Yeneroğlu: “Devletimiz tüm organları ile ‘işkenceye sıfır tolerans’ prensibinin izindedir”

26 Haziran Dünya İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü dolayısıyla açıklama yapan AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu: “Hatalarla yüzleşmeyi ve şeffaflığı prensip edinmiş olan hükümetimiz, hükümet programlarında  “işkenceye sıfır tolerans” maddesine yer vermiştir. Bu kapsamda gözaltı koşullarının iyileştirilmesi için pek çok adım da atılmıştır.” dedi. Yeneroğlu şunları kaydetti:

“26 Haziran günü,  Birleşmiş Milletler tarafından İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü olarak ilan edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi; İşkence Yasağı (Madde 3) başlığı altında, “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.” demiştir. Birleşmiş Milletler ise İşkence ve Diğer Zalimane, Gayri İnsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme ile taraf devletlere sorumluluklar yüklemiştir.

Türkiye’de yakın geçmişe baktığımızda 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ve onu takip eden yıllar; insan hakları açısından “karanlık bir dönem” olarak hafızalara kazındı.  Darbenin mimarı Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı koltuğundan ayrıldığı 1989’a gelindiğinde ise Türkiye’de 171 kişinin işkence yüzünden hayatını kaybettiği ispatlandı. Su yüzüne çıkan bu ağır bilançonun yanı sıra kamuoyuna taşınmamış yüzlerce işkence olaylarının da yaşandığı bilinmektedir.

Bu utanca son vermek ve 12 Eylül mağdurları için adalet sağlamak adına; 2010’da yapılan Anayasa değişikliği ile 1980 darbesinin mimarları için yargı yolu açılmıştır. Hatalarla yüzleşmeyi ve şeffaflığı prensip edinmiş olan hükümetimiz ayrıca, hükümet programlarına da  “işkenceye sıfır tolerans” maddesini almıştır. Bu kapsamda gözaltı koşullarının iyileştirilmesi için atılan adımlar oldukça önemlidir. İfade alınırken veya nezarethanelerde hak ihlalleri yaşandığı iddialarına karşı; 2005 yılında yeni bir “Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği” çıkarılmıştır. Bu sayede kişilerin; hak ve hürriyetlerinin koruma düzeyi yükseltilmiştir. Buna ek olarak nezarethanelerin ve ifade alma odalarının fiziksel şartları iyileştirilmiştir. 2004 ila 2014 yıllarında BM ve Avrupa Konseyi standartlarının altında olan 208 ceza infaz kurumu kapatılmıştır.

2013’te ise işkenceye ilişkin hükümleri içeren Türk Ceza Kanunu’nun 94’üncü maddesine, eklenen “Bu suçtan dolayı zaman aşımı işlemez.” ifadesi ile, işkence suçunda zaman aşımı da kaldırılmıştır. Ayrıca yine “işkenceye sıfır tolerans” prensibi ışığında 20 Mayıs 2016 tarihli Resmi Gazetede Kolluk Gözetim Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun yayımlanmıştır.

Atılan tüm adımlara rağmen yaşanan veya yaşandığı iddia edilen olaylar karşısında devletimiz tüm organları ile “işkenceye sıfır tolerans” prensibinin izindedir. Her türlü iddia bu anlayış çerçevesinde incelenmektedir.

Ancak diğer taraftan terör örgütlerinin; işkence iddiaları üreterek, güvenlik güçlerinin ve terörle mücadelenin itibarını zedelemek ve uluslararası zeminde Türkiye aleyhine kara propaganda yapmak istediğinin bilincindeyiz. Bu noktada kamuoyunun da bu manipülasyonun farkında olması çok önemlidir.

Maksat ne olursa olsun bir bireyin emniyet güçleri tarafından işkenceye maruz bırakılması, hem uluslararası hukuka hem de insanlık onuruna vurulmuş bir darbedir. Can ve mal güvenliği devletimizin korumasında olan vatandaşlarımıza, devletin kolluk kuvvetleri aracılığıyla zarar verilmesi kabul edilemez. Bu anlamlı günde tüm devletlerin ve uluslararası kuruluşların bu konuya gereken hassasiyeti göstermesini temenni ederim.”

“Zulümden kaçan mültecilere, el uzatmak tüm dünyanın görevidir”

20 Haziran Dünya Mülteciler Günü dolayısıyla açıklama yapan AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu: “Dünyada bugün 21 milyondan fazla kişi mülteci konumundadır. 10 milyondan fazla kişi ise vatansız durumdadır. Mültecilerin yükü ise gelişmiş sayılan ülkelerde değil, çoğunlukla gelişmekte olan ülkelerin omuzlarındadır.” dedi. Yeneroğlu şunları kaydetti:

“Bugün, Dünya Mülteciler Günü. Bu anlamlı günde, dünyanın pek çok noktasında milyonlarca kişinin; şiddet, çatışmalar, ekonomik darboğaz, siyasi baskı gibi sebeplerden ötürü evlerini terk etmek zorunda kaldığını hatırlamak ve onları bu çaresizliğe iten faktörleri irdelemek gerekir.

Birleşmiş Milletler’in (BM) güncel verilerine göre dünya üzerinde 65 milyon 300 bin kişi -kendi ülkesi içinde veya değil- zorla yerlerinden edilmiştir. 21 milyondan fazla kişi mülteci durumuna düşmüş, 10 milyondan fazla kişi ise vatansız kalmıştır. Buna ek olarak mültecilerin yükü; gelişmiş sayılan ülkelerde değil, çoğunlukla gelişmekte olan ülkelerin omuzlarındadır. BM’nin istatistikleri; dünyadaki mültecilerin, yüzde 6’sının Avrupa kıtasında, yüzde 39’unun ise Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da misafir edildiğini ortaya koymaktadır.

Diğer taraftan da, mültecilerin umuda yaptığı zorlu yolculuğu göz ardı etmemek gerekir. Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) açıkladığı son verilere göre; Afrika ve Avrupa arasındaki göçmen trafiğinin geçiş noktası olan Akdeniz’de durum her geçen gün ciddileşmektedir. 2017 yılında; ölümü göze alarak bu rotayı kullanan 77 binden fazla mülteci Avrupa’ya ayak bastı. Ancak aynı dönemde bin 808 kişi Akdeniz sularında can verdi. 2016 boyunca ise Akdeniz suları yaklaşık 5 bin kişiye mezar oldu.

Son yıllarda mülteci krizini tetikleyen en önemli olaylardan biri de şüphesiz Suriye İç Savaşı’dır. Suriye’de yaşanan kriz büyük nüfus hareketlerine neden olmuş 5 milyondan fazla Suriyeli ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Ülkemiz, krizin ilk anından itibaren zulümden kaçan Suriyelilere kapılarını açarak büyük bir misafirperverlik örneği sergilemiştir. Bugün 3 milyonu aşkın Suriyeliye kol kanat geren Türkiye, neredeyse tek başına, Avrupa kıtasının genelinden daha fazla Suriyeli ağırlamaktadır.

Bu örnek duruşumuz; mülteci sorununun tüm dünyanın sorumluluğunda olduğuna duyduğumuz inançtandır. Zulümden kaçanlara yardım eli uzatmak, sadece krize komşu ülkelerin değil, tüm dünyanın görevidir. Bu nedenle uzak, yakın her ülke elini bu taşın altına koymalıdır. Daha iyi bir hayata kavuşmak için çıkılan yolculuklarda verilen kayıplar, tüm dünyanın utancıdır. Bu sorumluluktan; krizi görmezden gelerek veya sadece maddi vaatlerde bulunarak kaçmak insanlık onuruna vurulmuş bir darbedir. Bu kapsamda da böylesi anlamlı bir günde; tüm devletleri, uluslararası kurumları barış ve güvenliği sağlamak adına el ele vermeye ve daha güçlü bir şekilde çaba harcamaya davet ediyorum.”

Kuzey Ren-Vestfalya’da İslam politikası – CDU-FDP Koalisyonu kendini anayasanın üstünde konumlandırıyor

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı AK Parti Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, CDU ve FDP partilerinin Almanya’nın Kuzey Ren-Vestfalya eyaleti koalisyon anlaşmasını sunmaları münasebetiyle bir açıklama yaptı. “CDU ve FDP’nin açıkladıkları İslam politikası anayasa hukukuna uygun olmamakla birlikte ön yargılarla şekillenmiştir.” diyen Yeneroğlu sözlerini şöyle sürdürdü:

“Kuzey Ren-Vestfalya koalisyon anlaşmasına bakıldığında CDU ve FDP’nin kendilerini anayasanın üzerinde konumlandırdıkları görülmektedir. Söz konusu anlaşmaya bakıldığında, kimin dinî cemaat statüsünde olup kimin olamayacağına artık partilerin kanaatlerine ve ön yargılara göre karar verileceği anlaşılmaktadır. ‘Dinî dernekler’ olarak vasıflandırılmak suretiyle hukuken itibarsızlaştırılan İslami cemaatler ve bu cemaat mensupları hiçbir şekilde nazar-ı itibara alınmamış, bu hususla alakalı hukuki bilirkişi raporları ise görmezden gelinmiştir. CDU ve FDP’ye göre inanç özgürlüğü ancak kısıtlı bir şekilde lütfedilecek ve uyum konusunda uygun bulduklarına bu özgürlüğü tatmak nasip olacaktır. Bu hususta anayasanın ne söylediği ise anlaşılan kimsenin umurunda değildir.

Armin Laschet’in liderliğinde CDU’nun başı çektiği bir koalisyonun ilerici ve kucaklayıcı bir İslam politikası meydana getirememesi hayal kırıklığına sebebiyet vermiştir. Bundan da öte CDU-FDP Koalisyonu, çok tartışılan uyum politikasını devam ettirmeyi kendine görev addederek bundan önceki SPD-Yeşiller Koalisyonunun dahi gerisinde kalmıştır. Bu anlayışa göre Müslümanlar ve İslami cemaatler toplumun eşit haklara sahip paydaşları değil; tam aksine, objektif olarak bakıldığında tasdik edilmesi mümkün olmayan yeni kriterlerle sürekli boyunduruk altına alınan, on yıllardan beri sürdürdükleri irşad çalışmaları ancak olumsuz çerçevede zikredilmeye layık görülen dilekçe sahipleri konumundadır.

Anlaşma çerçevesinde olumlu olarak nitelendirilebilecek husus, çok dilliliğin teşvik edileceğinin belirtilmesidir. Ümidimiz, bu çerçeveye Almanya’da yaşayan azınlıkların anadillerinin de dâhil edilmesidir. Bu anlaşmanın uygulanması noktasında meselenin takipçisi olacağız.”

Yeneroğlu: “Toplumsal ve hukuki talepler, siyasal arenada etkin olduğunda karşılanabilir”

11 Haziran’da Fransız halkı, genel seçimlerin ilk turu için sandık başına gitti. 18 Haziran’daki ikinci tur öncesi sonuçları değerlendiren AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, “Fransa’da 6 milyondan fazla Müslümanın yaşadığı ve 315 bini Fransız pasaportuna sahip 650 bin vatandaşımız olduğu düşünülürse, bu kesimin; siyasi gücünü sandığa yansıtarak taleplerine kulak verecek isimleri meclise taşıması elzemdir.” dedi. Yeneroğlu şunları kaydetti:

“Fransa’da; 11 Haziran’da genel seçimlerin ilk turu yapıldı. Bu turda yüzde 50 oy oranına ulaşan bir parti olmadığı için, yüzde 12,5 ve üzeri oy alanlar; 18 Haziran’da meclisteki 577 sandalye için ikinci turda yarışacak. İlk tur sonuçlarına göre; Cumhuriyet Yürüyüşü Hareketi (REM) ve ittifak yaptığı Demokrasi Hareketi (MODEM) yaklaşık yüzde 31, Cumhuriyetçiler (LR) öncülüğündeki merkez sağ ittifakı yaklaşık yüzde 18, Le Pen’in lideri olduğu aşırı sağcı Ulusal Cephe(FN) yaklaşık yüzde 13 oy oranına ulaştı.

Pazar günü yapılacak ikinci tur ise ülkede yaşayan göçmen ve Müslümanların siyasal taleplerinin sandığa yansıması açısından yeni bir fırsat sunuyor. Ülkede 6 milyondan fazla Müslümanın yaşadığı ve 315 bini Fransız pasaportuna sahip 650 bin vatandaşımız olduğu düşünüldüğünde, ne denli büyük bir kitlenin söz konusu olduğunu görebiliyoruz. Bu kesimin, siyasi gücünü sandığa yansıtarak menfaat ve taleplerine kulak verecek isimleri meclise taşıması elzemdir.

Eğitim ve iş hayatında fırsat eşitliği, ayrımcılık ve başörtüsü yasağı ile etkin mücadele gibi toplumsal ve hukuki talepler; ancak siyasal arenada etkin olunduğunda, çoğulcu toplumun güçlendirilmesiyle karşılanabilir.

Öte yandan aşırı sağı temsil eden bir partinin, Mayıs’taki cumhurbaşkanı seçiminde son tura kalma başarısı göstermesinin ardından, 11 Haziran’da da ciddi manada varlık göstermesi; ırkçı söylemlerin Fransız halkı tarafından ne kadar kabul edildiğini ortaya koyuyor. Ancak yükselişe geçen ve siyaset sahnesinde hayat bulan bu tip aşırı akımlara cevap sandıkta verilmelidir.

Bu bağlamda 18 Haziran’da neticenin; göçmenlerin ve Müslümanların geleceği adına olumlu olması için, başta Türkiye kökenliler olmak üzere Fransa’daki tüm seçmenleri, oy kullanarak siyasette varlık göstermeye davet ediyorum.”

Van Gevaş’taki İddialar İle İlgili Kamuoyuna Bilgilendirme

9 Haziran 2017’de Van Gevaş İlçe Emniyet Müdürlüğü binasına alçak bir terör saldırısı düzenlenmiştir. Allah’a çok şükür ki, emniyet personelimize herhangi bir zarar gelmemiş, can kaybı yaşanmamıştır. Saldırının ardından 3 terör zanlısı güvenlik güçlerimizce ele geçirilmiştir.

Ben de sosyal medyada söz konusu Emniyet Müdürlüğümüzde gerçekleştiği iddia edilen olaylarla ilgili TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı olarak bir inceleme talep ettim. Bu talebin ardından sosyal medyada şahsıma yönelik, -bir kısmı organize edilmiş- hakaretler üzerine bu incelemenin, teröre karşı yürüttüğümüz kararlı mücadele açısından ne anlama geldiğini belirtmek amacıyla bazı şeyleri açıklamayı elzem görüyorum:

Mesleğine henüz yeni atılmış, hayatının baharında genç bir öğretmeni teröre kurban verişimiz ve yitirdiğimiz yiğit askerlerimiz, milletimizin canına kasteden terör örgütüne karşı senelerdir taşıdığımız haklı öfkeyi, canımızın yanma derecesiyle doğru orantılı olarak büyüttü. Bu öfkeye eşlik eden en yalın gerçek şudur: Terörle mücadeleyi en sert ve kararlı bir şekilde sürdürmek, terör kurbanlarının acılı ailelerine ve milletimize karşı taşıdığımız büyük bir borçtur. Bunun da ötesinde terörle mücadele, bir devletin kuvvet tekelinin idamesi için asgari şarttır. Terörün kökünü kazıma ve vatandaşlarımızın güvenliğini sağlama hakkımız sorgulanamaz, zayıflatılamaz, bu hakkın altı oyulamaz. Terörle mücadele, devletimizin varlığının korunması ve vatandaşlarımızın güvenliğini sağlama görevini yerine getirebilmemiz için en temel sorumluluğumuzdur.

Bugün Avrupa ülkelerinin herhangi bir yerinde, Türkiye’deki terör saldırılarının değil onda biri, binde biri gerçekleşseydi, ne denli sert ve insan haklarını kısıtlayıcı önlemler alınacağını, İngiltere örneğinde ve 70’li yılların Almanya’sında görüyoruz. Avrupa ülkelerinin en küçük terör potansiyeline karşı bile insan haklarını nasıl askıya aldığını, polisin orantısız gücünü nasıl artırdığını ise Fransa örneğinde son bir buçuk senedir gözlemliyoruz. Bu ülkelerde terörle mücadeleyi destekleyip, söz konusu Türkiye’nin haklı mücadelesi olduğunda ise terörü bitirecek adımları eleştiren aktörleri de çok yakından tanıyoruz.

Öte yandan hatırlamamız gereken bir nokta var: “İşkenceye sıfır tolerans” asla ve asla, milletimizin canına kasteden, on yıllardır vatanımızın bağrında yaralar açmış bir terör örgütünün mensuplarına “acımak” anlamına gelmez. Bilakis hangi bağlamda olursa olsun işkenceye, intikama ya da linçe karşı etkili duruşumuz, terörle mücadelemizin önemli bir parçasıdır. Yine terör zanlılarına yönelik güvenlik güçlerimizin müdahalelerinin, FETÖ ve PKK gibi terör örgütleri tarafından Türkiye’deki terörle mücadeleyi zayıflatmak ve itibarsızlaştırmak adına kullanılabildiğini de görmek zorundayız.

Dünyanın neresinde olursa olsun, teröristlere verilecek cevap hukukun en sert yaptırımlarıdır. Hukukumuz teröristleri en sert şekilde cezalandıracak araçlara hâlihazırda zaten sahiptir. Devletimiz, kurumlarımız, yargımız üzerine düşeni yapmaktadır. Terörle mücadele, hukukun tabii bir gereğidir ve en ufak bir tereddüt olmaksızın sürdürülmektedir.

Türkiye’ye yönelik algı operasyonlarının en temel parçasının, “Türkiye’de işkence olağanlaştı.” şeklindeki mesnetsiz iddialar olduğunu gözlemliyoruz. Bu iddialarla mücadele, terörle mücadele eden kahramanlarımızın da üzerimizdeki hakkı gereği en temel görevlerimiz arasında yer almaktadır. Van Gevaş’taki iddialara yönelik soruşturma talebi de, bu olayın istismar edilmesine mahal bırakmayacak şekilde aydınlatılmasına yöneliktir. Bu süreçte polis ve emniyet güçlerimize ve onların itibarına sahip çıkılması hedeflenmektedir.

Vatanımızın birliğine ve milletimizin canına kasteden terör örgütlerine karşı, Türkiye’nin terörle mücadelesini itibarsızlaştırmaya çalışan aktörlerle uluslararası düzlemde en fazla mücadele edenlerden biriyim. Türkiye’nin haklı mücadelesini zayıflatmaya çalışanlara karşı sert duruşumun en büyük besleyicisi, her ziyaretimde ellerini öpmekten şeref duyup, aziz vatanımıza feda ettikleri yakınlarının ardından döktükleri gözyaşlarına ortak olduğum şehit ve gazi ailelerimize karşı taşıdığım vicdan borcudur. Şehitlerimizin ve vatanımızı korumak adına ölümle burun buruna gelen şerefli güvenlik güçlerimizin şanlı mücadelesini sözde hafife aldığım yönündeki hadsiz iddialar beni yaralamıyor. Çünkü bu kasti iddiaların mesnetsizliği ortadadır. Beni asıl yaralayacak olan, bu asılsız algının şehit ailelerimizin gönül dünyasında yara açma ihtimalidir. Bu açıklamanın asıl nedeni de, kahraman şehitlerimizin yakınlarının zihninde böyle bir algı oluşturmasına yönelik en ufak ihtimali bertaraf etmektir.

Kamuoyuna saygıyla arz ederim.

Mustafa Yeneroğlu
İstanbul Milletvekili
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı

Yeneroğlu: “Almanya’da üç ayda 223 İslam düşmanı saldırı yaşanması ürkütücüdür.”

Alman Federal Hükümeti 2017 yılının ilk çeyreğinde Müslümanlara karşı yapılan sözlü ve fiziki saldırılar hakkında bilgi verdi. Sayıları ürkütücü olarak nitelendiren AK Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, “Alman Federal Hükümeti bu yılın ilk üç ayında 15’i cami saldırısı olmak üzere toplamda 223 İslam düşmanı saldırının kaydedildiğini açıkladı. Ürkütücü olan bu veriler; birlikte yaşamı ve çoğulcu anayasal düzeni tehdit eden sorunların başında İslam düşmanlığının geldiğini bir kez daha gösteriyor. Yaşanan bunca olaya rağmen tek bir failin bulunamamasıysa kurumsal ırkçılığın bir kanıtı.” dedi. Yeneroğlu şunları kaydetti:

“Alman Federal Hükümeti bu yılın ilk üç ayında 15’i cami saldırısı olmak üzere toplamda 223 İslam düşmanı saldırı kaydedildiğini açıkladı. Bu sayı Müslümanlara karşı ayda ortalama 70 yani günde en az 2 suçun işlendiğini gözler önüne seriyor. Müslümanlara yönelik tahrik, tehdit mektupları, başörtülü kadınlara veya Müslüman erkeklere yapılan saldırılar, evlere Nazi sembollerinin boyanması ve cami saldırıları gibi suçları içeren olaylarla ilgili gerçek rakamlarsa kayıt altında olanların çok üzerindedir.

Ürkütücü olan ise bu veriler birlikte yaşama kültürünü ve çoğulcu anayasal düzeni tehdit eden sorunların başında İslam düşmanlığının geldiğini bir kez daha gösteriyor. Müslümanlar bu sorunla mücadelede yıllardır İslam düşmanı suçların ayrı bir kategoride kayıt altına alınmasını talep etmiştir. Bu uygulama nihayet 2017 itibarıyla başlatılmıştır. Atılan adım her ne kadar önemli bir başlangıç olsa da yetersizdir. Zira suçluların bulunması ve cezalandırılması, saldırıların tekrarını önleyici temel unsurdur. Bu noktada da yaşanan bunca olaya rağmen tek bir failin bulunamaması düşündürücüdür. Bu durum; kurumsal ırkçılığın boyutlarını göstermekle birlikte; istihbarat ve güvenlik birimlerinin failleri bulma isteği üzerinde de ciddi şüpheler yaratmaktadır.

Öte yandan açıklamada ayrıca İslam düşmanı gösterilerin bir önceki yıla kıyasla biraz düştüğü bilgisi de paylaşılıyor. Bu gerçekçi bir yaklaşım değildir. Federal Meclis’e girme olasılığı yüksek bu partinin varlığı ve başarısıyla sokak gösterilerindeki dazlakların yerini takım elbiseliler almıştır. Siyasetin bu şekilde zehirlenmesi Almanya’nın asli bir parçası olan Müslümanların geleceği adına kaygı vericidir.”

REDE von Mustafa Yeneroğlu anlässlich der Gedenkveranstaltung zum 24. Jahrestag des rassistisch motivierten Brandanschlags in Solingen

Es ist mir eine besondere Ehre, bei dieser Gedenkveranstaltung an die Opfer des mörderischen Brandanschlags auf die Solinger Familie Genç das Wort an Sie richten zu dürfen. Offen gestanden fällt es mir schwer, meine Gedanken zu einem der erschütterndsten Momente meiner Jugend in Worte zu fassen. Als Durmuş und Mevlüde Genç am frühen Morgen des 29. Mai 1993 fünf ihrer liebsten Menschen auf dieser Welt in den Flammen ihres lichterloh brennenden Wohnhauses verloren haben, war ich 17 Jahre alt.

In den Jahren nach diesem fürchterlichen Anschlag durfte ich Abitur machen, studieren, heiraten und drei Mal das große Glück genießen, Vater zu werden. Ich konnte mich gesellschaftlich engagieren und wurde als Abgeordneter in das türkische Parlament gewählt, kurzum es ist mir in diesem Leben bereits vieles vergönnt gewesen. Hatice Genç, eines der fünf Todesopfer, war als Sie in den Flammen umkam, etwa gleich alt. Und man kommt nicht umhin sich zu fragen, wie ihr Leben verlaufen wäre, wenn in jener Nacht ihre vier Mörder nicht Benzin im Hausflur ausgeschüttet hätten und nicht eine Zeitung zu einer Fackel geformt hätten und eben nicht das Feuer entfacht hätten.

Bei diesen Gedanken erfasst sicherlich viele von uns ein wiederkehrender Schmerz. Und nur in der beispiellos vorbildhaften Haltung insbesondere von Mevlüde Genç, finde ich und viele andere dann auch immer wieder Trost. Ich habe mich damals oft gefragt: wie stark muss ein Mensch sein, dass sie sogar im Augenblick des schlimmsten Schmerzes, den man sich für eine Mutter vorstellen kann, für Frieden, Respekt und Versöhnung werben kann. Sie war so stark, dass es für mich und quer durch die Republik für viele andere auch gereicht hat.

Denn die Versuchung war damals für uns Jugendliche groß, auf Falsches mit Falschem zu antworten und weiß Gott, es gab viele geistige Brandstifter, die aufstachelten. Ein brauner Mob überzog damals die neu wiedervereinigte Republik mit ihrem Hass und ihrer Gewalt, weil Menschen auf der Flucht vor Krieg und Terror vermehrt Asyl in Deutschland begehrten. Wir waren wütend und wurden erdrückt von der Ohnmacht, tatenlos zuschauen zu müssen. Aber da war Mevlüde Genç.

Es wäre menschlich verständlich gewesen, wenn sie in den schwersten Stunden ihres Lebens Vergeltung gefordert hätte. Das tat Sie nicht. Stattdessen rief sie in ihrem bewegenden Appell zur Versöhnung auf. Sie nahm uns jungen Menschen unsere Wut und war ganz maßgeblich dafür verantwortlich, die Situation in Solingen und weit darüber hinaus zu entspannen. Dafür gebührt ihr unser steter Dank.

Ich bin mir nicht sicher, ob es Ihnen verehrte Gäste aufgefallen ist, dass wir Türken unabhängig von unserem Alter und unserer sozialen Stellung immer dort, wo wir Mevlüde Genç begegnen, ihr als Zeichen unserer Ehrerbietung und unseres tiefen Respektes, ihre Hände küssen. Und auch ich tue dies.

Herbert Grönemyer sagt in einem seiner Lieder: „….. und der Mensch heißt Mensch weil er vergisst, weil er verdrängt“. Nun, wir vergessen und verdrängen tatsächlich und Anlässe wie der heutige erinnern uns. Wir wissen aber auch, dass für Mevlüde Genç seit den schrecklichen Brandanschlägen das Leben „Nur noch weh tut“. Deshalb geht es mit heute selbstverständlich nicht darum, ihren Schmerz noch zu vergrößern. Aber ich denke er wäre für Sie 24 Jahre nach dem Anschlag ein Stück weit erträglicher, wenn unsere Gesellschaft den Weckruf von Mevlüde Genç glaubwürdig verinnerlicht hätte und wir Hand in Hand jeder Form von Rassismus und Fremdenfeindlichkeit jegliche Basis entzogen hätten. Mit allein im letzten Jahr mehr als 1000 Anschlägen auf Flüchtlingsheime und Moscheen und zahllosen Übergriffen auf vermeintlich fremd aussehende Menschen bedrückt es mich – und ich denke alle Anwesenden im Saal – festzustellen, dass die schreckliche Geschichte der Familie Genç in Solingen, zu vielen scheinbar nichts gelehrt hat.

Und vor allem die Politik muss sich fragen lassen, wie es trotz Mahnmal in der Unteren Werner Str. 81 und der Präsenz der Zeitzeugen, der ununterbrochen in Solingen lebenden Familie Genç, möglich ist, das eine unverhohlen rassistische Partei wie die AfD über 8% der Stimmen in Solingen für sich verbuchen konnte. Selbstverständlich möchte ich den vielen Initiativen und Institutionen, die sich schon seit Jahrzehnten für ein aktives und gleichberechtigtes Miteinander der in Deutschland lebenden Menschen engagieren, nicht Unrecht tun. Aber wir alle stehen in der Verantwortung zu verhindern, dass das gesellschaftliche Klima, trotz exzellenter wirtschaftlicher Eckdaten von Scharfmachern, diesmal nicht mit Glatze und Springerstiefeln, sondern mit Anzug und Krawatte, weiterhin vergiftet wird. Insbesondere wir politisch Verantwortlichen müssen uns der rassistischen und fremdenfeindlichen Propaganda über alle Grenzen hinweg beherzt entgegenstellen. Wir müssen uns davor hüten, die giftigen Argumente der neuerdings als rechtspopulistisch umschriebenen Hetzer in Politikergewand zu adaptieren. Im Schulterschluss mit der überwältigenden Mehrheit unserer Gesellschaft gilt es, den Feinden unseres inneren Friedens und unseres Wohlstandes deutlich zu machen, dass wir diesem antiquiertem braunen Gedankengut keinen Millimeter Spielraum einräumen werden. Das sind wir den Opfern der Anschläge von Mölln und Solingen, den Opfern der NSU-Terroristen, den Menschen die hier seit Jahrzehnten friedlich leben, den Menschen die hier Zuflucht vor Krieg und Terror gefunden haben schuldig.

In diesem Sinne verneige ich mich nochmals vor den Opfern des Brandanschlags von Solingen und bete um die Gnade unseres Schöpfers. Den Hinterbliebenen wünsche ich Kraft und Geduld, den unvorstellbaren Schmerz zu ertragen und bedanke mich bei Ihnen und den Veranstaltern für die geschätzte Aufmerksamkeit.

Yeneroğlu: “24 yılda Almanya’daki ırkçı şiddet, sadece şekil değiştirdi”

İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu 29 Mayıs 1993’te 5 kişinin hayatını kaybettiği Solingen felaketi ile ilgili olarak; “Aradan geçen 24 yıla, aile fertlerini ve evlatlarını kaybeden Mevlüde Genç’in örnek barışçıl tavrı damga vurmuştur. Mevlüde Anne’nin her zaman barış ve sükuneti tavsiye eden tutumu karşısında en büyük görev, Almanya’da ırkçılıkla etkin bir şekilde mücadele etmek olacaktır.” ifadelerini kullandı. Yeneroğlu açıklamasında şunları kaydetti:

“24 yıl önce bugün, Almanya’nın Solingen kentinde yaşayan Genç ailesinin evinde, tüm ülkeyi derinden sarsan bir facia yaşandı. Neonazi 4 genç tarafından evin kapısında tutuşturulan kâğıtlardan yükselen alevler bütün evi sardı. O alevler; genç ailesinin 3’ü çocuk 5 ferdini hayattan kopardı.

16 ve 23 yaşları arasındaki 4 failin işlediği bu suç; sadece ülkedeki Türkleri değil, tüm toplumu ayağa kaldırdı. Alman makamları o dönemde başta Genç ailesi ve ülkedeki tüm azınlıkların yaralarını sarmak için pek çok adım attı. 5 kişiye mezar olan o ev, utanç müzesine dönüştürüldü. Genç ailesine destek sunuldu, şehirdeki bazı yerlere hayatını kaybeden aile bireylerinin adı verildi. Bu dayanışma maalesef Türk toplumunun yaşadığı derin endişeyi dindirmedi. Tüm yaşadıklarına rağmen Genç ailesi yüce gönüllülük göstererek intikam çağrısı yapmadı, örnek bir tutum sergiledi ve birleştirici mesajlar verdi. Olayda kızlarını, torunlarını ve yeğenini toprağa veren Mevlüde Anne, facianın 20. yılında ‘Burası bizim de vatanımız, sevgi insanı yaşatır, nefret öldürür. Hepimizi Allah yarattı.’ dedi.

Acılı bir aile bile bu denli sağduyulu açıklamalar yaparken; şiddete davetiye çıkaran, kültür ve ırk temelli nefret söylemlerine sarılan aşırı sağcı siyasetçiler şiddete meyilli grupları geri dönülmez karanlık yollara sevk ediyor. Bunu anlamak için 2016 yılına dair bazı verilere bakmak yeterlidir. Almanya’daki resmî rakamlara göre 2016’da mülteci yurtlarına yönelik bine yakın saldırı gerçekleşti. Aşırı sağcılar tarafından işlenen şiddet suçlar ise bin 698 vaka olarak polis kayıtlarında yer aldı. Aynı yıl Almanya’daki camilerin ise 71’inin saldırıya uğradığı Federal Meclis tarafından açıklandı. Ancak gerçek sayının bunun çok üzerinde olduğu bilinen bir durumdur. Bu utanç verileri; 24 yılda ırkçı şiddetin sadece şekil değiştirmiş olduğunun kanıtı gibidir.

Almanya’da sadece ‘yabancı’ veya ‘Müslüman’ olduğu için saldırıya hedef olabileceği endişesi taşıyanları rahatlatmak, tüm Alman makamlarının görevi olmalıdır. Bu felaketin yaşandığı Solingen şehrinde dahi AfD’nin yüzde 8 gibi bir oy alabilmiş olması, hâlâ insanların etnik kökenleri, dinî inançları üzerinden düşmanlaştırıcı söylemlerle oy toplanabiliyor olması kabul edilebilir bir durum değildir. Solingen faciasında ve NSU cinayetlerinde hayatını kaybedenlerin ruhlarını teskin etmek, her şeyini geride bırakarak terör ve savaştan kaçan masum insanlardaki endişeleri bertaraf etmek adına siyasilere düşen, AfD ve türevlerinin kışkırtmalarına hiçbir şekilde meyletmemeleridir.

Bu felaketin yıl dönümünde tüm ırkçı saldırı kurbanlarını rahmetle anıyor ve çağdışı ırkçı saldırılar yüzünden bir daha kimsenin canının yanmamasını diliyorum.”

Yeneroğlu: “THY, bagaj hakkı kararını düzeltti”

Türk Hava Yolları’nın dış hat uçuşlarında bagaj hakkını “tek parçada 23 kilo” olarak değiştirmesi Avrupa ülkelerindeki vatandaşların tepkisine neden olmuştu. Gelişme karşısında girişimlerde bulunan İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu, “Vatandaşların haklı tepkisine kulak veren THY aldığı son kararla; Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, Avusturya, İsviçre ve Danimarka’dan yapılan uçuşlara istisna getirmiştir. Böylece bu ülkelerden gelen yolcular için serbest bagaj ve 30 kg yük hakkı uygulaması devam edecektir. Yeni karar için Türk Hava Yolları yönetimi ve genel müdürlüğüne teşekkür ederim” dedi. Yeneroğlu şunları ifade etti:

“Türk Hava Yolları, 1 Temmuz’dan itibaren dış hat uçuşlarında, ekonomi sınıfı bagaj hakkını çok parça ve 30 kilogramdan, tek parça 23 kilograma düşürme kararı almıştı. Düzenleme, Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımızın haklı tepkisiyle karşılaşmıştı. Yıl boyunca iki ülke arasında gidip gelen diasporamız için uygulanabilir olmaktan çok uzak olan bu düzenlemenin, mağduriyete neden olacağı açıktı.

Hava taşımacılığında milli gururumuz olan THY de bu kapsamda vatandaşlarımızdan gelen şikâyetlere kulak verdi. THY aldığı son kararla, diasporamızın yoğun olarak yaşadığı; Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, Avusturya, İsviçre ve Danimarka’dan gelen veya giden yolcular için eski uygulamanın geçerli olacağını açıkladı. Yani bu ülke yolcularına tanınan bagaj hakkı; 30 kg ve çok parça olmaya devam edecektir.
THY yönetimi ve genel müdürlüğüne bu ülkelerdeki vatandaşlarımız için gösterdikleri hassasiyetten ötürü teşekkür ediyorum.”

Not: THY, 30 kg yük ve serbest bagaj hakkı uygulanacak ülkeleri ilk önce Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, İsviçre ve Danimarka olarak açıklamış, bu ülkelere daha sonra Avusturya’yı da eklemiştir.

“Bulgaristan Türklerinin 28 yıl önce çektiği acılar hala tazedir”

İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu 1989 yılında Bulgaristan’da Türklere uygulanan sert asimilasyon politikalarının yol açtığı göç ile ilgili olarak; “Bulgaristan’da 1989’da binlerce aile parçalandı ve yüzyıllardır o topraklarda filiz veren 350 bini aşkın Bulgaristan Türkü köklerinden koparılmış oldu. Aradan 28 yıl geçmesine rağmen, Bulgaristan Türklerinin çektiği acılar hala tazedir. Günümüzde yaşanan sorunlar Bulgaristan’ın hala özgürlükçü ve çoğulcu bir toplum olmaktan çok uzak olduğunu göstermektedir.” ifadelerini kullandı. Yeneroğlu açıklamasında şunları kaydetti:

“Bulgaristan Türkleri bundan tam 28 yıl önce köklerinden, ait oldukları topraklardan koparıldı. Ülkedeki Türk-Müslüman nüfusunun güçlenmesinden endişe duyan dönemin faşist yönetimi; etnik azınlıkları eritmek için insan haklarını hiçe sayan sert asimilasyon politikalarına başvurdu. O zorlu süreçte; Türkçe konuşmak ve eğitim yasaklandı, Müslüman-Türk isimleri değiştirildi, İslam geleneklerine göre yapılan cenaze ve defin işlemlerinin önü kapatıldı, kıyafetlere yasak getirildi, sünnet yasaklandı. Türkler karşı karşıya kaldıkları bu muameleye; isyan ederek, açlık grevleri başlatarak karşılık verdi. Ancak bu baskılara direnenlerin hikâyesi ise hapishanelerde son buldu.

Toplumsal gerilimin zirveye çıktığı 1989 yılının Mayıs ayına gelindiğinde, Türklere; ya benliklerinden vazgeçmeleri ya da ülkeyi terk etmeleri söylendi. 29 Mayıs’ta devlet televizyonları aracılığıyla “kibarca” ülkeden kovulan Türkler için pasaport işlemlerinin hemen yapılacağı açıklandı. Böylece binlerce aile parçalandı ve yüzyıllardır o topraklarda filiz veren 350 bini aşkın Bulgaristan Türkü köklerinden koparılmış oldu. Bu kişiler; kendilerine kapılarını açan, ev ve iş imkânı yaratan Türkiye’ye doğru yola çıktı.

Bugün resmi kayıtlara baktığımızda ise Bulgaristan’da 585 binden fazla Türk yaşamaktadır. Kayıt altına alınmayanlar da bu gruba dâhil edildiğinde, sayının bir milyonu aştığı düşünülmektedir. Soydaşlarımız anadilin kaybedilmesi, camilere yönelik saldırılar ve ayrımcılık gibi sorunlarla karşı karşıyadır. Okullarda Türkçe dersleri seçmeli ders olarak verilmekte, ders saatleri katılımı engelleyici geç vakitlere koyulmaktadır. Bu durum anadile olan ilgiyi azaltmaktadır. Öte yandan devlet tarafından Türkçe yayın imkânının verilmemesi ve Türkçe radyo kanalı kurulmasının dolaylı olarak engellenmesi Bulgaristan’da asimilasyon politikası kalıntılarının hala devam ettiğini göstermektedir. Günlük hayatta camilere ve imamlara yönelik saldırıların sürmesiyse karşılaşılan bir diğer sorundur. Ülkede sahip oldukları nüfus yoğunluğuna göre devlet dairelerinde yeterli düzeyde temsilin olmaması, dışlamanın bir başka göstergesidir. Aşırı sağ partinin hükümette yer alması da Türk ve Müslümanlar için yeni sorunların habercisi gibidir. Dolayısıyla Bulgaristan Avrupa’nın normatif iddialarından çok uzaktır.

Maalesef ki aradan 28 yıl geçmesine rağmen, Bulgaristan Türklerinin çektiği acılar hala tazedir. Türkiye bu yaraları sarmak için elinden geleni yapmıştır. Şimdi ise bizlere düşen görev; bu acı olayları hafızalara kazımak ve gelecek nesillere öğretmektir. Yakın geçmişte Bulgaristan’da yaratılan bu toplumsal gerilimi ve öncesinde yaşananları bilmek asimilasyon politikalarının sonuçlarını görebilmemize yardımcı olacaktır.

Ben de o dönemde Bulgaristan’da tüm bu zorluklara göğüs geren vatandaşlarımız başta olmak üzere, yurdundan uzakta yaşamaya zorlanan herkesin acısını paylaşıyorum.”