşünebilirdik. Tasarı elle tutulur tespitlere değil, hiçbir dayanağı olmayan klasik sağ popülist hezeyanlara hizmet ediyor.

Yurt dışından finansmanın yasaklanması konusunda örneğin şu söyleniyor: ‘Bu yurt dışı finansmanının hedefi İsviçre’de radikal İslam’ın propagandasını yapmak olabilir.’ Yani bu sığ bakış açısı ve mesnetsiz ifadelerin bütün Müslümanları toptan radikal olarak tanımlamaya ve İsviçre toplum düzeninin düşmanları olarak yaftalamaya yeterli olduğunu öngörüyorlar. Böylelikle İsviçre’de yaşayan yaklaşık 500 bin Müslüman’ın inançlarını yaşama hakları ellerinden alınmak isteniyor. Belli dinî cemaatleri hedef alan istisnai yasalar Avrupa’nın karanlık dönemlerini hatırlatmaktadır. Minare yasağı sürecinde de gördüğümüz üzere bu karanlık dönemin tekrar gelmesi arzusunda olan kesimler İsviçre’de mevcuttur. Bu yaklaşımlar Müslümanların İsviçre’ye yabancılaşmalarına sebebiyet vermenin yanında ırkçılık ve İslam düşmanlığının güçlenmesine de yol açmaktadır.

Ulusal Konsey’in vermiş olduğu karar, özgürlükçü demokratik düzenlerin vazgeçilmez unsuru olan eşit muamele ilkesini de çiğnemektedir. Müslüman cemaatlerden sadece İsviçre Almancası dilinde vaaz vermeleri istenirken, vaazlarında Latince ve İbranice dillerini de kullanan Katolik ve Yahudi cemaatler böyle bir mecburiyete tabi tutulmamaktadır. Bu da İsviçre Anayasası’nın 8. maddesindeki eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağının açık bir şekilde ihlal edildiği anlamına geliyor. Ayrıca aynı anayasanın 15. maddesindeki inanç özgürlüğü ilkesinin yanı sıra 18. maddesinde yer alan dil özgürlüğü ilkesi de bariz bir şekilde çiğneniyor.

Şu an önergeyi incelemekle görevli olan konseyin (Ständerat) Ulusal Konsey’de kabul edilen bu önergenin anayasa karşıtı mahiyetini görüp, bu utanç verici tiyatroya bir son vermesini ümit ediyorum. Ayrıca İsviçre’deki bütün dinî cemaatleri Müslümanlarla dayanışma içerisinde olmaya, İsviçre’nin imajını zedeleyen ve bir utanç vesikası olan bu önergeyi yüksek sesle protesto etmeye davet ediyorum.”

“Almanya’nın sağa kayması çok endişe verici”

AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, “Aşırı sağ kimlikte bir partinin Federal Meclis’e girmesi Almanya için siyasi bir depremdir. Almanya’da yaşayan üç milyondan fazla Türkiye kökenli insanın yanı sıra diğer dinî ve etnik azınlıkların güvenliği açısından seçim sonuçları endişe vericidir.” diyerek çoğulculuğu ve parlamentarizmi tehdit eden bu gelişmeye karşı Almanya’daki demokratik güçleri omuz omuza mücadele etmeye davet etti. Yeneroğlu sözlerini şöyle sürdürdü:

“İnsanlık karşıtı söylemler sergilemekten kaçınmayan AfD Federal Meclis’teki üçüncü büyük oluşum olarak yerini aldı. Partinin başbakan adayı Alexander Gauland, ‘halkı ve vatanı’ geri almak için ‘Bayan Merkel veya her kimse onu avlayacaklarını’ açıklayarak, Federal Meclis’teki grubuyla nasıl bir yol takip edeceğine ilişkin ürpertici sinyaller verdi. AfD’nin önde gelen ismi Frauke Petry bile kendi çağırdığı kötü ruhlardan korkmuş olacak ki; içeriksel fikir ayrılıkları sebebiyle kendi partisinin parlamentodaki fraksiyonunda yer almayacağını ifade etti.

Almanya’da toplumsal barış ve birlikte yaşama kültürü geçmişte hiç olmadığı kadar tehdit altındadır. Siyaset ve sivil toplumdaki demokratik güçler, malum ‘Nazi söylemlerine’ karşı şimdi daha fazla omuz omuza mücadele etmek ve ülkenin geleceği için sorumluluk almakla mükelleftirler. Bunu yaparken kendi başarısızlıklarının Sarrazin ile Steinbach gibi ‘kızgın vatandaşı anlayanlara’ ve popülistlere nasıl fırsat verdiği, böylelikle bunların orijinali olan AfD’nin başarısına katkıda bulunduğu hususunda özeleştiri yapmaları gerekir.

İktisadi refah durumu üst seviyelerde ve işsizlik en alt düzeyde olmasına rağmen malum ana akım partiler aşırı sağ söylemleri kullanarak ve tabuların yıkılmasına müsaade ederek AfD’yi başarıya götüren yolu açtılar. Seçim kampanyası süresince hararetli bir şekilde sürdürülen Türkiye’yi karalama yarışı da buna dâhildir.

Şansölye Angela Merkel, Federal İçişleri Bakanı Thomas de Maizière ve diğer Birlik partileri politikacılarının, toplumda önceden beri var olan ama bu seçimlerde somut sayılarla ifade edilen aşırı sağa kayışa şaşırmaları anlaşılamaz bir durumdur. Araştırmalar AfD olmadan çok önce de toplumun sağa doğru kaydığı konusunda uyarıyordu. Birçok sivil toplum kuruluşu da yıllardır siyasetin gereğini yapmadığını ifade ederek bu tehlikeli gelişme hakkında uyarılarda bulunuyor. Bu nedenle, ortaya çıkan seçim sonuçları şu ana kadar ki hükûmetlerin yıllar içerisindeki ihmalkârlıklarının ve bilinçli körlüklerinin de bir sonucudur.

Alexander Gauland’ın av söylemini uygulamaya geçirmeye hevesli, şiddete meyilli on binlerce Neonazi’nin varlığından hareketle, bundan sonra Türkiye olarak Almanya’daki siyasi ve toplumsal gelişmeleri daha dikkatli takip edecek, azınlıkların Neonazi saldırılarına karşı yeterince korunup korunmadığını daha yakından gözetleyeceğiz.”